26 Temmuz 2013 Cuma

Yaz Tatili Neden Yazın Olmak Zorunda?

Sürekli bir evin içinde kapana kısıldığım rüyalar görüyorum. Hepsi şu berbat bir gün geçirdikten sonra yine benim gibi berbat bir gün geçirmiş annemle ormanın derinliklerinde terk edilmiş lüks bir villa bulduğumuz rüyayla başlamıştı. Villaya girip üst kata çıkınca merdivenler eriyip yok oluyor ve pencereler tamamen sarmaşıklarla kaplanıyor falan. Sonra konuşan shrunken headin teki bize dünyadan sürekli şikayet ettiğimiz için bu villada ondan uzakta yaşayabileceğimizi söylüyor. Ben kafayı yiyorum ve kaçmak için her yola başvuracağımı söylüyorum. Böylece shrunken head bana maceralı bir görev veriyor ama görevi tamamlayınca beni kandırdığını ve asla çıkamayacağımı söylüyor. Sonra ben deliler gibi ağlamaya başlıyorum ve tanza gözyaşlarımda boğuluyor.
Bu rüyayı göreli birkaç hafta oluyor. Hatta hikayesini bile yazdım. (13 sayfa aldı.) Çünkü sonu çok hoşuma gitti. Bundan birkaç gün önce yine başka bir evde kapana kısıldığımı gördüğüm rüya çok daha korkunçtu. O rüyada, mezuniyet balosundan sonra, sınıftan eskiden çok yakın arkadaş olduğum fakat sonra bir şekilde arkaşlığımızın bittiği ama 8 yıllık ilköğretim hayatım boyunca okulda en yakın olduğum arkadaşım olan Ido (ona bu ismi takmıştım) beni evine davet ediyor. Bu Ido hep bir parça garip ve karanlık bir kız olmuştur. Hatırlıyorum da 3. sınıftayken bana hep izlediği korku filmlerini ya da okuduğu korku kitaplarını falan anlatır ve bazen kendisi de tuhaf davranırdı. Neyse... İşte ben bu Ido'dan biz arkadaşken bile biraz çekinirdim. (Muhtemelen o garip davranışları bilerek yapıyordu ama ben işte. Bir de çocuk aklımı düşünün...) Şimdi kendisi sınıfın en komik kızı falan ama rüyamda tıpkı 3. sınıftaki gibiydi. Bu yüzden teklifini kabul ettim ve biraz dışarıda takılıp evine gittik. Elbette gerçekte o kadar zengin değiller ama rüyamda boğazda, etrafı ağaçlarla çevrili, muhteşem bir malikanede oturuyorlardı. Tabii benim bu gözalıcı güzellik karşısında ağzım düşüyor ve bacaklarım kıçıma çarpa çarpa eve koşuyorum. Ne var ki evin içi dışının yarısı kadar bile görkemli çıkmıyor. Zaten Ido beni direk kendi odasına götürüyor ve uyuyoruz. (Rüyada uyumak.) Uyandığımda da Ido'nun babasını görüyorduk. (Babası gerçekten tuhaf ve rahatsız edici biridir bu arada.) Bana bu gece orada kalıp kalmayacağımı sorup gidiyordu. Sonra ben artık gitmek istediğimi söylüyordum. Ido da garip bir tavırla: "Gidebilirsin. Gitmelisin. O seni görmeden."diyordu. Sonra babasının peşinden gidiyorduk ama biz merdivenlerden ineceğimiz sırada alt kata inen merdiven duvara dayanmak gibi bir şey yapıyordu. (Aslında öyle yapmıyordu fakat bir şekilde alt kata giden yol tıkanıyordu fakat anlatmayı asla beceremeyeceğim ve fizik kurallarına da aykırı bir şeydi. Rüyalar işte. *sigh*) Ido merdiven korkuluklarının arasından atlayıp bir şekilde alt kata inmeyi başarıyordu ama normalde kolayca yapacağım bir atlama hareketini rüyamda niyeyse bir türlü yapamıyordum. Ido da bana çabuk olmamı, güneş batmadan evden çıkamazsam O'nun geleceğini, sonra da kötü şeyler olacağını söylüyordu. Ben de son bir gayretle oradan atlamayı başarıp yataktan düşmüş halde ve başımda kötü bir acıyla uyanıyordum. Neyse ki O'nun kim olduğunu hiç öğrenemedim.
Fark ettim ki aslında bu rüyadan da güzel bir hikaye çıkarmış. Hey 1 dakika! Gördüğüm rüyalar hakkında hikaye yazdığımda o hikayeler bana ait olmuyorlar mı? Peki ya kime ait oluyorlar öyleyse? Eğer bilinçaltıma aitlerse sonuçta bana ait olmazlar mı? Sanırım SAHİDEN güçlü bir hayal gücüne sahibim. O_O Öyle ki sadece gündüzleri çalışmak yetmiyor. Uykumda bile çalışıyor. u^u Ay böyle düşünmek çok hoşuma gitti. ^-^
Öte yandan bugün okuduğum mangada da bir daha asla gün yüzü görmeyip eve kapanan bir kızdan bahsedilmesi bana bunun "biraz dışarı çık lan" demeye çalışan evrenin işi olduğunu da düşünmüyor değilim. 0_- Hem de o kız bir apartmanda (aslında bir sitede ve ben sitede oturmuyorum ama olsun) oturuyordu. Bu mangayla da birlikte herhalde eve kapanmanın (bir daha asla sokağa falan çıkamayacak olmanın) her yolunu ve her korkunçluğunu tatmış oldum. Ama evren bu mesajı vermek için biraz geç kaldı bence. Zira ben birkaç haftadır gayet de sosyalim bir kere. v_v Hemen her hafta sınıf arkadaşlarımla buluşuyorum ve zaten teyzemlerin bize geldiği o hafta kaç kez tüm gün dışarıdaydım. Yoksa sürekli mi dışarıda olmam gerekiyor? Her gün dışarı mı çıkmalıyım? Ne yani? Zaten annemle babamın sürekli "tüm gün eve kapanıyorsun, aman yavrum, biraz dışarı çık" demelerinden de gına geldi hani. Hey! Belki de bu yüzden görüyorumdur o rüyaları! Neyse neyse... Rüya meselesini kapatıyorum. v_v Hakikaten ben neden rüyalarıma neden bu kadar takılıyorum? Bilmiyorum. Ama diyebilirim ki benim ruh halimi önceki gece gördüğüm rüya belirliyor. HERNEYSE. Anne ve babam benden her gün dışarıda arkadaşlarımla eğlenmemi falan mı bekliyorlar? YOK YEA. Ayrıca benim şu anki durumum çok sosyal bir kerem. v_v Kendi Haziran ayındaki halimle karşılaştırınca..... Yani o zamanlar cidden HİÇ evden çıkmıyordum da bu ay iyiyim. Hayır yani, kim tüm gün dışarıda, arkadaşlarıyla fink atıyor ki? Benim sınıf arkadaşlarım da benim kadar dışarı çıkıyorlar. Herhalde. Sanırım. Umarım. YA BEN O KADAR ASOSYAL DEĞİLİM. BAZEN DIŞARIDAYKEN SIKILIYORUM HATTA. YETER GELMEYİN ÜSTÜME.
Aslında dışarıda dolaşmak istiyorum ama hem mahallemiz hiç ilginç değil hem de o iğrenç mavilikteki bulutsuz gökyüzüne pencereden baktığım gibi tüm yaşam enerjim gidiyor.
Elbette sürekli internet kesintileri ve annemin hemen her gün çeşitli ev işleri verip sonra da pişkin pişkin "haydi tüm evi silip süpürmeyi bitirdikten sonra şu tabakları yıkayıp bulaşık makinesine koy da bir kez kız evlat sahibi olmanın sefasını süreyim ben de" gibi şeyler demesi de devam ediyor... -_-"
Bir de niyeyse sürekli korkuyorum. Sanki her an bir korku filminin baş karakterine dönüşecekmişim gibi. Bazen nedensiz yere oluyor böyle. Ama sanırım bu sefer şu aralar hep korkunç şeyler izlediğim, korkunç şeyler okuduğum, korkunç şeyler hayal ettiğim ve korkunç şeyler yazdığım için böyle hissetmeye başladım. Neyse işte. Rahatsız edici bir his. Günümü mahvediyor falan. Tadım tuzum kalmadı. Ne zamandır izleyecek ilgi çekici bir anime de bulamadım zaten. Drr!'yi NİHAYET (1 yıldan uzun zaman oluyordu başlayalı. Çok ciddiyim.) bitirdim ama sanki verdiği tadı yeterince alamamışım gibi hissediyorum. Kaçırdığım bir şeyler varmış gibi. Konuyu da yarım yamalak anladım zaten.
AMA SHIZUO BİLE YETER. ANİMEYİ %30 SIRF ONUN İÇİN İZLEDİM DİYEBİLİRİM. SHIZUO AŞIRI MÜTHİŞ.
Ha bir de Celty! Bence çok iyi bir karakterdi. Kafasız da olsan seviyoruz seni Celty. <3
Ayrıca! Deli gibi kilo aldım. Zaten hep "yuvarlak hatlı" bir şeydim  ama şimdi hepten şişko oldum. Aslında ben şişmanım da normalde beğendiğim bir şişmanlıktayken şimdi sopa yutmuş gibi durmadıkça oturmaya utanıyorum. Ya da kilo vermeye çalışanlara özendim. Arada oluyor. Öte yandan zayıflamayı hastalık haline getirenlerden de çok iğreniyorum. Ben hayatta öyle olamam ama olduğumun düşüncesi bile mideme kramplar sokuyor. Kuzenim dedi ki 4 gün boyunca çok az yemek yiyince 2 kilo veriyormuşsun. İki haftada 4 kilo. Kuzenim tanıyıp tanıyabileceğiniz en gerizekalı kişidir ama denemeye değer. Aslında ben zaten genelde öyle yapıyorum ama bazen artık her ne oluyorsa k.çımı kaldırıp yemek almaya gidebiliyorum ve bir yığın abur cubur alıp bir günde hepsini tüketiyorum. İşte böyle yapamamam lazım. Ama anlaşılan pisboğazlığım tembelliğimin bile önüne geçiyor. Aşırı süperim.
Resim çizemiyorum. Kahretsin. Çizemiyorum işte. Kurşun kalemleri beğenemiyorum. Başkalarına da oluyor mudur bilmiyorum ama bazen kalem istediğim gibi çizmiyor. İstediğim şekilde çizememekten bahsetmiyorum. Çizişini beğenmiyorum. Hissettirdiğini. Çok kuru ve cansız görünüyor. (Bu ne lan saç mı?) Gerçekten anlatamadım.
Sanırım bu kadar. Uykusuzluktan başım önüme düşüyor.
Not: Açlıktan soğuk su içiyorum. :)
Notnot: Aslında oruç tutuyordum ama regl oldum.
Notnotnıt: Bu arada bir anime arıyorum arkadaşlar. Geçen yaz tatilinde bir dergide tanıtımını okumuşumtum bu animenin ama adını bir türlü hatırlayamıyorum. Sanırım konusu bir restorantta mı ne  korku hikayeleri anlatıldığıyla ilgili bir şeydi ama... Turkanime'de korku, gizem ve hatta gerilim türlerine bile baktım ama tanıdık bir şey bulamadım. Böyle bir anime bilen var mı acaba?

