21 Nisan 2013 Pazar

Ateşsaçan

Zil kahraman naraları atarcasına çaldığı sırada, Bertie yeni süper "Karanlık Pençe" resmine son noktayı koymaktaydı. Resmi bitince, eserini kaldırıp uzun uzun inceledi - bu sefer gerçekten harika bir iş çıkarmıştı doğrusu. Tam resmi akşam odasındaki diğer resimlerin yanına asmak üzere çantasına tıkıyordu ki birden arsız bir el resmi kapıverdi.

"Vay vay vay... Şapşik Büyücü Bertie'nin yeni saçmasapan resmi mi?"

 Took'du bu - Bertie'nin sınıfındaki en sinir bozucu çocuk yani. Sık sık Bertie ile dalga geçerdi, ona "Büyücü" lakabını takan da oydu. Ona böyle diyordu - çünkü Bertie hep "bu tür" şeyler çizerdi. Devasa kılıçlar sallayan iri yarı adamlar, kaya kollu ya da bıçak dilli canavarlar, pelerinli garip tipler... Bunların hiçbiri büyücü değildi elbette, -büyücüler pek de Bertie'nin ilgi alanına girmiyordu doğrusu- fakat onun gibi bir insana göre hepsi aynı şeydi işte.

Bertie hemen resmini geri aldı. "Saçmasapan falan değil!" dedi kaşlarını çatarak. "Firtel Diyarı'nın en korkunç, en güçlü ve en karanlık canavarı K.P.'nin muhteşem bir resmi bu." Göğsünü kabartıp kibirli bir tavırla devam etti: "Sadece muhteşem değil, aynı zamanda da tek resmi üstelik. Biliyorsun, onu görüpte hayatta kalan başka biri yok. Bu yüzden dikkat etmelisin, eğer sözlerini duyarsa -çünkü onun her yerde gözü ve kulağı vardır- tek bir nefeste..."

"Öfff kapa çeneni yaaa!" diye sözünü böldü Took esneyerek. "Çok sıkıcısın! Umarım o K.P. dediğin herif seni yok eder." Ardından müthiş bir kabalıkla dil çıkarıp uzaklaştı.

Normal bir çocuk buna sinirlenirdi - ama Bertie gülmekle yetindi. Sonuçta Took yalnızca zavallı, cahil veletin tekiydi. Bu kadar güçsüz olmayı o seçmemişti ki! Neyse ki Bertie'ye sahipti... Belli etmese de, seviyordu Bertie bu çocuğu.

Bu sefer özgürlük yerine başlayacak olan yeni sıkıcı dersi haber veren zil, sanki biraz daha mahsun, yine çalıyordu işte. Bertie her ne kadar sıradan bir orta okul öğrencisi gibi davranmaktan başka şansı olmadığını çok iyi bilse de, hala zaman zaman "Ateşsaçan" günlerini özlemiyor değildi. Gerçek yaşamını tüm kalbiyle özlüyor ve normal insanların bu yaşantıya nasıl katlandıklarını bir türlü anlamıyordu. 13 yıldan beri Dünya'da olmasına rağmen kendisi hala alışamamıştı çünkü. Ah o lanet Kara Pençe yok muydu?.. Bunların tek suçlusu hep oydu! Bertie o lanetli ismi anarken öfkeyle dişlerini gıcırdattı.

Bir zamanlar gökyüzünün yedi kat üzerindeki sonsuzluklar diyarı Fitrel'de tek güç ve tek otorite vardı: Herkesin adını söylerken korkudan ve sevgiden tir tir titrediği  "Ateşsaçan"  (komik dünyalı ismiyle ise Bertie.) Ne Fitrel'de, ne de evrendeki başka bir yerde ondan kudretlisi yoktu. (Bertie o güzel günleri anarken içinin hüzünle titrediğini hissetti.) Sonra, bir gün kayalıkların arasından, başka bir ego doğdu. Bu ego, neredeyse Ateşsaçan kadar güçlüydü ve o güne dek sonsuzluğun tek hakimi olan Ateşsaçan'ı hazırlıksız yakalamıştı. Neye uğradığını şaşıran Ateşsaçan, fazla dayanamadı ve bu yeni ego onu o tek iğrenç kara pençesiyle dünyaya itince tutunacak bir yer bulamadı. Böylece şimdi sıradan bir orta okul öğrencisi kılığında, tekrar Firtel'e dönmenin bir yolunu bulana dek dünyada yaşamaktan başka çaresi yoktu.

İlk başta her şey çok sıkıcı ve acı vericiydi (zira düşmeden önce gördüğü o tek simsiyah el bir türlü aklından çıkmıyordu) - ama sonra kendine bu aptal yaşamı biraz olsun ilginçleştirecek bir şey bulmayı başarmıştı: Onun adı Elizabeth'di ve (neredeyse) Firtel'deki yıldız denizleri kadar güzeldi.

