29 Aralık 2013 Pazar

Gelecekte Anlamlı Bir Şey Yapmayı Planlıyor Musun?

Merhaba! Bugün bir mim yapıyorum. ^-^ Ve bu mim yazıyı okuyan ve yapmak isteyen herkes için. Bize gelecekte yapmayı planladığınız şeylerden bahsedin. Ama lütfen "doktor olmak" ya da "evlenmek" gibi şeyler olmasın. Kişiliğinizi yansıtan, yaratıcı hayaller olsun ki hem sizi tanıyabilelim, hem de güzel bir yazı okuyabilelim. Bu arada sıralamanızın en çok yapmak istediğiniz şeyden en aza doğru olmasına gerek yok. Yani karışık yazabilirsiniz. En az 20 madde olmalı. Örnek olsun diye kendiminkilerden birkaç tanesini yazacağım ben de. ^_^

 1 - Bir Amish ailesiyle anlaşıp 1 haftalığına onlarla ve onların hayat koşullarına uyum sağlayarak yaşamak. (Bilmeyenler için Amish'ler: Hala 17. yüzyıldaymış gibi, modern hayattan izole, teknolojiden uzak ve devletten bağımsız, kendi aralarında, bir eski çağ hayatı süren insanlar. Detaylı bilgi için: http://blog.milliyet.com.tr/mum-isiginda-yasayanlar---amisler/Blog/?BlogNo=213623 Ayrıca ilginizi çektiyse internette araştırabilirsiniz.) Kesinlikle bir Amish olarak doğmuş olmadığıma şükretsem de yaşantılarını ilginç buluyorum ve 1 hafta gibi bir süre için eğer kabul ederlerse bir Amish ailesiyle yaşamak istiyorum.

2 - Free Running yapmak. Elbette burada da duyup yapan vardır fakat Türkiye'de yapıldığını duymadım, özellikle doğuş yeri olan İngiltere olmak üzere, yabancı ülkelerde yaygın bir spor. Tam olarak spor mu değil mi emin değilim aslında çünkü turnuvaları falan yok. Adı üzerinde "free" running. Yapılanlar ise çok basit: Kendinize bir rota belirliyorsunuz ve bu rotada hiç sapmadan ilerliyorsunuz! Yani önünüze bir engel çıksa bile etrafından dolaşamazsınız. İstanbul gibi bir şehirde çok eğlenceli olacağını düşünüyorum. Aslında bunu yapmak için geleceği beklememe gerek yok. 15 tatilde bile yapabilirim ama bir rota belirlemeliyim. Aaa aklıma bir fikir geldi! İstanbul'dan katılan izleyiciler arasında istekli olan varsa birlikte bile yapabiliriz! Sanırım takım olarak daha güzel olur. Tabii muhtemelen durmadan tuhaf hobilerinden söz edecek ve garip şeyler soracak bir çatlakla koşmaya istekli olan çıkacağını hiç sanmam ama belli mi olur?
3 - Holi Festivali'ne katılmak. Kim istemez ki?
4 - Japonya'ya gidip Tsugumi Ohba'yı bulmak.
L'nin yaratıcısı. Bunu. Ne. Olursa. Olsun. Yapacağım. Hem Japonya'ya gitmek!!!
5 - 1 haftalığına Pagan gibi olmak.
Yani doğayla baş başa kalacağım bir tatil. Bunun için gerçekten büyümem gerekiyor.
6 -  Çatıda uyumak.
Phaldor sayesinde şu ana dek kır, orman, sokak, bodrum, tanımadığım birinin evi gibi garip yerlerde uyudum ama bir de çatıda uyumak için can atıyorum. Ne yazık ki o da planlarımız arasında olmasına rağmen bir çatıda uyuyamamış idik. Onunla uyuyamayacağım ama olsun, yanıma "Gökyüzünün Üzerinde 3 Metre", en sevdiği şarap ve onun şiir defterini alırım, yanımdaymış gibi olur... (Hayır olmaz.)
7 - Motor.
Motor kullanmayı öğreneceğim. Kendi motorum olacak. Her yere motorla gideceğim. Motor kadar güzel bir şey daha var mı ya? Rüzgar saçlarını uçuştururken tüm o arabaların ve binaların arasından şimşek gibi geçmek... Hiç binmedim ama dünyanın en güzel hislerinden biri olduğunu tahmin ediyorum. Motor candır kandır. Motor iyidir iyi. (Evet takıntılıyım.)
 
8 - Birini dünyanın kaderinin onun elinde olduğuna inandır.
Bunu nasıl yapacağım hakkında tonlarca fikrim var.
9 - Kendi "Erik Bahçe"ni kur. Hani Küçük Kadınlar kitabındaki Jo "Küçük Erkekler"de özel bir okul kuruyordu ya? İşte öyle ama bu okul biraz daha farklı olacak ve okulda özel bir eğitim verilecek. Çocuklar istedikleri ve yetenekli oldukları derslere girecekler. Sonracığıma tıpkı Erik Bahçesi'ndeki gibi bir çiftlik olacak ve çocuklar bu çiftliğe ne isterlerse ekebilecekler, ektiklerinden ve ayrıca da hayvanların bakımından sorumlu olacaklar. Çiftlik dışında her türlü gerekli malzemenin bulunduğu atölye ve müzik odaları, birbirinden güzel kitaplarla dolu kocaman bir kütüphane ve belki içinde trambolinler falan bulunan eğlence odaları olacak.
10 - Herkesin görebileceği bir duvara L'nin simgesini devasa şekilde yazmak. Altına da "Adalet geri döndü" gibi havalı bir şey yazabilirim. Ya da basitçe sadece "Justice/Adalet" yazarım.

İşte böyle şeyler. Yaratıcı ve eğlenceli cevaplarınızı bekliyorum! Okuyacak güzel yazılar çıksın yahu. -<-
Not: HA BİR DE BUNLARI HEP YORUCHO'MLA YAPMAK! AYIRSANIZ DA AYRILMAYACAĞIM! SÜLÜK GİBİ YAPIŞACAĞIM YORU'MA! BÖÖÖ!!! *mesaj gitmiştir* 

