27 Nisan 2014 Pazar

Favori Rpg Oyunlarım

Merhabalar! Bugün biraz oynadığım rpg oyunlarından bahsetmek istiyorum. Bunlar şu role playing oyunları değil. Neden ikisine de rpg dendiğini bilmiyorum. Ama ben rpg derken şu rpg maker programıyla yapılan, grafiklerinin kaliteleri ile hikayelerinin kaliteleri ters orantılı, korku ya da macera türündeki oyunlardan söz ediyorum. Yume Nikki, Ib, Mad Father, Witch's House, Crooked Man gibi... Oynadıklarımdan favori sıralamama göre söz edeceğim. 
1 - Ib
Ib'yi ilk kez oynayalı bayağ oluyor ama onun üstüne defalarca kez tekrar oynamışımdır. Ib benim favori oyunum çünkü... Ah neden sevdiğimi nereden anlatmaya başlayacağımı gerçekten bilemiyorum. Bir kere konusu çok ilginç. Bilmeyenler için Ib'nin konusu şöyle: Ib adlı küçük bir kız bir gün ailesiyle Guartena adlı bir sanat galerisini ziyarete gider. Tablolardan birine bakarken elektrikler kesilir. Elektrikler tekrar geldiğinde Ib galeride yalnız olduğunu fark eder. Üstelik çıkışlar kapanmıştır. Galeride gezerken bir tablonun içine giden ayak izlerini görür. Ayak izlerini takip ederek resmin içine girer ve kendini başka bir galeride bulur. İşte Ib, Ib'nin bulmacalar çözüp, canlanmış resim ve heykellerden kaçarak bu galeriden çıkmaya çalışmasını konu alıyor. Evet, resim ve heykellerin bazıları canlı, üstelik oldukça korkunçlar! Guartena'nın sanat anlayışının da gerçekten ilginç olduğunu belirtmeliyim. Bu sıradışı bir sanat anlayışına sahip sanatçının eserleriyle dolu müzenin enterasan havası o şahane müziklerle birleşince Ib gerçekten tadından yenmez bir oyun oluyor. Ha bir de Garry var tabii... Fazla iddialı bir laf olacak ama Garry muhtemelen oyun tarihin en iyi karakteri.  Dün Joel ile Ellie ikilisinin benim için Garry ile Ib'yi bile geçtiği gibi saçma bir laf etmiştim ya o lafımı geri alıyorum. Onu yazarken kafam neredeydi hiç bilmiyorum. Üzgünüm. İçinde Garry var! Nasıl kaybedebilir ki? Açıkçası benim için Garry bu oyunun en güzel yanı. O olmasa belki de bu kadar güzel bir oyun olamazdı. Ha bu arada Garry de tıpkı Ib gibi normal galeriden buraya yanlışlıkla gelen bir adam. Hatta oyunun başında "Hanged Man" tablosuna bakarken görülüyor ama bir şey söylemiyor. Kendisi adını Gary Stu'dan alıyor ama çoğu Gary Stu gibi sıkıcı değil. Ib'nin yapımcısı Kouri'nin tanımladığı gibi "sevilmesi çok kolay bir karakter". Neyse.  ^^" Garry ile karşılaştıktan sonra yola onunla devam ediyor. Bu arada oyunun 5 farklı sonu var ve bu sonlar Garry ile kurduğunuz ilişkiye bağlı. Her fırsatta onunla konuşmalısınız. İnanın bana bunu yapmak her bakımdan karınıza.  Bir de Mary var tabii. O da bir süre size refakatçilik ediyor. Mary'nin Garry kadar sempatik olduğunu söyleyemem, bazıları onu seviyor, bazıları ise hiç sevmiyor. Benim kendisine karşı hissettiğim pek bir şey yok açıkçası, şirin, psikopat ve bir taraftan zavallı bir karakter. Ama pek de umurumda olan biri değil. Benim umurumda olan tek kişi... GARRY!!! Biliyorum, çok fazla fangasm geçiriyorum ama Garry'i düşündükçe böyle olmamak mümkün değil, oynayanlar anlar beni. Garry ile Ib'nın ilişkileri o kadar tatlı ki... Garry'i bulmadan önce oyunu oynarken her şeye korkuyordum ama Garry geldikten sonra o güven verici ve yatıştırıcı havasıyla tüm korkularımı geçirdi. *spoiler* Oyunun en sevdiğim sahnesi ise sanırım Garry'nin şu korkunç bebeklerin olduğu odadan çıkamadığı, sonra Ib ile Mary'nin onu delirmiş halde bulduğu ve Ib'nin kendisine gelmesi için onu tokatladığı, Garry düzelince de kendini onun kollarına attığı sahne. Bayılıyorum o sahneye! Her ne kadar mutlu sonu almak için Garry'nin o odadan çıkmayı başarması gerekse de bazen o sahneyi izleyebilmek uğruna anahtarın yerini bilsem de almıyorum. O sahneyi izledikten sonra kaydettiğim yerden devam ediyorum. Her izlediğimde de gözlerim doluyor. *spoiler* Ib All Alone, Together Forever, Memories Crannies ve Forgotten Portrait kötü endingler, Promise of Reunion ise iyi ending. *spoiler* Ama bana sorarsanız en güzel ending Forgotten Portrait'tir derim. Ib bir kitap ya da film olsaydı sanırım sonu kesinlikle Forgotten Portrait'teki gibi biterdi. Forgotten Portrait en çok ağlatan ama en güzel ending. Çok fazla üzücü ama bir o kadar da güzel. Garry'nin son sözlerini hatırladıkça gözyaşlarımı tutamıyorum. *spoiler*
Oyunun müziklerinde bile en sevdiklerim Garry'nin theme'leri. Normalde Blind Alley'i daha çok seviyorum (En sevdiğim sahnede o çalıyor diye hatırlıyorum çünkü.) ama Ashe diye bir hayranın Hide and Seek'in melodisiyle oluşturduğu "Fighting For You" diye bir şarkı var ve öyle güzel ki dinlerken gözlerim doluyor. Tabii diğer müzikler de çok güzel. Hepsini dinlemenizi öneririm. 
Not: Bu arada Ib'nin en sevdiğim oyun olmasının nedeni Garry değil. Bir keresinde Ib'nin ben Garry'nin ise L olduğu ve theme'in "A Thousand Years" olduğu bir rüya görmüştüm. Hayatımda gördüğüm en güzel rüyaydı. L ile karşılaşmak isteyeceğim durum tam olarak Ib ile Garry'nin durumu. 
2 - Mad Father