20 Temmuz 2013 Cumartesi

Şu Sıralar İzlediğim Birkaç Şey

Öncelikle benden başlamam hiç beklenmeyeceği halde başladığım ilginç bir seriden bahsetmek istiyorum. Adı Hataraku Maou-sama. Bizim Shingeki'miz ile aynı sezon çıkmıştı ve sezonun Shingeki'den sonraki en popüler serisiydi. Çizimlerinden animenin ne tarz bir şey olacağını az çok anladığımı düşünüyordum. Fantastik bir konuya serpiştirilmiş ecchi, sinir bozucu bir tsundere, ona rakip bir deredere ya da yandere. Ne var ki öyle çıkmadı. Tamam, fantastik bir konuya serpiştirilmiş ımmm, ecchi sayılmaz daaşk var mı? Var. Tsundere ve rakip deredere var mı? Onlar da var. Ama konu bayağ farklı olduğu için espriler orjinal ve her ne kadar baş karaktere yamanma potansiyelli en az 3 kız bulunsa da harem gibi bir durum mümkün değil çünkü bu kızlardan ikisi baş karakteri öldürmek istiyor, diğeri de baş karakter bir şeytaken (hem de şeytan kral, aka Maou-sama) bir insan. Dolayısıyla onlar cidden "farklı dünyaların insanları". 
Hem ayrıca konu oldukça müsait olmasına rağmen baş karakter liseye gitmiyor. 
Eh... Animeyi eleştirirken konusunu da şöyle böyle vermiş oldum. (Zaten muhtemelen duymuşsunuzdur.) Şeytan kral nam-ı diğer Maou-sama Ente Isla'da insan bölgelerini yıkıp yok etmektedir. Sonra bir gün ortaya bir kahraman çıkar ve şeytan kralı geri püskürtür. Ardından açılan bir delikle (?) Maou-sama ve sadık yardımcısı Alsiel kendilerini dünyamıza düşmüş bulurlar. Bambaşka bir dünyadan gelen böyle iki kişinin Tokyo'ya düşünce yaşadıklarını az çok tahmin etmişsinizdir. (O sahneler bana "Dark Shadows" filmindeki Barnabas'ın tabuttan yeni çıkmış halini hatırlattı. McDonals logosunu görünce "Mephistopheles" demesine çok gülmüştüm. Bu arada sanırım McDonals moden hayatımızın simgesi gibi bir şey. 0_- Böyle konularda çok kullanılıyor. Maou da MgRonalds'da çalışmaya başlıyor mesela. Gerçi o MgRonalds, McDonalds'dan tamamen ayrı da neyse. v_v) Ama ya bana öyle geldi ya da bunlar bizim dünyaya biraz fazla çabuk uyum sağladılar. Ya da o dünyaya yeni düştükleri ilk bölümün tadına doyamadığım için bana öyle geldi. :P Ama diğer bölümler de oldukça güzeldi çünkü karakterler oldukça eğlenceli. Özellikle Maou-sama MgRonalds'da çalışarak evin gelirlerini falan karşılarken ev hanımlığı yapan aşırı tutumlu Alsiel karakteri çok komik. Ölüm döşeğindeyken Maou-sama'ya "Lütfen her ayın sonundaki indirim günlerini kaçırmayın!" dediğinde çok gülmüştüm. O kadar hastalıklı derecede tutumlu ki son kullanma tarihi geçmeden devasa bir erişte yığınını bitireyim diye hastanelik oluyor. Zaten herhalde çıktığı sahnelerin yarısında tuvalettedir. Bence asosyal ve bilgisayar bağımlısı Lucifer'den daha komik bir karakter idi. Şeytan hali de çok cool üstelik.
     Lan fena halde Alsiel hakkında yazasım geldi. Maou da fena değil ama Alsiel'i çok sevdim be! Bence o animeye Chiho'dan çok daha fazla renk katıyor. Ayrıca onu Maou ile shiplediğimi de belirtmeliyim. VwV Neden ikisinin hiç yaoi fanartı yok!? Hem de Alsiel'in Maou'ya duyduğu bağlılık, üstte fotoğrafını koyduğum şu sahne ve bunların Chiho'nun okuluna gittiklerinde fangirlün tekinin "Aynı evde yaşayan iki erkek mi?!" diye haykırıp burun kanaması krizi geçirmesine rağmen... (Animelerde hislerimize tercüman olan böyle fangirl karakterlere bayılıyorum.) Neyse neyse. v^v Alsiel'e dönecek olursak kendisini animede daha çok görmeyi isterdim. Bitirmeme 2 bölüm kaldı ama o 2 bölümde de pek göremem herhalde. Ama böyle bir animenin 2. sezonu gelir bence. (Gerçi finali görmeden konuşmamak gerek ama...) Alsieeeeel!!! 
http://24.media.tumblr.com/6bc113fa4d1fdd62993bc69a1013db11/tumblr_mm8f7o9uol1rra29do1_400.gif
Ben artık yakışıklı bulduğum erkeklere "Anime gibi çocuk" demeye başladığımı fark ettim. ._." Mesela geçenlerde "Warm Bodies" diye bir zombi filmi izledim. (Zombi filmi dediğime bakmayın, aşk filmiydi.) Baş karakter R tam bir anime karakteri. (Adından da belli zaten.) Bakınız:
          Zombi olmasına rağmen çekici. Şimdi normalde asla çekici olmayan şeyleri bile çekici hale getirebilen tek şey anime çizim tekniğidir. Ama çocuktaki bakışlara, saça bak. Animeden fırlamış yahu. Zaten çok tatlı bir karakter bu. Film de güzel filmdi. Farklı ve ilginç bir konusu vardı. Ulan düşündüm de film de anime gibiydi. Sanırım beynimde ilginç ve çekici her şey animedir gibi bir inanç oluşmuş. Neyse...
Bir anime gibi çocuk da şu Teen Wolf dizisinde var.  Karakterin adı Stiles, oynayan kişinin adı Dylan O'Brien'mış.
 http://static.tumblr.com/hlem7ib/TFqm60tq5/stiles2.jpg
Bunun neresi geçtim animeyi, yakışıklı hiç anlamadım. Tipim bile değil, kısa saçları erkeklerden hiç hoşlanmam - hatta animelerde bile. (Ama son zamanlarda bu saç stilli olanları sevmeye başladım, sadece son zamanlarda ülkemizde erkekler arasında çok popüler olan Justin Bieber saç kesiminden hoşlanmıyorum artık. 0_-) Ben Teen Wolf dizisini izlemiyorum bu arada, facebook'ta takip ettiğim bir film sayfasında gördüğüm bu çocuğu ve fotoğrafta çok tipsiz, evet ama paylaşılan kesitlerdeki mimikleri falan çok hoş. Hatta sırf bu çocuk yüzünden Teen Wolf'a başlamayı bile düşünüyorum ama Vampire Diaries gibi çıkmasından korkuyorum. Vampire Diaries severler varsa özür dilerim ama gözümde Twilight'ın seviyesinde. 1-2 kitabını okuyup bıraktım, dizisi zaten iyice berbattı. (Ama Damon karakteri fena değildi. Şimdi ne olmuştur hiç bilmem.)
Zaten başlamayı düşündüğüm çok dizi var. Teen Wolf, Supernatural ve Pretty Little Liars... Ama bir ara Supernatural'a bakmıştım (bu arada gerçekten eğlenceli bir dizi sanırım) da bir bölümü 50 dakika mıydı neydi, çok gözüm korktu o yüzden benim. Burçin gelince Pretty Little Liars'ı mutlaka izleyeceğiz ama.
Daha örnek verecek anime gibi çocuk kalmadı. Tekrar animelere geçiyorum.
İlk defa bu kadar çok güncel anime takip ediyorum. Shingeki no Kyojin (elbette), Blood Lad, Watamote, Free ve Senyuu 2... Aslında bakarsınız daha güncel olarak takip ettiğim tek seri Another idi.
Ben bu Blood Lad'in mangasını okuyordum da bırakmıştım. Tekrar başlayayım bari. Daha ciddi bir seriydi bu diye hatırlıyorum. Tabii yayınlanan son 2 bölümde konuya daha pek giremediler daha. Zaten Staz-san yeter lan. v_v Gerçi gözaltlı bir vampir olmasına rağmen çok garip ama favori karakterim değil. Favorim Wolf. Ki kurtadamlardan HİÇ hoşlanmam ve vampirlere taparım. Zaten nesini sevdiğimi de bilmiyorum o Wolf'un. Ama hoş karakterdi. Watamote de fena değilmiş. Kuroki Tomoko çok şirininin~ Ve bence hepimizi güzel bir şekilde özetliyor. asdfghjklş
Gelelim Free'ye... Mwahahahahaha. >:D Onun için ayrı bir paragrafa geçmeliyim.
Free animesini ÇOK sevdim. Tiplere çok mu bayıldım? Hayır. Hepsi de karakteren çok klişe ve klasik fangirllerin göz zevkine hitap eden yakışıklı anime erkekleri. İşte çok sevmemin sebebi de tamamen bu. Tamam,  ilk bakışta "bu karakter sırf fangirllerin kalbini çalmak için yapılmış" denilebilecek çok anime karakteri var ama ben fanservice'i insanın gözüne bu kadar sokan bir anime ne gördüm, ne de duydum. (Adamlar animeyi çekerken resmen "yazık lan fangirllere, şunlara shipleyecek 1-2 karakter verelim de az yüzleri gülsün ehe, hem popülerliğimiz de artar ooohhh~" demiş gibi ya. Çok komik. Bu arada animeyi "çekerken" evet...) Oysa erkekler için ooo~hooo! Şirin şirin karaktersiz loli kızların "Aya-chan yeni bir okula başladığı için çok heyecanlıdır. Bakalım yeni okulunda ne tür arkadaşlar edinecektir?"gibi yalandan bir konuya serpiştirildiği moe animelerden geçilmiyor ortalık. Neden biz kızlar içinde sırf fanservice namına bir seri olmasın ki!? SENİ SONUNA DEK DESTEKLİYORUM KYOANI! BRAVO!!! (içimdeki gizli feminist anime dünyasına da bulaştı)
Hem karakterlere bayılmadım, hiçbiri bende fangasm falan da yaratmadı, tamam ama o kadar klişeler ve bu klişelikle o kadar barışıklar ki hepsi de çok hoşuma gitti. Yani klişeliklerini ve animedeki "cool esas oğlan" ya da "şirin oğlan" gibi karakterlere şöyle bir bakarak çıkarabileceğiniz rollerini örtmek için saçma sapan özellikleri olmaması bence müthiş bir şey. Hem klişelikten inanılmaz uzak bir karakter de var bu seride: Kou! (Ya da Gou işte. *pffft*)
Hani kız ağabeyinin yüzme kulübüne gittiğinde başkan buna "çok tatlısın" dedi de kız yanakları kızarmadan "teşekkür ederim" diye yanıt verdi... İşte ben o sahneyi defalarca geri sarıp izledim. Manyak olduğumdan değil. SAHİDEN SEVİMLİ BİR ANİME KIZI KENDİSİNE İLTİFAT EDİLDİĞİNDE YANAKLARI KIZARMADAN TEŞEKKÜR ETTİ VE İŞİNE DÖNDÜ. BİR ANİME KIZI. İLTİFAT ALINCA YANAKLARI KIZARMADI. Sizi bilmem de ben ilk defa böyle bir şey gördüm ve çok etkilendim. Ne yanakları kızardı, ne de çocuğu tersledi, sadece nazikçe teşekkür etti. Tamamen normal bir şekilde. Fazla abarttığımı biliyorum ama... Ama... Buradan anime yapımcıları ya da manga çizerlerine sesleniyorum: Lütfen kız karakterler yaratırken klasik kız anime karakter tipini kendinize örnek almayınız.
 
