11 Ağustos 2013 Pazar

Beğenmiyorsan, Okuma.



Merhaba. (Problemim ciddi olduğu için direk konuya gireceğim.)  Sanırım SBS yerleştirme sonuçlarının açıklandığını bir yerlerden duymuşsunuzdur. Bu blogu takip edenlerin bildikleri ve takip etmeyenlerin de şimdi öğrenecekleri üzere ben de hangi okula gideceğini öğrenen SBS öğrencilerinden biriyim.  Herkes kazandığım okulun çok iyi bir okul olduğundan bahsediyor. Hatta eğer yedekten bir üste yazdığım okul çıksa bile annem beni ona göndermeyi düşünmüyor. Ama zaten fark etmez, çünkü bu iki okul da karşı yakada.
Ben hep karşı yakayı daha güzel bulmuşumdur; insanlarını da, semtlerini de.  10-11 yaşlarındayken Kadıköy taraflarına taşınmak en büyük hayallerimden biriydi bile diyebilirim çünkü o tarafları çok seviyordum. Hatta bu yıl sırf o tarafta diye, şimdi kazandığım liseden çok daha kötü bir liseyi kazanmak ve o tarafa taşınmak istiyordum. Gerçi o okulu kazansaydım annem büyük olasılıkla o okul için karşı tarafa taşınmayı göze almazdı. Neyse… Şimdi ise o okulu kazandığıma göre o tarafa taşınabileceğimizi, kendisinin işe gitmesinin çok kolay olacağını, zaten birçok iş arkadaşının işe o taraftan geldiğini söylüyor.
İlk başta karşı yakaya taşınma meselesini sadece benim yüzümden anneme zorluk çıkacak diye yadırgamıştım, sonra anneme bana neden onun için hiç zor olmayacağı hakkında ikna edici bir konuşma yaptı ve ben de ikna oldum. Şu anda anneme zorluk çıkacağı konusunda endişeli değilim, zaten o da benim gibi o tarafları daha çok beğenir. (Onun için tek sorun taşınma masrafları, o kadar.) Ama ben hala taşınma konusunda biraz endişeli hissediyorum.
Şimdi dediğim gibi ben insan kalitesi olsun, çevre olsun o tarafları hep daha çok beğenirim ve en sevdiğim arkadaşlarım da hep karşı tarafta oturuyor. O yüzden oraya taşınmak, iş ciddiye binmeden önce benim için bırakın sorunu, süper bir şeydi. Ama şimdi, gerçekten de oraya taşınma gibi bir durum ortaya çıkınca, ben nedense taşınma konusunda isteksiz davranmaya başladım. Hatta taşınmaktan korkmaya başladım desek daha doğru. Zaten hep böyle olur, hayalken müthiş gelen bir şey, gerçeğe döndüğünde tüm çekiciliğini kaybeder. Ama nedenini inanın bana bilmiyorum… Önce bu sabah bir daha babamı göremeyeceğim diye ağladım, sonra da aklıma gitmeyi sevdiğim yerler ve arkadaşlarımla buluşmalarımız geldi.  Babam şu an oturduğumuz yerden bile çok uzakta oturuyor ama en azından bu yaz onu sık sık görebildim, günün trafik olmayan vakitlerinde beni alması hiç sorun olmuyor. Ama karşı tarafa taşınırsak her ne kadar beni alması şu anda oturduğum yerden daha kolay bir semte vapurla 5 dakikada varacak olsam da aynı şey olmayacak. Uf bilmiyorum işte… Belki de saçmalıyorum. Ama sanki farklı bir şehre taşınacakmışız gibi hissediyorum. Zaten babamla ilişkimiz tek taraflı, o beni sevmiyor ama ben son zamanlarda onu tekrar eskisi gibi sevmeye başlamıştım. Sonuçta o benim babam. Ben katıksız bir aptalım. Babamdan nefret ettim, ardından ona karşı hiçbir şey hissetmedim ve ailemle olan kötü ilişkilerim yüzünden “aile” statüsünü hep saçma bulduğumu iddia ettim. Ama okuduğunuz gibi, değerli babasından kilometrelerce uzağa taşınma olasılığı yüzünden 3 saat boyunca zırıl zırıl ağlayan da yine aynı bendim. Kabul edelim, “aile” öyle kolayca reddedebileceğiniz bir şey değil. Tamamen mantıksız bir şekilde, belki de biyolojik olanlar dışında hiçbir bağınız olmayan bir takım insanları nasıl pislik olursa olsunlar sevmek zorundasınız. Neyse, iyice aileye bağladım, dediğim o ki bana zerre kadar değer vermeyen babam karşı tarafın çekiciliğinin önüne geçti.
Ama mesele sadece babam da değil. Tamam, o tarafta gezmeyi ÇOK seviyorum, oralar çok güzel ama bu tarafta da gezmeye bayıldığım yerler, arkadaşlarımla hep gittiğimiz, anılarla dolu mekanlarımız varmış. (Onlardan ayrılacağım zaman varlıklarını fark ettim.) Mesela akşamları annemle o karanlık ve korkutucu yoldan geçip sahilde yürüyüş yapmak, yine annem ve havalı arkadaşlarıyla birlikte Taksim ve Beyoğlu’nun ara sokaklarındaki ilginç yerlerde oturmak, Sultanahmet’e gitmek, Beşiktaş’ta Me-chan, Ya-chan ve Yi-kun’la buluşup hep bahsettiğim çizgi romancıma gitmek, tezgahından hiç ayrılmayan ve gövdesinin alt yarısını hiç görmediğimiz meyve sucu hakkında hayaller kurmak, arkadaşlarımla okulun yanındaki gizemli koruluk ve evlerinde hiç kimsenin oturmadığı mahallede araştırma yapmak, gizli yerler keşfetmek, ormanlarda kahramancılık oynamak gibi şeyler ben karşı tarafa taşındığımda daha zor bir hale gelecek, hatta saydıklarım arasından bazılarını bir daha uzunca bir süre yapamayacağım. Elbette karşı yakaya taşındığımda da gitmeyi sevdiğim yeni yerler, bir olasılık yeni arkadaşlarım, beni bekleyen yeni anılar olacak ama şimdi fark ettim de ben tamamen salakça bir bakış açısıyla çok yalnız olduğumu düşünüp kafamda sürekli karamsar düşüncelerle gezerken bile çok eğleniyordum. Dersler, sınavlar, SBS için kaygılanıyordum ama arkadaşım Sue-chan’la ellerimizde bilimum yiyeceklerle dershaneye yetişmeye çalışırken, derslerde sıkılıp pencereden Beşiktaş’ın ara mahallelerini izlerken, kaçmak istediğim şu dönemde “hımmm evden kaçtığımda dershane kantininin terasından şu çatıya atlayıp gece orada yatarım, güneşin doğuşu kim bilir ne güzel izlenir oradan” diye hayaller kurarken şimdi düşünüyorum da hiç de kaygılanmaya gerek yokmuş. (SBS’ye girdim, sonra da bir liseyi kazandım işte. Eee? Ne oldu yani0?) Tüm arkadaşlarımla o kadar eğlenirken birbirimize manevi olarak hiçbir şey ifade etmediğimizi düşünüp aslında gerçekten arkadaş olmadığımızı sanmam ise hepten geri zekalılıktı. Acaba bunlar sandığım kadar değerli anılar değil mi, saçma bulan var mıdır diye düşünmüyor da değilim yazarken ama şu da var ki değerli olmasalardı beni bu yaşamıma bağlamazlardı. Ben karşı yakaya taşınmaktan korkarken, aslında bu yaşamımdan ayrılmaktan korkuyorum çünkü taşındığımda yaşamım doğal olarak değişecek.
