30 Ocak 2014 Perşembe

Delilik bir akıl durumu değil, bir yerdir.

What have you done Alice?

Şu an beni Alice olarak tanımanızı sağlayan oyun, Alice Madness Returns ne kadar olduğunu hatırlayamadığım yıllar önce D&R'da gördüğüm bir oyundu. Açıkça söylemek gerekirse (Daha önce bunun aksini söylemiş ya da bunu belirtmemiş olabilirim.) Alice Madness Returns'den önce Alice Harikalar Diyarı benim pek ilgimi çeken bir eser olmamıştı. Daha doğrusu, bu kitapta o kadar ne bulduklarını anlamıyordum. Tüm çocuklar böyle hayaller kurmaz mıydı? Bir çocuğun sıradan hayallerinin kitapta toplanışıydı işte! (Şu an bu kitaptan bu kadar hoşlanmamın sebebi büyümüş olmam. Artık küçük bir çocuk değilim ve sadece kendi dünyamda yaşamıyorum. Ne yazık ki aynı zamanda da hayal gücüne yer olmayan bir dünyada yaşıyorum ve hayal gücü meğer zor bulunan bir lüksmüş. Benim hayal dünyam bana yettiği için Alice'in Harikalar Dünyası'na ihtiyacım yoktu ama şimdi onun gülmeye ve eğlenmeye ihtiyacı olan çocuklar ve yetişkinler için ne kadar önemli olduğunu anlıyorum.) En azından ben kitaptakilerden çok daha fazlasını kendi hayal gücüme sığdırabiliyordum. (Bir kendi hayal gücünü övme seansı daha, evet... Sahip olduğum başka bir şey yok, ne yapalım?) Ama Alice Madness Returns... O çok farklıydı çünkü o bildiğimiz Harikalar Diyarı'nı bambaşka bir açıdan ele almıştı. Onu kanlı bir cehenneme çevirmişti. Bildiğimiz klasik sarışın-mavi gözlü Alice tasvirinin aksine siyah saçlı ve delici yeşil gözlü, önlüğü kan lekeleriyle kaplı, elinde kanlı bir bıçak tutan Alice tasvirine aşık olup oyunu biraz araştırınca bu cehenneme hayran kaldım. Ama ilk başta o kadar ilgimi çekmesine rağmen satın alamamıştım çünkü bayağ pahalıydı. Hem de o sırada teyzemlerde kalıyordum yani annem olmadığı için bana oyunu alacak kimse yoktu. Sonra da oyun resmen sırra kadem bastı! O kadar aradım ama bir türlü bulamadım. Sonunda bulduğum ise yine teyzemlerleydim ama bu sefer param vardı. Ne var ki bu sefer de kuzenim "indiririz" diye aldırmadı. O gün onun sözüne inandım ya hala bu yüzden kafamı sikmek istiyorum. (Yapabilsem çoktan yapmıştım.) İndirdiler ama tam 10 GÜN SONRA. Bir de sonra o oyunu benim bilgisayarıma aktaramadık.  O yüzden hayatımda ancak 1 kez oynayabilmiştim. (Sonra korsanını buldum ama bir türlü alamadım işte.) Ama geçen hafta yıllar sonra tekrar oyunu nihayet kendi bilgisayarıma indirebilmeyi başardım! Rusça ama olsun. (Theta hariç hiçbir crack çalışmıyormuş zaten ama ben theta crack'i de indiremedim.) Ne de olsa hemen hemen tüm kontrolleri hatırlıyorum. Hem oyundan mahrum/uzak kaldığım onca zaman boyunca tüm videolarını falan izlediğimden her şeyi hala aklımda. Daha oyunu yeni indirdiğim ve oynamaya pek fırsatım olmadığı için henüz çok ilerleyemedim ama Harikalar Diyarı'na döndüm ya benden mutlusu yok!
 
Biraz oyunun konusundan bahsedeyim. Şimdi bu aslında American McGee's Alice'in devamı ama bu oyunu oynamak için ille onu oynamanız gibi bir şart yok. Ben oynamadım mesela. Ama Spicy Horse'un yaptığı güzelliklerden biri de ikinci oyunu birinci oyunla birlikte getirmiş. Yani bir yerden satın alırsanız menüde ilk oyun American McGee's Alice de var. Oyunun İngilizcesini elime geçirebilir ya da oyunu bir yerlerden alabilirsem Alice Madness Returns'den hevesimin hiç değilse birazını alınca oynamayı düşünüyorum. Ama şart mı değil. Zaten Alice Madness Returns'ün American Mcgee's Alice'den daha çok ses getirdiği bir gerçek. Oyunu oynayan birçok kişinin American Mcgee's Alice'den haberi bile olmayabilir. Alice'in başına gelen her şeyi, ailesini yangında kaybettikten sonra akıl hastanesine gidişini, Harikalar Diyarı'nın cehennemene dönüşünü Alice Madness Returns'de öğreniyorsunuz. Aslında, iki oyunun konusu da aynı, Alice'in akıl sağlığını geri getirmesi için Harikalar Diyarı'nı kurtarması gerekmektedir. Ama devam oyununda Harikalar Diyarı'nı temizlemeye çalışırken bir yandan da geçmişinizin unuttuğunuz parçaları birer birer su yüzeyine çıkıyor. Zaten Harikalar Diyarı Alice'in aklının bir temsili. *spoiler sayılabilir* Hatta belki de daha fazlası... *spoiler sayılabilir*
Neyse, oyunumuz, Alice'in bir yıldır kaldığı Home Sweet Home yetimhanesinde başlıyor. "Go to Wonderland" diyor yetimhanedeki Doktor Bumby ve Alice'in hikayesine (yani hatırladığı kadarına) kısaca tanık oluyoruz. Ardından Alice ilaçlarını almak için yetimhaneden çıkıyor ama sokakta karşılaştığı beyaz bir kedi merakını cezbediyor ve kediyi kovalamaya başlıyoruz. Merak, kediyi öldürür, Alice'i ise Harikalar Diyarı'na götürür. Sokakta karşılaştığımız akıl hastanesinden tanıdığımız bir hemşire bizi biraz daha geçmişe götürüyor ve sonunda kendimizi Harikalar Diyarı'nda buluyoruz!
Hiç unutmam, ilk oynadığımda oyunun o ilk kısmını, Pewdiepie'ın 5 dakikada bitirdiği o kısmı ben 1 saatte geçmiştim. Beceriksizlikten değil, beceriksizdim de elbet ama ondan değil, mekanın her metrekaresini incelediğimden. Allahım o grafikler... O mekanların güzelliği... O zengin hayalgücü... Tamam, kontrolleri zor bir oyun olabilir. Tamam, kendini tekrar ediyor olabilir. Tamam, çok fazla bug vardır. (İnanıyorum ki o "şemsiye" oyunu oynayan herkese illalah getirmiştir.) Ama eğer oyun size domino taşları üzerinde zıplamaktan, bebek evlerinde koşuşturmaktan yahut bulutların üzerinde süzülmekten keyif aldırabiliyor, kısacası sizi gerçekten Harikalar Diyarı'ndaymışsınız hissettirebiliyorsa tüm bunlara değer bence. Mcgee ve Spicy Horse teknik bakımdan en iyi oyunu yapmamış olabilirler belki ama hayal gücü bakımından 1. sıraya oynar diye düşünüyorum.Yani başka hangi oyunda kara biber öğütücüsüyle kanatlı vida avlayabilirsiniz ya da salyangoz kabuklarının içinden diş toplayabilirsiniz ki? Ayrıca gerek oyun yüklenirken altta yazan kısa replikler olsun, gerek daimi dostumuz Cheshire Cat'in replikleri olsun, gerek de Alice ile Doktor Bumby arasında geçen diyaloglar olsun ben bu kadar edebi bir başka oyun da görmedim.
 