Ayrıca Kou'yu sevmemin bir başka sebebi de kaslar karşısında gösterdiği tepkiler. asdfghjklş O kadar doğal ki. Kendime bir fangirl demem çünkü bu tür kaslı yakışıklı erkekler karşısında fangasm geçirmiyorum. (Eğer bana özel bir fanservice animesi çekilseydi gözaltları kararmış, kocaman siyah gözlü, karmakarışık siyah saçlı ya da yine gözaltları kararmış, kırmızı gözlü, ilginç şekilli sarı saçları olan erkekler ve bolca kanla dolu bir şey olurdu herhalde.) Yalnızca yaoi ve shounen-ai söz konusu olunca geçiriyorum bazen. (MaouxAlsiel gibi birkaç shiplemem bile var hatta. V^V) Ama fangirlleri anlıyorum, sempatik buluyorum ve destekliyorum. (Kesinlikle kaslı erkekler için nosebleed geçirilmesine ve onları shipleyip eğlenmeye karşı değilim yani.) Hele böyle karakterler çok komik oluyor. xD 
"Komik" demişken bir de ben bu animeye ciddi ciddi gülüyorum. Şimdi aklıma Nagisa'nın birkaç komikliği gelince 3. bölümü tekrar izleyesim geldi. Aslında şu gözlüklü tipin işin içine girmesiyle olayların bayağ sıkıcılaşacağını düşünüyordum ama neyse ki öyle olmadı.
İşte Nagisa'dan İnciler!~
"-Çalışmayana yemek yok!"
"+ Havuz yenmez ki."

"+Biz o kadar yakın bile değiliz."
"-*yaklaşır* Yüzme kulübüne katılırsan yapışık ikiz bile oluruz. *yaklaşır*"

"-Sanırım cidden Ama-chan'dan bizim için soyunmasını isteyeceğim.
+İmkansız. Tekrar mayo giymeyeceğini zaten söyledi.
-Öyleyse bunu tersine çevireceğiz! 'Katılırsanız mayonuzu Ama-chan'a gösterebilirsiniz!"

"-Neden o üye ben olmak zorundayım?
+Erkek olarak kız ismine sahip olduğun için."
(Bu animedeki tüm başka karakterler kız ismine sahip.)

Bir de şu Rei'nin Nagisa onu yüzme kulübüne girmeye ikna etmeye çalışırken "Sonuçta insanlar karada yaşamaya uyum sağladı. Neden evrimin tersine göre haraket edelim?" dediği sahnede de çok gülmüştüm. Normalde böyle sürekli gözlüklerini düzelten ve hesaplama peşindeki ciddi karakterlerden hoşlanmam da arada abartılı davranışlar sergileyip en sonunda hepten duygusallığa vuranlarını seviyorum. Hani görünümlerine tezat oluşturuyorlar ya? Ehe. Nagisa ile de pek yakışıyorlar maşallah.
Kısaca:
Normal insanlar için Free'nin konusu: Aynı yüzme kulübüne giden 4 çocuğun bir yüzme turnuvasında zafer kazandıktan sonra yolları ayırılır. Seneler sonra tekrar birleşirler, içlerindeki yüzme aşkı tekrar doğar ve yeni bir yüzme kulübü kurup onları bırakan eski üyelerine karşı yeni bir üye alarak tekrar birlikte yüzmeye başlarlar falan filan...
Fangirller için Free'nin konusu: MAKO RIN GİDİNCE HARU'NUN KALBİNDEKİ BOŞLUĞU DOLDURMAYA ÇALIŞMIŞTIR AMA RIN GERİ DÖNMÜŞTÜR. BİR YANDAN DA NAGISA REI'NİN KALBİNİ ÇALMAYA ÇALIŞIYORDUR. FAKAT HARU-CHAN-SAN ASLINDA HERKESİ KANDIRMIŞTIR: ONUN GERÇEK AŞKI SUDUR.
O değil de Haru'nun havuz sevgisi cidden tuhaf. 2 damla suya girmek için kendini satar o çocuk var ya. Marketteki akvuryama girmeye çalışmak ne lan!? Zaten Nagisa Rei'nin sudan pek hoşlanmadığını söylediğinde Rei'nin suya girmesine izin vermemesi de çok acayipti. Zavallı Mako-chan ile Rin-chan. Haru onları mahalle havuzuyla aldatıyor da haberleri yok.
1. bölümü izlediğimde bu animeden hoşlanmadığı ve eğer devam edeceksem sadece gülmek için devam edebileceğimi düşünmüştüm. (Fangirller tarafından nasıl "farklı" şekillerde yorumlanacağını düşündükçe gülmekten kırıldığım çok ilginç konuşmalar vardı.) Ama 3. bölümü 2. kez izlemiş olarak diyorum ki ben bu animeyi sevdim ve kesinlikle devam edeceğim.  Serinin izleyicilerinin %99'u sadece ama sadece kaslarla ilgilendiğinde elbette önem verilmeyecek ama yüzme sporu, takım ruhu ve yarış gibi şeylere daha çok önem verilirse gayet sağlam bir seri de olabilir ayrıca bence. Olur da bir umut bunlara önem verirlerse uzun sürmesini dileyeceğim bir seri. Ayrıca giriş ve bitiş parçaları da çok güzel. Hele bitiş şarkısı:
Benden bu kadar. Sayanora ezikler!
Not: Saçlarımı kestim. Kendim. Yaz tatilinin başından beri hayalini kurduğum şey. Üstelik ne annem kızdı ne de saçlarımı mahvettim. Hatta beklediğimden çok daha düzgün oldu. Çünkü ben biraz çılgın bir saç stili beklemiştim. Ne bileyim bir Crona'ya dönüşürüm diye ümit ediyordum ama öyle olmadı. :(
Notnot: Ulan Kou, var ya, sen böyle devam et, bir de şu erkeklerden hiçbirine asılma, cidden en sevdiğim kız anime karakteri olursun.
Notnotnot: Keyfim biraz daha yerine geliyor gibi ama çizimlerim kötüleştiği için biraz huzursuzum. Doğru düzgün hiçbir şey çizemiyorum.
Notnotnotnot: Shingeki no Kyojin'in yeni openingini beğenmeyen tek kişi ben miyim? Gerçekten mi? Emin misiniz? Peki. :C
OLOMN O EFSANENİN ÜSTÜNE YENİ OPENING ÇEKİLİR Mİ LAN!?
Armin sen de bırak artizliği Allah aşkına. Sanki ne mal olduğunu bilmiyoruz! Ne o öyle kanlar arasından çıkmalar falan? Ne bileyim sevmedim lan ben bu yeni openingi. Gerçi diğerini günde 50 kez dinlediğim için de olabilir. (Ama abi yapmayın ya!? Guren no Yumiya harbi efsaneydi! Yani bana onun kadar başka uyarlaması olan ve onun kadar dalgası geçilen bir başka opening söylesenize bir?!) Onu bilmiyorum da o gece yeni opening yüzünden kabus gördüğümü biliyorum. SPOILER Ama o da Armin'in Annie'den hoşlandığını öğrendiğim için de olabilir. SPOILER