27 Aralık 2013 Cuma

Caz Yapan Liseli Çocuklar



Benim bir animeyi 1-2 günde bitirdiğim nadirdir. Ya çok severim, bitmesin isterim, o yüzden uzattıkça uzatırım ya da bir noktadan sonra sıkılırım ama bırakamam da, izledikçe izlerim, bitirene dek aylar ayları bulur. Ama bazen bir josei açarım, damak çikolatası gibi gelir, bitirene dek bırakamam. Sakamichi no Apollon da böyle bir seriydi işte. Zaten kısaydı (12 bölümcük ;m;) ama ben 3 bölüm de olsa bitirmeyince bitirmem kardeşim. Oysa Sakamichi no Apollon da tutamadım kendimi - iki günde bitene dek izledim. Aslında bir günde bitirirdim ama teyzemler geldi. Neyse. Aynı zamanda tek bir yazıyı da bir animeye ayırmam (Fazla tembelim, her şeyden bir yazıda bahsetmeyi tercih ederim, yazılarım da bu yüzden destan gibi zaten.) ama çok sevdiklerim ayrı. Ve Sakamichi no Apollon'u beklediğimden çok daha fazla sevdim.
Caz severim. Bir kere annem hastası olduğu için küçüklüğümden beri bizim evde hep caz çalar. Nasıl sevmemeyim? Dolayısıyla caz yapan liseli çocuklar benim için zaten son derece çekici bir unsurdu ama açıkçası bu animede beklediğimden daha fazlasını buldum. Tamam, caz severler için kulağa şenlik ve sevmeyenlere de sevdirici bir anime olacağını tahmin ediyordum ama "eh, bu kadardır işte" diyordum. Meğerse değil imiş. Bir kere tamam, beni müziğe özendirdi, herhalde bu dünyada müzik dersinden zayıf almayı başaran tek insan olarak benim bile bir enstrüman çalasım geldi ama bunun sebebi müziğe ya da onun  kendisinin hissettirdiklerine özenmemden çok, Kaoru ve Sentaro'nun "müzik yoldaşlığına", daha doğrusu "caz yoldaşlığına" özenmiş olmamdı. Müzik üzerinden kurdukları arkadaşlık tek kelimeyle çok tatlı idi bence. Yani ikisinin öyle klasik bir "İleride beraber bir müzik grubu kurup çok ünlü olacağız!" hayali yoktu. Aslında baş karakter Kaoru öyle müziğe çok eğilimli biri de değildi (en azından bana öyle gelmedi hani) ta ki Sentaro ile tanışana dek...Ve o zaman da bence aldığı zevkin sebebi müzik yapmaktan çok Sentaro ile müzik yapmak oldu. Tabii Sentaro için durum farklıydı, o başından beri müziğe, daha doğrusu caz müziğe gönül vermişti ama o da Kaoru ile tanışınca Samwise'ını bulmuş Frodo gibi oldu ya da Bonnie ile Clyde bir araya gelmiş gibi hissetti... Aman anladınız işte! Birbirlerini buldular yani. Ve bu animeyi -caz dışında tabii- bu kadar etkileyici kılan şey de buydu bence.
Bu arada konudan bahsetmeyi unuttuğumu fark ettim. Kendim berbat yazdığım için turkanime'den kopyala-yapıştır yapıyorum: "Nishimi Kaoru, babasının işi dolayısıyla şehirden şehire, okuldan okula dolaşmaya mecbur olduğu bir hayat sürmektedir. Yani yeni nakil olduğu okullarda geçirdiği ilk günü halihazırda alıştığı bir rutinin sıradan bir parçasıdır yalnızca. Gittiği her okulda zeki ve yeni gelen olması nedeniyle sürekli dışlanan Kaoru bir sonraki taşınmalarına değin bu dışlanmaya katlanmaktan başka çaresi olmadığını bilmektedir. Ama bu sefer işler biraz farklı gelişir. Öncelikle sınıf başkanı Mukae Ritsuko’ya ve sonra da her ne kadar imkansız gibi görünse de Kawabuchi Sentaro’ya yakınlaşmaya başlar. Sentaro kavgalara katılmasıyla, dersleri asmasıyla bilinen, kötü çocuk denilebilecek kıvamda birisidir. Lakin ne tuhaftır ki bu üç farklı ruh caz isimli tek bir ortak paydada buluşurlar ve öyle ki Kaoru da bu yeni şehirden oldukça memnundur." (turkanime çok iyi tanıtmış bu arada, o yüzden kopyala-yapıştır yaptım zaten, tebrik ediyorum. u_u)
İşte konu böyle. Kaoru yeni gelen ve zeki, elit çocuk olarak hep dışlandığından dolayı, biraz ürkek biridir ve en küçük olayda bile kolayca hasta gibi olur. Böyle zamanlarda da yalnız başına temiz hava almak için okul terasına çıkma ihtiyacı duyar. Sınıf başkanı Ritsuko ona okulu gezdirirken kafasına tesadüfen bir top çarpar ve yine bu duruma gelir. Hızla terasa çıkar ama teras kapısının önünde bir

çocuk yatmaktadır. Bu tabii ki de herkesin ne kadar belalı bir çocuk olduğundan bahsettiği Sentaro'dur ama Kaoru bunu bilmez. Sentaro uyanır ve Kaoru'ya teras anahtarını çalan kişi suçlaması yapar. Ama tam o sırada ellerinde terasın anahtarıyla üst sınıftan çocuklar gelir. Kaoru kendinde bir cesaret bulup terasa çıkmak için onlara kafa tutar ama çocuklar onu bir kenara fırlatırlar. Kaoru gibi ufak tefek, zayıf ve her tarafından narinlik akan bir çocuğun, terasın anahtarı için beceremese de üst sınıflara kafa tutmasından etkilenen Sentaro o üst sınıflarla kavgaya girişir ve o an Sentaro'ya aşık olursunuz. İnanır mısınız cazla şekillenmiş arkadaşlık, aşk ve gerçekler üzerine bir animede bile, müthiş kavga sahneleri olabiliyor. (Animeler ve onların mükemmel görüntü açılarının mucizesi gerçekten takdire şayan.) Neyse (u_u"), sonracığıma, tabii ki Sentaro anahtarı alır ve bir şekilde arkadaşlıkları başlar. Biliyor musunuz ilk başta animede ciddi ciddi shounen-ai olduğunu sanmıştım. Kaoru'nun Sentaro'nun üzerindeki örtüyü çekmesiyle uyanan Sentaro'nun Kaoru'nun elini tutarak "Sonunda benim için geldin mi?" demesinin başka ne gibi bir anlamı olabileceğini animeyi bitirdikten sonra daha hala bilmiyorum. Ama o aşk olayları çok daha farklı imiş meğer. Bırakın shounen-ai'yi aşk üçgenleri, dörtgenleri, hatta beşgenleri havada uçuşuyor. Yine de baymıyor. Yani animelerdeki romantizmden ölümüne nefret eden beni bile baymadıysa sizi de baymaz bence. Gerçi sanırım o benim animeye resmen aşık olmuş olmamdan kaynaklanıyor - en çok nefret ettiğim şeyler bile bu animede bana hiç dokunmadı çünkü. Mesela baş kız karakterimiz Ritsuko animelerde görmekten en çok nefret ettiğim karakter tipi idi: Cıyak bir sesle bilmem ne-kun diye ortada