Konu güzel, mekanlar harika, e tema zaten şahane... Gelelim genel görüşün Spicy Horse'un çok daha iyi iş çıkaramadığı hakkında olan teknik şeylere. Bir kere oyunu azıcık olsun araştırmışsanız mutlaka duymuşsunuzdur: Yukarıda da belirttiğim gibi çok fazla bug sorunu var. Ama bu bug'lara alternatif çözümler internette mevcut. Bir de oyun kontrolleri başta zor geliyor ama sonradan alışıyorsunuz. Ayrıca bazı gamerlar savaş sahnelerinden yakınmışlar ama şahsen ben savaş sahnelerini, silahları, hatta yaratıkları sevdim. Tamam, bazı savaş sahneleri çok karışık oluyor, sonracığıma oyunun sonlarına doğru kafasına kafasına tekrar tekrar da vursanız histeri moduna girmeden öldüremeyeceğiniz yaratıklar peydahlıyor. Ama ne bileyim, seviyorum ben, zor durumlarda mavi kelebekler eşliğinde ışınlanarak sıvışmak gibi özellikler çok kullanışlı bence.  (Gerçi sorsanız sen bu oyunla ilgili neyi sevmiyorsun diye verecek bir yanıtım yok.)  Sevmediğim tek şey savaşlarda her şeyi kullanamamanız. Mesela önünüzdeki yol canavarlar dışında açık da olsa küçülerek aradan sıvışamıyorsuz. (Tamam tamam biliyorum, yok öyle bir dünya, vurmayın. xD *beceriksiz gamer işte*) Örneğin oyunun daha ilk kısmında var öyle bir yer. Hatta tam da şu an kaldığım yer. İlk oynadığımda da orayı geçememiştim, oyunda en çok zorlandığım yerdi, benim yerime kuzenim geçmişti. Her ne kadar uzaktaki şeyleri vurmak için kullanışlı olsa da Karabiber Öğütücü'den hiç haz etmiyorum. En sevdiğim silah klasik Vorpal Blade. Çıkardığı sese hastayım.
Şimdi oyunun + ve -'lerini şöyle bir toparlayalım. Artıları; Alice, hikaye, mekanlar, tema, görsellik, grafikler, yaratıcı hayal gücü ve tüm bunların mükemmel işlenişi. Eksileriyse dediğim gibi oyundaki hatalar, duraklamalar, kontroller. Bir de bence bu oyunu herkes sevemez. Bir kere bir korku oyunundan beklentiniz salakça jumpscarelerse ve durdurak bilmez pata kütelerden hoşlanıyorsanız bu oyun muhtemelen sizi tatmin etmeyecektir. Çünkü Alice Madness Returns ancak geldiğiniz her yeni mekanda etrafınıza şöyle bir bakmak size keyif veriyorsa ya da çetin bir savaşın ortasında bile öğelerin gotikliğinden zevk alabiliyorsanız sevebileceğiniz bir oyundur.
Şahsen Alice Madness Returns'ün benim için yaratılmış olabileceğine gerçekten inanıyorum. Düşünüyorum, düşünüyorum ama benim için, bundan daha güzel bir oyun hayal edemiyorum. İlk ciddi ciddi oynayıp bitirdiğim oyundu ve başka bir oyundan bu oyundan aldığım zevki alabileceğime ihtimal bile vermiyorum. Ben çoğu zaman en çok sevdiğim şeylerden bile TAM olarak tatmin olmam. Mutlaka benim daha iyi yapabileceğim en az bir nokta bulurum. Fakat Harikalar Diyarı'nı GERÇEKTEN yapabilecekleri en iyi şeye uyarlamışlar. Hiç savaş sahnesi olmasa bile ben sadece domino taşlarından atlayarak, anahtar deliklerinden geçerek, karttan karta zıplayarak, kaydıraklardan kayarak ve o mekanları didik didik karışlayarak oyundan gene maximum zevk alacağıma eminim ama dövüşler olmasa kim satar kime satar? Hem işin delilik kısmı da oyuna çok başka bir hava katıyor. Alice Madness Returns gerçekten eşsiz bir şey ya. Hakkında ne yazsam duygularımı tam olarak dökemem sanırım. Bir insanın sevdiği her şey (delilik, kan, gariplik vs.) bir oyunda mevcut olabilir üstüne üstlük tüm bunlar gotik bir tema ile işlenebilir mi? Oluyor! Bu oyunu sadece bir oyun olarak tanımlamam mümkün değil çünkü resmen sanat eseri.  Sanırım Lewis Carroll bile görse şapka çıkarırdı. Tim Burton'ın ise eğer oyunu görmüşse "Nasıl bunun gibi bir film yapamadım nasıl, nasıl, nasıl!?" diye kafasını duvarlara vurduğundan kesinlikle eminim.
 Bir de başta da belirttiğim gibi kendime oyundaki Alice Liddell yüzünden Alice nickini verdim. Kendimle oldukça özdeşleştirdiğim bir karakterdi. Özellikle bu oyunu oynadığım sıralar bir takım nedenler yüzünden benim de akli dengem pek yerinde olmadığından. Gerçi doğduğumdan beri ne zaman oldu ki?  "We all are a little mad" sonuçta. Neyse. Alice'in çok sempatik bir karakter olduğundan emin olabilirsiniz. Arada delleniyor ama iyi kız. Harikalar Diyarı'nın dışındaki saf ve ürkek tavırları ve kaydıraktan kayarken attığı kahkahalarla yüreğinizi dağlar, Harikalar Diyarı'ndaki cesur ve kararlı Alice olarak onu bunu biçerkense kendine hayran bırakır. Oyunun sonunda ise ağzınızı açık bırakıyor zaten ama spoiler yok elbette. *vermemek için kendini zor tutuyor* Spoiler yok ama şu kadarını söyleyeyim oyunun bayağ çarpıcı bir sonu var.