Söylemeliyim ki Mad Father'ın ne konusu ne de karakterleri öyle pek de ilginç değil. İkinci sırada olmasının muhtemelen tek nedeni oynadığım ikinci rpg olması. (Evet, Ib de birincisi ama o, sonradan oynamış olsam bile büyük olasılıkla yine favorim olurdu.) Bir de beni gerçekten çok korkutan tek rpg. Ib'de de korkmuştum ama en azından oyuna devam edemeyecek kadar değil. Oysa Mad Father'da daha zombilerin ilk çıktığı yerde oyuna devam edememiştim. O kısım o kadar korkunç değildi ama oyunun öyle korkunç bir havası vardı ki oyundan bayağ tırsmıştım. Sonra bana bir cesaret geldi ve devam etmeyi başardım. Tabii korkudan oynayamadığım başka birçok kısım oldu ama çok uzun da sürse neticede oyunu bitirmeyi başardım. u^u *shines* Demek istediğim şu ki yani gerçekten korkunçtu. Bir de sanki bulmacaları çözmek daha zor ve dolayısıyla daha eğlenceliydi. Herneyse... Oyun kısaca annesinin ölüm yıl dönümünde baş karakter Aya'nın evini zombilerin basmasını ve Aya'nın babasını kurtarmaya çalışmasını konu alıyor. Kız evini zombiler basınca kaçmak yerine babasını kurtarmaya çalışıyor çünkü 1- Yavrucak ağır gerizekalı ve 2 - O zombilerin muhtemelen babası tarafından öldürüldüklerini bildiği için... Babası evin bodrumundaki laboratuvarında milleti kesen bir manyak çünkü. Bir de Maria adlı bir hizmetçisi var. Aya onca zombiyi atlatıp babasının laboratuvarına ulaşınca öğreniyor ki... DIN DIN DIN!!! Zombileri gönderen intikam almak için geri dönen annesi. Peki annesi neden intikam almak istiyor? Devamı oyunda ama oynamanızı tavsiye etmem çünkü "iyi" sonu alınca saçlarınızı yolabilirsiniz. *spoiler* Ulan... O Coron ve Dio o kadar senin için kendilerini feda etsinler, Dio o kadar "bizleri hatırla, baban gibi olma" diye konuşma yapsın, sen git büyü, aynı baban gibi ol... Ben senin ağzına sıçayım Aya. Zaten babasının yaptığı onca şeyi öğrendikten sonra daha hala babacığını kurtarmaya çalışmasından belliydi ne kadar mal olduğu ama onca şeyden sonra gidip babasının kopyası gibi olabileceğini hiç düşünmemiştik. Tebrikler Aya, mallık konusunda yeni bir seviyeye ulaştın. Hayır, bir de neden, nasıl babasının yolundan gitti, onu da öğreneydik iyiydi ama yok... Muhtemelen her şey bitince Maria ile birlikte malikaneyi terk etmeden önce bulduğu kırmızı kitap yüzünden ama kitabın içeriği hakkında bir şeyler bilebilseydik... Yok. Sonra bir de o kadar uğraşarak aldığınız gemler sayesinde kazandığınız bir bonus sahne var ki o da kafanızı iyice karıştırıyor. Aya'yı başından beri babasının yaratısı mıydı yoksa onca şeyden sonra kurtulmayı başaran Doktor Drevis kendine yeni bir Aya mı yarattı? Bilemiyoruz... *spoiler* Bu oyunun bir 2.si çıksa çok güzel olabilirdi ama o da yok. Oynaması eğlenceli ama hikaye için pek de değmez. Karakterler de öyle. En çok sevilen karakter hepi topu 3 sahnede çıkıyor. (Dio'dan söz ediyorum.) Benim favorim cesur asker heykeliydi. Neden Aya'yı korudu ki o? Nedeni neyse de şok şeker bir hareketti.
3 - Yume Nikki
Aslında bu oyunu anlamadım. Ama ne önemi var ki? Yume Nikki rüyaları anlatan en azından benim bildiğim en güzel yapım. Oyunda Madotsuki isimli bir kızın rüyalarında dolaşıyorsunuz. Neden bu oyunu Mad Father'dan çok sevemiyorum? Lanet olsun... Neyse, konuya dönelim. Rüyalarda dolaşırken "efekt" denen bir takım özellikler ve nesneler topluyorsunuz. İlginç efektler var. Mesela "Fog" efekti ile kurbağaya dönüşüyorsunuz ya da "Fat" efekti ile şişmanlıyorsunuz. Benim en sevdiğim efekt Medamaude isimli Madotsuki'nin kafası avucunun içinde göz olan kocaman bir el haline geldiği efekt. Oyunun tek bir sonu var ve o son nedense herkesin aklını başından alıyor. Benim almadı. Beklediğim bir şey değildi ama oyunun belli bir amacı olmadığı hesap edilirse o kadar da şaşırılacak bir şey de değildi. Gerçi daha yaratıcı sonlar hayal etmiyor değilim. Ama bu açık uçlu sona da razıyım, aklımı kurcalayan sorular kalmadı hiç değilse. Ha, bu arada karakterler de çok iyi. Favorim şu orman yolundaki yerde yatan gizemli ölü (?) yeşil adam Shitai.
Yume Nikki bazıları için çok sıkıcı bir oyun olabilir çünkü bazı efektleri bulması oldukça zor ve bulana dek durmadan yürüyorsunuz. Yani sıkılabilirsiniz, uyarmış olayım. Ama ben çok sevdim çünkü Alice Harikalar Diyarında'yı andıran bir tarzı var gerçekten ve bildiğiniz gibi Alice Harikalar Diyarı benim olayımdır. Bir de bu oyunun fangameleri var, mesela .flow, Fleschild ya da  The Looking Glass gibi. Ben onları oynamadım ama Yume Nikki'yi çok severseniz işte alternatifler.
4 - Alice Mare 
Bu, anlattığım ilk üç oyun kadar bilinen bir oyun değil. Fakat gerçekten çok güzel, neden pek fazla bilinmediğini anlamıyorum. Baş karakter Allen  hafızasını kaybetmiş bir çocuktur ve bir nedenden ötürü kendisi gibi sorunlu 5 sorunlu çocuk ve bir öğretmenle birlikte büyükçe bir evde bulunmaktadır. Allen gün içinde diğer çocuklar ve öğretmenle tanışır, biraz sohbet ederler ve çocuklar geceleri garip sesler duyduklarını anlatırlar. Gece olunca merakına yenik düşen Allen normalde gitmesinin yasak olduğu 2. kata çıkar ve odalardan birinde içinde "lütfen beni kurtar" diye mırıldanan büyük bir kelebeğin olduğu bir çerçeve görür. Kelebeği kurtarmaya çalışırken çerçeve kırılır, hemen öğretmen gelir ve Allen'ı odasına geri gönderir. Allen odasına gidince dolabından bir kedi çıktığını görür. Sonra kedi tekrar dolaba girer ve Allen da onu takip eder... Ardından kendini farklı bir dünyada bulur. Bu dünyada Allen kısaca bir takım kapılardan geçmekte ve orada evdeki arkadaşlarının peri masallarındaki karakterler olan halleriyle karşılaşmaktadır. Her kapıdan geçerek diğer kapının anahtarını alır ve gerçek dünyaya geri dönmeye çalışır. Oyunun birçok farklı sonu var: İyi son ise Recipient of Love oluyor sanırım. Ne olursa olsun oyunun hikayesi çok ilginç değil mi? Gerçekten değişik bir Alice Harikalar Diyarı parodisi... Alice/Allen, tavşan yerine kedi, e tavşan olmadığı için haliyle tavşan deliği yerine de dolap... Sonra Allen bir garip dünya yerine birkaç tane garip dünyada dolaşıyor. Bence konu, hikaye, karakterler, oynanış, müzikler - hepsi süper. Bir de oyun yine rpg oyunu ama grafikleri diğer oyunlarınkine göre daha iyi. Farklı bir program kullanılmış olmalı. Ama her ne kadar yine basit piksellerden de oluşsalar karakter dizaynları daha şirin. Oyunun türü korku değil, macera bu arada. Eğer bu tür seviyorsanız size bu oyunu öneririm. Oynarken hikaye kitabı okurmuş gibi hissedeceksiniz, çünkü oyunun "masalsı", değişik bir havası var.