Böyle bozarlar adamı işte. 

Demin bunu dinledim de ağladım lan. Tamam, 2. opening de fena değil de, aşırı animeleşmiş (?) ve asla Guren'in verdiği duyguyu vermiyor. Ben her bölümün başında kalkıp dans ediyordum onunla. "JAEGER!" kısmında kendimden geçtiğim o zamanları hatırlıyorum, yine gözüm doluyor. (Bu arada Yane-chan'a hontou arigatooooo!) Bilgisayarımda Eren, Mikasa ve Connie'ye özenip aldığım 15 kadar Guren no Yumiya ses kaydım ver lan. Psikologdan randevu alacağım en sevdiğim 2. animenin openingi değiştirildi diye.

13 Temmuz 2013 Cumartesi

Yakında Liseye Başlayacak Hiki Kızın Saçma Yazdısı

Bu yakında liseye başlayacak ve saçma yazılar yazmayı ÇOK seven kız aynı zamanda uuupuuuzun başlıklar yazmak konusunda da çok yeteneklidir.
Ve SBS sonuçları açıklandı. Elbette çok kötü. Alice'inizden beklendiği gibi. FAKAT! Bu SBS aşırı zor olduğu için birçok kişinin kötü zaten, dolayısıyla da liseler giriş puuanlarını düşürmek zorunda kalıyorlar. Ortalama bir anadolu lisesine gireyim de ne bok yiyeyeceksem yiyeyim. Üniversite giriş başarısı umurumda bile değil. Üniversiteye kendim bok gibi çalışarak da girerim. Yalnız annem özel okul falan filan diyor. Kafayı yedi sanırsam. Ulan bu puanla hangi özel okul alacak beni? Ayrıca... Yarım yıl boyunca beni kapıya koymayıp üstüne bir de maddi ihtiyaçlarımı karşılayan aileme hepsini geri ödemeye kafayı takmış bir velet olarak yine okul masraflarımla aileme yük olmak istemiyorum. Ama anneme bunu anlatmak ne mümkün?
Bir de ben notumu kötü bulunca bana karamsar diyor ama bu OYP puanıyla hiçbir düzgün anadolu lisesine giremeyeceğimi söyleyip duran da kendisi. Kaldı ki giriyorum. Kıytırık da olsa girebildiğim anadolu liseleri var yani. O kadar da değil. Hem annem de teyzemler varken "iyi iyi, sıkma canını", *destekleyici anne tonuyla* onlar gidince "ne yapalım artık, böyle oldu bu da". *kasvetli bir tonla*
Öfff... Aman neyse. Bana ne. Bu arada şu sıralarda hayatımın geri kalanını nasıl geçireceğimi yavaş yavaş keşfediyorum. Evden çıkmak iyi gelmiyor mesela bana. Ne zaman evden fazla uzaklaşsam sonunda her şey boka batıyor. Mesela 2 gün üst üste hayatım keyifli mi geçti? 3. gün mutlaka bir aksilik çıkar. Hayır, hayır, aksilik de çıkmaz, sadece evren bana aslında ne olduğumu hatırlatır. Tam normal bir insan gibi hissetmeye başlıyorken "şu zavallı asosyale de bakın" diyen birini gönderir mesela. Öf... Tanrı'ya inanmaktan vazgeçsem de Evren'e inanmaktan vazgeçemiyorum ve ne yazık ki zaten Evren de Tanrı gibi inanılmayı beklemiyor, sadece işini yapıyor, hepsi bu. Belki de Tanrı'ya inanmadığım için bana Evren'in gazabı konusunda yardım etmiyordur. OK! Ne yapacağımı anladım! Kendimi Tanrı'ya adayacağım! Fakat hangi Tanrı'yı seçsem acaba..? Sanırım Allah'a inanmayı seçeceğim. Çünkü bana en mantıklı gelen din Müslümanlık. Zaten ben burada "inanmak" derken iman etmeyi kast ediyorum. Yoksa ben zaten Allah'a inanıyor- NE SAÇMALIYORUM BEN YİNE!?
Anlamadığım tek şey şu: Ne kadar çalışırsam çalışayım kafam asla bu derslere basmıyor, demek ki bir gerilik var ama ben bunu belirttiğimde herkes "aptal değilsin sen, bahanelerin ardına saklanma" diyor. Fakat sonuçlar açıklandığında o herkes bana aptal diyor ya da ima ediyor ya da aptal muamelesi yapıyor.
Ne yazık ki ne kadar istemesem de ve benim için en doğrusunun şimdiden gündelikçiliğe adım atmak olduğunu düşünsem de (Vay be! Küçükken annemin okul konusunda sıkıntı çıkardığımda beni korkutmak için söylediklerinin ("Eğer okumazsan temizlikçi olursun! Böyle bir gelecek mi istiyorsun?") bir gün gerçekten de ciddi ciddi bir seçenek haline geleceğini ASLA tahmin etmezdim. Ne demek istediğimi de pek iyi anlatamadım sanırım ama nasıl olsa bunu okuyan varsa bile ne demek istediğim konusunda pek de kafa yoracağını zannetmiyorum. Tamamen başka birinin senin için tamamen değersiz hayatını okuyup geçmeye devam et küçük dünya insanı.) annemin buna asla izin vermeyeceğini çok iyi biliyorum. (Mantıklı hiçbir ebeveyn buna izin vermez zaten, en iyi seçenek olsa da, çünkü çocuklarının gerizekalı olduklarını kabul edemeyecek kadar burnu büyükler.) Yani dünya yerinden oynamazsa herhangi bir liseye başlayacağım ve o zaman da başka sorunlar doğacak. Allahın yaz tatilinde bile 2 gün doğru düzgün sokağa çıktığımda hemen başıma üşüşen sosyallik sorunu elbette lisede daha da yaka silkeletecektir. Gerçi şimdi bu umurumda bile değil. Sadece yok olmak istiyorum fakat kendini öldürmek de çok zahmetli. Keşke varlığım öylece  tüm dünyadan silinse. (-Satou Tatsuhiro.)
Lise için planlarıma gelecek olursak... Elimden geldiğince neşeli görünmeye ve sosyal olmaya çalışacağım. Yani zaten gerçekten bana uygun birilerini bulamayacak olsam da herkesle iyi geçinmeyi deneyeceğim. (TAMAM, BİLİYORUM, BENİM GİBİ BİRİ İÇİN BU İMKANSIZ FAKAT EN AZINDAN HAYALİNİ KURMAMA İZİN VERDİN!!! Aaaahhh... Kimsenin bana bulaşmadığı ve sadece normal bir insan olduğum bir dünya. Neredeee..? ;^;) Eğer o da olmazsa derslerime yüklenirim.
Fakat büyük olasılıkla lise hayatım boyunca da ortaokul hayatım boyunca yaptığım gibi resim çizeceğim.
O çizdiğim resimler bir işe yarasa, zerre kadar yetenekli olsam, çizimimi geliştirsem gam yemeyeceğim ama yok, o da yok... 
Ne başarı, ne dış görünüş, ne yetenek, ne para, ne herhangi bir artı. Bazen bedenim kocaman eksilerden ve ruhum da insanların umutsuzlukların oluşuyormuş gibi hissediyorum. Beynim de saçmalıklardan.
Iııggghhh... Şu salak SBS sonuçları açıklanalı en fazla sadece 3 gün oldu ama ben şimdiden bıktım şu lise davalarından ve şimdiden yaz tatili bitmiş gibi hissediyorum. Bir şey itiraf edeceğim, tamam, annemin saatlerce çalışması ve karnıma doğru düzgün yemek girmeden tüm günü yalnız geçirmek de pek hoş olmuyor ama açıkçası annem yoğun çalışma dönemine girdiğinde ben rahatlıyorum. Aksi takdirse, yan, evdeyken, sürekli beni rahatsız ediyor. Ya ev işleri ya okul meseleleri. Sürekli keyfimi kaçıracak şeyler söylüyor, sıkıcı ev işleri veriyor ve ne zaman bilgisayar başına geçsem sigara ya da kavhe içme bahanesiyle arkamdaki pencerenin önüne geçiyor. Başımı çevirip ekrana baktığını görüp ona rahatsız olduğumu belirttiğimde de, "biyonik gözlerim mi var benim, nasıl göreyim?" diyor. -___-
Yaz tatili ilk başta ÇOK güzeldi. Neden tüm gün anime izlemeyi aptalca ya da sıkıcı bulduğunuzu anlamıyorum, şahsen ben,  o sabahtan akşama kadar rahat rahat anime izlediğim ilk günler benim için çok güzel ve huzurluydu. Eğer tüm yaz tatilimi öyle geçirebilseydim ben bu yaz tatiline iyi bir yaz tatili derdim. Hem de çok iyi bir yaz tatili... Ama annem sürekli ev işi veriyor,  internet sürekli gidiyor, şimdi bir de SBS... *fark etmeden ağlamaya başlar*
NEDEN!? NEDEN ORMANDA BİR PANDA OLARAK DOĞMADIM!? O ZAMAN NE YAZ TATİLİM SALAK LİSE MESELELERİYLE ZİYAN OLMAZ VE ANNEM SÜREKLİ BENDEN EV İŞİ YAPMAMI DA İSTEMEZDİ! 

