17 Aralık 2012 Pazartesi

Tekbencilik Kanunu (N'aber İnsanlar?!)

Selamlar, bugün Alice Tarihi'nde bir ilki gerçekleştirip, direk konuya gireceğim: DEATH NOTE SEN NASIL BİR SERİSİN?!
"Death Note sevgim depreşti ^^" gibi bir laf etmeyeceğim, çünkü Death Note sevgisi depreşmez, o hep oradadır. Ancak bazen öyle bir raddeye gelir ki, Death Note ile yatar, Death Note ile kalkar hale gelirsin. İşte son günlerde öyle bir duruma düşmüştüm. Zira durmadan L no nakamas dinliyor (ki bir dakika bile sürmeyen o melodiyi sırf adında L geçiyor diye sevdiğim çok belli), rüyalarımda Mello ile Wonderland'de tavşanları patlatıyor, Kira'yı yakalamanın yollarını arıyordum. Sonra bugün nihayet fırsatını buldum ve nihayet rast gele bir Death Note bölümünü açıp izledim. God... Thanks.
Allahım.... L'in tatlı yiyişi... O müzikler... L'in aksanı... Silahların çekilişi... L'in oturuşu... Elma... L'in duruşu... Otel odaları... L'in eli... Yazma hışırtısı... L'in parmakları... Ligth'ın odası... Ve L!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!
Nasıl özlemişim ANLATAMAM. Yaniii... Bu aynı anda hem tüm günü dışarıda geçirdikten sonra eve dönmek, hem soğuk bir günün ardından sıcak bir duş almak, hem Azkaban Tutsağı'nı izlemek, hem sınav haftası bittikten sonra yağmur yağarken evde yeni alınan bir kitabı ya da yeni Hellsing cildini okumak, hem eski bir dosttan güzel bir mesaj almak, hem yeni bir görev çıkması, hem yeni bir hikayeye başlamak, hem yağmurda aç, susuz, yorgun ve yalnız şekilde kalmışken kurtarılmak, hem yeni maceralar yaşamak gibi. Yani yani, dünyanın en güzel hissi. Aaahhh.... İş Death Note'a gelince, ben bile kendimi nasıl ifade edeceğimi bilemi yorum. admire2 onion head
*Öhöm* (Toparla kendini Alisse! Unuttun mu? Bu sefer doğru düzgün bir yazı yazacağım!) Bazen düşünüyorum da, Death Note'u neden bu kadar çok seviyorum acaba? Sonra da diyorum ki: Çünkü L. bled1 soğan başı Heheheh... Ama! (*öhöm* evet, ciddileşelim lütfen) Ondan da başka, sanırım sebebi, Death Note'un insanın direk adalet duygusuna saldırması. (Ve boş gezegenin boş kalfası benim de böyle şeylerden konuşmaktan başka işim olmaması...) Yani insanların çoğu, onlara "iyilik mi kötülük mü" gibi bir şey soracak olursak eminim ki çoğu "iyiliği" tercih edecektir. Fakat, "başkalarına kötülük yapan insanları öldürmek doğru mudur?" gibi bir şey soracak olursak, iş değişir. Bu sefer iyilik ve kötülük diye ayrılan iki grup, kendi aralarında hizipleşmeye başlarlar. Kimisi "doğru" olduğunu, sonuçta onların "kötü" olduklarını ve dünyanın suçlardan arınmış bir şekilde daha iyi bir yer olacağını söyleyecektir. Kimisi ise yanlış olduğunu, ne olursa olsun insanların zalimce öldürülmemeleri gerektiğini savunacaktır. Ve elbette, "suçunun ne olduğuna bağlı" diyen, sinir bozucu kararsız izleyiciler... "Öldürmek yetmez, şu şu şu gibilerine işkence etsek azdır" diyenleri saymıyorum bile.
Bu arada, eğer inanmıyorsanız hemen şimdi ask.fm'den akış'a girip bizzat kendiniz söylediklerimi test edebilirsiniz. Yalan dolan şeyler yazmıyoruz burada!!!
