31 Ocak 2013 Perşembe

Sevgi

Kalbimin en derinliklerinden selamlar sizlere millet! NAAA-ber? *aksanlı okuyunuz*
Beni soracak olursanız... Karnem berbat (beş aldığım derslerden bile beş alamıyorum), sınıfta biri bana iftira atmış ve tüm sınıf arkadaşlarım benden nefret ediyor, bunun üstüne bir de ben "o kadar da kötü değil canım, bu ne ki heheh?" diye pozitif olmaya çalışırken - düşünün bir, BEN pozitif olmaya çalışırken- millet sanki sinir krizi geçirmem için olmayan sorunlarından yakınıyor amaaa... Oldukça iyiyim. Neden derseniz, şu an evimizde çok şeker bir köpek yavrusu var da. ._. 
Bakın, olaylar aynen şöyle oldu: 
Sabah kahvaltı ederken annemle dikkatimizi bir köpek yavrusu-iniltisi çekti. (Zaten çekmemesi mümkün değildi, çünkü tüm mahalleyi inletiyordu yavrucak. Eheheh, kawaii ^^D) Neyse, siteden birinin köpeğidir dedik, fazla aldırmadık. Sonra ben -hep yaptığım gibi- öylesine mal mal camdan bakarken, bir adamın şimdi ne olduğunu tarif etmeyi asla başaramayacağım, çok çok alçak bir kuyu gibi bir şeyin içinden küçük bir köpek çıkardığını gördüm. Köpek o şeyin içinden çıkınca havlamayı bıraktı ama birazdan adam onu tekrar o şeyin içine koydu. Ardından annemi çağırdım ve durumu ona da anlattım. Birkaç dakika sonra dışarı çıkıp köpeğe baktık ve adamla konuştuk. Meğer adam köpeğin nereden geldiğini falan bilmiyormuş ve onu sahiplendirmek niyetinde değilmiş, sadece arabalar ezmesin diye o şeyin için koymuş. Böylece annemle birkaç yeri aradık ama hiçbir "hayvansever" yardım etmedi. Sonra birçok görüşmenin ardından nihayet yarın öğlen onu almaya gelebilecek birini bulduk. Amaaa... Bu gece bizde kalıyor!!! Canım annem, melek annem, bir tanecik annem benim! (Bunu diyen BEN değildim!!!!!) 
Üstelik şimdi buna daha da fazla seviniyorum. Şu anda, evde bile, her yere peşimden geliyor ve görüş alanından çıktığım an inlemeye başlıyor. Tuvalette bile peşimde! Gerçi kapıdan içeri girmiyor niyeyse. (Beyefendi. u^u) Bir de az kalsın hayvanın bu gece orada kalmasına izin verecektik. Korkudan ölürdü herhalde zavallıcık. 
Gördüğüm en uslu köpeklerden biri. Tek sorunu sürekli, her şeye ama HER ŞEYE inildemesi. Tıpkı bir çocuk gibi. (KAWAİİİ!!! :3 x333 <3) Ama olacak artık o kadar, çok hırpalanmış çünkü zavallı. Demin uykusunda çok fena titredi. Vücudunda pek yara yok ama sanırım tramva geçirmiş. Neyse ki yarın iyi bir hayvan barınağına götürülecek. (Nispeten yani.) Buraya en yakın hayvan barınağı hakkında duyduğumuz en iyi şey, oradan hiçbir hayvanın sağ çıkamayacağıydı. İşte böyle bir ülkede yaşıyoruz.