Bu arada oyunla ilgili sevdiğim şeylerden birini daha belirteyim. Bildiğimiz Alice Harikalar Diyarı'nda hikayesini değiştirmiyor. Bildiğimiz hikayeden sonra ne oldu sorusuna alternatif bir yanıt getiriyor yalnızca. Ayrıca oyundaki Alice'in tam adı: Alice Liddell. Belki Alice Harikalar Diyarı'nda hikayesini Charles Dodgson'ın (Lewis Carroll'ın gerçek adı.) Alice Liddell isimli gerçek bir kız için yazdığını duymuşsunuzdur. Yani oyun kitaba bayağ bağlı aslında. Hatta gerçek hayata bazı başka ciddi atıflar da yapmışlar ama bahsetmeyeceğim çünkü ciddi spoiler olur. Bundan bir önceki yaz tatilinde (ki hayatımın en sıkıcı yaz tatiliydi) Bay Dodgson'ın hayatı ve kitap hakkında birçok araştırma yapmış ve bu araştırmalarım sonucu bir yazı yazmıştım. Belki bu yazıyı yakında yayınlarım ve yazıya spoiler içeren teorimi de eklerim.
Size oyun hakkında önerebileceklerim toplayabildiğiniz tüm dişleri toplayın çünkü Alice'in güzelim elbiselerini dişler sayesinde alıyorsunuz. Bir de özellikle ilk bölümden sonra sık sık küçülüp etrafı inceleyin çünkü küçülmedikçe görünmez olan gidiş yolları olabiliyor. Küçülmek çok kullanışlı tabii ama büyümek öyle çok işe yaramıyor.
Bir de şuraya bir göz gezdirmenizi öneririm. Bakmak bile insana ilham veriyor yarabbi. ❤ Söz konusu AMR olunca başka birçok güzel galeri de bulabilirsiniz.  
 Son olarak bir de Alice Otherlands bir proje vardı ama ona ne oldu tam olarak bilmiyorum. Bu yıl Aralık'ta DVD halinde satışa sunulacak kısa filmler. Başta oyun olacakmış aslında ama niyeyse EA istememiş. Animasyon stili şumun gibi olacaksa fazlasıyla müthiş olacağını söyleyebilirim.
Umarım inceleme sayılmak için çok fazla fangasm içeren yazımdan keyif almışsınızdır! Şimdi gelelim bana... Benim de Harikalar Diyarı'na düşmeye ihtiyacım var bu aralar. Gerçi  bu imkansız çünkü evden dışarı çıktığım yok ve evde tavşan deliği bulabileceğimi hiç sanmıyorum. Neyse. Tüm gün uyumak istediğim garip bir ruh halindeyim. Tatil, istediklerimi yapıyorum, senelerdir tekrar oynamak için can attığım oyunu indirebildim. Öyleyse neden böyleyim? Ben gerçekten okuldan nefret ederim. Eskiden mesele sınıf arkadaşlarım, öğretmenler falan filanken bu anlaşılabilir bir şeydi ama şimdi sınıf arkadaşlarımı da, öğretmenlerimi de seviyorum ama buna rağmen bir dönem boyunca okula gitmemek için neler yaptığıma inanamazsınız. Tüm arkadaşlarım tatillerden sıkıldıklarından yakınırken ben bu güne dek bir kez olsun yakınmadım. Evde yalnız başıma vakit geçirmeye alışığım ve seviyorum. Ama nedense bu tatilde ölesiye sıkılıyorum. Gerçi yarından sonra tatilim bitiyor sayılır çünkü annem izin alıyor ve beni bayağ ders çalıştıracaktır. Ayrıca çok fazla grup ödevi var, yani sık sık ödevler için sınıf arkadaşlarımla bir araya gelmek zorunda kalacağız, üstelik muhtemelen ödevleri halletikten sonra gezeceğizdir de... Bir de ilgilenmem gereken kendi arkadaşlarım var tabii. Tüm bunları hesaba katınca yarından sonra beni yoğun ve tüm gün anime izleyip oyun oynama (Alice Madness Returns dışında bir de Limbo ve Alice Mare diye bir oyun oynuyorum. Limbo biraz durgun bir flash oyun ama benim hoşuma gitti. Alice Mare ise oynadığım en güzel rpg'lerden. Bildiğimiz klasik peri masalları hakkında. Gerçekten çok hoş bir oyun.) tempoma elveda etmek zorunda bırakacak bir program bekliyor. Kafamı dağıtabileceğim için hiç şikayetçi değilim. Şey bay bay o zaman!
Not: Günlerdir kumanda paneline giremiyorum, boş sayfa çıkıyor, arama çubuğundan yayınlar kısmına ve diğer kısımlara girebiliyorum ama. Bu sadece bana mı oluyor? Yeni yazı yazan varsa haber versin de okuyayım. 
Notnot: Alice Madness Returns indirmiş olan varsa düzgün bir indirme linki verebilirse çok memnun olurum. Tamam, kontrolleri biliyorum falan ama elbette İngilizce oynamayı, Rusça oynamaya tercih ederim.
Notnotnot: Bana şans dileyin de geçeyim artık şu vidalı kısmı. Daha tam olarak Harikalar Diyarı'na bile gelemedim yahu! Üstelik benim için o bölümü geçecek kuzenlerim de yok. ;_; Kendi başımın çaresine bakmak zorundayım yani ama ah, o lanet kanatlı vidalar yok mu, çok gıcıklar be çok! *grrrrr*