Öhöm, işin Death Note kısmına geri dönecek olursak, aslında Death Note'un ilk bölümünden son bölümüne kadar bize sorduğu soru, bir başka deyişle "animenin üzerine kurulu olduğu tema" tarih boyunca hep tartışılmış bir konu: İdam. Yani aslında anime bu kadar basit bir temele dayalı olmasına rağmen, öyle güçlü bir konusu var ki en basit zihinleri bile bir an olsun durup "Bu Light denen çocuğun yaptığı şey doğru mu? İnsanlar kanunen suçlu oldukları için öldürmeyi hak ediyorlar mı?" diye düşünmeye teşvik ediyor. En azından ben, taraf tutmasa bile bu konuda belirli bir fikri olmayan bir Death Note izleyicisi/okuyucusuyla hiç karşılaşmadım. 
Benim şahsi fikrime gelecek olursak... Ben iyilik ve kötülüğe inanmam. Şimdi uzun uzadıya bundan bahsedecek değilim ama bence insanları kendi doğruları ve kendi yanlışları vardır. Benim doğru ve yanlış anlayışıma göreyse, Light, hayır, Kira'nın yaptığı yanlış. Böyle düşünmek için kendimce türlü türlü nedenlerim var; örneğin yaptığı bana demokratik gelmiyor, benim fikrimce insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini söylemek zorbalıktan başka bir şey değil ve inandığın şey uğruna bile olsa (ki zaten "inandığın şey için savaş" felsefesini de umursamam ben) arkadaşlarınla ailene ihanet etmek (hele o arkadaş L olmasını da geçtim, sana "benim ilk ve tek arkadaşım" dediyse) benim gözümde en aşağılık davranış biçimidir vb. vs... Buna benzer kendimce türlü türlü nedenlerim var işte. Ama anlıyor musunuz, mesele de bu ! Bunlar sadece benim fikirlerim!! İyisi mi gelin de size biraz TEKBENCİLİKden bahsedeyim:
Zaten birçoğunuz duymuştur ve anlamını az biraz biliyordur ama bilmeyenler için özet geçmek gerekirse; tekbencilik kısaca şudur: "Bu dünyada sadece ben varım. Diğer insanlar sadece benim yar... Ah, bu klasik salak tanımı geçiyorum. Tekbenciliği anlatmak çok zordur ama şöyle diyeyim, mesela küçükken hiç sadece kendinizin gerçek, diğer insanlarınsa birer illüzyon olduğunu, kısaca tam anlamıyla "dünyanın sizin etrafınızda döndüğünü" düşündüğünüz oldu mu? Bu bir çeşit tekbenciliktir işte, tekbencilik az biraz buna benzer. Ama kesinlikle bu değildir.Tekbencilik felsefesini esas alan kişiler, sadece kendi düşüncelerini "esas" alır, diğer düşüncelerin doğruluğunu kendi düşüncelerinin yakınlığına göre kabul ederler. Bana kalırsa, tekbencilik, tüm insanların alt zihinlerine kazınmış bir... İçgüdüdür. Evet, biraz delice gelebilir ama aynen böyle düşünüyorum. Ve -yine benim teorimce- özellikle ergenlik döneminde kendisini fena halde göstermeye başlar.
*kendisinin de böyle olduğunu keşfeden arkadaşların şoklarını atmaları için beklediğimiz birkaç saniyelik ara*
Ben hep (tamam, hep olmasa da en azından büyük kısmında) Light'ın animenin sonunda ne yaptığını anlayacağını ve dünyadan büyük bir pişmanlıkla göç edeceğini sanmıştım. Ama yine "ben Tanrıyım!!!" diyerek gittiğini izlediğimde de kesinlikle şaşırmadım. O zamanlar tekbencilik ne demek bilmiyordum, hatta ben de diğer pek çok insan gibi, yaptığımız şeyler ve düşüncelerimizin doğru ve yanlış olarak ikiye ayrıldığını, doğru ve yanlışın kesin tanımları olduğunu düşünürdüm. Ardından zamanla "Doğru ve yanlış ne ki? Neye göre doğru, neye göre yanlış?" düşüncesine kapıldım. Sonra da kimsenin ne doğru ne yanlış bilemeyeceğini, Kira'nın yönteminin de tam olarak  bu yüzden yanlış olduğunu anladım. Ama o zaman da tekbencilik nedir bilmiyordum.