Çok yorgunum. Başım taş gibi oldu. Yana düşmemesi için çaba sarf etmek zorunda kalıyorum. Gerçekten ÇOK yoruldum. Kumsallarda arkadaşlarımla deli gibi eğlendiğim, sosyalliğin dibine vurduğum, çılgınca şeyler yaptığım bir yaz tatili istemiyorum ki. Tek istediğim evde sıcaktan pişerek tüm gün anime izlemek ve MSN'de birileriyle konuşmak. Ama bunu bile elde edemiyorum. İstediğim şey bu kadar basitken bunu elde edememem haksızlık değil mi? Peki ya herkes hayatta kalmak için şu üçünden birine (O üçü: Başarı, dış görünüş, para) mutlaka sahipken benim hiçbirine sahip olmamam? Evren neden beni hep haksızlığa uğratıyor?
Aslında bloga bu kadar bunalımlı yazılar yazmak hoşuma gitmiyor. Ama keyfim yerindeyken de yazasım gelmedi. Fakat gerçekten tuhaf bir yorgunluk çekiyorum. Ne sevdiğim animeleri izlemek, ne güzel yemekler yemek, ne de normalde hep çok eğlendiğim arkadaşlarımla konuşmak eğlenceli gelmiyor. Her tarafım ağrıyor ve her şey bitmiş gibi hissediyorum. Belki de ben liseye yazılmadan gerçekten de dünyanın sonu gelecektir. Çünkü tam olarak öyle bir ruh halindeyim. Dünyanın sonu
gelecekmiş gibi.
Eğer Alucard gibi, gerçek bir vampir gibi olağanüstü güçlü olsaydım ve birilerini öldürmek zorunda kalsaydım, yorgunluğumdan sıyrılabilirdim.
Belki de yorgunluğumun tek nedeni tüm gün ev işidir gerçi.
Aslında daha komik şeyler yazmak istemiştim ama eğlenceli de değilim. 

8 Temmuz 2013 Pazartesi

İçine Kapanıklar Derneğine Hoşgeldiniz! Bir Komplonun Parçası Olduğunuzu Biliyor muydunuz?