Belki de hissettiklerim, bir yerden başka yere taşınan herkesin hissettiği doğal şeylerdir. (Elbette abartılmış versiyonları, çünkü ben Alice’im.) Annem kararı tamamen bana bıraktı, onun için iki türlü de fark etmeyecek. (Taşınsak da, taşınmasak da yani.) O yüzden de bu kadar kararsız olabilirim. Son olarak hemen taşınmamaya, okula birkaç hafta bu taraftan gidip gelmeyi denememe karar verdik. Eğer çok zorlanırsam, öyle taşınacağız. Normalde bunun içimi rahatlatması gerekirdi ama rahatlatmadı. (Durum öyle olunca da, o tarafa taşınırsak doğacak oradaki arkadaşlarımla buluşma rahatlığı kıymete bindi çünkü. Malım, tam malım.) Sanırım sorun ruh halim. Açıkçası ben normalde bu taşınma meselesine bir macera gözüyle bakar, hayatımın değişmesi konusunda da heyecanlı ve hevesli davranırdım. Ama ruh halim hala görmeye devam ettiğim kabuslar (Şey, esas konu bu olmadığı için “giderek artan kabuslarım” konusuna bu paragrafta bayağ bir değineceğim. Aslında bakarsanız durum, sıklıkla gördüğüm kabusların korkunçluğu olmaktan çıktı. Ben rüya ile gerçeği ayırt edememeye başladım. Çevremde yaşanan en ufak bir gariplikte bile hemen bir rüyada olabileceğimden şüphelenmeye başlıyor ve bazen bir olayı rüyamda mı gördüğümden, yoksa gerçekten mi gerçekleştiğinden emin olamıyorum. Yazarken bayağ paniklediğim için yanlış bir cümle kurmuş olabilirim ama olsun, mazur görün. Hatta bazen daha da garip bir şey oluyor fakat anlatmayı başaramayacağım. Bu konuyu fırsat bulduğumda internette araştırmalıyım.) ve ondan da çom şu bir gazetede tesadüfen okuduğum çocuğu (yine benim yaşlarımdaki bir çocuk tarafından) cinsel tacize uğrayan sayısız çaresiz anneden birinin dehşet verici röportajı. Bundan uzun uzadıya bahsetmek istemiyorum. (Ki bahsetmem gerekir fakat her şeyin bir sınırı var. Her ne kadar yaşıtlarımdan olgun ve ondan da önce bir yazar da olsam, bu sefer yazarlık görevimi yerine getiremeyeceğim çünkü kendim de bir çocuk olarak, bunalıma girecek kadar etkilendim.) Gerçekten. Sadece dünyadaki tüm çocuk tacizcilerini Yahudi diye Hitler’e veresim var. Böylelerinin her türlü işkenceyi hak ettiğini düşünüyorum. Ateistler, siz salaksınız. İnanan olmak çok güzel, çünkü böylelerinin cezalarını bulacakları bir cehennem olduğuna da inanıyorsunuz. Kanıtı yoksa, bilim açıklamamışsa ne olmuş? Bu tür insanların dünyada çekmeleri mümkün olmayan akıl almaz işkenceleri çektikleri bir yer olması fikri, bana huzur veriyor. Benim dini mantığıma göreyse bu beni de cehenneme gönderir ama umursayamayacak kadar etkilendim. Öyle ki muhtemelen Jigoku Shoujo gerçek olsa siteye çoktan girmiştim. (Dedim ya, cehenneme gitmeyi umursamıyorum.)
Biliyor musunuz böyle şeyleri bloğuma yazmayı bırakmalıyım. Hem tehlikeli olduğunu düşünüyorum hem de sayılı okurumu da blogdan soğutuyorum. (Gerçi şu ana dek soğumamışsanız kolay kolay soğuyacak bir tip olduğunuzu sanmıyorum da, neyse. Ayrıca yapacak başka hiçbir şey bulamamış da olabilirsiniz.) Saçma sapan espriler yapmadığım ve animeler ya da kitaplarla ilgili saçma sapan şeyler yazmadığım için çok affedersiniz, müessesemiz size siktir olup gidebileceğinizi söylüyor. Üzgünüm. Tekrar sinirlendim. Oysa sizin bir suçunuz yok. Nedense son zamanlarda blog yazarken üzerimde baskı hissetmeye başladım. Sürekli “Bu yazdığım beni şöyle gösterir mi, bunu yazarsam hakkım da şöyle mi düşünülür?” gibi bir endişeye kapılıyorum. (Çok güzel bir yaz geçiriyor olmama rağmen bir türlü doğru düzgün bir yazı yazmamamın, yazdığım saçma yazıların da hep içime sinmeyen işler olmasının sebebi de bu olabilir.) Yani blogumda sadece kişisel dert ve delice düşüncelerimden bahsediyormuşum, kalanlar da (işte animeler, çizmek falan filan hakkındaki şeyler) bunları bastırmak için yazılmış gibi geliyor. Oysa en nefret ettiğim şeylerden biridir, sürekli elalemin hakkındaki düşüncelerini hesaba katarak konuşmak/yazmak. Neden istersem bahsederim kardeşim, istemiyorsan okuma, sana ne yani? Hem ben blog yazmayı hep bir tür günlük tutmak olarak gördüm, yaptıkların kadar düşüncelerini de paylaştığın ve benzer düşünceli insanlara ulaşabildiğin harika bir günlük. Ama Jenny Lawson dışında blogunu benim kullandığım gibi kullanan pek fazla blog bilmiyorum, hemen hemen herkes blogunda sürekli eğlenceli şeylerden bahsediyor ve blogu düşüncelerini paylaşma amacıyla insanlara ulaşacağına insanlara ulaşma amacıyla düşüncelerini paylaşıyor. Yani insanlara ulaşmak için yazıyor ki yazdıkları da doğal olarak daha çok insanların hoşuna gidecek şeylerden oluşuyor. Bunu o kadar çok blogger yapıyor ki kendimi blog kavramını amacına uygun kullanmıyor gibi hissetmeye başladım. Ama aslında blog dediğimiz şeyin bir amacı bile olmamalı, değil mi? Herkes nasıl isterse öyle kullanmalı. Ama HERKES. Ne ben blogunu popülerlik için kullanan birine karışmamalı, ne de başkası bana.
Bir de şöyle bir sorun var ki blogumu takip edenlerin çoğunu şahsen tanıyorum. Farklı bir isim kullanarak ve ailem ya da arkadaşlarıma hiç bahsetmeden blog yazmamın nedeni, tanıdıklarım yazdıklarımı okuduklarında ne düşüneceklerini tahmin etmenin hiç zor olmayacağıydı ve bazen gerçek hayatta tanıdığım hiç kimsenin anlayamayacağı şeylerden bahsediyorum. Ama internette de dediklerimi anlayamayacak kişiler var, hatta şahsen tanıdıklarım arasında da beni anlamayanlar olduğunu bildiğim için bu paragrafı yazıyorum zaten. Onlara söylemek istediğim şey şu: Beğenmiyorsanız okumayı bırakın.(Aynısı samimi olmadığımı düşünüyorsanız da geçerli.) Ben bu blogda sürekli eğlenceli şeylerden bahsetmiyorum. Moralim bozukken çok ergence şeyler de yazabilirim, keyfim yerindeyken deli saçması şeyler de. Ve bazense bu yazıda yaptığım gibi, problemlerimden yahut kafama takılan şeylerden bahsederim.
Dur bir dakika, şimdi keşfettim de sorun ruh halim, rüyayla gerçeğin karışması ya da hatta o röportaj bile değil galiba. Regl’im. Oh bilim, sen her şeyi daha iyi hale getiriyorsun. Biliyor musunuz bakış açımı daha bilimsel ve mantıksal bir hale getirmem gerekiyor. Pffft! Yazarken bile güldüm. Ne kadar üzücü ki bu benim için imkansız çünkü açıkçası ben karmaşık ve boğucu düşüncelerimi seviyorum, bilim her şeyi açığa çıkarıp basitleştirdiği gibi sıkıcılaştırıyor da. Ayrıca her şeyi zırt diye açıklayan insanlardan da nefret ediyorum. Belki ben karnımdaki o hissin içime yerleşen kötü bir şeytan ya da süper bir güç belirtisi olduğunu düşünmekten hoşlanıyorum, neden bana karın ağrısı çektiğimi ya da kabız olduğumu açıklıyorsun ki hemen? Eee… Her neyse.