Solipsizm, tekbencilik ya da kuramsal bencillik denen şeyi yine Death Note'un meşhur soundtrack'i "Law Of Solipsism" sayesinde öğrendim. "Solipsizm" kelimesini araştırırken de karşıma kelimenin Türkçe karşılığıyla "tekbencilik" çıktı ve işte o zaman tam anlamıyla beynimden vurulmuşa döndüm. Zira benim tam tersini düşündüğüm, Light'ın felsefesi, Kira'nın kanunu buydu işte, "Tekbencilik Kanunu"!!! Şimdi durmadan Law Of Solipsism'i dinliyorum, bir seriye bu kadar giden başka bir soundtrack olamazdı.
Ayrıca, şunu da paylaşmadan geçemeyeceğim:
Ben gerçekten tekbenciliğin yanlış olduğunu düşünüyorum. Evet, ben de çoğunlukla insanların aptal ve yalnızca kendilerinden daha "güçlü" olanlar tarafından kullanıldıklarını düşünürüm. Bana göre de onlar sadece günden güne hayatlarını boşa harcayan, yapabilecekleri herhangi salakça bir şeyin bu dünyada iz bırakabileceğine gerçekten inanan, saf ve güçsüz olmalarına rağmen öyle değilmiş gibi davranan yoldan çıkmış yaratıklardır. Ve elbette ben de içimde bazen dayanılmaz bir öldürme ve her şeyi yeniden yaratma arzusu duyarım. Fakat ben bile, bunun sadece ergenlikten kaynaklandığını anlayamayacak kadar düşüncesiz değilim.
Bence insan, eğer sonunda gerçekten aklıselim biri olmak istiyorsa, ona ne kadar ters gelse de, tüm bakış açılarını denemeli ve anlamaya çalışmalıdır. Ancak bu şekilde, insandan daha yüce bir şey haline gelinebilir. Bize öğretilen budur.
Bunu koymadan GEÇEMEZDİM.  
Ayrıca, ben hemen hemen tüm insanlar gibi bir zamanlar sadece kendi görüşlerimi bildiğim / sadece kendi görüşlerime inandığım için tekbenciliğin nasıl bir şey olduğunu biliyorum. Tam anlamıyla canavarca bir şey. Çünkü bir kez her konuda haklı olduğunu ve her şeyin senden ibaret olduğunu düşünmeye başlarsan, bunun bir sonu yoktur. Zamanla diğer insanlardan da uzaklaşmaya başlar, içinde sevgi ve diğer duygulara dair tek bir şey bile kalmaz, insanlıktan çıkarsın. Ondan sonra da o çok "engin" zekanın hiçbir önemi kalmaz, çünkü kendi düşüncelerinin doğruluğuna öyle bir saplanıp kalırsın ki hiçbir ilerleme kaybedemez, durduğun noktada kalakalırsın. Ve en sonunda, nasıl bir çukura düştüğünü anladığında -eğer anlayabilirsen tabii- kendini öyle bir yalnızlığın içinde bulursun ki kavanoza girmiş sinek gibi, çırpınıp durmana rağmen her şey için geçtir. Kurtulamazsın.
Bunları biliyorum, çünkü ben de yaşadım. Yani en azından bir kısmını. Beni kurtaran, hep bahsettiğim en yakın dostum Phaldor olmasaydı, ben de zihnimi asla açamazdım.