Welcome to the NHK!'yi o kadar çok sevdim ki eğer hakkında dünyanın en etkileyici yazısını yazmazsam sahiden içimde kalacaktı. Fakat uyarmalıyım ki yazıda spoiler verebilirim. Bu yüzden isteyen okusun istemeyen okumasın.
 Welcome to the NHK! Satou Tatsuhiro adlı bir hikikomorinin hikikomorilikten kurtuluş yolunu anlatıyor diyebiliriz. Bu arada biraz Satou'dan bahsetmek istiyorum çünkü sanırım o kişilik olarak bana en çok benzeyen anime karakteri. İkimiz de aslında zeki olmamıza rağmen saflığımızla başımı belaya sokan, saçma sapan umutlara kapılıp sonra hayal kırıklığına uğrayan ve hayatımızdaki olumsuzlukları bir takım komplolara bağlayan yarı şizo hikikomorileriz. (Hatta nickimi "Satou" ya da"SA10" diye değiştirip her yerde Satou'nun resimlerini kullanasım geliyor.) Satou'nun aptallıklarına güldüğüm ya da sövdüğüm anlar oldu ama hepsi de inanılmaz tanıdıktı. Ben Satou'nun kolayca empati kurulabilecek bir karakter olduğunu düşünüyorum çünkü çok gerçekçi. Muhteşem anime karakteri özelliklerine ve muhteşem anime karakterlerinin şansına sahip değil bir kere. Tepkileri, düşünceleri, hatta aptallıkları bile biz sıradan insanların zaman zaman verebileceği tepkiler, düşünebilecekleri düşünceler ve yapabileceği aptallıklar. Zaten hikikomori oluşunun ardında da öyle çok derin meseleler falan yatmıyor. Lise hayatı boyunca kızın teki tarafından "komplo komplo komplo" diye beyni yıkanan herkes sonunda gayet rahat hikikomori olabilir. Hele bir de Satou kadar saf olunca... Aslında onun durumu hafif bile sayılır. 3 yıl boyunca evden dışarı çıkmamış olsa da animenin ilerleyen bölümlerinde birçok kez dışarı çıkıp insanlarla konuşabildiğini görüyoruz.
http://www.alafista.com/wordpress/wp-content/uploads/images/january11/157.jpgÖhöm, konuya dönecek olursak, işte bu üniversiteyi bırakmış, 3 yıllık hikikomorimiz Satou Tatsuhiro bir gün hikikomori hayatını bırakıp dışarı çıkmaya karar verir. 3 yılın ardından ilk kez "dünyaya açıldığında" ise gördüğü ilk insanlar dergi dağıtan yaşlı bir kadın ve şemsiyeli güzel bir genç kız olur. Satou tam bu güzel kızın hayallerine dalmıştır ki derginin üzerinde yazan "hikikomori" yazısını fark eder ve hırçınlaşıp tekrar evine kapanır. Fakat sonradan anlaşılacağı üzere o şemsiyeli güzel genç kızımız (Misaki) Satou'yu hikikomori yaşamından  kurtarmakta kararlıdır. Satou'yu onunla her gün Satou'nun dünyada evi dışında kendini rahat hissettiği tek yer olan evinin karşısındaki parkta buluşup ona hikikomorilikten kurtulma seansları vermek için ikna eder ve böylece Satou ile Misaki her gün parkta buluşmaya başlarlar. (Eğer Satou anlaşmaya uymazsa 1000 yen para cezası var bir de - bak bak bak!)
Açıkçası Misaki'nin Satou'yu hikikomorilikten kurtarma yöntemleri bana pek de işe yarar yöntemler gibi gelmemişti. Kız resmen ders veriyordu Satou'ya. (Gerçi kız Satou'yu hikikomorilikten kurtaracağım falan diyor ama bakmayın, aslında bu hem saf hem de yaşı küçük, yani öyle özel bir şeyler beklemek saçma. Zaten sonradan amacının farklı olduğunu anlıyoruz da neyse...) Aklıma geldi de hatta bir bölümde Misaki rüya yorumladığı bir seansta olaya Freud'un kim olduğunu anlatmaya başlayarak giriyordu. Hani Satou zaten üniversite terk, üstüne bir de hikikomori ya, nereden bilsin Fred'u..?(!) Ama sonra Satou buna cinsel simgelerle dolu bir rüya anlatıp bie güzel veriyordu ağzının payını. Gerçi onun Misaki'ye o cinsel simgelerle dolu rüyayı anlatırkenki niyeti başkaydı ama olsun! Misaki safım da kıpkırmızı olup dersi aceleyle bitiriyordu. İyi gülmüştüm Satou'ya.
Zaten Misaki anime boyunca hikikomori  diye Satou'yu aşağılıyıp dursa da sonunda anlıyoruz ki aslında kendisi Satou'dan bile daha daha problemliymiş ve Satou'ya Satou'nun ona ihtiyaç duyduğundan daha çok ihtiyaç duyuyormuş. ("Amacının farklı olduğunu anlıyoruz" dediğim buydu işte.) Ama detaya girmeyeceğim çünkü o ağır spoiler olur. Sonuç olarak ikisi arasında çok farklı bir ilişki var. Tam olarak aşk diyemem ama çok güzel ve işin garibi desteklediğim bir ilişki. Garip diyorum çünkü ben genelde animelerde ya da kitaplarda çıkan/çıkmaya başlayan çiftleri birbirlerine hiç yakıştırmam. Oysa bunların evlenmesi gerektiği gün gibi ortada. v_v Hem de zaman zaman Misaki'ye çok gıcık olduğum halde... (Ama genel olarak seviyorum.)
Ayrıca animede Satou ve Misaki'den başka sorunlu karakterler de var. (Aslında ana karakterlerin hepsi sorunlu da diyebiliriz.) Mesela Satou'nun şu ünlü psikopat "Senpai"si, sınıf başkanı ve de onun Satou'dan çok daha ağır durumdaki hikikomori kardeşi. Bir de komşusu Yamazaki diye bir otaku var ama ona "problemli" demeye dilim varmıyor çünkü bence serinin en doğru düzgün karakteriydi Yamazaki. Hatta serideki en sevdiğim karakterdi bile diyebilirim. Çünkü Satou her ne kadar bana felaket benzese de aptallığı ve saflığı bazen çok sinir bozucuydu. Yamazaki'nin düşünce tarzını ise çok beğendim. Ayrıca animeye renk kattığını da belirtmem gerek. Bu arada otaku olduğunu da söylemiş miydim? ^^ Hele Pururin'e hastadır hasta.