Bertie, her ne kadar ilk gördüğü andan beri kalbi sadece onun için atıyor olsa da, Elizabeth'le hiç konuşmamıştı - çünkü Kara Pençe'nin düştüğünden beri dünyada onu izlediğini biliyordu ve eğer aldığı nefeslerin Elizabeth'inkilere bağlı olduğunu fark ederse, onu asla yaşatmayacağını da biliyordu. Ve tüm Firtel’i kurtarmak için bile olsa, biricik Elizabeth’inin hayatını tehlikeye atması gibi bir şey asla söz konusu olamazdı. İşte bu yüzden, Karanlık Pençe’yi öldürüp Elizabeth’iyle birlikte Firtel’e dönmenin bir yolu mutlaka olmalıydı ve o da ne pahasına olursa olsun bu yolu bulacaktı.

Ah, bir de "ailesi" olan şu tipler vardı tabii... Buraya geldiğinden beri onlar bakıyordu ona, hatta buraya içlerinden birinin karnından geçerek gelmişti. O zamanlar bu insan bedenini şimdi kullandığı kadar bile kullanamıyordu, her şey için onlara ihtiyacı vardı. Gerçi Bertie o zamanları hafızasından silmişti, çünkü aksi takdirde acizliğini hatırlamaya dayanamazdı.

Bertie'nin en eski "dünya-anıları" aciz zamanlarında ona bakan bu iki ölümlüyle geçirdiği zamanlara dair anılardı. Bertie'nin onların oğulları olduğunu düşünüyorlardı, çünkü Bertie daha önce de belirtildiği gibi dişi olanın karnından düşmüştü dünyaya ve ailelerin oğulları da meğer böyle gelirmiş dünyaya. (Ama  onlar Bertie gibi "düşmüş-kahramanlar" değillerdi tabii.) Onları hiçbir zaman sevmemişti ama eskiden onlarla daha çok iletişim kuruyordu çünkü dünya kurallarını anlamasına ve orada yaşamasına yardımcı oluyorlardı. Fakat yıllar geçtikçe fark etti ki onlar sadece dünyayı anlamasına yardımcı oluyorlardı - onu sevmesine değil. Ha bir de, onların evinde kalıyordu ve insan bedeninin ihtiyaç duyduğu yemeklerini yiyordu, o kadar.

Aslında talihsiz bir dikkatsizlik anında onlara sadece bir kez Firtel'den ve gerçek kimliğinden bahsetmeyi denemişti ama onlar onu dinlememiş ve "deli saçmalıklarını" kendisine saklamasını söyleyip ona hakaret etmişlerdi. Bu Bertie'nin en büyük yıkımı ve aptallığıydı (itilme olayından sonra tabii) ama en azından gerçeği anlamıştı: Aynı maddeden yapılmış olabilirlerdi ama asla Elizabeth gibi değillerdi ve onları asla Firtel'e götürmeyecekti.

Elizabeth’in çantasını toplamaya başladığını görünce, birden düşüncelerinden sıyrılıp dersin bittiğini  fark etti. Onu izlerken ölümlü dakikalar ne de çabuk geçiyordu! O da aceleyle çantasını toplamaya koyuldu ve Elizabeth’in hemen ardından sınıftan çıktı. Onun güzelliğini görme fırsatı olan tek bir dakikayı bile kaçırmayı göze alamazdı.

Bertie, her gün, okuldan çıkışta eve gidene dek Elizabeth'i  takip ederdi. Bazen eve girdikten sonra bile kaldırıma oturup evi izlediği olurdu. Eve gidince de Elizabeth'in resimlerini çizerdi (okulda çizmiyordu, çünkü nefes alan herhangi bir canlının aşkını öğrenmesi demek Karanlık Pençe'nin de öğrenmesi demekti) ve bu resimlerde Elizabeth genelde Düşen Yıldızlar Nehri'ni izlerdi. Çünkü onun gözleri nehirdeki yıldızlar kadar parlak ve saçları su çiçekleri kadar güzeldi.

O gün de bir isnisna olmadı - Bertie, yine her zaman yaptığı gibi gizlice Elizabeth'i takip ediyordu. Ama her nedense Elizabeth bugün eve, her gün gittiği yoldan gitmiyordu. Bertie bir süre onu izledikten sonra, genç kızın eve de gitmediğini fark etti. Bertie'nin daha önce hiç geçmediği bir ara sokağa sapmıştı. Kız aniden durunca o da önüne çıkan ilk çöp bidonunun arkasına saklandı. Kızın cep telefonu denen şu aletten biriyle konuştuğunu duyabiliyordu: "Neredesin? Hani beni bekleyecektin? İyi de ben burada ne yapacağım şimdi !?"

Tam o sırada sokağın sonunda bir adam belirdi - Elizabeth adamı, adam elindeki küçük ama keskin aletle boğazına dayanana dek fark etmedi, ne var ki Bertie'nin kahraman gözlerinden hiçbir şey kaçamazdı.

Bertie alev almış bacaklarıyla, çöp bidonun arkasından rüzgar gibi fırladı - bir anda o uçsuz bucaksız kayalıkların üzerinde pelerini sırtında dalgalanırken oraya buraya sıçrayıp duran, Firtel'in kudretli prensine, evrenin en güçlü kahramanına, elleri ve kolları ateşten olana dönmüştü yine. Bertie orada, sevdiği kızın önünde öldü, Ateşsaçan ise ait olduğu diyara geri döndü. Dünyalı gözleriyle gördüğü son şey, kara bir elin karnına sapladığı bıçak olmuştu.