Elbette şu da var: Dediğim gibi tüm insanlar zaman zaman böyle düşünürler ama bizi canavarlıktan ayıran da budur zaten. Bizler düşünür, yorumlar ve hissederiz. Bu yüzden bize beyin ve kalp gibi muhteşem şey bahşedilmiştir. Üstelik burada beyin ve kalp derken vücudumuzu hafıza merkezini içinde bulundurup diğer organlara komutlar gönderen ve dört odacıktan oluşup hayatta kalmamızı sağlayan o iki organdan bahsetmiyorum.
Oh be. Şöyle uuupuzuuun ve adam gibi bir yazı yazmayalı ne kadar uzun zaman olmuş böyle. Sanırım biraz "cürretkar" bir yazı oldu ama kesinlikle silmeyeceğim. Gerçekten rahatladım. Son zamanlarda biraz insanların tepkisini çekmeyecek şekilde davranmaya başlamıştım çünkü. İyi oldu bu. Eğer biri seni, sırf ona gösterdiğin şey kişi yüzünden seviyorsa, o sevginin anlamı olmaz zaten.
Okul ve sosyal hayat gerçekten kötü gidiyor. Yalnız yaşamaktan bu kadar hoşlanan tek çocuk ben olmalıyım. Zaten nasıl arkadaş olduğumuzu anlamadığım sınıf arkadaşlarımdan giderek daha çok sıkılıyordum, üzerine bir de yıllık ve yılsonu balosu ekledi. Haydi yıllık neyse, şirin şirin şeyler karayıp geçeceğim alt tarafı ama yılsonu balosu için kendimize mutlaka bir eş bulmamız gerekiyormuş, yoksa öğretmen sınıftan rastgele birini eşleştiriyormuş sizinle. Haberi ilk duyduğumda gerçekten sinir krizi geçirdim ama faydası olmadı. Şimdiyse kara kara kiminle gideceğimi düşünmekteyim. Teklif edeceğim erkek olan tüm arkadaşlarım benimle dalga geçer (hem de balo karşı yakada yapılacağı için gelemezler). Aslında karşıda oturan ve dalga geçmeyecek iki tane erkek arkadaşım var ama biri bana küs gibi bir şey (zaten sıkıldım ondan da, bir "ne diyorsun sen, umurumda bile değilsin ki" diyor sonra da "benden sıkıldığın için böyleyiz di mi?" diye mallanıp duruyor) diğeri ise son zamanlarda bir soğuk davranmaya başladı, böyle afra tafralar falan... Uff ne yapacağım ben? Baloya gitmesem olmaz, bunu dile getirdiğim gibi sınıf arkadaşlarım ve ailem üzerime atladılar zaten, kaçarsam ellerinden kurtulamam. Neyse, buluruz bir şeyler.
Zaten gitmezsem gerçekten olmaz, çünkü... Yani M, G ve B değil ama Yi ve Ya (ne yapayım, baş harfleri aynı -_-") hiçbir nedeni olmaksızın bana gerçekten değer veriyorlar gibi bir şey. Ve ben... Hayır, onları sevmiyorum ama... Yani... Zaten bu yüzden vicdan azabı çekiyorum, bir de baloya gitmemezlik edersem... Biraz kızıp sonra eğlencelerine bakarlar doğal olarak ama... Yine de... Onlar tek arkadaşlarım gibi... Hem de biri sınıfın en güzel, diğeri de en komik kızı olmasına rağmen... Biraz karışık.*vicdan azaplı bir şeyler* (M en yetenekli, G ile B ise en çalışkanları... "Nasıl arkadaş olduğumuzu anlamadığım arkadaşlarım" derken neden bahsettiğimi çakmışsınızdır. -_-")
Bir de son günlerde kendimi çok duygusuz hissediyorum. Nasıl desem? Normalde sevinçten ya da üzüntüden deliye döneceğim, hüzünleneceğim, şaşıracağım, hayal kırıklığı duyacağım hiçbir şeye tepki göstermiyorum. Yani normal insanlar için ergenliğe girince bu doğal olabilir ama burada BENden söz ediyoruz. Yani BENden. Alice the... Tamam, anladınız. -_-" Biraz üzül, ağla, bir şeyler hisset be çocuk. Sadece Death Note'a hala aynı tepkiyi gösterebiliyorum, o kadar işte. (Hep diyorum, yine diyeceğim: Death Note hiçbir şeye benzemiyor.)