Dayanamayacağım Satou ile tanışmalarını anlatacağım ben.
Şimdi bu Satou lisedeyken Senpai'sine artistlik olsun diye bahçede dövülen bir orta okulluyu kurtarmaya niyetlenir (tabii ki sonuçta başarısız olup dayak yer) ve bunun sonucunda da bu orta okullu -başarısız olduğu halde- buna hayran olur. O orta okullunun Yamazaki olduğunu zaten çakmışsınızdır. Bir gün Satou aylardır yan daireden gelen "Pururin pururin~" diye ultra saçma  şarkıdan sıkılır ve komşusuna şarkıyı kesmesini söylemeye karar verir. (Bu arada o şarkıyı ne zaman duysam yüzümde salak bir sırıtış belirmesini engelleyemiyorum. Gerçekten dünyanın en sinir bozucu şarkısı olabilir. Nyan Cat'in şarkısından bile daha sinir bozucu. "Küçük kızlar/Esrarengiz bir nedenden dolayı/Memnun değiller" nedir lan? xD asdfghjklş Gerçi itiraf edeyim arada benim de mırıldandığım olmuyor değil.) Böylece yan daireye gider ve Yamazaki ile tekrar karşılaşmış olurlar.
Bence Yamazaki gerçekten de animedeki en iyi karakterdi. Bir kez hiçbir zaman Satou'yu diğerleri gibi "zavallı aşağılık hikikomori" diye aşağılamadı ve Satou'nun tüm aptallıklarına katlanıp üstüne bir de ona hep yardımcı oldu. Hatta bu salak Satou ilk başta Misaki'ye hiki olduğunu kabul etmeyip kreatör olduğunu söyleyince gerçek bir kreatör olmak için eğitim alan Yamazaki sırf bu Misaki'ye gösterecek diye Satou ile galge çıkarmaya bile başlar.
Ama benim Yamazaki'ye en çok saygı duyduğum yer şu 13 ya da 14. bölümde gayet keyifli bir gün geçirirken ekranın başına oturan benim bile sahnenin etkisiyle hayattan soğuduğum bir sahnede
"Aaa Satou-san?
Yeter.
Biz intihar gibi dramatik bir olaya başvuracak seviyede insanlar değiliz. Ne kadar depresyon, acı içinde olursan ol gündelik hayatına dönmelisin. Dönmezsen de, burada aptalca ölürsün.
Dramatik bir ölüm bize uygun değil."
 sözleriyle hem beni, hem de Satou'yu intihar etmekten vazgeçirmiştir. "Biz intihar gibi dramatik bir yolla ölecek insanlar değiliz." Gerçekten iyi konuşmaydı ve onlarca kelimeden çok daha etkili oldukları kesin. (Misaki'ye gıcık olduğum sahnelerden biriydi bu arada... O Satou tam intihar edecekken ne derdi dersiniz? "Ölme, eğer sen ölürsen, benden daha aşağılık biri kalmayacak!" Şimdi hiç intihar edecek birine söylenir mi lan bu şapşal kız? Ama Satou'nun bu lafları duyunca önce donakalıp sonra uçurumdan atlamak için daha da debelenmesi çok komikti doğrusu.) "Biz intihar gibi dramatik bir yolla ölecek insanlar değiliz." İddia ediyorum: Anime tarihinin en müthiş otaku karakteridir Yamazaki. Gerçi sonra yazık olduğu çocuğa. Her ne kadar Satou ile yaptıkları galge başarısız olmuşsa da bence çok başarılı olabilirdi o. Ama bir takım ailevi problemler yüzünden gitmek zorunda kaldı işte. Ayrıca gitmeden önce söylediği şu sözler de çok güzeldi:
Çünkü Welcome to the NHK! böyle bir anime işte. Bu animeden öyle romantik hikayeler, sıcak kavuşmalar, mutlu sonlar falan bekleyemezsiniz. Bu animede hayal kırıklıkları, dram ve bolca gülünçlük bekleyebilirsiniz olsa olsa.
Yamazaki'nin gidişi beni cidden çok sarsmıştı ama ya. Nasıl giderdi Yamazaki? Satou onsuz ne yapardı? Ne zaman morali bozulsa bir şekilde yerine getiren ve Satou'ya Misaki'den çok daha fazla yardım eden arkadaşıydı o. Hem, ne zaman insanlar sinirimi bozsa bana "Go to hell, bitches!" demeyi öğreten de oydu. Cidden çok kafa adamdı Yamazaki. ("Yamazaki gibi komşum olsun bin tane borcum olsun!" Bir yerde okumuştum bunu ama hatırlamıyorum şimdi nerede okuduğumu. Dibine kadar katılıyorum. Hepimize lazım öyle bir yan kapı komşusu.)
NHK'yi herkesin sevmeyeceğini tahmin edebiliyorum. Eğer hiç kendinizi eve kapatıp sosyal hayattan izole etmek ya da yok olmak istememişseniz bu animeden hoşlanmamanız doğaldır. (Ayrıca ağır öğeler içeriyor - yani biraz yetişkinler için olduğu da söylenebilir.) Ama bunları bir kez olsun yaşamışsanız bu animeden çok şey çıkaracaksınızdır. Eğer animeyi tek bir kelimeyle tanımlayacak olsaydım kesinlikle "trajikomik" derdim. Çünkü içinde gerçekten  hayata dair her şey var: Hayatın hayal kırıklıkları, hüzünleri sevinçleri... Bunlar çok içten ve doğal şekilde yansıtılıyor. Ayrıca Satou ve arkadaşlarının maceraları da gerçekten çok güzel ve eğlenceliydi. Hikikomoriliği en güzel anlatan anime olduğunu söylemeye gerek bile yok.
Peki ya sonunda ne oluyor? Satou elbette kurtuluyor. Peki ya nasıl?
Babası hastaneye kaldırılınca ailesi ona para göndermeyi bırakıyor ve aç kalıyor, dolayısıyla da yemek almak için para kazanmak zorunda kalıyor. Evet, bu kadar. Animenin tüm konusunun bu olduğunu bile söyleyebilirim. Hikikomorilik tamamen maddi durumla ilgili bir olay. Tamamen çaresiz kaldığında dışarıdaki dünyanın acımasızlığı anlamını yitiriyor.
 