Bunlar dışında köpek çok tatlı, çok uslu ve çok şirin. Oynadığımızda çok şirin, oynamadığımızda ise ayakucuma kıvrılıp uyuyor. Sonra da sıçıyor. Demin çok sıçtı mesela. Tüm evi batırdı. Annem de evde olmadığı için zor temizledim valla. 
Bugün, bu köpek olayından 3 şey öğrendim: 
1 - Şu facebook'ta falan hayvanlar için kıyametleri koparan tüm o "hayvansever"ler yalanmış. Zira bugün, köpeği alıp Bahçeşir Barınağı'na götürmesi için kaç kişiyi aradık, bir yardım eden çıkmadı. O kadını da annemin bir arkadaşı sayesinde, zar zor bulduk zaten.
2 - Köpek bakmak anlatıldığı kadar, hatta daha zormuş.
 3 - Ben bir köpek insanıyım. Aram daima köpeklerle daha iyi olmuştur fakat bugün, bunu daha iyi anladım. Dediğim, gibi bakımı anlatıldığından bile daha zor olsa da, büyüyünce mümkünse mutlaka bir köpek edineceğim. Bence onlar eşsiz hayvanlar. Hani "kişiliksiz" falan derler ya... İşte onlar halt etmiş! İnsanlar  sırf masallardan duydukları, gerçekte onlara hiçbir kötülük yapmamış canavarlardan korkarlar. (Burada canavar derken hayalet, zombi falan gibi şeyleri kast ediyorum.) Oysa bu hayvanlar insanlardan işkence görseler, onlar yüzünden türlü acılara katlansalar fakat sonuçta, bir insan onlara ufacık bir sevgi göstermeye görsün, her şeye rağmen ona yine tüm varlıklarıyla bağlanırlar. Bu mu kişiliksizlik? Ben anlamadım bu işi. 
Bir de hayvanlara eziyet çektiren insanların kol ve bacaklarını kesip buzdolabında saklamak istiyorum. Kendisine hiçbir zararı olmayan bir canlıya, sırf yapabildiği için zarar veren insanlar kişilikli, ayaklı sevginin kendisi olan köpekler kişiliksiz mi? Pöh!
Neyse, olayı fazla abartmamak gerek. Saat neredeyse 3, hala annemi bekliyorum. Gelirse yatacağım şimdi ve yarın hayvan götürüldükten sonra fırsat bulursam yazıya devam edeceğim.
---
Oğlumu götürdüler.
Öncelikle, büyüyünce köpek almaktan KESİNLİKLE vazgeçtim. Bir daha o işlere asla ama asla bulaşmayacağım.
Hani birine vermiş olsak neyse de, barınağa gitti oğlum. Göz hizasından çıktığım an ağlamaya başlıyordu, orada ne yapacak? Bu gece nasıl uyur? Yanına bir oyuncak koymuştum ama ya alırlarsa? Örtüsünü niye koymadım ki?
Kalbim söküp parçalanmış gibi acıyor.
Aslında senelerce "köpek alacağız" diyip köpekleri normal bir çocukgibi  seviyorken beni  köpek manyağı eden, hatta evlenince köpek almaya söz veren babamı hiçbir şey demeden buraya çağırmak, kucağımda köpekle karşısına çıkıp "Bak baba! Köpek almamıza gerek kalmadı, ben getirdim bize!" demekti. Ama gitti işte. Köpek değildi ki. Oğlumdu. Ben oturduğumda ayak ucuma yatıp sessizce bekleyen, o arada uykuya dalan, uykusunda titreyip inildeyen, okşayınca da geçen, parmağımı yalayan, çorabımı delen, bacağımı ısıran oğlumdu.
Hayatımın en kötü günlerinden biri.