Ama güzel haber! İki yeni hikayeye başladım ~ lalala! Yani hikaye derken kitaba. Kitap yazmayı daha çok seviyorum, çünkü hikayeler gibi kısacık değiller, insan daha uzun süre uğraştığı için karakterlere daha çok ısınıyor, ailesi, gerçek yaşamı oradaymış gibi oluyor. Hiç bitirememem ayrı konu.
Ayrıca hiç arkadaşım olmayan -tabii ki- dershane işe yarıyormuş, notlarım iyi gidiyor - matematik sınavından 71 aldım, (hem de denklemli sınav!!!) diğerlerinden de 80'in altında olan yok. Bu yüzden biraz daha çok bilgisayara falan girebiliyorum ama önümüzdeki 11 günün ardından (o da evde yalnız olacağım için) uzun bir süre (bu sefer gerçekten uzun -_-") girmeyeceğim. Neden diye soracak olursanız...Dersler yüzünden mi? Hayır. Bilgisayarım mı alınacak? Yine hayır. Sadece sürekli nerede olduğumun (bilgisayar başında) bilinmesinden sıkıldım. Ben de biraz merak edilmek istiyorum - internet hayaletleri tarafından, evet.  -___-" Yani ne bileyim? Sürekli ya buradayım ya da ask.fm'de. Biraz gizem iyidir. u_u
Bugün okula gitmedim, çünkü NASA: A Human Adventure gezisi vardı ve Cuma günü kağıdımı getirmeyi unutmuşum. Aslında fazla üzülmedim, evde kalmak daha iyi. Çok güzel yağmur yağıyor şimdi.
Gitmeden Near'ın şu sözünü paylaşmadan da geçemeyeceğim:
"Sen yalnızca bir seri katilsin. Bu defterse tarihin en acımasız cinayet silahı.
Eğer normal bir insan olsaydın, merakından defteri bir kez olsun kullanmış olsan bile, defter yüzünden olanlar karşısında şaşırır, korkar, pişmanlık duyar onu bir daha asla kullanmazdın.
Özetle... Çıkarları, ihtirasları için defteri kullanıp, insanları öldürebilecek kişileri anlayabilirim ve böyle yapacak çok fazla insan var. Sen Şinigami ve defterin gücü karşısında yenik düşmüş... Tanrı olabileceği sanrısına kapılmış... Çılgın bir seri katilsin. Bundan ibaretsin. Başka hiçbir şey değilsin."
"Near... Hatalı olan sensin. Artık, adalet benim."
"Belki de haklısındır. Neyin doğru, neyin yanlış, neyin adalet, neyin kötülük olduğunu kimse bilemez. Fakat bir Tanrı varsa, bir öğretisi varsa bile, ben oturur düşünür... Bunun doğru olup olmadığına bakarım.
Ben de senin gibiyim. Doğru olduğuna inandığım şeylerin adalet olduğuna inanırım.
Sen asla Tanrı falan değilsin. Senin tüm insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini göstermen, insanların da o doğrultuda yaşamaları ne barış ne de adalet. Ben böyle düşünüyorum. Dahası, Tanrı olduğuna inanarak önüne çıkan herkesi öldürmek benim için mutlak kötülüktür."
Ve şunu da söylemeliyim ki Death Note serisindeki adalet anlayışı en çok gelişmiş kişi Soichiro Yagami'dir, yani şef Yagami. L Kira'yı desteklemiyor gibi görünüyor ama sonuçta o sadece işini yapıyor, onun da Near gibi düşünüyor olması kuvvetle muhtemel olmakla birlikte, kesin değil. Zaten ne kadar büyük bir L hayranı olsam da, onu hiçbir zaman adalet olarak kabul etmedim. Dediğim gibi, ben temel olarak bir kişinin adalet olabileceğini sanmıyorum.