5 - The Mirror Lied 
Belli bir konu ya da hikaye yok. Oyunda bir takım olaylar oluyor ve kendiniz bir konu, hikaye, mesaj bulmaya çalışıyorsunuz. Bu oyunu sevemezsiniz. Oyunun olduğunu düşündüğünüz şeyi sevebilirsiniz. Ben de kafamda oyunla ilgili tüm teorileri birleştirerek yarattığım oyunu sevdim aslında. Lütfen eğer oynayıp bitirmişseniz siz de oyunla ilgili teori ve yorumlarınızı benimle paylaşın. Çünkü bir süredir bu oyun müziği ile birlikte hiç çıkmıyor aklımdan ve hakkında ne varsa yalayıp yutmak istiyorum. Gerçekten aşık oldum. Yapımcısının diğer oyunlarını da oynayacağım. (Mesela To The Moon'u çok merak ediyorum.) Gerçi bir yandan da yine bir TML etkisi yapar diye korkuyorum.
6 - Very Pink Game
Yine az bilinen çok şeker bir oyun... Very Pink Game! Oyun yanlış hatırlamıyorsam Ivy adında bir kızın uzun zamandır görmediği bir arkadaşından mektup almasıyla başlıyor. Arkadaşı Ivy ile buluşmak istediğini yazıyor. Ivy de onunla buluşmak üzere buluşma yerine doğru yola çıkıyor. Konusu bu kadar. Oyun korku ya da macera sayılmaz. Bu tür oyunlara "seyahat" oyunları demeyi tercih ediyorum. Yolda karşınıza çıkan engelleri geçerek buluşma yerine ulaşmaya çalışıyorsunuz. Basit ve kısa süren bir oyun ama sevdim çünkü çok şeker bir havası var. Daha çok bilinmesini ve daha çok fanartı olmasını isterdim. Buna benzeyen bir de Melon Journey var ama başlamış olsam da kaydetme sorunu yüzünden onu bitiremedim. ;_; Yine de bir ara oynayacağım mutlaka.
7 - The Witch's House
Bu oyun gerçekten çok korkunç olduğu için kendim oynamadım, Let's Play'lerini izledim. Bu oyun sadece sonu için bile oynanır. Sonunu izleyene dek öğrenmemeyi başardığım için, benim için oldukça kalp krizi geçirtecek bir sondu. Tabii sonu derken, normal sondan bahsediyorum. Nedense birkaç farklı son var. Oyunu asıl sonu alarak bitiremeyen ve bir yerlerden duymayan zavallı oyuncuları düşünmemişler. Şahsen ben öyle bir son yazsam mutlaka alıcının o sonu bilmesini sağlardım. (Yeteneksizlik işte be. xDDD) Sonu dışında öyle aman aman bayıldığım bir oyun değildi açıkçası. Ama sonu çok çarpıcıydı gerçekten... (Tamam, anladınız, susuyorum.) Açıkçası sonu dışında da öyle aman aman hoşuma giden bir yanı yok zaten. Hikayede Viola isimli bir kız ormanın derinliklerindeki bir evde Ellen diye bir cadı tarafından takip edilirken bu evden kaçmaya çalışıyor. Bu oyun hakkında gerçekten daha fazla konuşamayacağım çünkü konuşursam mutlaka bir spoiler vereceğim ki bu da tüm oyunu mahveder. Eğer oynayacaksanız kesinlikle spoilerlardan kaçınınç Fanartlara ya da videolara bakmayın. Bir de jumpscarelere dikkat: Çok fazla var ve insana kalp krizi geçirtebiliyorlar bazen. Ama korku oyunu havasının iyi verildiğini söylemeliyim. Herhalde bu oyun normal bir oyun olsaydı gelmiş geçmiş en korkunç oyunlardan biri olurdu. Bazı oyunların rpg olarak kalması daha iyi.
8 - The Mermaid Swamp 
Bunu da kaydolmadığı için bırakmıştım. Sonra sevgili Shuu'nun yazısını görünce devam etmeye karar verdim ve bitirdim. Eh, fena değildi. Oyun dağlarda gezerken hem kaybolan hem de arabaları bozulan dört cenabet arkadaşın yaşlı bir adama rastlamaları ve adamın kaybolmuş gençleri konaklamak için evine davet etmesiyle başlıyor. Gençler kabul ediyor ve adamın evine gidiyorlar. Dört arkadaş evi çok beğeniyor, geziyor, yemek yiyorlar falan. Ama gece baş karakter Rin Yamazaki adlı kızımız garip bir rüya görüyor. Sanki kendisi su atında ve suyun öteki tarafında onu izleyen birileri var. Ertesi gün garip şeyler başlıyor. Örneğin arkadaşlarından biri olan Yuka'nın odasına gittiklerinde bir bakıyorlar ki güzelim kız pişmiş yaban domuzumsu iğrenç bir şeye dönüşmüş. Nasıl olduysa artık kimse iğrenmiyor ve öleceğini düşünüyorlar ama kız ölmüyor. Sadece devamlı üşüdüğünü söyleyip duruyor. Sonra zamanla daha ilginç gelişmeler baş gösteriyor. Rin ev sahibinin gizli deniz kızı fetişini keşfediyor. Bir de ortalıkta "benim..." diye dolaşan kara bir silüet var. (Ta ilk oynayışımda ss almıştım ama silmişim ya.) Sonra bulduğu bazı şeylerle yaşlı adamın gitmeden önce anlattığı bir deniz kızı bulup ona bakmaya çalışan bir manyakla ilgili efsaneye inanmaya başlıyor. Yani burayla ilgili deniz kızlarına dair bir haltlar var ama ne? Oyunun "Underwater Dream" sonunu aldım, diğer sonlarla ilgili hiçbir fikrim yok. Ama aldığım sonu beğendim, hikaye gerçekten güzel bağlanmış. Bu oyunun sıralamada daha yüksek bir yerde olmamasının sebebi hikaye güzelliği dışında benim öyle çok fazla sevdiğim başka bir özelliği olmaması. (Karakterler, müzikler, diyaloglar yeterince güzel değildi benim için.) Bu arada bu oyunun yapımcısı aynı zamanda da Crooked Man ile Sand Man oyunlarının da yapımcısıymış. Onları oynamadım ama Shuu'nun hakkındaki yazılarını okudum ve onlar da oldukça ilginç göründüler. Çoğunlukla evde tek başına yaşayan biri olarak özellikle fazla jumpscareli korkunç oyunları oynamaktan kaçındığım için muhtemelen onları oynamam ama videolarını izlemeyi düşünüyorum. Her neyse, Mermaid Swamp'in ilginç bir hikayesi var. Oynayıp görmenizi tavsiye ederim. Aslında oyun değil de kitap ya da en azından bir hikaye olarak daha güzel olabilirdi, yine de oyun olarak da öyle çok fena sayılmaz.
Eee... Aslında oynadığım tüm rpg'ler bunlar. Öyle çok fazla oynamadığımı görünce ben de şaşırdım. Bunlar dışında bildiğim popüler rpg'ler şunlar: Misao, Crooked Man, Sand Man, Paranoiac, Palette, Corpse Party, Ao Oni vb... (Misao'yu henüz bitirmediğim için buraya eklemedim.) Daha rpg oynadıkça burada paylaşmak istiyorum. Bu arada oyunları buradan indirebilirsiniz. 