Bildiğim bir şey varsa o da yazmanın bana her zaman iyi geldiği.
Yazı düşündüğüm gibi taşınma ve ruh halim odaklı olmadığı için rüyalarla gerçekleri karıştırma konusuna geri dönüyorum. Bilinç altımın benimle bir alıp veremediği var. Sanırım Bill Gates ya da Che Guvera değil de benim bilinç altım olmanın öfkesini benden çıkarıyor. Fakat benim ne suçum var bilinç altı? Ben de seçme hakkım olsaydı seni değil, Bill Gates ya da Che Guvera’nın bilinç altını seçerdim herhalde! Ama ben, son derece nankör bir bilinçaltı olan senin aksine, Tanrı’ya bana verilene şükrediyorum ve kesinlikle isyan falan etmiyorum. (Ediyor. Ama bilinçaltı yüzünden değil. Gerçi rüyalarım bu kontrolden çıkmışlığa devam ederlerse o yüzden de etmeye başlayacağım. Kendimden 3. tekil şahıs ekiyle bahsederken bir anda tekrar 1. tekil şahısa dönmemden etkilendiniz mi?) Hem de şu anda isyan etmesi gereken benim! Ama ediyor muyum? Hayır. (Gerçi bilinç altına nasıl isyan edilir ki? O benim ağzıma s.çar ama sonuçta ben ona hiçbir şey yapamam? Aslında sanırım isyan etmememin sebebi Tanrı’ya duyduğum minnetten çok, isyan etmenin bir yolu olmaması. Uh… Ben kahrolası (çok fazla film izleyen) sahtekar bir dinciyim.)
Bak bilinç altım, madem birbirimizden kurtulmamızın bir yolu yok, öyleyse bana işkence etmen de hiçbir işe yaramaz. Bu yüzden lütfen bunu kes ve gel tekrar barışalım. Ha eğer seni yanlış anladıysam, sen sadece rüyalar yoluyla bana daha fazla hikaye fikri göndermeye çalışıyorsan teşekkür ederim ama lütfen bunu klasik usul, ben ayaktayken yapalım. Öyleyse mesele çözüldü mü? Harika. Okuyucular hakkımda ne düşünüyor? “Vay be, haklıymış. Gerçekten de deli.” (Söylemiştim!)
Şu anda buraya o kadar iyi gidiyor ve benim o kadar çok hoşuma gitti ki annemin geçen gün ettiği bir lafı burada paylaşmadan edemeyeceğim: “Yarı akıl hastası çocukla uğraşmak çok fena. Tam akıl hastası olsa hastaneye sokarsın, normal olsa zaten sorun yok. Oysa yarım akıl hastası olunca hiçbir şey yapamıyorsun.” (Böyle bir şeydi işte.) Duyduğumda bir saat boyunca haykırarak güldüm fakat tamamen haklı. Haklı. Deli desen değilim, normal desen yine değilim. Bana hiçbir şey yapamazsın.
Ben bu bilinç altımla tartışmaya başlamadan önce neyden bahsedecektim ya? Heh, rüyalarla gerçekleri karıştırmaya başlamamdan. Efendim ben rüyalarla gerçekleri karıştırıyorum. (Eğer kendim değil de başka biri olsaydım, kendimi kesin tokatlamıştım.) İnternette bu konu hakkında araştırma yaptım da bu çok fazla uyuyanların başına gelmesi normal bir hadiseymiş. Yani ben sabah çok geç kalkıyorum ama gece de genelde çok geç yattığım için çok fazla uyumuş olmuyorum galiba. (Çok geç yatmayıp da geç kalktığımda, yani çok fazla uyuduğumda karıştırmanın normal olduğunu zaten biliyorum.) O zaman neden bu kadar karıştırıyorum, bilmiyorum. Belki de çok fazla rüya gördüğümden. Yani çok ciddiyim, şöyle 10-15 dakikalık bir şekerleme bile olsa mutlaka rüya görüyorum. Son zamanlarda hiç uyuyup da rüya görmediğimi hatırlamıyorum. Bu kadar çok rüya gördüğüm için mi karıştırıyorum, diyorum işte ben de. Ama bu da bana pek mantıklı gelmedi. Bu yüzden çok gerçekçi rüyalar görmemle ilgisi olabileceğini varsayımını ortaya attım bu sefer de. Bence bu oldukça mantıklı. Çünkü gerçekle karıştırdığım rüyalar şöyle… Mesela şu an anneannemlerdeyim, anneannem bana yeni taktırdıkları güvenlik sistemini gösterdi ve sabah uyandığıma şifreyi girmezsem bazı kapı ve pencereleri açmam durumda alarmın ötmeye başlayacağını söyledi. Ben de o gece rüyamda, sabah uyanınca anneannemin dediklerini unutup şifreyi girmeden açmamam gereken bir kapıyı açtığımı ve alarmın zırıl zırıl öttüğünü gördüm. Uyandığımda da tam anneanneme yaptığım için özür dilemeye gidiyordum ki rüya olduğunu anladım. Ya da dün gece rüyamda bir arkadaşımla su parkına gittiğimizi ve eve döndüğümde mayomu kurutmak için balkona astığımı gördüm ve sabah kurumuş mu diye mayoma bakmaya gittim. Böyle şeyler olmaya başladı işte. Sanırım en mantıklı açıklama normalde ASLA dünya kuram ve düzenlerine uygun ve fiziksel açıdan da mümkün rüyalar görmezken bir anda görmeye başladığım bu gerçekleşmesi muhtemel rüyalar.  