21 Ocak 2014 Salı

Hayat Güzeldir

Hayatında türlü aksilik çıkan, resmen kafasında kara bulutlarla dolaşan, bozuk bir insanım. Güzel, akıllı, başarılı, yetenekli ya da zengin değilim. Berbat bir hale getirdiğim sıradan bir hayata sahibim. Buna rağmen neden bilmiyorum ama depresif olmadığım dönemlerde hayata güzel, akıllı, başarılı, yetenekli ve zengin insanlardan çok daha iyi bakabiliyorum. Hiç güzellik olmayan şeylerde bile bir güzellik görebiliyorum. Tamam, genelde depresif, mızmız, ayda, hatta haftada bir mutlaka "baş edilemeyecek muazzam acılar uçurumuna" yuvarlanan bir eziğim. Ama demek istediğim şu ki bunlar hep ergenliğin getirdiği şeyler sadece. İnsanların nasıl olup da hayatlarından devamlı bu kadar bıkkın olabildiğini anlamıyorum ben. Elbette büyük sıkıntılar içinde olan insanları kast etmiyorum. Düzgün bir işe sahip veyahut daha çocuksa düzgün bir okula giden, karnı aç gezmeyen, sevdikleri yanında, sıradan ama düzgün bir hayata sahip olan insanlardan bahsediyorum. (İmrenilesi bir hayata sahip olup gene sahip olduklarının farkına varamayan gerizekalılar için zaten hiçbir şey söylemiyorum.) Tamam, kendini yalnız ya da sosyal açıdan kötü durumda hissedebilirsin, işteki verimin ya da notların kötü olabilir, kısacası bazı açılardan kendini yetersiz görebilirsin... Ama bunlar tüm insanların yaşadığı şeylerdir. (Yaşamayıp yaşıyormuş gibi yapanlar var bir de. Ağzına sıçtıklarım. Neyse, bu, pembe ve çiçekli arka planla yazdığım, neşeli ve mutluluk verici bir yazı. Bu yüzden o götoşları karıştırmayalım. Ayrıca küfür ederek ortamın ağzına da sıçmayalım lütfen.) Özellikle de benim. Mesela kafamda uydurduğum hikayelere inanır, gecelerce uyuyamam, akla gelebilecek her konuda, tüm konularda kötüyüm... Buna rağmen bunlara sadece zaman zaman takılıyorum. Oysa bazı insanlar böyle şeylere takılıyorlar ama bırakamıyorlar bir türlü. Sanırım önceki yazımda sınıfımda derste jileti çıkarıp kendini kesen kızlardan bahsetmiştim şöyle bir ayak üstü. Biraz daha bahsedeyim.  Elbette bu kızlar çok iyi tanıdığım insanlar değil. Belki kendi içlerinde çok farklı, içinden çıkamadıkları problemleri vardır, kim bilir? Belki aşk acısı çekiyorlardır. Ya da aileleriyle sorunları vardır. Ama düşünün: Sadece içten içe yaşayabilecekleri bir sıkıntı nasıl onları kendilerine o tür bir zarar verecek kadar ileri götürtebilir ki? Aslında içten içe sıkıntıları olduğunu da sanmıyorum. Çünkü dıştan görünen sebebe kendilerini kesmelerine şaşırtmayacak kadar takıntılılar. Bu sebep ne mi? DERSLER. SINAVLAR. NOTLAR.
Yav yemin ederim, anlamıyorum, anlamıyorum. Ulan not yahu. Siktiriboktan (Burada pembe ve çiçekli arka plan değiştiği için küfür edebiliriz.) bir sınavdan aldığın boktan iki rakam. Üstelik aldıklarından yakındıkları notlar da 60 falan. Benim Fizik dersinden aldığım notların toplamı bile 60 değil ve sen gidip sınavdan 60, 65, 70 aldın diye bileğini kesiyorsun. =_=" Şimdi problemli olan ben miyim bunlar mı? (Aslında sanırım ikimiz de problemliyiz...  Benim Fizik'ten 25 alıp derste hala gizlice kitap okumam da abartılı. Ama ne yapayım, bunlar hep Hades'in Evi işte, sigh.) 30 yaşına geldiğinde o notların bir tekini bile hatırlamayacaksın ki! Şimdi böyle gereksiz bir şey için kendini kesmeye değer mi? Zaten ben bu ota boka kendini kesenlerin resmen gösteriş yaptığı kanısındayım. Çünkü şahsen ben aynen öyle yapıyordum. Kısaca yalnızlık başlığı altında toplanabilecek bir takım sorunlar yüzünden devamlı acı içinde olduğum o dönem galiba geçen seneydi. Acımı bastırmak için kafamı duvara vurur, kollarımı, bacaklarımı, alnımı keser (Ama jiletle değil, bıçakla, nedense jiletlere karşı hep mesafeli oldum.), ağzımın içini resmen oyar, ısırabildiğim her yeri ısırır ve tırmalardım. Sözde bunları saklamaya çalışıyordum ama aslında çalışmıyordum. Birilerinin görmesi, bana ne olduğunu, kendime ne yaptığını sorması için deli olurdum. Peki ya neden intihar etmiyordum? Göt korkusu olsa haydi neyse. Aklımdan geçse bile ciddiye bile almadığım bir düşünceydi. Neden mi çünkü ben ölmek istemiyordum. İstediğim şey kurtarılmaktı. Neyse. Bu başka mesele. Kalbim kırıktı. Acı içindeydim. Hislerimi paylaşacak kimsem de yoktu. Sonra ne oldu? Bir insanla tanıştım bunların hepsi değişti... Onunla tanıştığımdan beri yalnızlık hissetmiyorum. (Bahsettiğim kişi kendini biliyor. ^-^ *sarılır*) Hem kendime koyduğum kurallar var. Eğer birine karşı hiçbir yanlış yapmadığından eminsen ama o kişi yine de seni bırakırsa asla onun için üzülme çünkü üzülmeye değecek biri değil demektir. Başkalarını üstün görerek kendini kandırma. Şu birine bağlı olmadan yaşayamayan karılar gibi de davranma.