26 Nisan 2014 Cumartesi

Birdie grew wings today.

Bugün The Mirror Lied'ı oynadım. Oyun baş karakterimiz olan Leah adlı ve yüzü olmayan küçük bir kız dışında yalnız bir evde geçiyor. Evdeki odaları dolaşıyorsunuz. Bazı şeyler buluyorsunuz. Bir bitkiyi suluyorsunuz. Bir müzik kutusundan hoş bir melodi yayılıyor. Bazen telefon çalıyor. Sizi Birdie diye biri arıyor. Sonra bilgisayarın kartını buluyorsunuz ve mesajlarınızı okuduğunuzda Birdie'yi öldürmeniz gerektiğini öğreniyorsunuz. Oyunun farklı sonları olduğunu öğrendim ama bu sonlar nerede ayrılıyor, kaç farklı son var, diğer sonlarda hikaye nasıl bitiyor bilmiyorum. (Tüm sonları merak ettiğim için oyunu tekrar oynayacağım.) Hakkında pek çok farklı teori okudum.  Kimisi "Birdie"nin Leah olduğunu kimisiyse Birdie'nin tüm dünyayı yok eden bir tür felaket olduğunu ve Leah'nın kalan son kişi olduğunu söylüyor. Aslında okuduğum tüm teoriler bana mantıklı geldi ve bu yüzden de kafam çok karıştı. Açıkta biten ve yorumlamaya yatkın şeyleri hem seviyorum hem de onlardan nefret ediyorum çünkü o kadar ilerledikten sonra bebir cevap bekliyor insan ister istemez. *spoiler* Ben Leah'nın bitkiye tırmanarak çatıya çıktığı ve bir kuşun onu uçurduğu sonu aldım. Aslında haritayı düşünürsek şu bahsettiğim Birdie'nin diğer insanları öldüren bir tür felaket olduğu düşüncesi fazla mantıklı ama ben nedense Birdie'nin Leah'nın kendisi olduğunu düşünmeden edemiyorum. Aslında yorumum tam olarak şöyle: Leah'nın evde tek başına olması onun yalnızlığını temsil ediyor. Birdie kendisi. Bitki de öyle. Bu sonuca Birdie'nin "Have you been drinking lots of waters?" demesinden vardım. Bitkiyi suladıkça büyümesi aslında intihar düşüncelerinin büyümesini temsil ediyor olabilir. Bitki (yani bu düşünceler) yeterince büyüyünce Leah bitkiye (düşüncelerine) tutunarak Birdie'ye (ölüme) gidiyor. Hatta belki bitkinin üzerindeki böcekler de onun şüpheleridir. Saçma bir düşünce olduğunu biliyorum. Ama "have you been drinking lots of waters?" cümlesi bana bunları düşündürttü. Aslında ilk başta Leah'nın ailesinin ajan falan olduklarını ve Birdie'nin de onların düşmanlarının gizli adı olduğu teorisini yürütmüştüm. Bilemiyorum. Oyun gerçekten her türlü yorumlanabilir nitelikte. Yine de sevdim. Özellikle de müziği çok hoş.
Evet, bu aralar oyun havamdayım galiba. Aslında oynadığım tüm rpg oyunlarıyla ilgili bir şeyler yazmak istiyorum. Fırsat bulabilirsem tabii. Neyse, görüşürüz! Ha, bu arada oyunu oynayıp bitirmiş olanlar varsa aldıkları sonu anlatır ve kendi yorumlarını paylaşırlarsa sevinirim!