dolaşmaktan başka pek bir işe yaramayan, aşırı duygusal, kişiliksiz, şirin ve erkek ana karakterin aşık olduğu kız. Ama niyeyse ondan nefret etmedim. Tabii diğer bir kız karakter olan Yurika çok ayrıydı ve Ricchan onun yanında bayağ bir sönük kalıyordu. Aslında bakarsanız Yurika da başta nefret ettiğim bir karakter tipi idi. Güzel, başarılı, zeki... (Kıskanç ben işte.) Hem de Junichi'nin o sonraki halini görünce onu bırakacağını ve ya ailesinin ona biçtiği yoldan gideceğini ya da çaresiz kalınca Sentaro'ya gideceğini düşünmüştüm ama o ikisini de yapmadı ve Junichi'yi bırakmadı. Junichi gibi bir adamı bırakan kızın yüzüne bakmazdım. (Olgun erkek severim kardeşim ben! Hem ne de olsa bu dünyada L gibi birini bulamayacağım. Bari Junichi gibi bir erkek bulayım!) Bir de soğuk ve sert biri gibi görünmesine rağmen çok yumuşak kalpli olması çok şekerdi bence. Neyse, spoiler yok, gerçi vereceğimi verdim zaten ama... Tabii en çok Kaoru ile Sentaro'yu sevdim. Aslında başta Kaoru'dan çok hoşlanmamıştım, tipik bir gözlüklü, zeki, ciddi karakter havası vardı. Ama bölümler ilerledikçe onun hassas, nazik ve saf yönünü de görüyorsunuz ki, işte o yönü de çok şeker. Sentaro zaten o belalı ama çocuksu hali, afacan tavırları, kocaman gülen suratı, neşesi ve canlılığıyla en sevdiğiniz karakter oluyor.

Sakamichi no Apollon bir josei türünce yakışır şekilde hoş, tatlı ve eğlenceli bir anime, müzikle, hele de caz gibi enfes bir müzikle şekillenmiş olması ise animeye apayrı bir tat katıyor. Eğer kötü bir havanızdaysanız kesinlikle keyfinizi yerine getirecek türden bir anime. Ayrıca caz sevmiyorsanız bile animeyi izlemenizi öneririm çünkü animeyi sevmek için caz sevmenize gerek yok. Üstelik %90 olasılıkla animeden sonra seversiniz.  En azından bir moanin açıp dinleyin yahu! Ama dediğim gibi animeyi sevmek için illa caz müzik sevmek zorunda da değilsiniz.
Kesinlikle favori sahnedir. Aslında burada Kaoru ile Sentaro'nun arası bozuk çünkü Sentaro ondan yardım isteyen bir çocuğun grubuyla birlikte yarışmaya katılıyor. Ama onlar çalarlarken teknik bir arıza çıkıyor. İnsanlar gitmek üzereyken onları "oyalamak" için Kaoru yetişiyor ve... İşte bahsettiğim birliktelik bu!

İşte bahsettiğim "My Favorite Things" uyarlaması. Ritsuko'nun sakin ve tatlı sesi bu şarkıya çok iyi gitmiş. (Ritsuko'nun gereksiz olduğunu düşünmediğim yegane sahnelerden...) Ful versiyonu da şu oluyor. Dinlemenizi tavsiye ederim.


Ve... İşte Yurika ve benim Junichi'ye hayran kaldığımız yer. Tabii ben onun "dağıtmış" halini daha çekici bulurum ama sonuçta o her haliyle çekici. Suwabe Junichi'yi tebrik ediyorum, gerçekten harika söylemiş, tabii Chet Baker'ın söylediği versiyonu dinlemeniz de tavsiyedir.
 
Çok güzel bir animeydi ya... Fazla güzel bir animeydi! Böyle animeleri bitirince bir arkadaşa veda etmiş gibi hissediyorum. ;_; Ama hatırlayacak güzel anılara da bir yenisi eklenmiş oluyor...