Peki bunu burada yazıp kafanızı ütülemeden önce düşünemez miydim? Hayır. Neden? Dikkat bozukluğu; yazarken bir konuya odaklanabiliyorum (Zaten çoğu yazar yazarken yazdığına odaklanır ve aklına sadece yazdığıyla ilgili şeyler gelir, tabii yazarak beyin fırtınası falan yapmıyorsa ya da başka bir tabirle “random” yazmıyorsa.) düşünürken asla, düşüncelerim sürekli farklı bir yöne gidiyor. (Ve düşüncelerini bir konuya odaklayabilen insanları da anlamıyorum (Bu da demek oluyor ki ben bir problemi –hem de dikkat bozukluğu gibi ciddi bir problemi- olmayan insanları anlayamıyorum. A-ow.); nasıl yani, etrafındaki onca şey aklına hiçbir şey getirmiyor mu? Vay be, aslında bu sahiden dahice. Yani belki de şu dersleri iyi tipler sahiden dahi ama aslında bakarsanız, dahiliğin anlamı “bir konuda çabalamadan, Allah vergisi bir yetenekle diğer insanlardan daha iyi olma” ise (bana göre öyle) herkes en az bir konuda dahidir. En azından kendisi olmakta dahidir, başka hiç kimse o olamaz çünkü. Neyse… Madem yazarak düşünüyorum, öyleyse seneye yazarak ders çalışmaya başlayacağım. Yani okullar açıldıktan sonra blogda şöyle yazılar görebilirsiniz: “İyi de sen sadece a ve b’yi vermişsin kardeşim, ne bileyim ben c kenarı kaç santim? Haaa, c hipotenüsmüş ya. A ve b’nin kareleri…” Yalnız lise konularını bilmediğim için 8. Sınıftan örnek vereyim dedim, onu bile unutmuşum lan. Eyvah eyvah… Neyse neyse. Okullar başlamadan canınızı sıkmayayım…
Taşınma meseleleri falan bir yana, nihayet her yıl kendi kendime “bu-yıl-çok-havalı-olma-sözü” vererek  servisten inerken “AAAĞLİİİĞZ NAAAĞBEEERRR??? ^^DDDDD” diye üstüme atlayan salak arkadaşlarım sayesinde tüm planlarımın suya düştüğü, her yıl çöplüğe çevirdiğimiz, bir keresinde içinden kertenkele çıkan, ayrıca kendisine özgü zehriyle düşmanlarımızı uzak tutan cam kenarının en arkadasındaki sıramızın (Ona burada sadece anlamanız için sıra diyorum, biz ona asla sıra demeyiz çünkü o bir sıra değil, Çöplük’tür. The Çöplük. Yani öğretmenler bile ona “Çöplük” der!) olmadığı bir okula gideceğimi anlamış bulunuyorum. Ama pek de kabullendiğim söylenemez… *snifff* Dur bir dakika, ben bu okulu bu kadar çok sevdiysem, tüm yıl neden yakınmıştım ya? Ha, doğru ya… Justin Beiber. Her gün, her teneffüs. *grrr* Tamam, bunu hatırlayınca yeni bir okula başlayacağım için duyduğum üzüntü %80 oranında azaldı. -_-“ Ama..! O_O Dur bir dakika..! (tekrar) BAŞLAYACAĞIM YENİ OKULDA SADECE KIZLAR OLACAK! YA O KIZLARIN HEPSİ JUSTIN BIEBER HAYRANI OLURLARSA? Hey, bu teknik olarak imkansız, yani yeni sınıfımda sadece kızlar olacağı için kız sayısı doğal olarak eski sınıfımdakinden daha fazla olacak ve dolayısıyla da tüm kızların Justin Bieber hayranı olması olasılığı azalacak. (İşte bu yüzden olasılık konusunun temel bilgileri saymazsak matematikle ilgili en yararlı konu olduğunu düşünüyorum.) Ama… AMA İŞ SADECE JUSTIN BIEBER’LA BİTMİYOR Kİ! O_O BUNUN ONE DIRECTION’I DA VAR! AYRICA HER SENE ÇIKAN YENİ GERİZEKALI ŞARKICI VE GRUPLAR DA VAR!!! Kızlardan da erkeklerden de ayrı ayrı nefret ederim fakat itiraf etmeliyim ki arkadaş olabildiğim insanların çoğu erkek. Dolayısıyla sosyallikle ilgili her konuda başarısız olan benim gibi birinin orada arkadaş bulabilme olasılığı zaten yüzde on falanken şimdi yüzde bire düşmüş bulunuyor. (Eee… Haydi olasılık hakkında söylediklerimi unutalım ve matematiğin boktanlığına sövmeye devam edelim.)  Ayrıca… Ben lisede bir şekilde dünyayı kurtarmak için seçilen bir kahraman olacaktım. Siz hiç kız lisesinden çıkan bir kahraman gördünüz mü? Gerçi yazarım orijinal olmaya çalışıyor olabilir. Bunu anlayabilirim… Peki ama ya fantastik bir maceranın kahramanı olamamam ihtimalinde büyük lise aşkı ne olacak? Lezbiyen olmak zorunda mıyım? (Bu arada tam da bir kız lisesine gittiğim beli olmadan önce Strawberry Panic’i izlemeye başlamıştım. (Ama bıraktım çünkü yuriyi gerçekten sevmedim.) Oh, evet, kesinlikle lezbiyen olacağım. -_-“) Gerçi yazarım (anlaşılan oldukça orijinal fikirlere sahip biri) yine farklı bir şey deniyor olabilir. Mesela bir şekilde gideceğim okulla bağlantılı süper yakışıklı, tatlı ve iyi bir erkek, ona tapan onca kız arasından beni seçecektir çünkü ben farklıyım. LOL İyi de ben herkesin ayılıp bayıldığı tiplerden hiç hoşlanmam. Ayrıca herkesin yakışıklılığı yüzünden ayılıp bayıldığı biri benim yakışıklılık tanımıma uymuyor demektir. (Çünkü ben gözaltları kararmış, siyah dağınık saçlı, bembeyaz tenli, zombi ile vampir arası ya da sarışın, kırmızı gözlü, badass ve yine vampir erkeklere yakışıklı diyorum.) Zaten bir erkeğin bir kız lisesiyle ne gibi bir bağlantısı olabilir ki? Ah, buldum, kızlardan birinin onu her gün okuldan alan erkek kardeşi olabilir. Ama Türkiye’de kız kardeşini her gün okuldan alan erkeklerin amacı ancak genelde animelerdeki gibi şirin kız kardeşlerini çok sevmelerinden ziyade geri kafalı ve yobaz babalarının okuldan sonra kızının “kırıştırmasını” önlemesi için onu zorla göndermesi olabilir. Bu tür bir erkekten de hoşlanamam. (L’ye benzese ya da kırmızı gözlü olsa da. Aslında L’ye benzese belki birazcık hoşlanabilirim…) Gerçi kız kardeşinin özel bir durumu varsa bunun için de onu olmaya geliyor olabilir. Ya da onu almaya gelmesi sadece ilk güne mahsus bir şeydir, ilk beni görür, vurulur ve sonra her gün beni görmek için onu almaya başlar. Bu Türkiye’de de kabul edilebilir.
Eğer yazarım fantastik bir hikaye yazmıyorsa lise hayatım muhtemelen bayağ sıkıcı geçecek, orası kesin. (Lütfen, benim gibi birini nasıl bir aşk hikayesinin baş karakteri yapabilirsin ki? Yani ben L hariç animelerdeki erkeklerle bile o kadar çok ilgilenmiyorum.) O yüzden sevgili yazarım, lütfen bana fantastik bir hikaye yaz ve o kadar çok aşk hikayesi yazmak istiyorsan buna daha uygun bir karakter uydur. Düşündüm de eğer fantastik ya da bilim kurgu türünde hikayeler yazamıyorsan aşk hikayesi de olur. Fazla mızmızlanmayıp L’ye benzemese de tatlı çocuktan hoşlanmak için elimden geleni yapacağım. Aman sahiden düz ve olaysız bir lise hayatım olmasın da…  Bir aşk hikayesi bile bir şeydir. Ayrıca yazarım, sana bir tavsiye, düzgün bir aşk hikayesi istiyorsan ve baş karakter olarak beni kullanmaya kararlıysan, sevebileceğim bir karakter oluştur da bari bir şeye benzesin hikaye. (Pek yakışıklı olmasa da olur, şöyle zeki, duyarlı, ilginç ve ilgimi çekmesi için biraz bana benzese yeterli. Hem dağınık, kabarık ve siyah saçları –L gibi olmasa da en azından Warm Bodies filmindeki R’nin ya da ne bileyim, bilirsin işte, genelde kahverengi saçlı anime karakterlerinin şu saç stiline benzeyen saçlar- ve de  altları mosmor, kocaman, güzel siyah gözleri varsa ben yakışıklı bulurum onu zaten. (Ha bir de süt beyazı tenli olması gerekiyor ama.) Kırmızı gözlü olmadıkça sarışın olmaz ama. Gerçekte sarışın erkekler çok popüler oldukları için götü kalkık gıcıklar oluyorlar yalnızca.)
Gerçi bir yazar bu kadar mızmız, gıcık ve sinir bozucu bir karakteri hala ne yapsın, bilemiyorum. Belki de beni çoktan bir daha kullanmamak üzere bir köşeye atmıştır. Ve ben de salaklığım yüzünden bırak olası süper fantastik bir macerayı, sıkıcı ama hiç-yoktan-iyidir bir aşk hikayesini bile kaçırmışımdır. Tüh.
Herneyse. Benim bir yazara ihtiyacım yok! Ben zaten kendi hayatımın yazarıyım.
super onion head
Yani öyle kocaman canavarlarla dövüşüp evreni kurtarmıyorum belki ama benim de kendime göre dövüştüğüm düşmanlarım var... Hem de o kocaman canavarlardan çok daha korkutucu düşmanlar! Mesel EVREN gibi! Evren onu yok etmek ve yıldırmak için elinden gelen her şeyi yapsa da Süper Vampir Dedektif Alice oyunlarını her zaman ortaya çıkarmayı başardı. u^u
...An itibariyle bir tanesini daha ortaya çıkarmış bulunmaktayım hatta...