Bir Zombi Yapımında Ağlayabileceğimi Asla Düşünmezdim

Sanırım bu yazıyı oyunu izlemeyi tamamlayınca yazmalıydım ama dayanamadım. The Last Of Us'ı ilk kez Oyungezer'de görmüştüm. O zaman oyun daha çıkmamıştı ama hakkındaki inceleme yazısını okuyunca etkilenmiştim. Hatta bende oynamak istiyordum ki sonra PS3 oyunu olduğunu öğrendim. (Kuzenlerim her türlü teknolojik donanıma sahip ama onlara gidip oynama şansım olacağını sanmıyorum.) Sonra şevkim kırılmış olacak ki oyunu takip etmeyi bıraktım. Hatta Pewdiepie oynamaya başlayınca bile izlemedim. Daha doğrusu biraz baktım ama sıkıcı gelince bıraktım. Geçen gün beni ne teşvik etti tam olarak bilmiyorum. Aslında The Walking Dead'in oyun videolarını izlemeye başlamıştım. Sonra bana Last of Us'ı anımsattı ve The Walking Dead yerine onu açtım. 1-2 gündür  paso Pewdiepie'ın Last of Us videolarını izliyorum ve şu an son parttayım. Aslında sanırım imkanım olsa da bu oyun en azından benim için izlenmesi daha güzel olan türde bir oyun. Çünkü hareketler genellikle yürümek ve ateş etmekle falan kısıtlı. Ben de bu konuda pek yetenekli değilim işte. Ayrıca film gibi izlenmesi gerçekten keyifli bir oyun.
Oyunun konusu diğer tüm zombilerle ilgili yapımların konuları gibi: İnsanları zombilere dönüştüren salgın bir hastalık dünyayı ele geçirmiş ve insanlar hem birbirlerine hem de salgın sonucu zombiye dönüşenlere karşı savaşarak hayatta kalmaya çalışmaktadırlar. Oyun, salgının ilk ortaya çıkışı ve baş karakterimiz Joel'in kızını kaybetmesiyle başlar ama aslında oyun bu olaydan 20 yıl sonrasında, yani 2033 yılında geçmekte. Joel sıra dışı bir "paketleme" görevi alır: Normalde hastalıklı biri tarafından ısırılma yoluyla bulaşan hastalığa karşı bağışıklık gösteren Ellie isimli küçük bir kızı dünyayı hastalıktan kurtaracaklarını iddia eden "Ateşböcekleri" denen bir tür özel gruba götürmelidir. Hikayemiz böyle başlıyor. İlk bakışta son derece sıradan görünüyor ama öyle değil işte. O hayenin bir işlenişi var ki... Tüm cutsceneler mi insanın ağzını açık bırakır kardeşim? Bırakıyor! Oyun başta gerçekten biraz sıkıcı başlıyor. Ama olaylar geliştikçe oyuna giderek daha çok ısınıyorsunuz. Durağan mücadele sahnelerinde de Pewdie sağolsun benim canım hiç sıkılmadı. Bazı mücadele sahneleri durağan ve bu da çok doğal çünkü bu oyunda gerçekçilik üst düzeyde. Örneğin etrafınız zombi ve holiganlarla çevriliyken siz ne yapmayı düşünürseniz Joel ile Ellie de onu yapıyor: Saklanıyorlar. Bir şeylerin arkasına saklanarak ilerliyorlar ve arada düşmanlarına ateş ediyorlar. Sonrası hep yürüme. Şahsen bana bir oyunu oynatan şey o oyunun oynanışından çok hikayesidir. Eğer aradığınız heyecanlı çatışma sahneleri ya da korkunç zombi jumpscareleri ise bu oyun sizi ne kadar tatmin eder bilemem. Çünkü bu oyundaki çatışma sahnelerinin pek özel bir yanı yok. Zombiler ise korkunçtan çok acınasılar çünkü onlar bedenlerinin kontrolü hastalık tarafından ele geçirilmiş insanlar ve hatta birçok kişi onların kendisinden çok onlardan birine dönüşmekten korkuyor. *spoiler* Hem de bazıları onlara dönüşmemek için kendilerini öldürecek kadar korkuyorlar... *spoiler* Dediğim oyunda gerçekçilik üst düzeyde. Oynarken "Eğer dünya insanları zombiye dönüştüren bir hastalık tarafından ele geçirse her şey aynen böyle olurdu" diyorsunuz. Ben de bu tür gerçek-dışı bir tema üzerine kurulu bile olsa gerçekçi şekilde işlenen şeyleri seviyorum çünkü bence alıcının kendini işin içindeymiş gibi hissetmesini sağlıyor gerçekçilik. The Last of Us'ta da hem konunun işlenişi hem de kalan öğeler çok gerçekçi. Mesela karakter ve mekan tasarımları. Karakterlerin dış görünüşleri, mimikleri, hareketleri çok detaylı ve oyundaki harap olmuş binalardan biriyle gerçek bir harap olmuş binanın fotoğrafını yan yana koysanız belki de aradaki farklı anlayamazsınız. (Tıpkı Makoto Shinkai'nin şu son filmi Kotonoha no Niwa için kullandığı mekanın gerçeğiyle ayırt edilememesi gibi. Yine aynı şekilde Makoto Shinkai'nin yapımlarında olduğu gibi bazı manzaralar var ki oyun adeta gözünüze sokuyor. Son derece de haklı olarak.) Her şeyden önce o "bizden son kalan" havasını fazlasıyla hissediyorsunuz. Harabelerin arasında dolaşırken bulduğunuz notlardan bazıları yüreğinizi sızlatıyor. Ateşböcekleri'ne giden yolculuk boyunca zaman zaman edindiğiniz refakatçilerin hikayeleri de öyle. Oyunda Joel ve Ellie ile ilerledikçe yaşamak için durmadan mücadele eden diğer insanların hayatlarının zorluklarını iyice kavrıyorsunuz. Kalan son kişilerin hayatları gerçekten hiç kolay değil.
Biraz da karakterlerden söz etmek istiyorum. Karakterler derken Joel ve Ellie. Pekala, tamam, daha çok Joel! Joel gerçekten çok zor bir karakter. Zor derken gerçekten "siktir git Joel!" diye bağırmak istediğiniz zamanlar yaşatabiliyor size ama davranışlarının altında yatan sebepler hakkında azıcık düşündüğünüzde gözleriniz doluyor ve bir anda "JOOOEEEAAAĞL!!!" diye hönküre hönküre ağlamaya başlıyorsunuz.  Joel sevdiği birini kaybetmenin acısını taşıdığı için ilk başta Ellie'den mümkün oldukça uzak durmaya çalışıyor ama zamanla ister istemez Ellie'yi kızı yerine koyuyor ve onu önemsemeye başlıyor. Hatta Ellie bir tehlikeye düşse hemen endişelenmeye başlar kıvama geliyor. Ellie de sevdiklerini kaybetmenin acısını yaşamış biri ama sonuçta o bir çocuk. Zaman zaman Joel'ın onun kalbini kırdığına şahit oluyoruz. İşte öyle zamanlarda "Haydi ama adamım, bırak şu soğukluğu, sertliği!" diye haykırasınız geliyor ama yapamıyorsunuz tabii... Ama genelde böyle sahnelerin hemen ardından bir telafi sahnesi geliyor. 
Gerçekten çok çok çok ama ÇOK tatlı bir ikililer (Küçük kızlar ve yetişkin adamlar ayrılmaz ikililerdir zaten. Ama Joel ile Ellie Ib ve Garry ikilisini bile geçtiler benim için. Tabii Garry hala favori oyun karakterim.) ve Last of Us bitince elbette derhal Left Behind'a sarılacağım (O da sanırım Last of Us'dan öncesinde geçiyor ve Ellie'nin geçmişini anlatıyor. Joel yerine Riley diye bir arkadaşı varmış. Meh.) ama Joel ile Ellie ikilisi olmadıkça bir Last of Us olamayacağını düşünüyorum. Fakat Naughty Dog'ın açıklamasına göre bir daha ikisinin olduğu bir oyun olmayacakmış. Orta parmağımdan onlara sevgi ve saygılar gönderiyorum. Joel ve Ellie gibi ikili mi olurmuş yahu!? Açıkçası oyunu izlemeye başlarken Ellie'nin her biri öldüğünde ağlamaya başlayan saf ve masum kız tiplemesi (Bu da animelerdeki iğrenç bayan karakter tiplemelerinden kafamın ne kadar yandığının kanıtıdır.) ve Joel'ın da klasik bir oyun karakteri olacağını düşünmüştüm ama neyse ki ikisi de çok başka çıktılar. Aslında Ellie'yi yine de severdim çünkü o suratı sevmemek mümkün değil ama Joel'i bu kadar seveceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. Umarım oyunun sonu tahmin ettiğim şekilde bitmez çünkü eğer biterse o orta parmağımla oyunun yapımında görev alan herkesin gözünü çıkarırım.