18 Aralık 2013 Çarşamba

İnsanız

Merhaba. Benim adım K. Ben bir Torosbiteratör'üm. Bu kelimenin anlamını size açıklardım ama ben de bilmiyorum. Sanırım bir zamanlar bir dinmiş (Hani şu insanların eskiden doğa üstü varlıklara duyduğu inançlardan.) ya da bir moda akımı.  Kabilede hiçkimsenin hangisi olduğuna dair kesin bir bilgisi yok ama atalarım Torosbitera'ya inanıyormuş ve "Büyük Gruplar Ayrılması"nda Torosbiteratörler olarak ayrılmışlar. Bu yüzden ben de bu kabiledenim ve ona inanıyorum işte. Ne olduğunu bilmediğimiz için onu temsil eden bir T harfine sahibiz. Sırtım, bileklerim ve göğsümdeki T harfi, Torosbiteratör olduğumu ve Torosbitera'ya olan sevgimi gösteriyor mesela.
Sonumuz geliyormuş gibi görünüyor. Zira yakında Kataraboriyan'larla bir savaşa gireceğiz. Onlar Katarabor'a inanıyorlar. Katarabor'un ne olduğunu da bilmiyoruz. Ama onlarla savaştığımıza göre Torosbitera her neyse ona karşı bir şey sanırım. Gerçi olmasa da fark etmez. Zira son yıllarda kendini neye adadığını bilen çok az kabile kaldığı (Potterhead'ler, Nazi'ler, Metal'ciler ve sanırım birkaç tane daha. Gerçi onlardan bazıları da kendi aralarında ayrılıyor.) için herkes birbiriyle savaşıyor. Geriye son bir grup kalana dek bu böyle devam edecek.
Ah! Amacımdan sapmaya başlıyorum! Torosbitera'dan söz etmeliyim!
Ölmekten korkmuyorum (Hem de Lider Torosbiteratör'ün dediğine göre Kataraboriyan'ların alayı bıçak gibi keskin dişli, nefesleri berbat kokulu imiş, üstelik yeme içme ya da uyumaya ihtiyaç duymazlarmış. Dev gibi oldukları söylentisi de var.) çünkü bunu Torosbitera için yapmış olacağım. Onu çok ama çok seviyorum. Bu yüzden onun için ölmek benim için önemli değil. Ne de olsa her şeyden çok sevdiğim şey için ölmüş olacağım. Eğer kazanırsak da onun için yaşayacağım. Gerçi şu anda onun için yaşıyorum ama büyükler diğer gruplarla savaşmanın Torosbitera'ya olan sevgimizi arttıracağını söylüyor. Bu sevginin daha ne kadar artabileceğini bilmiyorum ama ne de olsa onlar benden çok daha uzun süre Torosbitera için yaşamışlar. Muhakkak bir bildikleri vardır.
Hiçbir grupta olmayan insanlara çok acıyorum. (Onlara "Normal" deriz.) Lider Torosbiteratör'ün anlattığına göre onların da sevdikleri şeyler varmış ama yapamayacakları kadar bencil olmalılar ki onlar sevdikleri şey için yaşamıyorlar ve başka şeyleri sevenlerle ilişki kurabiliyorlar. Bir zamanlar bu insanlar bizim gibi grup siteler gelirlerdi ama gruplar onları dışladığı için zamanla bunu yapmayı bıraktılar. Aileleriyle birlikte "şehir"lerde yaşıyorlarmış. Sayıları sadece en düşük nüfuslu gruplar kadar sanırım. Ama nesilleri hiç tükenmiyor çünkü dediğim gibi onlar aile kuruyor. Burada ise bu pek yaygın değil çünkü Torosbitera'yı bizden daha fazla sevme olasılığı olan birini sevemeyiz. Ancak nüfus iyice azaldıkça rastgele iki kişi çocuk yapıyor. Ben de böyle dünyaya geldim zaten. (Bu yüzden adım bu kadar basit. Kabilede doğduğum yıl doğan 14. çocuk olduğum için ismim alfabenin 14. harfi olan K olmuş.)  Ailem de kendime yetebilecek kadar büyüdüğüme karar verince beni kovdular. Bu benim için de iyi oldu. Normal'lerin aileleri gibi birbirimizi sevseydik bu sevgi Torosbitera sevgimizin önüne geçebilirdi. Sonuçta söz konusu Torosbitera olunca herkes rakiptir ve rakiplerimizi sevemeyiz.
Bir zamanlar gruplaşmanın nedeni, insanların, sadece kendilerinin hayranlık duydukları şeye hayranlık duyan insanlara ilgi duymaya ve sadece onlarla olmayı istemeye başlamalarıymış. (Tabii o zamanlar insanların tıpkı Normal'ler gibi aileleri varmış.) Ayrılık da aslında savaşla olmamış. Zaman içinde insanlar hayran olduklarına göre ayrılmaya ve ortak şeye hayran olanlar kendi sitelerine taşınıp beraberce yaşamaya başlamışlar. İlk başta insanlar birden çok şeye hayran olup birden çok gruba girebiliyorlarmiş, hangi grubu daha çok seviyorlarsa da, o grubun sitesinde kalıyorlarmış. Ama sonra "En büyük hayran kim?" yarışı çıkmış ve zamanla bugünkü gruplaşma düzeni oturmuş. Bence böylesi çok daha iyi. Kimse hayatını tamamen adamadan bir şeye "hayran" olduğunu iddia etmemeli.
Neyse, en iyisi gideyim de, koluma T yazacak daha çok taş bulayım. Ayrıca muhtemelen savaş için de silah yapmalıyım. Eskiden savaşlar sözlü olurmuş. Hatta bilgisayar ve internet üzerinden olurmuş. Artık insanlar internette yalnızca hayran oldukları şeylerle ilgili arama yapabiliyor ve sadece aynı hayran grubundan insanlarla konuşabiliyor. İnternet artık pek işe yaramıyor çünkü internete torosbiteratör yazınca pek bir şey çıkmıyor. Torosbitera grubundaki hiçbirimiz ne olduğunu bilmediğimiz için hakkında bir şeyler paylaşamıyoruz. Herneyse, işte bu yüzden, artık savaşlar normal savaş gibi silahlı oluyor.
Torosbitarotörler olarak sitemiz neyse ki açık, taşlık bir arazide, böylece kendime bir sürü sivri taş toplayabiliyorum.Kucağım taşlarla dolana dek etrafta dolandıktan sonra gitmek üzere doğruluyorum. Vücudumdaki T iz ve dövmelerine bir yenisini ekleme zamanı.
Tam gitmek üzere doğrulmuşken üzerinde durduğum tepenin dibinde birinin durduğunu görüyorum.
Benim yaşlarımda olmalı. Kocaman mavi gözlü ve kabarık saçlı bir erkek çocuk. Yüzünde neşeli bir sırıtışla beni izliyor. Onu daha önce hiç görmedim ama bir Torosbiteratör olmalı yoksa buraya giremezdi.
"Merhaba," diye sesleniyor bana, gülümsemesi genişleyerek.
Ben bir çocuk olduğum için kono Torosbitera olduğunda bile pek sosyalleşmem. Zaten gruplarda hayran olunan şey dışında sosyalleşme de yoktur. Ama ben Torosbitera hakkında bile sosyalleşmem. Bu yüzden "Merhaba," derken başımı yere eğip taş arıyormuş gibi yapıyorum, ki bir an önce başımdan gitsin.
Ama çocuk gitmiyor. Sanırım rahatsız edici biri. Ayaklarının altındaki ezerken çıkardığı sesleri duyuyorum, tepeyi tırmanarak yanıma geliyor. Göz ucuyla yanımda durduğunu görüyorum, taş toplama işine tamamen dalmış gibi yapmaya çalışsam da kucağımdaki taşları taşıyamayacak hale geldim. Çaresiz, doğrulup beceriksizce sırıtıyorum.
"Bu taşlarla ne yapıyorsun?" diye soruyor şaşkınlıkla.
Savaş için topladığımı öğrenirse fikrimi çalabilir diye düşünerek bir yalan uyduruyorum: "Kendime mobilya yapacağım."
Bir an sessizlik oluyor. Birbirimize bakıyoruz. Bu çocukta beni rahatsız eden farklı bir şeyler var ama ne olduğunu çıkaramıyorum.
Tam dönüp gidecekken elini uzatıyor ve "Merhaba, ben Bertie," diyor sevecen bir sesle. Ne yapacağımı bilemez halde öylece kalıkalıyorum.
"Şey..." Elimi uzatınca taşlar düşüyor. Lanet olsun. Tüm planlarımı mahvetti bu çocuk. "Ben de K," diye homurdanıyorum sinirle, elimde olmadan.
"K mi?" diyor şaşkınlıkla. "Ne yani adın K mi?"
"Evet, K," diyorum. Bakışlarımdan gitmesini istediğimi anlamasını umarak ciddi gözlerimi ona dikiyorum ama bana aval aval bakmakla yetiniyor.
"Ama birinin adı nasıl K olabilir ki? Anne ve babana adını neden K koyduklarını hiç sormadın mı?"
"Adımın T olmasını ben de isterdim," diyorum, bunu hatırlayınca hüzünle iç çekerek. "Ama ne yazık ki doğduğum yıl doğan 14. çocukmuşum. Bu yüzden adımı alfabenin 14. harfi olan K koymuşlar." 10 bebek daha sabredemediğim için içimden kendime küfrediyorum.
"Bence asıl garip olan senin ismin," diyorum, yere düşen taşları tekrar toplamaya başlayarak. İşim bittiğinde bir bahane uydurup gideceğim. "Neden annen ve baban sana doğma numarana göre bir harf ya da Torosbitera ile ilgili bir isim koymamışlar?"
"Bilmem, belki de akıllarına koyacak isim gelmemiştir," diyor salak salak kıkırdayarak. Gerçekten fazla sinir bozucu biri. Hızlanıyorum. 
Bir süre daha sessizlik oluyor. Çocuğun gitmesini bekliyorum ama öylece dikilmeye devam ediyor. Benim üzerimdeki kocaman gözleri hissedebiliyorum. Ah neden bir türlü bitmiyor şu taşlar?