BİLİNÇ ALTIM BENDEN NEFRET ETMİYOR. EVREN ONU KANDIRIP BANA KARŞI KULLANDI. VE BUNDAN SONRA ÖYLE SAÇMA SAPAN RÜYALAR GÖRMEYECEĞİM ÇÜNKÜ OYUNUNU ORTAYA ÇIKARDIM.  
Kim benim dahi olmadığımı iddia edebilir ki? u^u (Biliyorum. Söylemenize gerek yok.)
Son olarak SAI'de çizdiğim 2. resmi paylaşmak istiyorum çünkü çizdiğim ilk resme göre bayağ ilerleme kaydettiğimi düşünüyorum. u^u Ama ilk resim o kadar kötü ki burada paylaşıp kaydettiğim ilerlemeyi görmenize izin vermeyeceğim. Sadece çizdiğim resmi paylaşıyorum işte. 

Yanlış anlamayın, çok büyük ilerleme kaydettim derken çok iyi bir resim olduğunu falan söylemiyorum. Ama çizdiğim ilk resme göre gerçekten büyük ilerleme. (Ama hala ilk resmimi paylaşmıyorum. ask.fm'de paylaşmıştım. Görmüşseniz görmüşsünüzdür.) Herneyse... Ben tabii ilk kağıda çizip sonra onu bilgisayara yüklüyorum ve üstünden geçiyorum. Sanırım sadece o pen, air brush, mark falan filan şeylerini kullanarak çizenler de var. (Programı daha yeni kullanmaya başladım millet. v_v) Öyle çizebilsem daha güzel şeyler çizebilirdim ama öyle çizmem imkansız gibi. Tablet olmadan çok zor. 
Neyse... Sonuç olarak ben resmin fena olmadığını düşünüyorum. Bu arada kızın adı Valentine ve o bir köle. v_v O yüzden böyle görünüyor. (Gerçekte de gölgelendirmede çok kötü olduğum için kıyafetindeki kırışıklıklar hiç olmadı, farkındayım.) 
Word'de 8 sayfa sürmüş bir yazının sonuna gelmiş bulunmaktayız sayın izleyiciler. Evet, bu yazıyı word'de yazdım çünkü bayram diye anneannemlere gitmiştik. Ben de canım sıkıldıkça word ve sai'ye sardım işte. İndirdiğim mangalar şifreli, oyunların da en eğlencelileri ya açılmıyor ya kaydolmuyor çünkü. Mirror Lied açıldı da, kaydoldu da aslında ama o oyun benim ödümü kopardı. Niye bilmiyorum, korku oyunu bile değil oysa. Sadece fazla... Belirsiz!? Yani tüm o Birdy ve evde dolaşma olayını anlamadım, hem Ib falan gibi birden fazla sonu mu var? Öyleyse oynamaya devam edebilirim belki. [Hem Cry'i de çok özledim hani. ;)))] Fakat müziği çok güzel... Neyse. Bu yazının bir kısmını misafirlerden saklanırken (asosyallik level: 900) arka odada yazdım hatta. Ve yazarken fark ettim ki word "boktanlığını" diye bir kelime olmadığını düşünüyor. 
Sayanora ezikler!
Not: Amerika'ya maid falan gitmiyorum. Ama kuzenim benim maidlik edeceğim zengin aileye 1 AY BOYUNCA kalmaya gidiyor. Hem de OKULLAR AÇILDIĞINDA. OKULUN İLK BİR AYI BOYUNCA AMERİKA'DA OLACAK. OKULDAN UZAK. 1 AY. AMERİKADA. Şanslı piç. Şanslı piç şanslı piç şanslı piç. ŞANSLI PİİİÇ!!! *kafasını duvara vurmaktan kafası patlar ve imha olur* 

2 Ağustos 2013 Cuma

Amerika'ya Maid Gidebilirim... Emin Değilim.

Tuvalet pompasından bile korku hikayeleri çıkarabiliyor ve daha da kötüsü tuvalet pompasından çıkardığım korku hikayelerinden dolayı tüm gece uyuyamıyorum. 
[%100 gerçektir. Alice güvencesiyle. (Ki herkes bilmelidir ki bu sıfır güvenceyle aynı şeydir.)]
O kadar konulu ve adam gibi yazıdan sonra Alice gibi bir yazı yazmanın vaktinin geldiğine karar verdim. (Neden bu benzetme (?Bu bir benzetme miydi? Benzetme değilse neydi? Ne olduğunu biliyorsanız lütfen "benzetme" onun yerine uygunu neyse hayal gücünüzle onu koyun.) midemi bulandırdı?) Peki ya Alice gibi yazı nasıl olur derseniz... Eee ben de bilmiyorum açıkçası. Bir yazı elbette Alice'e benzeyemez. O yüzden "Alice yazısı" demek daha doğru olur. Ama anlam yanlışlığını düzeltsek bile daha hala ne anlama geldiğini bildiğimi sanmayın. ...Kiii... Anlam yanlışlığı düzelmiş değil: "Alice Yazısı" deyince de sanki "Alice"ler hakkında bir yazı olacakmış gibi duruyor. Haydi öyle olmadığını varsaysak bile  Alice olduğuma göre yazdığım her yazı "Alice Yazısı" olmaz mı? (Heh! En uygun şeyi buldum: "Alice'in Yazısı". Ama o da cümlede kullanırken hiç hoş durmuyor.)
Bu blogda hepinizi kandırdığımın farkındasınız değil mi? Yani ben uzun falan yazmıyorum. Çünkü benim yaptığıma yazmak denmez. Yani şu üstteki paragrafta neden bahsettiğimi tam olarak açıklayabilir misiniz? Benim paragrafa baktığım gibi içim kararıyor da. 
(Sizi kandırdığım gibi kullanıyorum da evet. Benim bakarken içim kararan paragrafı size inceletiyorum. Mwahahaha. İnternetteki en korkunç şeytan benim. Aslında değilim. Benden daha korkuncu tanıyorum. Ayrıca teknik olarak ben sizleri bunlardan hiçbirini yapmaya zorlamadım. Hatta bu yazıyı bile kendi iradenizle okuyorsunuz. Yani aslında şeytan *etkileyici ton* SİZSİNİZ. Hahaha.)
Um... Bu yazıyı maddeler halinde yazacağım - hani alt alta gelen siyah noktalar var ya, işte onları kullanacağım, böylece her noktada farklı bir konudan bahsedeceğim. Noktalar farklı konulardan bahsetmek için paragraflardan çok daha işlevliler çünkü maddeler halinde yazarken bir anda bambaşka bir konuya geçmem sorun olmuyor. Fakat nedenini gerçekten bilmiyorum. Yine de sorun olmuyor. Ama bunda da şöyle bir sorun var... Ben daha önce maddeler halinde bir yazı yazmadım. (Maddeler halinde bir yazı - işte size fenle edebiyatın güzel bir birleşimi çocuklar.) Ama bir Alice yazısı yazmanın vakti geldiğini söyledim ve Alice yazısı derken Alissel (Alissel yeni bir isim değil bu arada - Alis'in sonuna maddeSELdeki SEL ekini koydum sadece. Ben açıklayayım da.) bir yazı yazmayı kast ediyordum. (İŞTE! "Alissel bir yazı"! Anlam karmaşası yok ve üstelik "Alice'in Yazısı"ndan çok daha düzgün durdu.)
Aslında şu anda yapmam gereken şey tam olarak yazdığım tüm paragrafları silmek ve klasik bir selamlama yapıp şu maddeler halinde yazmaya geçmek ama böyle aklıma ne gelirse yazmak çok daha eğlenceli. Bu arada maddeler halinde yazmaktan her bahsettiğimde ya da aklımdan her geçirdiğimde bu fikirden gittikçe soğuyorum. Ayrıca saçmalarken  nelerden bahsedeceğimi de tamamen unuttum. Bahsetmek istediğim bir şeyler olmalıydı. Eh, ne yapalım, aklıma ne gelirse
ondan bahsedeceğim artık.