Başlıktaki göndermeyi anlayanlara kocaman... Yok. Sarıl... Olmaz. Rahat bırakıyorum onları. (en büyük hediye)



2 Aralık 2012 Pazar

Sarı Taşlı Yol

Emimim aranızdan bazıları şu Marvel'ın Oz Büyücüsü çizgi romanını şurada burada görmüştür. Ben ilk kez bahsettiğim çizgi roman dükkanında görmüştüm, oradaki adamlar çizgi romanın çok güzel olduğunu söylemişlerdi ama alıp almamak konusunda kararsızdım. Sonra Kültür Mafyası dergisinde hakkında bir yazı okudum, orada da çizgi romanın güzel olduğu yazınca  ertesi gün gidip aldım. Ve iyi ki almışım diyorum kendime, çünkü okuduğum en iyi çizgi romanlardan biriydi. Eh, haliyle burada bahsetmesem de olmazdı şimdi. ^^
Aniden çıkan bir hortumla evi Kansas'tan kopup Oz Diyarı'na konan ve Doğu'nun Kötü Cadısı'nı öldüren Dorothy, köpeği Toto ve sonradan onlara katılan Korkuluk, Teneke Adam ve Korkak Aslan'ın hikayesini az biraz biliyordum ama Oz Büyücüsü kitabını hiç okumamıştım. Bu yüzden, mesela Hansel ve Gretel gibi, basit bir çocuk hikayesi olduğunu sanıyordum (basit dediysem lafın gelişi, tüm Grimm hikayeleri mükemmel ve göründüklerinden çok daha karmaşıktır) ama size şu kadarını söyleyeyim, benim yeni Alice Harikalar Diyarında'm. Evet, hikayeyi bu kadar sevdim. (Gerçi gerçek kitabı okumadığım için, önsöz ya da "yapım aşaması" kısımlarında böyle bir şeyden bahsedilmemesine rağmen, çizgi romana asıl kitaptan farklı olarak ekleme ya da değişiklikler yapılıp yapılmadığını bilmiyorum. ._.) Şimdi gelelim çizgi romana.
Önce çizimlerden başlamak istiyorum. Çizimler gerçekten MUHTEŞEMdi. Hani "görsel şölen" derler ya, aynen öyleydi. (Marvel yine çok iyi iş çıkarmış. >-<) Bazı yerlerin taslak/karalama gibi görünmesini çok sevdim ama en çok sevdiğim şey karakterlerden de ziyade arka planlar oldu. Renkler öyle müthiş kullanılmış, o gökyüzü, o deniz, o kırlar öyle güzel çizilmiş ki anlatamam. Yani normalde yazılarını okumam birkaç saniyeyi alacak sayfayı, çizimler yüzünden 5 dakikada falan okudum diyeyim, yeter herhal.
Karakterlere gelecek olursak, çizgi romanın çizeri Skottie Young, "eskiz defteri" kısmında Dorothy için "O bu hikayenin ruhu. Eğer sayfa üzerinde Dorothy'ye iki saniye baktığınızda sizi onu sevmeye ikna edemezsem bu işi almamalıydım" demiş. Gerçekten, karakter sadece küçük bir kız olduğu için okuyucunun ona ısınmasını sağlayan kendine özgü özellikleri yok ama tasarımı öyle şirin ki, ona ısınmadan edemiyorsunuz. Onion Icons (Hele güldüğü zaman çizgi romanın içine girip yanaklarını koparasıca sıkasım gelmişti.) ("Koparasıca sıkasım" nasıl bir ifadedir bu arada?)