"Eee?" diyor ağırlığını bir bacağına vererek. Haydi, haydi, haydi. Sıkıl da git lütfen. 
Yanıt vermiyorum. Oh be! Tüm taşları topladım. Artık gidebilirim. Büyük bir mutlulukla gitmek için arkamı dönüyorum ki...
"O taşlarla daha iyi ne yapılır biliyor musun?"
Nedense, duruyorum. Yavaş yavaş ona dönerken, kucağımdaki taşlar yere dökülüyor ve kollarım tekrar boş kalıyor. "Neymiş?"
Yüzü aptalca bir sırıtışla kaplanıyor. Aptalca ama nedense benim de sırıtmama sebep oluyor. Yere eğilip taşları iki küçük kümbet haline getiriyor. Sonra kümbetlerden birini bana doğru itip önündeki kümbetten beş taş alıyor ve karışık bir şekilde yere diziyor. Gözlerini beklentiyle bana dikiyor. 
"Bu oyunun adı, Taşat." Gerçekten çok yaratıcı, diye geçiriyorum aklımdan. "Oyunun amacı, kendi taşlarınla rakibinin taşlarına vurmak. Böylece taşlarını alabilirsin. En çok taş alan kazanıyor. Sırayla taş atacağız. Ama sende taşlarını dizmelisin. İstediğin gibi dizebilirsin, yeter ki taşlarını vuramamayayım." 
Kulağa saçma geliyor ama yine de taşları diziyorum. Bitirdiğimde, "Neden T şeklinde dizdin?" diye soruyor Bertie. Gözlerimi deviriyorum, bu çocuk gerçekten salak. "Torosbitera," diyorum iç çekerek. "Haaa." Yüzünde garip bir ifade beliriyor. Kızgınlık ve korkunun karışımı gibi. Oyunun kurallarına aykırı bir şey mi yaptım ki? Bir şey söylemeyince ben de ses çıkarmıyorum.
Oynamaya başlıyoruz. Hayatım boyunca Torosbitera ile ilgili sıkıcı şeyler dışında hiç oyun oynamadım ben. Bu oyunun Torosbitera ile ilgili olmamasını yadırgasam da içimdeki tanımadığım heyecan verici bir his yüzünden kendimi oynamaktan alıkoyamıyorum.
Oyunu kimse kazanmıyor. Sıkılına dek sessizce birbirimizin taşlarını almaya çalışıyoruz. Sonra yine sessizce oyunu bitiriyoruz ve ayrılıyoruz.
Eve giderken güneşin batmak üzere olduğunu fark ediyorum
 ***
Ertesi gün, yine o tepedeyim. Bunu neden yaptığım hakkında en ufak bir fikrim bile yok. Yine de, ayrılmıyorum.
Bir süre sonra tepenin aşağısında yine o görünüyor. Kocaman gülümsemesi yüzüne yayılırken yanıma tırmanıyor.
Tekrar oyunumuzu oynuyoruz. Oyuna ara verdiğimizde sohbet ediyoruz. Ama hayatlarımızdan ya da kendimizden değil. Sıcak havadan, bulutlardan (O birini bir ineğe, bense ötekini çatala benzetiyorum.) ve eskimiş ayakkabılarımızdan söz ediyoruz.
Sonraki gün, yine oraya gidiyorum. Ondan sonrakinde, yine. Ondan sonrakinin ondan sonrakinde de. Her gün birbirimiz hakkında yeni bir şey öğreniyoruz. İsimlerimiz, evlerimiz, yaşantılarımız falan değil ama, çünkü onlar önemli değil; sevdiğimiz yemeklerden, sevdiğimiz renklerden, sevdiğimiz mevsimlerden falan bahsediyoruz. Bertie yumurta yemeyi seviyor, en sevdiği renk yeşil, ilk bahar ise favori mevsimi. Banyo yapmayı seviyor. Ayak parmaklarıyla kalem tutarak yazı yazabiliyor. (Ama bunu göstermeye hiç fırsatı olmadı çünkü her gün ayrılırken ertesi gün kalem getireceğimize söz versek de ertesi gün ikimiz de sözümüzü unutmuş oluyoruz. Bu yüzden aslında gerçek olup olmadığından emin değilim ama ona güveniyorum.) Kapalı alanlarda çabuk sıkılıyor. Ayrıca karanlıktan korkuyor. (Bunu söylerken onunla dalga geçmemden korkuyordu galiba ama ben de karanlıktan korktuğum için bir şey demedim.)
Ben de ona benim hakkımda şeyler anlatıyorum: Yıldızları sevmem, iyi yemek yapmam, böceklerden (özellikle sineklerden) nefret etmem gibi. Bazı konularda benziyoruz, bazılarında ise farklıyız. Örneğin ben soğuk sudan hoşlanmıyorum, o ise sıcak sudan. Veya o çok hızlı koşabiliyor, ben ise koşma konusunda iyi değilim. Ayrıca nefret ettiğimi bildiği halde inatla yanımda domatesli şeyler yemesine sinir oluyorum. Ama birlikte gülebildiğimiz sürece, bu önemli değil. Bertie ile attığım kahkahalar, hepsini silip süpürüyor. Hayatımın en güzel günleri.
Bertie'yi seviyorum, hem ne olduğunu, anlamını bilmediğim o Torosbitera'dan daha çok. Aslında Torosbitera'dan nefret ediyorum. İlk başta bunu kendime itiraf etmekten çekinsem de zamanla kabulleniyorum. Bertie'ye duyduğum sevgi, şu tüm boş hayatımı dolduran tek şey, boş bir kaseye damlayan birkaç damla su gibi hissettirdikleri.
Sonra, savaş başlıyor.
Kataraboriyan'lar tepenin üstünde belirdiklerinde, şaşkınlıktan neredeyse küçük dilimi yutacak gibi oluyorum. Liderin ve büyüklerimizin anlattıklarının aksine hepsi normal insan boyutunda, üstelik tıpatıp biz Torosbiteratör'ler gibi görünüyorlar. Bir süre boyunca, hiçbir şey yapamadan kalakaldıktan sonra elimde gecelerdir yapmak için uğraştığım mızrağımla Torosbitera için çarpışmaya başlıyorum.
Kaderin oyununa bakın ki, karşıma çıkan ilk kişi o oluyor. Ama buna hiç şaşırmıyorum çünkü biliyordum. Onun bizden olmadığını hep biliyordum.
Bir kere geldiği yön Kataraboriyan'ların grubunun yaşadığı sitenin olduğu taraftı. Sonra, vücudunda hiç T izi yoktu, oysa her Torosbiteratörün vücudunda vardır.
Ama görmezden gelmeyi seçmiştim, zaten çok kolaydı. Aslında bizi ayıran bir şey yoktu çünkü, onun soğuğu ve domatesi, benimse sıcağı ve geceyi sevmem dışında. İkimiz de nefes alıyor, yemek yiyor, su içiyor, bazen birlikte gülüyor, bazense birlikte sıkılıyorduk. Karanlıktan korkuyorduk. Şimdi onu karanlığa gönderemezdim çünkü korkacağını biliyordum.
Birbirimize baktığımız süre boyunca gözlerinde kendi yaşadıklarımı görüyorum Sonra gözüm tıpkı benimki gibi el yapımı bir mızrak tutan eline kayıyor. Bileğinin hemen üstünde, liderlik işareti var. Normallerin arasına katılmak istediği için, kendini kardeşini öldüren bizim liderinkinden hani. Gözlerine tekrar baktığımdaysa, edindiğim ilk ve tek arkadaş yerine farklıyı yok etmeye kurulu bir makine görüyorum. Yine de, pişman değilim. Hayatımın çok az bir kısmını da olsa, yaşayabildim. Bertie ile tanıştığım için, sevgiyi, yani bu hayattaki her şeyden daha önemli tek şeyi tadabildiğim için mutluyum.
***
Eee... Mesajı anlamayanlar için hikayede işlemeye çalıştığım mesaj kendi aramızda oluşturduğumuz "grup"ların bizi ne kadar ayırdığıydı. Mesela "Belieber" sadece Justin Beiber'ı sevenlere deniyor sözde ama benim iletişim kurduğum tüm Belieber'lar sadece kendi "türlerinden" olanlarla arkadaşlık kuruyorlardı valla. Ayrıca itiraf edeyim: Bu hikayeyi yazan ben de şu an okuluma bir animeci gelse okuldaki en yakın arkadaşımdansa onu yeğlerim. Hem de hakkında hiçbir şey bilmeden - sırf ortak bir hobimiz var diye... Üstelik gözlemlerime göre çoğu insan da böyle: Yeni oldukları bir ortamda kişilerin kişisel özelliklerinden çok sahip oldukları ortak özelliklere bakıyor.  Mesela biriyle aynı diziyi izlemek o kişinin nazik ve iyi kalpli olmasından daha önemli. Burada değinmek istediğim şey buydu, Torosbitera kelimesini de kafamdan salladım, anlamışsınızdır zaten. (Yoksa gerçek bir şey sanan var mı? Yoktur herhalde.) 
Tabii insanları ayıran başka şeyler de var. Maddi durum, din, hatta dış görünüş vb. vs... Ama bunlara değinmedim, ben daha çok yukarıda bahsettiğim türde gruplaşmaya değindim. Bunu da televizyonda şu yok "Kelebekler Vadisi," yok "Saray Konutları" gibi sitelerin reklamlarını izlerken kurduğum bir hayalle birleştirdim: Hani bu tür siteler genelde şehrin merkezi olmayan uzak bölgelerinde kuruluyor ve içlerinde okuldan tutun alışveriş merkezine dek her şey oluyor ya? Ya günün birinde tüm insanlar bu tür sitelere taşınır ve sadece acil ihtiyaçlar (örneğin hastane) gibi sitelerinden çıkmaya başlarlarsa? Ama harbi o siteler resmen şehir gibi oluyor be! 
Neyse, galiba biraz boktan bir hikaye oldu, mesaj güzel ama kapsamsız, karakterler derinliksiz, dil de çok nadiren kullandığım şimdiki zaman yüzünden pek sıkıcı oldu. Hikayeyi konusu itibariyle olduğunca sade ve sıradan yazmayı planlamıştım zaten ama biraz kötü oldu galiba. Yine de okuduğunuz için teşekkürler. 