(Bunları kendime yazdım çünkü benim genel hatalarım ve üzüntüm bunlara uymamaktan doğar.)
Herneyse. Gene başkalarına dönüyorum. Açıkçası zaman zaman olabilir ama genellikle ben kendimin boş yere  üzülmediğini düşünüyorum. Çirkinliğime üzülmem gerçekten çirkin olduğum için. (Martı kaşlar, sivilceler, kocaman bir göbek, pörtlek ve garip gözler vb. vs...) Kaldı ki ona da sadece zaman zaman üzülüyorum bakın. Görünüşümdeki onca kusura rağmen kendimi güzel bulduğum zamanlar bile olabiliyor. Aslında benim kendimi çirkin bulmamın nedeni de bu Victoria's Secret mankeni olacak kadar olmasa da Disney'in bir gençlik dizisinde baş karakter olabilecek kadar güzel insanların kendine çirkin demeleri. "Eğer bu pürüzsüz tenli şahane madonna çirkinse ben..." diye düşünüyorum ve devamı geliyor. Derslerime üzülmemin tek nedeni Yoruko'da kalıp kalamayacağımın onlara bağlı olması. (Eskiden epey üzülürdüm de artık pek takmıyorum.) Ve artık yalnızlığı da takmıyorum çünkü Yoruko var ve onunla tanıştığımdan beri kendimi neredeyse hiç yalnız hissetmedim. Yani tek sorunum dış görünüş, o da dediğim gibi, o gerzek taş karılar yüzünden. Kaldı ki bu yüzden kendimi de kesmem. (Aynada kendimi görünce tekme attığım, sonra cam parçalarının kafamı yardığı (Ama bu yanlışlıkla olmuştu, bunu planlamamıştım.) ve tuvalete yetişemediğim için kendi üstüme kusup anneme çığlık attırdığım olmuştur.) Aslında gerçekten umurumda olsaydı, abur cubur yemeyi bırakır, diyete girer, bir sürü bakım ürünü ve makyaj malzemesi alır, retrica ile binlerce fotoğrafımı çekip instagram hesabıma koyar, bir şekilde kendime biraz çeki düzen verirdim ama işte bu da sadece o kendini beğenemeyen taş gibi hatunları görünce oluyor. Oysa bu insanların "dertleri" sürekli, sürekli, SÜREKLİ hayatlarında. Eğlenirler, gülerler, güzel şeyler olur ama sorsan gene üzgündür, yine mutsuzdurlar. "Ben şanssızım", "Niye hep ben?" ve "Hayat hiç yüzüme gülmüyor"   favori laflarıdır. Hep kötümserdirler, bir sınava girerler, çıktıklarında hemen "kesin 30 alacağım" derler. (Ve 70 alırlar.) Bir ödevi veremediler diye dünya başlarına yıkılmış gibi olurlar. Bir hata yaptıklarında bunu ölümüne abartırlar. Bu tür şeyler... Ve bu aptalca ve saçma üzüntüleri tüm hayatını etkiler. Oysa insan üzüle üzüle nereye kadar yaşar ki? Bana Pollyannacı diyebilirsiniz ama değilim. Ben de her zaman işleri iyi tarafından göremiyorum elbette. Hatta ilk başlarda bunu yapmakta çok zorlanmıştım. İyi tarafı bulabilsem bile beni tatmin etmiyor ve işin kötü tarafını düşünüp üzülmekten kendimi alamıyordum. Ayrıca yaptığım da çok yapmacık geliyordu tam manasıyla uygulayamadığım için. Ama zamanla bu bir alışkanlığa dönüştü. Artık ara sıra kendimi kaybettiğim olsa da işlerin iyi yanına odaklanıyorum. Çünkü kötü yana odaklanmak bana iyi hiçbir şey kazandırmaz. Neden yok yere kendimi üzeyim ki? Bunu saçma buluyorum. Fizik sınavından 20 alıp teneffüste kahkaha atabiliyorum. Yakın bir arkadaşımı kaybedip en azından onunla geçirme şansım olan tüm o güzel zamanlar için minnettar olabiliyorum. Korkunç bir gecede gökyüzüne bakıp onu görebildiğim için mutlu hissedebiliyorum. Dünyanın acımasızlığı etrafımı sardığında bu dünyadaki güzel şeyleri hatırlıyorum: Sevdiğim kitapları, sevdiğim animeleri, sevdiğim yemekleri, sevdiğim insanları, onlarla geçirdiğim güzel anıları, yazı yazmanın ya da resim çizmenin verdiği hissi... Her şey sadece iğrençlik, acı, mutsuzluktan ibaret olduğunda bile ayağa kalkıp hayatta olduğumu hissetmenin tadına varabiliyorum. Bütün bunların yerine öbür türlü davranmak bana ne kazandırırdı?
Gerçekten kendinizi yalnız hissediyorsanız arkadaş edinmek için çabalayın. Derslerinizle ilgili sıkıntınız varsa çalışın. Kendinizi çirkin hissediyorsanız, ki eminim hissettiğiniz kadar çirkin değilsinizdir, kendini güzel hissedebileceğiniz hale getirin. Eğer tüm çabalarınıza rağmen olmuyorsa da bu sorunlarınızı boşverin ve hayatın güzelliklerine bakın. Emin olun onlardan çok fazla var. Yine emin olun ki böyle yaptığınız sürece hayat mutlaka değişecek ve gerçekten güzelleşecektir. Çünkü insanın bazen takmaması gerekiyor. Depresyondayım dersen depresyondasındır ama değilim dersen değilsindir. Mutsuzluk siz ne kadar onu hissederseniz o kadar büyür. Mutsuzsanız bile değilmiş gibi yapın. Aptalca gelebilir ama kaybedecek bir şey olmayacağına ve tam aksine çok şey kazanacağınıza dair bana güvenebilirsiniz. Hem şunu da unutmayın: Gündüz gecenin en karanlık anından hemen sonra gelir.