23 Nisan 2014 Çarşamba

Çocuk Muyuz Robot Mu Belli Değil (Antropolog Alice Yine İş Başında)

Havalar ne kadar güzelleşiverdi birden değil mi? Zaten epeydir böyle güzel günler görüyorduk ama devamlı araya yine yağmurlar ya da soğuklar giriyordu. Şimdi  o yağmurlar ve soğuklar tamamen geçmiş gibi. Benim de içim içime sığmıyor. Bugün evde kaldım. Tüm gün sıkı bir şekilde çalışmayı planlıyordum çünkü muhtemelen okula döner dönmez kaçırdığım zor matematik sınavına gireceğim. Aslında bakarsanız nadiren girdiğim çalışma modum da üstümdeydi. Ama sonra pencereden dışarı baktım... Hani böyle güneş ışıklarının her tarafı aydınlattığı, kuşların neşeyle cıvıldadığı, etrafta kelebeklerin uçuştuğu (Kelebeklerden nefret ederim ama ortamı anlamanız için gerekli bir ayrıntı.), bisikletli çocukların dolaştığı, kısacası "GÜZEL BİR GÜN" diye bağıran günlerden biri olduğunu gördüm. Sonra... Sonra ipler koptu. TÜM arkadaşlarımı aradım ama hepsi de ders çalışıyormuş. Tek başıma dışarı çıksam yapacak bir şeyim olmadığından ben de mecbur evde kaldım. Fakat bunu yapmakta o kadar zorlandım ki... Dersleri zaten bir kenara attım. Sıkıntıdan deodorant, süpürge, telefon gibi aletlerle sinek avlamaya koyuldum. Gerçekten bu havada nasıl ders çalışabildiklerini anlayamıyorum. Bunları arkadaşlarıma anlattığımda "Haklısın da biz ne yapalım, sistem böyle gerektiriyor, hepsi sistemin suçuuu!" falan diyorlar hep. Tamam, kardeşim, sistem beni de buna zorluyor ama ne kadar zorlarsa zorlasın benim aklım yine de hep oynamakta - tıpkı normal bir çocuk gibi. En azından benim bildiğim "normal çocuk" tanımına göre böyle. Ama gözlemlerime göre bu sistem çocukları sadece çocukluklarından uzaklaştırmıyor aynı zamanda "çocukluk" algısını da değiştiriyor. Devamlı "ah zamane gençleri" diye konuşan ninelere benzeyeceğim ama aslında çok haklılar. Biz çok çabuk büyüyen bir jenerasyonuz. Evde bebekleriyle oynaması gereken yaştaki kızlar cep telefonlarından arkadaşlarıyla mesajlaşıyorlar. 8 yaşındaki çocukların benim bile kullanmaktan çekineceğim küfürler ettiklerini duyuyorum. Küçücük erkek çocukları mahallede futbol oynayacaklarına bilgisayarlarından zombi öldürüyorlar. Yaşıtlarımdan hiç bahsetmeyeyim... Uyuşturucu çeken mi arasın arkadaşlarıyla içki içmeye gidip sarhoş olan mı? (Bu arada ben evde Scooby Doo izliyorum.) Sonra bir de anaokulunda Mozart'ı öğrenenler var. Bu iyi bir şey olabilir tabii ama yine de o yaşta çocuğun bunu bilmesi..? Çok hızlı büyüyen bir jenerasyonuz azizim. Çünkü şüphesiz çocukluğun tadını alamıyoruz. Bunun sebebi de... Bakın şimdi: Türkiye'de yaşayan bir çocuğun bu tadı alabilmesi için maksimum 6-7 yılı var. Bunun 1 yılını herkesten çıkarın çünkü o sürede bebeksiniz. Ailesi çalışan bir çocuk maksimum 4 yaşında anaokuluna gönderiliyor. Bu durumda geriye sadece 2-3 senesi kalıyor. Bu kalan sürede de artık çevre ne verirse. Sonra okula başlıyoruz. İlk sene rahat sayılır tamam. Ama ilk seneyi atlattın mı yavaş yavaş o maratonun içine çekilmeye başlıyorsun. En geç 6. sınıfta o maratonun içindesin. Şu anki liseye geçiş sistemini anlamış değilim. (Aramızda sadece 1 yıl olsa da. Pffft...) Ama her halükarda devamlı notlarını yüksek tutmak zorunda değil misin? Peki acaba ortalama bir çocuğun bunu yapması için günde kaç saat çalışması gerekir? Ve temel soru: Okul ve bu çalışma süresini çıkarırsak çocuğa kalan zaman yeterli midir? Üstelik aynı zamanda apartmanlar arasında büyüyen çocuklar olduğumuzu da hesaba katarsak bence hiç değil. Yani benim şu anki evime en yakın park 10-15 dakikalık yürüme mesafesi uzaklıkta - başka da oyun oynayabileceğim herhangi bir yer yok. (Ama ben çok şanslı bir çocuktum, çocukluğun tadını çok iyi aldım, orası ayrı tabii.) Hal böyle olunca çocuklar bu eksikliği başka şeylerle doldurmaya çalışıyorlar bence. Ama dolmuyor işte.