15 Aralık 2013 Pazar

Bugün Otaku Günüymüş Yav

Valla facebook'taki tüm anime sayfaları, arkadaş listemdeki anime izleyicileri falan öyle diyor. İnternette bir araştırma yapmadım ama animeciler öyle ilan etmişse, öyledir. Zaten anime hakkında yazasım da vardı.
Anime izlemeye başlayalı iki yıl oluyor ve ondan önce nasıl bir hayatım olduğunu HATIRLAMIYORUM. Daha doğrusu sanal hayatımı hatırlamıyorum. Yani internette ne yapıyormuşum ki? Her neyse.
Anime bence bu dünyadaki en güzel şeylerden biri ve benzersiz bir şey. Kitaplar kadar olmasa da - çünkü kitaplar TAMAMEN bizim hayal gücümüze hitap eder. Yani kitaplarda yazanları kendimize göre en güzel şekilde hayal edebiliriz. Ama bana kalırsa film ve diziler animenin yanında solda sıfır kalıyor. Benim hayatımda sinemaya gitmediğim halde başından kalkmadan izlediğim tek şey Death Note'du mesela. Ben film ve dizi izlerken çok sıkılıyorum. Bu yüzden tüm dizi ve filmler animeye çevrilse şahsen benim için hiç sorun olmayacağı gibi müthiş de olur. *-* xD Çünkü anime çizimlerden oluştuğu için dizi ve filmlerde asla rastlayamayacağınız kadar müthiş görüntüler oluyor. Mesela devasa bulutlarla kaplı anime gökyüzülerinin güzelliğini hangi dizi ya da filmde bulabilirsiniz ki?
Şu resme bakmak, insanın içini ferahlatıyor resmen.
  