  • Ben küçükken kendi odam yoktu ve annemle uyurdum. Bundan en fazla 1-2 sene öncesine kadar karanlıktan neredeyse hayatım boyunca hep deli gibi korktum ama hatırlıyorum da o zamanlar da korkmuyordum. Annem beni yatırdığında ışıkları kapatırdı. Korkmazdım ama yine de sırtımı karanlığa, yüzümü de koridora dönerdim. (Salondaki ışık koridoru da aydınlatırdı.) Sonra da arkamda, yatağın arkasından beni izleyen yaratıklar olduğunu hayal ederdim. Fakat işin ilginç yanı korkunç yaratıklar değil de Muppets Show ya da Susam Sokağı'ndaki kuklalara benzeyen yaratıklar olduklarını hayal ettiğimi hatırlıyorum. Hatta o yaratıkların benimle saklambaç gibi bir şey oynadıklarını ve eğer onları görmeyi başarırsam bana hediye falan vereceklerini düşünürdüm. Ama bu, hiç korkmadığım içindi. Babam arabayı durdurup bakkala falan gittiğinde de, aynı yaratıkların beni kaçıracaklarını, hatta babamın beni kaçırsınlar diye beni bıraktığını, bana yalan söylediğini ve bir daha asla geri dönmeyeceğini sanıp paniklerdim çünkü. Düşünüyorum da şimdi olsa o odada yatmaktan korkardım çünkü evimiz aslında zemin kattaydı ve pencere bahçenin de altındaydı. O pencereden birinin bana baktığını düşünüp korkardım. 
  • Bir de şu renkli şekiller var. Hani gözümüzü kapatınca gördüklerimiz var ya? İşte ben onları karanlıkta her tarafta görüyordum. Şimdi gözlerimi kapatmadıkça karanlık da olsa göremiyorum. O zamanlar çok görürdüm. Belki de bu yüzden karanlık bana korkunç şeyler hayal ettirmiyordu ve ondan korkmuyordum. 
  • Sonra nasıl karanlık korkumun başladığını hatırlamıyorum. Aslında küçükken büyük olasılıkla karanlıkta korkabileceğim şeyler hayal edemeyecek kadar saftım ve hayal gücüm henüz kötü şeyler üretmiyordu. Sonra üretmeye başladı ve öyle işte. Korkumu nasıl yendiğim ise benim en çok gurur duyduğum anımdır. 
  • Bundan 1-2 yıl kadar önceydi. Ben, hayatında hiçbir korku filmi izlememiş ve okulda dinlediği tırt korku hikayeleri yüzünden geceleri uyuyamayan ben, artık ne akla hizmetse çocuklar için bir korku kitabı almıştım. (Adını söylemeyeceğim çünkü o kitabı sevmiyorum ve satın almanızı istemiyorum.) Herhalde kitap öyle ilgi çekmişti ki kendimi bildiğim halde alma arzuma karşı koyamamıştım. Neyse işte, kitabı aldım, eve gittim ve tüm öğleden sonra kitabı yarılamıştım. O gece de teyzemlerin yeni evinde kalacağım. Teyzemler şehir dışındaki ıssız arazilerde bulunan şu villa tipi birkaç katlı ve bahçeli evlerin olduğu sitelerden birinde yaşarlar ve evleri hala ödümü patlatmıyor değil. (Aslında dün de başka bir akrabamın aynı tip evinde kaldım ama dün hiç korkmadım ve tek başıma karanlıkta rahatça uyuyabildim. Bence teyzemlerin evinde sahiden bir şey var. Yani en azından bilinçaltım bunu böyle kabullenmiş ve bilirsiniz ki bir kez bilinçaltına kazınan bir şeyi sökmek çok zordur.) Ve bu kitaptaki hikayelerden o gün okuduklarımın HEPSİ tıpkı teyzemlerinki gibi ıssız yerlerde bulunan çok katlı bahçeli evlerde geçiyor.
  • O gece kimse uyumadan uyuyabilmek için gece tam onda yatağa girdim. Şimdi teyzemlerin evi şöyle: Bodrum, onun ardından mutfak, salon ve küçük bir tuvaletin bulunduğu ilk kat, kuzenlerimin odaları, misafir odası ve yine tuvaletin bulunduğu orta kat ve teyzemle eniştemin odalarından oluşan çatı katı. Ben orta katta, benden bir yaş küçük kuzenimin yatağının altındaki kanepede yatıyorum. Saat onda yatağa girdim. İlk başta her şey güzeldi. Alt kattan teyzemle eniştemin izledikleri televizyonun sesi, bizim kattan da büyük kuzenimin StarCraft oyununun ve küçük kuzenimin biraz da o oynamak için büyük kuzenime ısrar ederken çıkardığı güven verici sesleri geliyordu. Kısa sürede uyuyabileceğimi umarken bir yandan da kitaptaki hikayeleri ve gece baş karakteri olabileceğim korku hikayelerini düşünmemeye çalışıyordum. Bir süre huzurlu huzurlu kitabımı okuduktan sonra uyumak için büyük hazırlıklarıma giriştim. Uykumun olmaması beni biraz paniklettiyse de paniğimi elimden geldiğince bastırıp gözlerimi kapattım. Herhalde şu anda bunu okurken başınızı "zavallı" diye iki yana sallıyor olmalısınız çünkü herkes insanın uyumaya çalışırken asla uyuyamacağını bilir. Ben de bunu içten içe bildiğim için paniğim artıyordu zaten. 
  • Zaman geçti, ilk yatan ertesi gün erkenden işe gidecek eniştem oldu. O gece ile ilgili her detayı hatırlıyorum. Eniştemin masum iyi geceler dileyişi, benim kulağıma "korkulu kabuslar, öleceksin, NWAHAHAHA!" olarak gitmiş ve merdivenleri çıkarkenki ayak sesleri de korku dolu zihnimce bana sonuma gittikçe yaklaştığımı işaret eden saat tiktakları olarak algılanmıştı. Birkaç dakika gibi geçen birkaç saatin ardından küçük kuzenim de uyumak için yatağına çıktı. Onun gelişi paniğimi biraz dindirir gibi oldu ve içimdeki umut kıpırtılarını hareketlendirdi. Belki de tepemdeki horlayarak uyuyan kuzen dünyayı normalliğini korumaya ikna edebilir ve  başıma korkunç hiçbir şey gelmezdi. Nitekim işler öyle yürümedi. Kuzenim inanılmaz hızlı şekilde uykuya dalar ve kulağının dibinde davul çalsalar uyanmaz. (Ne kadar haklı olduğumu hikayenin sonunda anlayacaksınız.) Birkaç dakika sonra ölü gibi uykuya daldı. Dehşetten resmen kanum donmuştu. İşte kuzenimin nefes düzenli alışverişlerini  duyduğum an paniği koyverdiğim andı. Artık onu görmezden gelmeye zahmet etmiyordum, daha doğrusu yapamıyordum. Hissettiğim her şeyle tamamen yüzleşmiştim. Sonra düşüncelerimi de kitaptaki hikayelere gitmeleri için serbest bıraktım. Son umudum, hikayeler üzerinde yeterince düşününce o kadar da korkunç olmadıklarını anlayabilmekti ama ne kadar düşünürsem düşüneyim O KADAR korkunçlardı işte. En azından elimde hala teyzem ve yan odadaki kuzenim vardı. Sonra aşağı kata bir göz atınca dehşet içinde fark ettim ki teyzem çoktan yatmaya çıkmıştı. Ne zaman!? Nasıl!? Sanırım bu olaydan sonra korkmaktan dehşete düşüp 1-2 saat kadar uyuyabildim. Uyandığımdaysa kuzenim bilgisayarını kapatmış, yatmak için hazırlıklarına girişmişti. Ve benim uykumsa tamamen kaçmıştı. Evdeki herkes uykuya dalıp tüm ışıklar kapandığında son çare olarak kitaplara sarıldım. Beni ne kadar huzursuz hissedersem hissedeyim yatıştırabilen