20 Ocak 2014 Pazartesi

Rugrats Teorisi (Çocukluğunuza Dikkat)

Geçen gün, Rugrats Teorisini keşfettim. Bu tür şeyler pek ilgimi çekmez, genelde aptalca bulurum (Biz animeciler kafamızı bu tür şeylerden çok derslerimize yorsak yemin ederim okul birincisi oluruz. ._.) ama sanırım Kai Yuki tarafından seslendirilen şarkısı yüzünden çok ilgimi çekti. Ve çevirisini yaptım:
Bu hikayenin tamamı değil ama onu çevirmeye üşendiğim için sadece bu kısa versiyonu çevirdim. Aslında hikayenin daha çok bebeği Cynthia ile ilgili olmasını bekliyordum çünkü o bebek oldukça korkunç. Hatta ben teorinin devamını Angelica'nın böyle olmasının nedeninin aslında Cyntiha olduğu şeklinde getiriyorum. Sonuçta bu sadece bir teori değil mi? Bu da benim teorim. Hikayenin uzun versiyonunda Angelica'nın şizofren olduğu ve büyüyünce (All Grown Up'da yani) uyuşturucu bağımlısı haline geldiğinden bahsediyor. Bence bunların sebebi Cynthia. Ama tekrar ediyorum, bu creepypasta'nın teorisinde yok, sadece benim teoriye yaptığım ekleme bir teori. (???) Herneyse. İşte şarkı:
Oldukça güzel bir şarkı bence.