http://s4.goodfon.com/wallpaper/previews-middle/541466.jpg 
 http://www.bubblews.com/assets/images/news/529729922_1386864054.jpg 
Görsellerde resimlere bakarken hangisini koyacağımı bilemedim... İşte bunlar hep hayal gücünün el yeteneğiyle birleşmiş hali.
Sonracığıma animelerin en sevdiğim özelliklerinden biri de hayattaki çok küçük ayrıntıların ne kadar güzel olduğunu göstermesi. Mesela yaptığımız sıradan hareketler animelerle bambaşka anlamlara kavuşuyor. (En azından benim için öyle hani.) Örneğin şu gözlüklü karakterlerin meşhur orta parmaklarıyla gözlüklerini düzeltme hareketini kendiniz ya da bir başkası yaptığında yüzünüzde bir sırıtma oluşmuyor mu? Şahsen ben servisimdeki kızın ne zaman o hareketi yaptığını görsem gözlük camları beyaz beyaz parlamaya başlayacak ve ortaya dahice bir fikir atacakmış gibi hissediyorum. (Ama gerçekte galiba kızda tik var.) Ya da biri kollarını başının arkasında kavuşturup kocaman gülümsediğinde "Naruto! / Black Star!" (o hareketten bahsedince aklıma gelen ilk anime karakterleri) diye boynuna atlayasım geliyor ve o kişiye otomatikman bir güven doğuyor içimde. Veya başka popüler anime mimiklerinden yaptığında... Sonra bir de yaprakların uçuşması gibi klasikler var. Nelerden bahsettiğimi anlamışsınızdır işte. Eskiden bu tür şeyler önemsizken bir kez anime izledikten sonra hepsi size kendinizi başka bir boyutta gibi hissettiriyor. Ayrıca yere düşürülmüş bir defterin, siyah kelebeklerin ve okul terasının önemini ancak otakular kavrayabilir.
Bir de anime izlemek insana bunlar dışında da harbi çok şey katıyor. Size anime izlemeye başlama hikayemi anlatayım. Choco-sama anime izliyordu, ben de onun blogundan görüp başlamaya karar vermiştim, nasıl hatırlamıyorum ama herhalde adı yüzünden "Death Note"u seçtim. (O sıralar en yakın arkadaşım ardında hiçbir iz bırakmadan sırra kadem bastığı için bayağ ağır depresyondaydım.) Görsellerden resimlerine biraz bakınca da etkileyici gelmişti. Böylece bir gün ilk bölümü açtım, o mükemmel opening çıktı karşıma ve size yemin ederim o an nasıl da şöyle düşündüğümü hala hatırlarım: "Bu şey hayatımı değiştirecek." Aynen öyle oldu. Anime izlemesem şu an nasıl biri olurdum, ne yapıyor olurdum çok merak ediyorum ama animelerin hayatıma kattığı şeyler paha biçilemez, onu biliyorum. Bir kere başta L olmak üzere birçok anime karakteri bana o zamana dek hayatımı cehenneme çevirmiş farklılığımın bir gurur kaynağını olduğunu öğretti. Sonracığıma beni önyargılarımdan kurtardı. Mesela anime izlemeden önce ben ciddi bir homofobiktim abi. Önemli bir sebebi de vardı tabii ama yine de bu ne kadar iğrenç olduğunu değiştirmiyor. Oysa şu an bırak gayleri yadırgamayı, kendim gay olsam bile bununla hiç derdim olmaz. Ha bir de insanları zekileştirmesi var. Zekileştiriyor abi, bunu inkar edemeyiz. Çünkü animelerin çoğu insanı düşünmeye iten şeyler. Tamam, Boku no Pico gibi gerçekler de var ama Death Note, Rainbow ya da Gantz gibi animeler de var. Aslında kaliteli ve iyi animelerin tümü zaten insanı düşünmeye sürükler. Bir de düşünmeyi de bırakın, animeler insana yalnız olmadığını gösteriyor. Ne zaman kendimi garip, yalnız ve dışlanmış hissetsem Death Note'u açıp kendimi o duygulara yer olmayan dünyanın ortasına bırakırım. Ya da ne zaman umutsuzluğa düşsem Zetsubou-Sensei'nin hayat dersleri ile kahkahalar boğulup kendime gelirim. Bazense moralim bozuktur, neşemi yerine getirecek şöyle hem eğlenceli, hem iç ısıtıcı bir şeyler isterim ve Kimi ni Todoke hemen derdime derman olur. Animeler böyledir işte, izleyecek bir şeyden çok arkadaşınız gibidirler. Duygularınıza ortak olurlar, öyle replikler vardır ki "sanki düşüncelerimi okuyorlar da yazıyorlar" dersiniz. Üstüne üstlük bu duygular yine hayal gücü ile el yeteneğinin birleşimi sonucu mükemmel mimiklerle çizilince, hayran kalmamak elde olmaz. Bu yüzden ben bir otakuyum işte ve evet, "otaku" diyorum - her ne kadar kendimi animeye adamış olmasam da.



11 Aralık 2013 Çarşamba

Alice Pan'in Yok Yok Ülkesi (Okumanıza Hiç Gerek Yok)