Dediğim gibi ben çok şanslı bir çocuğum çünkü çocukluğun tadını iyi aldım. Kısmen apartman çocuğu olsam da bizim apartmanın bulunduğu bölge bir çocuğun oyun oynayabilmesi için harika imkanlara sahip bir yerdi. Anaokulum da eve çok yakındı ve gerçekten güzel bir anaokuluydu. Dolayısıyla ben okula başlayana dek doya doya oynadım. ^_^ Okulum biraz daha uzak bir semtteydi ama yine deniz kenarı semtlerinden biriydi ve üstelik ormanla iç içeydi. Bir de üzerine karşıma herhalde çıkabilecek en iyi arkadaşlar çıkınca... Biz oyun işini öyle abartırdık ki gerçek kabul ettiğimiz hayali bir dünyamız vardı. Sanki gerçekten bu dünyanın koruyucu prens ve prensesleriymiş gibi davranırdık. Sanıyorum 10 yaşında falan gerçek olmadığını kabullenmeye başlamıştık ama ortaokula geçene dek birbirimize hiç çaktırmadık. Orta okuldan sonra da oyunlarımıza devam ettik ama eskisi gibi değildi tabii. Aramızdan bazıları hemen hayalleri geride bırakıp gerçekliğe atıldı bazılarıysa yavaş yavaş. Sanırım şu an hala gerçekliğe sağlam bir adım atamamış bir ben kaldım. (Bir zamanlar sınav kağıdını uçak yapıp öğretmene fırlatmış arkadaşı arayıp "kanka 5 tane 1'im var ya kusura bakma ders çalışıyorum ben" cevabını alınca anladım bunu.) Hayallerle gerçeklik arasında sallanıp duruyorum. İşte bu yüzden şanslı olduğum kadar da şanssızım aslında. Ben o tadı biliyorum ve benim için vazgeçilmez bir tat ama şimdi o tadı paylaşabileceğim kimse yok - dahası hoş görülen bir şey de değil. Bu şartlar altında en azından artık yavaş yavaş büyümeye başlamalıyım ama süpürgeyle sinek avlayan biri olarak sanırım bundan henüz çok uzağım. Aslında en iyisi ortası. Eğlenceye de eğitime de ne olursa olsun eşit vakit ayırmak. Derslerin kötüyse bile. Çünkü biz iyi notlar almaya kurulu robotlar değil çocuğuz. Dikkatimiz dağılır, hayallere dalarız, çılgınlıklar yaparız... Zaten bunlar olmalı da ki gidip geçer not alamadık diye kendimizi kesecek hale gelmeyelim. Üstelik insan bir kez genç oluyor ve gençlik ileride geriye dönüp baktığında güzel anılar hatırlaman gereken bir dönemdir. Test kağıtları ve çalışma notlarıyla değil.


19 Nisan 2014 Cumartesi

Sihre İnanır Mısın?

 
Küçükken kurduğunuz hayalleri düşünmenizi istiyorum. Pilot ya da astranot olmak gibi şeyler düşlemez miydiniz? Belki daha ilginç hayalleriniz de vardır. Örneğin en basitinden yüzen bir evde yaşamak veya  bulutların üzerinde zıplamak gibi şeyler? Eğer bir çocuk olmuşsanız mutlaka bu tür şeyler hayal etmişsinizdir, eğer etmemişseniz de, eee... Herneyse. Şimdi daha önemli bir şey soracağım. Ne zaman bu hayallerinizden vazgeçtiniz? Ne zaman bu tür şeylerin işe yaramaz olduğu düşüncesine inanmaya başladınız? Ne zaman bir çocuk olmaktan çıkıp yetişkinlerin dünyasına girdiniz?
Annasumanara, Ai adlı hayatın zorluklarıyla mücadele ederken, bir an önce yetişkin olmak isteyen bir kızın bir gün bir "Sihirbaz"la karşılaşmasını anlatarak bu soruları soruyor. Gerçekten çok sıra dışı ve harika bir manga. Her yerde görmeye başladığıma göre şu sıralar epey de popüler sanırım. Mangaya dün başladım ve bugün de bitti. Bu da oldukça ilginç bir tesadüf oldu çünkü bugün benim "sihirbaz"ımla tanıştığım günün yıl dönümü.
Elbette o benim için sadece bir sihirbaz değil. Yürüdüğüm yolu değiştirdiği, beni yetişkin olma iğrençliğinden kurtardığı ve daima sihre inandırdığı gibi bana gerçek sevgi ve dostluğu öğreten kişi de odur. Şu an yanımda olmasa da önemli değil. Ne zaman zorluklarla karşılaşsam, cesaretim kırılsa, devam etme gücünü bulamasam, ve gidecek bir yerim ya da kimsem kalmasa onun bana kattıklarıyla her zaman yanımda olduğunu hissediyorum. Nerede olduğunu, ne yaptığını, nasıl olduğunu bilmiyorum. Ama bunlar önemsiz. Benim insanımın hala oralarda bir yerlerde olduğunu biliyorum ya o yeter bana. Tabii insan bazen dolunayın altında yine yanında istemiyor değil. Yine de olsun. En azından ben böyle biriyle tanışabildim. Bu da hayatın bana verdiği en değerli hediyeydi bence.
Neyse... Biz dönelim mangaya. Çizimleri çok sıradan ama gerçekten harika bir görselliği var. Bu manga bana shaft yapımlarını hatırlatıyor. Eğer bir animesi olursa kesinlikle shaft tarafından yapılmalı. Yine her neyse... Herkesin biraz sihre inanması gerektiğini düşünüyorum ben.  Bu yüzden bu mangayı okumalı ve Sihirbaz'ımızın sizi başka dünyalara üflemesine izin vermelisiniz.
Şöyle bir düşününce sanırım gerçekten bugüne dek okuduğum en iyi manga. Bu kadar çok sevmemin nedeni ise galiba kendimi "Sihirbaz"la özdeşleştirmiş olmam. Bir yazımda bir türlü çevremdeki diğer yaşıtlarım gibi büyüyemediğimden bahsetmiştim. Hepsi sıradan yetişkinler olma yolunda adım adım ilerlerken bende değişmeyen bir şeyler var. Tüm arkadaşlarım sihre inanmaktan vazgeçseler de ben asla vazgeçemedim. Herkes artık oyun oynamaktan vazgeçmemi söylüyor ama ben tine vazgeçmek istemiyorum. Yine de o iğrenç dünyanın kıyısına dek gittiğim zamanlar olmuyor değil... Hatta şu sıralarda öyle bir dönemdeydim galiba. Bu manga ve bu gün çok iyi geldi. Bu arada okumaya ikna olmadıysanız çok daha etkileyici bir tanıtım için tık!