o kitaba (ya da kitapları) halüsinasyon görene dek dokunmamaya karar verip Pıtırcık'lara sarıldım. Birkaç sayfa Pıtırcık okuduktan sonra kendime güvenim geldi ve tekrar uyuma girişiminde bulundum. Ancak bunda da başarısız olmuştum. Telefonuma sarılıp facebook'a girdim. O sıralar arkadaş listemde bir sürü gerizekalı vardı ve milletin gerizekalılıkları bile beni yatıştırmazsa o "son çare"ye başvuracaktım. Ve her nasılsa yatıştıramadı. Normalde facebook korkulu anlar için birebirdir çünkü facebook'ta asla yalnız değilsindir, binlerce insan hemen elinin altındadır. Ama gecenin bir yarısı benim o zamanki arkadaş listemde açık kimse yoktu elbette ve doğal olarak anasayfadaki son gönderi saatler öncesine aitti. (Ayrıca yanlış hatırlamıyorsam şarjım da bitmek üzereydi.) Böylece raftan en sevdiğim Harry Potter kitabı olan Azkaban Tutsağı'nı aldım ve birkaç sayfa sonra uykuya dalmıştım bile. (Harry Potter beni HER ZAMAN yatıştırır, güvende ve mutlu hissettirir.) Eğer teyzemlerin o kedisi olmasaydı muhtemelen sabaha kadar uyuyacaktım ama kedi beni sabah ezanından yarım saat kadar önce uyandırdı. Şimdi ona burada bayağ söverdim, zaten varlığında sevmediğim bir kediydi ama bu yıl sırra kadem basınca çok özledim onu. Aslında sanırım o teyzemlerin aldıkları yeni kedilerin çirkinlikleri yüzünden. Tamam, yavru oldukları için şirinler falan ama çirkinler be. Herneyse... İşte öyle korkulu uyuduğum zamanlarda en ufak bir sese bile uyanırım, teyzemlerin merdiveninde sensörlü aydınlanma vardı, kedi merdivenlerden çıkarken o aydınlanmanın sesine uyandım. İşte o sırada uykum kaçtı. Hani  normalde korktuğum için uyuyamasam da uykum vardı ama o an kaçtı. Bir de gökyüzü aydınlanmadan hemen öncesi havanın en çok karanlık olduğu zamandır ya? İşte facebook'ta dolanırken telefonumun şarjı bittiği için saati de bilmiyorum, hava o kadar karanlık olduğu için her-zaman-en-kötüsünü-düşünüp-gerçekleşmesine-hazırlıklı-olma stratejimi uygulayarak saatin en fazla 2 olabileceğini hesapladım. Havanın kaçta aydınlandığını da bilmediğim için onda da aynı stratejiyi uygulayıp 7'de aydınlanacağını hesapladım. Yani 5 saat boyunca dayanmam gerekiyordu. (Oysa saat -az sonra sabah ezanı okunduğuna göre- 4 gibi bir şeydi ve hava 6'da aydınlandı. Şimdi ise 5'te aydınlanıyor.) Ama kafamdaki korkunç şeyler o kadar canlıydı ki onları neredeyse görmeye başlamıştım. Yani dayanmam mümkün değildi. O zaman kapıyı ve perdeleri kapattım, son bir kez uyumaya çalıştım ve sonra tamamen vazgeçip kuzenimi uyandırma çabalarına giriştim. Televizyonu açtım, dolap kapaklarını ve çekmeceleri sertçe açıp kapadım, hatta onu çimdikledim ama horul horul uyumaya aynen devam etti. Aslında gözüm kuzenimi uyandıracak kadar dönmüş olsa da hala -üst katta olsalar da- teyzemle eniştemi uyandırmaktan korktuğum için işe yaramadığını görünce pek üstelemememiştim ama yine de bacağını çimdiklediğim halde uyanmamış olması gerçekten inanılmazdı. Tam sonumu kabullendiğim sırada ezan sesini duydum. Bazılarına komik gelebilir ama o an içimi bir dindarlık duygusu kapladı ve bir anda rahatlayıverdim. Ben bir çocuktum, Tanrı beni izlerken başıma bir şey gelmezdi. Ayrıca ezan okunurken hiçbir yaratığın ortaya çıkmaya cesaret edeceğini sanmıyordum. Cin, karabasan gibi şeyler zaten cesaret edemezdi. (Normalde ne cine, ne de karabasanlara inanırım ama öyle anlarda perilerden bile korkuyorsun işte. Gerçi periler zaten oldukça korkunç şeyler.)  Benim hayal ettiklerim de eğer gerçeklerse, onları da Tanrı yarattığına göre onlar da cesaret etmezdi. Böylece tam uyuyordum ki hava aydınlanıverdi ve ben çok heyecanlandım. Tabii ya, "sabah" ezanı. İnanabiliyor musunuz, tam uyuyacağım, bu sefer de heyecanlanıyorum. Sonra aklıma şafak vaktinde geçen bir öykü geldi ve dindarlık duygusu falan kaybolup içimi yine korku kapladı. Tamam, o sırada gerçekten salaktım. Ne güzel uyuyacaktım işte! Üstelik o zaman o berbat fikri uygulamak zorunda kalmazdım. Kendini beğenmiş, bencil ve kâtiyen hâlden anlamaz aptal kuzenimin yanına çıkmak yaptığım en salakça şeydi ama en azından onun yanına yatınca uyumayı başardım. Ve sabah da onun, gözlerini açtığında gördüğü ilk şeyin bir çift ayak olmasının verdiği haklı şaşkınlık ve korkuyla attığı çığlıkla uyandım. Elbette kötü dayak yedim ama o geceyi atlatabildiğim için umurumda bile değildi. 
  •  Aslında o gece karanlıkla yüzleşememiştim. Ama onu atlatmayı başarmıştım. Bu yüzden kendimle gurur duyduğum bir anıdır. Karanlık benim ateşle birlikte en büyük korkumdu. Ondan sonra birkaç gece daha ışıkları açık tutarak uyudum (atlattığıma hala başaramıyordum) ama sonra, bir gün, annem bana iyi geceler öpücüğü verdikten sonra (tabii kendi evimdeydim) ona ışıkları kapatmasını söyledim ve karanlıkta uyudum. İlk kez karanlıkta uyduğum geceyi de o gece gibi hatırlıyorum. Tıpkı küçüklüğümdeki gibi (ama başka bir evde) koridordan gelen ışık yeterliydi. Karanlık tavanı izleyerek uyumuştum. Ondan birkaç hafta bazı şeyler yüzünden "psikolojik promblerim" başladı ve zaten karanlıkmış aydınlıkmış falan görmemeye başladım. (Sonra yavaş yavaş o zamanki durumum geçti... Death Note'la ve en önemlisi de L ile tanışınca zaten hayatım değişti.)  Karanlık korkumu atlatmıştım.
  • Şimdi ise son birkaç haftadır aralıklarla gördüğüm korkunç kabuslar yüzünden içimi tekrar bir korku kapladı. Nerede, ne yapıyor olursam olayım sürekli tetikteyim. 9 yaşlarında, şu an yaşadığımız eve taşındığımda bayağ psikopatlaşmıştım. Banyo yaparken bile korkardım. O raddede değilim ama yatmadan önce yatağımın altını kontrol etme alışkanlığıma geri döndüm gibi. Fakat bu gece kontrol etmeyeceğim ve böylece eski düzen ve sıradan hayatıma geri döneceğim. 
  • Sonra o kitaba ne oldu dersiniz? Onu camdan aşağı attım. Ertesi gün bahçeye baktığımda ise yoktu. Muhtemelen biri bulmuştu ama ben ne düşündüm? Tabii ki kitabın beni lanetlediğini ve bir gün, hiç beklemediğim bir zamanda bana geri döneceğini. İtiraf ediyorum, o geceyi atlattıktan sonra bile birkaç gece daha ışıklar açık yatmamın aslında atlatabildiğime inanamamaktan çok buydu. Gerizekalılık seviyem bulunamıyor.