Satou artık bir hikikomori olmayabilir ama sanmayın ki NHK de yok oldu. NHK hala var. Bizleri yıldırmak için hep de orada olacak. Hayatta başınıza gelen tüm olumsuzlukların nedeni NHK'dir! Ama birlikte olduğumuz sürece önemli değil. Birlikte komplolara karşı gelebiliriz.
Bunun gibi bir de Sayanora Zetsubou-Sensei varmış ama NHK'nin verdiği duyguyu verebileceğini hiç sanmıyorum. Onda da sorunlu kişilikler anlatılıyor olabilir ama hiçbirinin
bir Satou etmeyeceğinden eminim. Zaten fotoğraflarına falan baktım da lise animesiymiş. Pöh. (Lisede geçen ve liselilerle ilgili animelere karşı doğal bir önyargım var da.) Gerçi yine de ilginç olabilir. Bir ara bakacağım.
Son olarak mutlaka dinlemeniz gereken birkaç NHK! parçası paylaşmak istiyorum. Animeyi hiç izlemeseniz de bunları dinlemenizi gerçekten öneririm çünkü çok güzel parçalar. Bu arada bu animenin ilginç yanlarından biri de şu ki normalde animelerin endingleri hiçbir zaman dinlenmezken bunda en azından ben her bölümün sonunda endingi dinledim. Hatta ending parçaları açılış parçasından bile güzeldi diyebilirim. (Ama açılış parçası da çok güzel. Bazıları dandik demiş de yok öyle bir şey.)
 Bu ending parçasına bayılıyorum ya. xD Animenin maskotları haline gelen şu küçük mavi yaratıkların stickerlarını bulup oraya buraya yapıştırasım var zaten. "ABABABABABA NINGEN!!!"
Bu da çok hoştur fakat. "Yarın dünyanın sonu gelse de seni tanıdığım için önemli değil."
Opening parçası "Puzzle".
Bu parçaya bayılıyorum işte. "Knock knock knock~"
Bu parçanın çalmaya başlaması demek kahkahalar geliyor demek.

Ve işte o ünlü Pururin şarkısı... O kadar anlamlı ki her dinleyişimde gözlerim doluyor. :,((( Allam çok güzel bir şarkı.
Ettooo... Boşverin.
 Bu sahneyi paylaşmadan edemezdim.
Bir de bu anime de bir light novel'dan uyarlanmış. v_v Zaten tahmin ediyordum, light novel'dan uyarlanan animeler kendilerini hemen belli ediyorlar. Her light novel'dan uyarlanan anime gibi bunun da duyduğum kadarıyla animenin atmosferinden ve saçma sapan bir mangası varmış ama başlamayı hiç planlamıyorum çünkü light novel'dan uyarlandığını bilmeden önce No.6'in mangasına başlamıştım ve tam bir hayal kırıklığıydı. NHK'nin mangasından gördüğüm birkaç kesite göre bu sefer de aynı şey yaşanacak gibi duruyor. Neden light noveldan uyarlanan animelerin mangalarında fanservice'in dibine vururlar ki? -_-"
Son olarak bu resmi koymasam ölürdüm asdfghjklş xDDD:

Ah Satou, ah Yamazaki, ah Welcome to the NHK, ah...