Korkak Aslan'ın ise yuvarlak hatlarla çizilmiş olması gerçekten iyi olmuş, eğer klasik asil bir aslan gibi çizilseydi o "korkak" havası verilemezdi. Açıkçası ben o pofuduk görünümü dışında Korkak Aslan'dan pek hoşlanmadım. Hikayede bayağ işe yarıyordu tabii ama her şeyden korkup, kükremesiyle herkesi korkutması hoşuma gitmedi nedense. O yüzden onun hakkında pek bir şey diyemem.
Teneke adam benim en sevdiğim 2. karakter oldu. İlk başta iri yarı, Alphonse gibi bir şey olması tasarlanmış ama öyle olsaydı onu böyle sevemezdim sanırım. Bence hikayenin yazarı Frank L. Baum'a benzetilmesi hoş olmuş, hem de ona klasik "huysuz dede" imajı vermiş. Aslında, -bir kalbi olmamasına rağmen- çok iyi kalpli ve duyarlı biri olduğu için de, bu imaj müthiş durmuş.
Ama Korkuluk kesinlikle açık ara favori karakterim. Bence o, Oz Büyücüsü'nün şapkacısı gibi bir şey. Eğilip bükülen samandan bedeni, eldivenleri, mavi tüniği ve aynı renk uzun korkuluk şapkasıyla, tasarımı o sevimli, iyi yürekli ve cesur karakterine cuk diye oturmuş. Aslında nesini bu kadar sevdiğimi tam olarak bilmiyorum, diğer karakterler de en az onun kadar cesur ve iyi kalplilerdi ama eğer sarı taşlı yolu takip etmemi gerektiren tehlikeli bir yolu geçmek için bir yoldaş seçecek olsaydım kesinlikle onu seçerdim.
Yan karakterlere geçecek olursak; Kuzeyin İyi Cadısı'nı sevmedim (hikaye boyunca "ne zaman çıkıp da Dorothy ve arkadaşlarına bir kötülük yapacak?" diye düşünmemi sağlayan bir tipi vardı), Batının Kötü Cadısı ve Oz Büyücüsü'nün tiplemeleri iyiydi, Güneyin İyi Cadısı zaten hoştu. Kanatlı Maymunlar ve Toto'da ise yazar ve çizerin kattığı bir şey yoktu, yine aynı fesli, sevimsiz maymunlar ve küçük, kara Toto.
Ve son ayrıntılara gelecek olursak, hikayenin yazım dili çok iyiydi. Her kareyi kitap okur gibi, heyecanla okudum. "Bu benim savaşım. Arkamda durun ki size zarar gelmesin."  Özelliklere o kısımlara BAYILDIM. Aslında, Oz Büyücüsü'nün kitabını da okumayı istememin en büyük sebebi o kısım, çünkü gerçekten de böyle bir çocuk romanında Teneke Adam'ın kurtları kesip biçtiği ve Korkuluk'un kargaları boğduğu bir bölüm olup olmadığını merak ediyorum. Gerçi büyük olasılıkla yoktur, sonuçta bu Marvel. Sadece aksiyon kısmını güçlendirmek için katılmış bir sahne de olabilir. Yine de ne süper sahneydi be! (Arka planların gücü adına!)
Hikayede eksik bulduğum tek şey komediydi. Özellikle Korkuluk üzerinden biraz daha komedi öğesi katılsaydı, sahiden kusursuz olurdu diye düşünüyorum. Ama sonuçta bu tür bir çocuk masalının komediye o kadar da çok ihtiyacı olmaz, yani eksikliğini çekmedim, sadece olsaydı iyi olabilirdi diyorum. ._.