  • Kuşun biri banyomuza yuva yapmak için banyo penceresini delmeye çalışıyor. Neden bilmiyorum ama bu kuşlar banyolara yuva yapmayı seviyorlar. Benim iki arkadaşımın banyosuna yapmışlar. Me-chan'ın banyosuna sürekli bir kuş giriyormuş, bir gün banyo dolabının üstüne bir bakmış ki şaşkın şaşkın ona bakan, çirkin kuş yavruları. (Yeni doğmuş kuşlar bu dünyadaki en korkunç ve en çirkin yaratıklardır. Ben ilk kez gördüğümde gece uyuyamamıştım. Ciddiyim.) Bizim evimizde daha önce böyle bir şey olmadı, o kuş da banyo penceremizi NAH deler. (Evime izinsiz giren yabancılar konusunda "biraz" hassasım, kusura bakmayın.) Ama hani bir ara bahsettiğim girip çıkaran arı vardı ya? Tahmin ettiğim gibi yuva yapıyormuş. Annem eve gelince kitapların ardına bir baktık... Size şu kadarını söyleyeyim, yeni doğmuş kuşla yarışacak iğrençlikte bir manzaraydı. (Ama yeni doğmuş kuş her halükarda kazanır.) Arı s.çmığına bulanmış çalı-çırpı, taş maştan oluşan bir bulamaçın duvarınıza yapıştığını hayal edin. Arı yuvası öyle bir şey işte. Iyk.
http://media.tumblr.com/b57e13bea1041d4c355f59001ae31ee7/tumblr_inline_mhkd5dSySt1qz4rgp.jpg
  • Very Pink Game diye bir oyun indirdim. İlginç bir şeye benziyor. Ib ile aynı programda yapılmış ve baş karakterin adı Ivy. (LOL) Oyun uzun zamandır konuşmadığın bir arkadaşından bir mektup almanla başlıyor ve amacı o arkadaşınla buluşabilmek. Sanırım oyunda hayaletler falan da var. Hoşuma gitti. Bu tür oyunları seviyorum. Herneyse, oyunu açabilmek için beraberinde rpg maker 2003 indirmek gerekiyormuş, ben de indirdim. Bir yandan da "iyi oldu, ben de yaparım bir oyun" yapıyorum diye düşünüp sevindim ama Very Pink Game açılmasına rağmen bu rpg maker 2003 açılmıyor. Heves ettim, indirecek site de bulamıyorum. Ne yapsam, tavsiyesi olan var mı? 
  • Başka bir çok oyun daha indirdim: Very Pink Game, The Mirror Lied, Ao Oni, Don't Look Back ve Melon Journey. Bilgisayarımda bunlar hariç bir de Ib, Mad Father, Misao ve Yume Nikki var. Şu Yume Nikki'nin sonunu çok merak ediyorum ama oyunu kaydedemediğim için oynayamayı bıraktım. Doğru düzgün bir walkthrough'u da yok galiba ya da ben bulamadım. uTorrent indirmiştim ama bir yığın sorun çıkınca sildim programı. Alice Madness Returns'ü indiriyordum ama inip inmediğini anlayamadım. O inse silmezdim. İnsa çokzel olacaktı.Ama bence inmiyordu. uTorrent'e getirdim falan da bir yüklenme şeyi falan göremedim. Keşke kuzenlerim olsaydı, onlara sorardım ama bayramda memlekete gittiğimiz halde onlar olmayacak ne yazık ki. Arayıp sorsam bir şey de anlatamam şimdi. Bu konularda çok kötüyüm çok.
  • Sonunda yeni suluboyalar edinebildim ve bir an önce bir yığın resim çizmek için çok heyecanlıyım. ^-^ Fakat aklıma çizecek bir şey gelmiyor. :C Aslında tüm sabah ağaç, çiçek bir şeyler çizdim ama sıradan ağaç ve çiçekler çizmek çok sıkıcı. Tamam, çizmesi eğlenceli de resim olarak sıkıcı. Demek istediğim farklı bir şeyler çizmek istiyorum. Şu sıralar internetten milletin çizimlerine çok bakar oldum. Bazıları suluboya ve kuruboyayla öyle şeyler yapıyorlar ki o çizimlerin yanında şu baştan savma karalayıp "çizemiyorum" dediğim anime çizimleri çöp adam çizmek gibi geliyor. İşte ben de onlar gibi çizmek istiyorum. Çizebilirim de. Suluboyayla gerçekten iyi çizdiğimin farkındayım ama şöyle kötü bir özelliğim var ki bir şeyi ilk çizişimde beceremediğimde güven ve istediğim bir anda kayboluveriyor. Oysa millet o şeyleri ne kadar uğraşarak, kaç kez baştan çizerek çıkarıyor. Bizim evin yakınında Sakıp Sabancı müzesi var, oraya gelen hemen hemen tüm sergilere giderim ben. Çoook ünlü ressamların çoook ünlü eserlerini 20 yıl gibi sürelerde çizdiklerini görünce gözlerime inanamıyorum. 
  • Yazmak konusunda da şöyle bir sorunum var: Konuyu, kurguyu karakterleri, hikayenin gelişme ve sonucunu planlıyorum, hatta kafamda bazı bölümleri bile yazıyorum. Ama kalemi elime aldığımda ya da klavyenin başına geçtiğimde hikayeye bir türlü giriş yapamıyorum. Bu benim yazmak konusundaki en büyük sorunum sanırım. Hikayenin gelişme ve sonuç kısımları o hikayenin etkileyiciliğini belirler ama giriş kısmı olmayan bir hikayeyi yazamazsın. Tıpkı diğer her şey gibi, hikayelerin de bir başlangıçları olmak zorundadır. Ama ben bu başlangıçları asla yazamam. Kafamda nasıl bir giriş yapacağımı planlamayı başarsam da iş bu girişi kelime ve cümlelere dökmeye gelince mutlaka çuvallarım. *sigh* Kim bilir kaç süper hikayeyi giriş yapamamaktan heba etmişimdir. Sırf hikayelere giriş yapamadığım için Küçük Örümcek Peter gibi bulduğum iyi konuları konu bulamayan yazarlara satabilirim belki. Ama ben hikayelerimle ve karakterlerimle bağ kurduğum için o da olmaz. 
  • Ayrıca bazen giriş kısmını halletsem, hatta hikayeyi yazsam da bir türlü içime sinmiyor. Nasıl anlatsam, sanki hikayeyi daha güzel yazabilirmişim de baştan savma yazmışım gibi geliyor. Çok pasaklı ve ilgisiz biri gibi görünebilirim ama önem verdiğim şeyler konusunda çok mükemmeliyetçiyimdir. Sadece benim için değeri olmayan şeylere kendimi veremiyorum. Mesela dersler ve ödevler. Kendimi verip daha iyi yaparak kolayca daha iyi not alabileceğim halde ödevlerimi baştan savma yapıyorum çünkü o bir ödev. Tamamen değersiz bir şey. (Bunun ne kadar kötü bir özellik olduğunun da farkındayım ama ne yapalım işte?) Öte yandan çizmek ve yazmak gibi şeylerde ise aşırı mükemmeliyetçiyim... Sanırım Tanrı beni yaratırken yanlışlıkla benim yapımımda kullanmak için ayırdığı tüm mükemmeliyetçilik sıvısının tamamını yalnızca iyi olduğum şeyler kabına dökmüş. Bu dengesizlik bundan kaynaklanıyor.
  • Aslında düşündüm de benim her şeyim dengesiz.
  • Bilgisayarım yavaş yavaş ölüyor sanırım. Silme tuşu bozulmuştu. Ben de tuşu çıkarıp altındaki o siyah şeyi kullanmaya başladım. Ama siyah şey de çıkacak gibi. Ayrıca m tuşu da düzgün çalışmıyor. Üstelik laptop. Ben ne yapacağım? Annem tamir yeri çok uzakta olduğu için onun tamire götürmeyeceğini söyledi ama babam da götürmez. OLAMAAAAAAAAAAZ!!! BEN NE YAPACAĞIM ŞİMDİ???