16 Ocak 2014 Perşembe

Geçen Gene Mallanırkene

  • Annemin Reşitpaşa'daki bir kasaptan aldığı taze baharatlı antrikot denen şey için 10 yıllık aşkım pirzoladan vazgeçebilirim. Kararsızım. Pirzola ile çok güzel anılarımız oldu ama artık ondan o eski tadı alamıyorum... Üzgünüm pirzola. Antrikotun çekiciliği beni esir aldı... 
  • Saçlarımı kestirdim!!! Daha doğrusu yılbaşı hediyelerimden biri Mello saç kesimiydi. Pek Mello'ya benzediğini söyleyemem. Daha çok Armin oldum. Eğer saç kesiminden sonra saç rengim koyulaşmış olmasaydı (Çok acayip ama gerçekten de öyle oldu.) şişko Armin cosplayi yapabilirdim. Saç kesimimi o kadar beğendim ki kendime olan hislerim tamamen değişti. Hala aynı berbat tipe ve fiziğe sahibim ama yine de sırf saçlarım yüzünden kendimi dünyadaki herkesten daha güzel hissediyorum. Kuaförler kesinlikle büyücü. Ama iyi olanlardan. Yeni saç kesimleri kendimi hep iyi hissettirir ama bu sefer ayrı. Kendimi genel görünüş olarak da hiç bu kadar sevmemiştim. Saç kesimimim o kadar iyi ki ne sivilcelerim ne göbeğim ne de bin bir tür kusurum umurumda.
  • Bir de sınıfımdaki tüm kızların saçı en az sırtına geliyordu tamam mı? Hatta benim ensemden biraz daha uzun olan saçlarımı çok kısa buluyorlardı, kestireceğimi söylediğimde "lan saçların zaten kısacık, daha neresini kestireceksin?" diye tepki vermişlerdi. Kuaförden çıkınca ertesi gün erkek gibi kesilmiş saçlarıma vereceklerini hayal ettiğim tepkiler şunlardı: "O_O ZATEN ERKEK GİBİYDİN, İYİCE ERKEĞE BENZEMİŞSİN, İĞRENÇ OLMUŞŞŞ!!!" ya da "OHA LEZ!!!" Ama verdikleri tepkiler şunlar oldu: "O_O KYAAAAA ÇOK ŞEKEEEEER!!!!! >///333///< *mıncıklar mıncıklarlar*" Hatta bir kız öğlen yemek almak için kantine gittiğimizde "Ben hamburger yerine seni yiyeceğim. *-*" dedi. O_O" Ayrıca bir kız da aynen şöyle bir betimleme yaptı: "Hollywood filmlerindeki çekici dedektiflere benzemişsin." Ben de erkek olanlardan bahsediyor sanıp salak gibi "Evet, bir erkek olsam çok yakışıklı olurdum, değil mi? ^^D" dedim ama o meğer bir kadın olarak güzel olmamdan bahsediyormuş! O_O Eğer saçımı beğenmeseler ve düşündüğüm tepkileri verseler bu zerre kadar umurumda olmazdı çünkü senelerdir istediğim saç stilini başkaları için yaptırmadım ve kendim burada da belli olduğu gibi FELAKET beğendim. Normalde başkalarına aldırırım biraz ama şu anki saçlarımı öyle beğendim ki aldıramıyorum. Kuaför TAM hayallerimdeki gibi yaptı. Bu kadar hayallerimdeki gibi olacağını düşünmemiştim... Neyse. Ama herkes bu kadar beğenince benim beğenim de arttı. Zaten anime bilenler "Aynı anime karakterine benzemişsin dedi ya o bana yeter lan!!! (Anime saçı (xDDD) gibi olması umuduyla kestirdiğiniz saçlarınızın gerçekten anime saçı gibi olması ne kadar güzel bir his biliyor musunuz ha!!!??? *3*)
  • Geçen gün bir iş için eski mahallemin olduğu bölgeye gitmiştim. Oradan taşınalı 5 yıl kadar oluyor sanırım ama bir mahalle bu kadar mı değişmez. Gerçi büyüdüğüm için gözüme ruhsuzlaşmış görünüyor artık. Küçükken bana nasıl da canlı, kıpır kıpır, hayat ve macera dolu görünürdü oralar... Ama hala deniz kıyısında ve yeşillik içinde olmanın güzelliğini ve havasını koruyor elbet. Neyse, yanımda annem yok, yakınlardaki eski kasabımıza gitmiş (Yeni sevgilimle tanuşmama vesile olan kasap evet)  sokaklarda yürüyüp nostalji yapıyorum, şimdi senelerdir kapalı olduğu için bahçesini otlar bürümüş anaokuluma, arkadaşım olan bakkala, üstünde az oturmadığım o bir çınar ağacının gölgesinde kalmış çeşmeye bakıyorum falan. Aklıma gelen güzel ve kötü anıların verdiği nostaljik duyguya kendimi kaptırmış yürüyorum. (Her yerde ayrı bir anım var zaten, semtin her köşesini, bucağını özümsemişim resmen.) Sonra geçtiğim bir evin önünde bir köpek uyuyordu tamam mı, okşamak için yaklaştım ve... Köpek uyanıp öyle bir üstüme atıldı ki neredeyse ısırıyordu! Bir koşu tutturdum ki... Ta sahile dek kaçmışım. Üstelik yukarıda annemle buluşacaktım. Sonra o geldi ama ben köpek var diye yukarı çıkmıyorum. Neyse, bir şekilde beni ikna etti, tekrar yukarı çıkmaya başladık birlikte ama köpek yine fırladı! Annem saldırgan da olsa köpeklerle baş etme konusunda çok iyidir (Baş etmek onun uzmanlık alanı zaten.) ama ben... Köpekleri ne kadar çok sevsem de normal bir insan gibi saldırgan olanından korkuyorum ben de. Neyse. Sonra eve tek başıma döndüm falan... Ama köpek o duygusal, nostaljik gezintimin içine sıçtı resmen, psikopat piç! Ulan bir de sen kimin mahallesini kimden koruyorsun!? Orada sade senin tarafından kovalanmadım ben! O dalmaçyalıdan da kaçmıştık biz! (Gebermiş gitmiş herhalde artık, evinin önünden geçtim, tık yok.) Mal köpek yüzünden eski evime gidemedim... Her ne kadar ev sahipleri ile aramız pek iyi olmasa da beni tanıyacaklarını sanmam. Eğer hala hayatta ve oradaysa köpekleri Susam tanır belki... Onu o kadar çok severdim ki. 
  • Percy Jackson serisini ilk okumaya başladığımdan beri severim. Zengin bir hayal gücüyle bezenmiş, konusu orjinal, karakterleri şahane, heyecanlı ve eğlenceli bir macera serisidir. Percy Jackson ve Olimposlular serisini (yani ilk seri) beğenerek ve severek okudum. Sonra Olimpos Kahramanları serisinin ilk kitabını tesadüfen markette gördüm ve aldım. O zamana dek aktif bir Percy Jackson hayranı değildim. Yani Harry Potter'a hayran olduğum gibi değildim. (Gerçi Harry Potter'ın yeri ayrıdır, öyle de kalacaktır, orası ayrı.)  Kayıp Kahraman'ı okumaya başladığımda şöyle olmuştum: "Bu ne ya? Ne biçim Percy Jackson kitabı bu yea? -<- Bu tipler de kim!?" Biraz okuduktan sonra ise şöyle: "Oh aslında şu Leo'dan birazcık hoşlandım. Piper da tatlı bir kıza benziyor. Jason ise çok Gary Stu ama yine de iyi biri gibi." Ve ortalara doğru: "Eee sonra? Sonra? *-* Neden daha hızlı okuyan biyonik gözlere sahip değilim sanki!? >OOO<" Ve sonunda: "LANET OLSUN BİR SONRAKİ KİTAP NEREDE?" Ve şu anda itiraf etmeliyim ki 2. seriyi ilk seriden daha çok seviyorum. İlk seri bu serinin yanında gerçekten çocuk işi kalıyormuş meğer. Yani özellikle Athena'nın İşareti'nden sonra olaylar öyle bir derinleşti ki... Hades'in Evi'nin her SAYFASINDA şöyleyim zaten *buradan sonrası bir sonraki uyarıya dek ful spoiler içerir: 


Bu kitaba başlamadan önceki halim.
 