Bir de yetişkinlerin "çocuk masalı" deyip geçtiği ve çocukların sadece masal diye okudukları Oz Büyücüsü, Alice Harikalar Diyarında ve Peter Pan gibi kitapların aslında günümüzdeki pek çok "klasik" ve "okunması gereken" romandan çok daha kaliteli ve düşündürücü olduğunu fark ettim. Mesele, bu hikayelerdeki derinliği kavrayabilmekte yatıyor. Oz Büyücüsü akıl, iyilik ve başka pek çok şey hakkında pek çok önemli mesaj içeriyor. Hem de bunların hepsi son derece sürükleyici bir hikayenin içinde! Bay Baum, Bay Charles ve Bay Barrie gibi insanlara, bizleri gerçekliğin sıradanlığından biraz olsun koparmayı başaran öyküleri için çok çok teşekkür etmek istiyorum. Küçük Dorothy, Alice ve Peter Pan olmasaydı ne yapardık? Nam-ı diğer Çılgın Şapkacı, Korkuluk ve Kaptan Hook'u da unutmamalıyız tabii.
Ben de durmadan kitap önerip duruyorum, önce Rüzgarın Adı, sonra Tanrı Daima Tedbil-i Kıyafet Gezer, şimdi de bu... Ama ne yapayım!? Arkadaşlarım arasında kitap okumayı seven çok az kişi var (zaten sevenlerle de konuşacak bir şey nadiren oluyor) ve ben de okuduğum kitaplarla ilgili şeyleri bir yere dökmeliyim, değil mi? Siz Gölge Hırsızı'ndan bahsetmeye başlamadığıma dua edin. Gerçi onu pek sevmedim, zaten aşk romanlarından hoşlanmam, bir de üzerine kitabı en az aşk kitabı havamda olduğum zamanda okumaya başlamam ve o güzel konunun heba edilişi eklenince.. Ama başladığım kitapları yarım bırakmaktan hiç hoşlanmam ve her ne kadar konu giderek daha da çok heba edilse de, itiraf etmeliyim ki yazım dili çok akıcı. >_< Aslında niyetim bir ara kitapçıda görüp birkaç sayfasını okuduğum ve "Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında" romanını almaktı ama o gün yanımda para yoktu ve ertesi gün gittiğimde kalmamıştı!!! Ben de Gölge Hırsızı'nı aldım işte. Almak için o kitabı seçmemin nedeni ise, yazın evinde falan kaldığımızdan bahsettiğim annemin arkadaşının oğlunda görüp o zamandan beri merak ediyor olmamdı. Aslında o sırada okuyabilirdim ama o zaman kitap bana sanki her tarafından sonsuz bir hüzün akıyor gibi gelmişti. Şimdi öyle gelmiyor, kitap normal ve merak etmeme değer bir şey yokmuş (hala sanki çok da ihtiyacım varmış gibi biraz hüzünlü de kapağından hüzün akmıyor en azından).
Her neyse. Bu arada bu, uzun zaman için son yazım sanırım. Zaten kimse yazı mazı yazmıyor, ask.fm'de çok durgun... (Sınav haftanız mı?) Belki olur da birileri yazarsa yorum atmaya vaktim olur diye umuyorum. Derslerime gerçekten çok çalışmam gerekiyor. Hani eskiden de iyi bir lise aslanın ağzındaydı ama şimdi boğazında (üstelik bunu bizim kendi öğretmenlerimiz söylüyor). Diyelim 5 yanlış yaptın, direk eleniyorsun. Diğer çocuklar için çok sorun değil, onların hepsinin aileleri zengin ama benim sadece annem var ve şu sıralar heyheyleri biraz fazla üzerinde olsa da, onun için çabalamam gerekiyor. Ve bu, benim gibi bir fındık beyinli için gece gündüz çalışmayı gerektiriyor. Şimdi dershaneden yeni döndüm (bu yazıyı yazmaya başlayalı oluyor zaten),  Cuma günkü matematik sınavı için çalışmaya başlayacağım ve bu sınavda çarpanlara ayırma vs. çıkacak. Kareköklerin çıktığı geçen sınavdan 56 aldığımı düşünürsek... Telefondan yorumlara bakabilirim, uykusuzluk için önerileriniz varsa lütfen yazın.
Son olarak, size bir soru: İkisinden birini seçmek zorunda kalsaydınız, kalbi mi seçerdiniz yoksa aklı mı?