Neden büyüyemiyorum?
Hayır, yani bedenen değil. Bedenen fazlasıyla, hatta istemediğim kadar büyüyorum. (Mesela göbeğim kendi bildim bileli fazla büyük.) Ama kendimi hala en fazla 12 yaşında hissediyorum. Hatta 12 bile değil.
Herkes kendimin ne kadar iğrenç olduğumu söylediğimde yaptığım kötü şeylerden bahsettiğimi sanıyorlar ya da böyle dememi kendimden nefret etmeme bağlıyorlar. Tabii, ben hem yaptığım kötü şeyler, hem de kendimden nefret ettiğim için de iğrencim ama iğrenç olduğumu söylerken genellikle kast ettiğim bu ikisi olmuyor. Daha çok şöyle şeyler...
1 - Salondaki televizyonun üzerinde ayak tırnağı parçası, ayak derisi parçası, taşlaşmış ekmek parçası ve mandalina ile elma plasentaları duruyor. Ve annem bunları atamıyor çünkü beni evire çevire dövmek yerine onları orada tutmasının dünyadaki en büyük anne sevgi gösterisi olduğunu düşünüyorum...
2 - Sinirlendiğimde kimseye ne yumruk, ne tekme atarım, ne de ısırırım... Burnunu karıştırır ve üstüne sürerim.
3 - Mart'ta 15 yaşına basacak bir genç kızım. Yapabileceğim daha fazla iğrençlik kaldı mı?
Nefret ettiğim şey güzel olmamak değil. Erkek arkadaş sahibi olmamak değil. Popüler olmamak değil. Mesele ben hala böyle biriyken, tüm arkadaşlarım büyümüş ve  berbat veletlerden büyük insanlara dönüşmüşken benim hala böyle bir dönüşüme dair en ufak bir  belirti göstermemiş olmam. Kendimde bir sorun var gibi hissediyorum. Üstelik hala az buçuk çocuk sayılırım belki ama ya 16 yaşına geldiğimde ne olacak? Çünkü kendimi biliyorum ben, yine aynı bok olacağım, hatta belki daha da kötüsü (Nitekim sanırım bir zamanlar daha iyiydim ve büyüdüğümde benden beklenen kişi olmam olasılığı vardı.). Soracaksınız: O zaman neden değişmiyorsun? Elinde olmadığından mı? Hayır, elimde, sadece değişmek istemiyorum. Benim derdim, insanların şimdi olmasa bile, elinde sonunda benden değişmemi bekleyecekleri. Mesela elinde sonunda birileriyle çıkmak zorunda kalacağım çünkü aksi takdirde... Bilmiyorum. Olmaz işte. Biliyor musunuz, herkes bana "L gerçek bile değil, ona neden bu kadar aşıksın?" der ama L'nin gerçek olmaması benim ona aşık olma sebebim zaten. Çünkü ben gerçek birine aşık olamam. (İşte bir itiraf daha: Bugün itiraflar dizisi mi yapıyorum nedir?) Pekala, L söz konusu olunca bu değişebilirdi belki (Yani sonuçta o L, ona aşık olamayacağım hiçbir bir gerçeklik yok.) ama gerçekten, ben bugüne dek aşık olmayı denedim. Ünlülerle, arkadaş çevremden, sınıfımdan ya da başka bir yerden tanıdığım insanlarla... Hatta kendimi kandırmaya çok yaklaştığım da oldu. Ama sonuçta kimseye karşı bırak L'ye hissetiklerimi, bugüne dek hoşlandığım çizgi film ya da kitap karakterlerinden hiçbirine hissetiğim şeyleri asla hissetmedim çünkü işte, gerçek erkeklerle bir sorunum var, daha doğrusu "ilişki" kavramıyla bir sorunum var, kelimeyi bile ne zaman duysam midem bulanıyor. (Tabii kimsenin benim gibi bir psikopatla ilişki kurmak istediğinden değil, zaten mesele bu da değil, mesele işin ben tarafı.)  Bana en yakın gördüğüm arkadaşım bile bir hayali karaktere aşık olduğu için normal insanlarla ilgilenmiyor, normal insanlarla ilgilenmediği için bir hayali karaktere aşık DEĞİL. Sonracığıma haydi bu meseleyi aseksüelim diye atlattık diyelim peki ya iş konusunda ne yapacağım? Sinirlenince patronumun pahalı ceketine sümüğümü mü süreceğim? Elbette bir patron edinmeyi başarabilirsem... Zira kimsenin 26 yaşında oyuncaklarıyla oynamaya çalışan ve Pokemon falan izleyen bir ruh hastasını işe alacağından şüpheliyim. Yani kısaca demek istediğim şu ki bu böyle devam etmez kardeş. Biraz büyümeliyim. Hala çocuk gibi oyun oynuyorum ve işin kötüsü takıntılıyım da. Ve benim bu takıntımı paylaşan ya da onu katlanabilecek bir Allahın kulu daha yok bu dünyada. Mal mal yaşıyormuş gibi hissediyorum. Herkes bende bir bozukluk olduğunu anlayabilir. Anlıyorlar da. Bende bir tuhaflık olduğunu algısı azıcık açık bir insan kolaylıkla görebilir. Mesela sınıf arkadaşlarım hiçbir erkeğe ilgi duymadığımı söylediğim için lezbiyen olduğumu düşünüyorlar ama ben onlara bir anime karakterine tutkun olduğumu nasıl açıklayacağımı bilemiyorum. 
Benim dünyamda aşk, çiftleşme, hormonlar ve cinsellik olmazdı. Bebekler bebek isteyen insanların onları hayal etmesiyle dünyaya gelirlerdi.  Para olmazdı çünkü aslında sadece bebekler değil, her şey hayal gücüyle meydana gelirdi, diyelim bir kek hayal ediyorsunuz ve o önünüzde belirirdi. İstediğiniz ve gerçekleşen şeylerin bir bedeli olmazdı. Bir de herkes istediği gibi görünür, davranır ve konuşurdu çünkü yargılamak da olmazdı.  Ne harika bir dünya değil mi? Ama sanırım Tanrı böyle bir dünyayı eğlenceli bulmadı da ondan bunu yarattı... Eh, ona kızamam, ben  Tanrı olsam ben de şu an hayalini kurduğum dünyadan sıkılırdım. Ve böyle bir dünya yaratmışken onu milyonlarca toz zerresi için asla değiştirmezdim. Bir de ben aslında bu dünyayı mazoşistçe bir şekilde seviyorum. Yaşadığımız tüm bu önemsiz ve saçma dramlar fevkalede harika... İnsanlar bu dünyadaki toz zerreleri ama mükemmel toz zerreleri... Neyse. Saçmalıyorum işte.
Belki de blogun adını değiştirmeliyim. Mesela "Bir Ergenin Hayatı" koyabilirim, sloganı da "Ergeni Ergenden Öğrenin!" olabilir. Ya da ismi "Ergenleri Tanımak", sloganı ise "Anneler, babalar ve ergen musallatına uğramış diğer insanlar! Bir ergenin kendi ağzından anlattığı hayatı sayesinde ergeniniz hakkında çok şey öğrenebilirsiniz!" olur. Böylece internette sorunlu çocuklarının sorunlarını araştıran aşırı hevesli batıvari ana-babalara bir yardımım da dokunmuş olur hem. Ne kadar iyi kalpliyim değil mi ama, blogumu bile insanlara yardım etmek için kullanmayı düşünüyorum! Eheheh.
O değil hemen hemen tüm bloggerlar bana "Aslında Saçmalık benim blogumun adı olmalıydı." diyorlar. Kimse kusura bakmasın ama en saçma blogun benim blogum olduğu konusunda bence herkes hemfikir olmalı. Yani lütfen ama! Bu benim tek meziyetim! (Saçmalamak, rezillik, aptallık yani...) Bunu da elimden almaya çalışmaya kalkmayın lütfen! Zaten yeterince şeye sahipsiniz...
Eee... Öhöm. Nerede kalmıştık? ^^"
Aslında blogun adı için "Neet Yuvası" ya da "Harikalar Diyarı" gibi iki isim düşündüm ama sadece düşündüm. Çünkü Saçmalık bu blogun ismidir, açık ve net. Yalnız şablonu değiştirsem çok, ÇOK iyi olacak. Yani daha doğrusu bir şablon uydurabilsem. Nasıl yapıyorsunu lan? Ben de asla sayfayı kaplamıyor o şablon. Belli bir boyutu mu var? O boyutta anime wallpaper'larını nereden bulabilirim? Kusso... Bu konuda acayip yeteneksizim. Hatta en az fotoğraf çekinme konusunda olduğum kadar yeteneksiz. (Fotoğraf çekinme konusundaki yeteneksizliğim fillerin dans etme konusundaki yeteneksizliğine eş değerdir.)
Bu arada bugün dışarıda bir buçuk saat servis bekledim. (Dışarıda çünkü ben servise evin önünden binmiyorum, 4. Levent'ten biniyorum, oraya da metroyla gidiyorum.) Normalde karlı havalarda ASLA okula gitmem, hele bu kadar uzaktaki okula HİÇ HİÇ gitmezdim ama bugün sınavım vardı. Tabii 1 buçuk saat ayaklarım morarınca mecburen annem müdürü aradı ve yalvar yakar sınavı başka güne aldırttı da eve gelebildim... OF! Nedir bu her kar yağdığında benim başıma gelenler? Önce ölümden dönerim (7. sınıf), sonra annem beni uyarmış olmasına rağmen aptal gibi eve daha erken varayım diye okuldan kaçıp minibüsle eve 5 saatte dönüp anahtarlarımın yanımda olmadığını fark etmek (Bu en kötüsü - geçen yıl/ 8. sınıf) ve 1 buçuk saat servis beklerken donmak, metroda beklerken de insanlar tarafından dilenci zannedilmek ve sapık davranuşlara maruz bırakılmak. Yalnız her gün metroda yanından geçtiğim dilencilere daha çok acıyorum artık. Orada, soğukta beklemek o kadar korkunçtu ki, üstelik onların okuyacak kitapları da yok ve 1 buçuk saat değil, tüm gün oradalar. Hem belki dönecek evleri bile yok. Zavallı insanlar. Neyse, elden bir şey gelmiyor işte, içim karardı şimdi... Zaten Yorucho da yok. Onunla konuşmadığımda kendimi hep kötü hissediyorum. Mesela benim hayatım bir anime olsa Yoru'nun olmadığı sahnelerde başımda gri bulutlarla geziyor olurdum ve arka plan da siyah olurdu, Yoru geldiğinde ise güneş doğar, çiçekler açar ve arka plan pembeye dönüşürdü. Çizim stili Shaft'dan KyoAni'ye kayardı.
Fazlasıyla saçma yazının sonu.
Not: Peter Pan neden beni kurtarmaya asla gelmedin? Wendy gibi anaç olmasam da ben mızıkçılık yapmazdım.