Bu kitaba başlayıp Annabeth ve Percy'nin  Tartarus'daki rezil durumunu okuduktan sonraki.


Bu Percy'ye aşık olduğunu kitabı okumaya başlamadan önce öğrendiğim Nico ile ilgili her cümledeki.








 



Bunlar da ahanda Nico'nun Cupid'le yüzleştiği kısımdaki.
Ah bir de Leo ile Clypso meselesi var, sonra bir de Nico'nun Percy'yi sevdiğini öğrendiğim halde hala desteklemekten kendimi alamadığım Percabeth anları var (Percabeth gözümde yaoi karşısında kazanan iki yegane hetero couple'dan biridir, diğeri ise Yuno x Yukki olur - ikisinden de ayrı ayrı tiksinmekle beraber aşklarına şapka çıkarırım.), var da var kardeş! Hah bir de bunlar sadece üzücü olanlar. Bunların yanında bir de diğer hisler. Bu kadar çok his... KALDIRAMIYORUM KARDEŞİM! KİTABI BIRAKACAĞIM, BIRAKAMIYORUM DA, HER SAYFASINDA AYRI BİR MACERA, AYRI BİR HEYECAN, AYRI BİR MERAK!!! Öyle bir seri ki Percy Jackson, resmen kitabın içinde yaşıyorsunuz, diğer karakterlerin yaşadıkları duyguları öyle bir özümsüyorsunuz ki onlar ve/ve ya onlardan biri haline geliyorsunuz. BU KADAR ÇOK BÜYÜK HARFLE YAZMAMDAN DA ANLAYABİLECEĞİNİZ GİBİ, HADES'İN EVİ ÜSTÜMDE İNANILMAZ BİR PSİKOLOJİK BASKI YAPIYOR! Tamam, Percy Jackson hayranlığımı bir kenara bırakıyorum. Yoksa hızımı alamayacağım bu gidişle. Kitabı bitirdikten sonra özel bir yazı yazarım belki.
  • Cumartesi günü en sevdiğim yönetmen olan Makoto Shinkai (aka 5 cm per second'ın yönetmeni) filmi geliyor ama gidemiyorum. Niyen? Yoru'm meşgul. Hem de yakın bir arkadaşımın doğum günü var. Aslında arkadaşımın doğumgününden sonra 5 cm per second'a yetişebilirdim ama işte Yoru'm gelmiyorsa bir anime filmine gidemem. TT_TT En sevdiğim filmi beyaz perdede görmek kim bilir nasıl bir his olurdu. Ahhh neden Tanrı'm neden bana bunu nasip etmedin? Keşke o ilanı hiç görmeseydim. Metroda Makoto Shinkai'nin Cumartesi günü bir sinemada oynayacağını görünce heyecandan kalbim duracak gibi oldu ama sonuç??? Lanet olsun! Kusso! KUSSO KUSSO KUSSO! SOKAYIM BÖYLE İŞE!!! Sonra Miyazaki filmleri de gelecek de Shinkai ayrıdır benim için be. One More Time One More Chance'i sinemada izlemek... Enfes bir şey olurdu. Umarım bir gün kısmet olur. Gerçekten öyle çok isterdim ki. 
  • Çok ilginç bir şey var. Bir animeyi sevip sevmeyeceğimi ilk görüşte anlayabiliyorum. Yani tabii ilk görüşte pek ısınamayıp sonradan hastası olduğum animelerde oluyor ama bazen bir yerde gördüğüm bir animeyle ilgili romanlardaki ilk görüşte aşk tanımına benzer bir his duyuyorum ve bu hissi duyduğum animeler mutlaka en sevdiğim animeler listesinde ilk sıralara yerleşiyor.
  • Geçen sene insanların gerçekten gerçek insan olduklarını düşünmediğim bir dönem olmuştu. Ben her gün bir duygudan öteki duygunun pençesine düşer, pamuk şekere batan iğne gibi duygulara batar, duygu selinde boğulurken arkadaşlarımın hala hiçbir şeyi kafalarına takmamaları, hiçbir şeyin farkında olmamaları, her gün aynı olmaları bana inanılmaz mantıksız gözüktüğü için onların NPC oldukları sonucuna varmıştım. Ama bu sene NPC ben oluyorum sanırım. Zira arkadaşlarım derslerin onları bitip tüketmesinden doğan depresyonalarını paylaşırken niyeyse ben böyle şeylere "Yaşamanın başka yolu yok, ne yaparsın, katlanmak zorundasın" gibi şeyler deyip geçiyorum. Bir de sınıfımdaki bazı kızlar kendini kesiyor. Bildiğin, derste jilet çıkarıp kendilerine çizik atıyorlar. Görünce deliye dönüyorum, sanki herkesin ortasında kendini kesmek çok normalmiş de ben deliymişim tepkisi veriyorlar. Bu kızları gördükçe tüm o intihar meilliliğimle ne kadar salak olduğumu görüyorum. Gerçi ben en azından yalnızılık gibi geçerli bir şey yüzünden kendime zarar veriyordum, tabii o da salakça ama bu kızların dertleri ders notları. Te Allah'ım... Üstelik benim onların yaşadıklarını anlamayan bir aptal olduğumu düşündüklerinden eminim. Ne kadar komik değil mi?   Onlara blogumdaki 2013 tarihli yazıları okutmak isterdim...Sanırım ben psikologların bahsettiği şu 15-16 yaşlarındaki boşluk dönemini 13-14 yaşlarında yaşadım. O zamanlar yazdığım yazıları okuyorum da, bir tanesinde demişim ki, "Peki ya bu duygular nasıl atlatılıyor?" Buna verecek bir cevabım yok. Sanırım atlatılmıyor ama içine gömüyorsun. Ya da gerçek dünyada medet olmadığını anlayıp kendi dünyana kapanıyorsun.