19 Ocak 2013 Cumartesi

Yaşayacak Bin Yıl

Bu sabah kalktığımda, karşı apartmanın çatısının üzerinde bir bulut duruyordu. 
Güneş ışıkları çok parlak olduğu için, bir süre gözümü açamadıysam da, açar açmaz yataktan fırlayıp pencereye sarıldım. Camı açıp, pervaza oturdum ve bir süre -sanırım yarım saat- bu mucizeyi izledim.
O zaman, karşıdaki iki apartmanın arasından görünen elektrik direğini, yeşil tepeleri ve bu tepelerin ardındaki başka apartmanları fark ettim. Sonra gözüme bu apartmanları saran güneş ışığıyla dolu bir başka bulut, ondan sonra da masmavi gökyüzü takıldı. Ardından tüm dünyayı seyretmekte olduğumun farkına vardım şaşkınlıkla. 

Hayatım boyunca hiçbir zaman kendimi 30 yaşında, bir gökdelenin içinde, masa başında çalışan biri olarak hayal edemedim. Şimdi, bunun imkansız olduğunu daha iyi anlıyorum. Ben asla ömrümü otobüslerde ve kocaman binalarda harap edemem. Dünya değişiyor. Eskiden, insanlar geçimlerini sadece topraktan sağlarlardı. Toprak ve insan, bir bütündü. Toprak insanın her şeyiydi. Baktığı, emek verdiğiydi. Eviydi - öldükten sonra bile. Oysa şimdi, insanlar kendilerini kocaman beton yığınlarının ya da küçük hareketli makinelerin içine hapsetmişler. Bir zamanlar evleri olan topraktan kaçmışlar. Ormanlar, kırlar, uçsuz bucaksız vadiler, hepsi harap ediliyor ve yerlerine insanları topraktan koparıp alan yeni beton yığınları dikiliyor. Evlerimizin balkonlarındaki çiçeklere laf eden bile var. Birkaç yıl sonra, muhtemelen tüm bunlardan geriye hiçbir şey kalmayacak. Sürekli dershaneye gitmek zorunda olduğum için, hayatımı otobüslerde geçirdiğim ve geri kalanını da böyle geçireceğime inandığım bir dönem olmuştu, kabul. Ama şimdi, görüyorum ki ben bunu asla yapamam. Ben, pencerenin pervazından mavi gökyüzünün ve yeşil kırların bir kısmını izlemek istemiyorum. Ben o gördüğüm yeşil tepeye uzanıp, gökyüzünün bir parçası olmak istiyorum. Gündüz ve gece, hep bunu yapmak istiyorum. 
"Ah, ne böceğinden bahsediyorsunuz siz? Böcekler, fareler yılanlar... Dilerlerse, hepsi yesinler leşimi. İçsinler kanımı. Rüzgar saçlarımı savursun dört bir yana. Gece köpekler de gelsin, onlar da katılsın ziyafete. Kemiklerim, sarı çiçeklerin arasında çürüsünler. Ama izin verin de, yatayım şuraya ve biraz yaşayayım." 
Bu söz tam da beni anlatıyor işte...

Ne istediğini bilmek çok güzel bir duygu. Yaşamaktan bir pişmanlığım ya da herhangi bir korkum kalmadı. Ben yaşadığımı hissetmek için çizecek ve yaşamdan kaçmak için yazacağım. Hayır, kaçmak için değil. Daha da fazla yaşam için. Ve bir gün öldüğümde, hiçbir şey yaşamamış insanlar gibi olmayacağım. Ben bin yıl yaşamış bir insan olacağım.
Şu an hayatım fazlasıyla sıkıcı. Ama bunun bir gün geçip gideceğini biliyorum. Ben sadece annem için çalışıyorum. 
İnsanlarla olan sorunlarım devam ediyor. Yine de yalnız hissettiğim söylenemez. Çünkü artık kesin olarak emin olduğum bir şey var ki, sorun bende değil. Fark ettim ki asosyal olan ben değilim, insanlar. Sonuçta, konuşmaktan, arkadaş olmaktan kaçan onlar. Kendilerini titanyumdan duvarların içine saklıyor, bu duvardan dışarı ne bir şey çıkartıyor ne de içeri bir şey sokuyorlar. Ve mutsuz olan da ben değilim, çünkü ben böyle iyi bir ruha sahip oldukça, nasıl olsa karşılıksız bile olsa sevecek bir şeyleri hep bulabilirim. Bazen kendimi depresif ve kötü hissedeceğim bariz (hem de ben bunları herkesten daha beter yaşayacağım) ama ben de bu ruh oldukça atlatmasını bilebilirim. Önümde sonsuz olasılık, yaşanacak milyonlarca farklı hayat var. Seçimlerimin beni nereye götüreceğini kim bilebilir? Hayatımın benzersiz olacağına karar verdim bir kere. Bana ne dokunabilir ki? Yaşıtlarımdan daha güçlüyüm, çünkü onlardan çok daha fazla acı çektim ve çok daha fazla şey gördüm. Bunlar olmasa bile, farklı bir hayal gücüm olduğu aşikar. Yaşayabileceğim en beter hisleri ve bunları atlatmanın yollarını iyi biliyorum. 

Kısacası: Hayat güzel. "Söz ver bana, benim cenazemde kimse ağlamayacak" sözü boşuna denmemiş.