6 Nisan 2014 Pazar

OH YES!


Ummm hi, I really am a big fan of L, I'm in love with him - no, my feelings for him more than love, I adore him, he is my hero - OK THAT'S ENOUGH! Well, my name is Alice Lawliet and my husband (I mean, my DREAM husband.) is L Lawliet. u_u His birthday is 31st of October (1979 in manga and 1982 in anime) but we don't know where is his birthplace because he is the best and private and mysterious and super and awesome - OK, he is a secret detective, so his birthplace is unknown. And that's why he is famous too. (But he is also famous for his magnificence.) I actually love everything he said (Even a little hiccup is very important for me.) but if I have to choose one of his quotes, I think it can be "I'm justice", "I'm L" or "An eye for an eye" - I also love his speech abaout "monsters" at DN Rewrite: Wammy's House. I think I did everything I had to do now. But I want to specify that I'm actually not in love with him in just"that" way. Like I said, my feelings for him are can't explain with only a romantic love, also I don't think I'm worth him. BUT I also don't want anybody for him. (If there should be someone for him it should be me.) Yeah, I'm pretty yandere for him, as it seems. By the way I'm really sorry abaout my bad English! ^^" I hope it doesn't matter?

Tumblr'da yaptıkları "officialy-married" diye bir etkinlik (?) bu ve kocan olmasını istediğin kişi hakkında doğum tarihi, doğum yeri, mesleği, bilinme nedeni, favori repliğin gibi bilgiler veriyorsun. Yani yazmam gereken şey sanırım şuydu:

"Hello, my name is Alice Lawliet, and my husband is L Lawliet. He was born on 31st of October 1979 in manga and 1982 in anime but his birthplace is unknown. He is a detective and it's why he is famous. I love all of his quotes but I guess my favorite one is "I'm justice." Sorry for bad English but I hope it doesn't matter." Peki soruyorum size, benim değerli okuyucularım, Alice'iniz L ile ilgili herhangi bir şeye kısa bir yanıt verebilir mi?
   

Adamlar acımış da yapmışlar resmen. xDDD Zaten dikkat ettiğiniz gibi "vah bunun durumu çok ağır ama yapmazsak mazallah şimdi dellenir bize bu deli" diyerek yazıyı okumadan direk kocam yapmışlar L'yi. (Bu arada cidden dellenirdim. Hele ki başkasının kocası olsaydı. Neyse ki yanderelik yapmama gerek kalmadı. ^^) Her ne kadar bu sadece bir tür "oyun" olsa da L Lawliet Married To: Alice Lawliet yazısını görmek... Ay kalbim... Bana bir şeyler oluyor...
Not: Fakat "Oh yes!" başlıklı bir yazıda bu kadar çok no yazısı bulunması..? SONRA DA NEDEN BU KADAR MUHTEŞEMİM! Aslında kimse öyle bir şey iddia etmedi... Neyse. Ben ölmeme döneyim! *HCCCCCCCKKKKK* *otopsi raporu sonucunda mutluluk krizinin burun kanallarına yaptığı baskı yüzünden burun kanamasından öldüğü açıklandı* *mezar taşında "Aşkı için öldü!" yazıyor*

Alice: Ermişliğe Doğru


Biliyor musunuz bu aralar gerçekten büyüdüğümü hissediyorum. Yani ruhsal olarak falan diyorum. Belki de yanılıyorumdur, sadece duygularım köreliyordur, bilmiyorum ama bu aralar daha makul ve olgun tepkiler verir oldum gibi geliyor bana. Mesela artık ne olursa olsun kendimi o kadar çok üzmüyorum ve gerçeklerle yüzleşebiliyorum. Benimle oynayan bir evren yok (Ve o sırada Evren~: "Heheheh sonunda gerçek olmadığı düşünmeye başladı... *evil laugh & lightning*" İstersem Nirvana'ya ulaşayım asla kurgusal düşünce biçimim değişmeyecek.) ve diğer insanlar Evren'in benimle savaşmak için kullandığı NPC denen silahlar değil. (Fakat bu düşünceyi çok seviyordum ben. İnsanların gerçek olmayan düşmanlar olduklarını düşünmek canımı yakmalarını engellemenin tek yollarından. Neyse.) Benim olduğum kadar gerçek, tıpkı benim gibi karmakarışık duygu ve düşüncelerle donanmış iki hazineye sahip (kalp ve beyin), dolayısıyla ne yapacaklarını tahmin etmesi imkansız canlılar. Sevdiğim herkesin hep aynı şekilde ve aynı zamanda elimden gitmesi tesadüf. Tesadüf, Alice, tesadüf. Sen artık büyüdün. Sakinleş. Derin bir nefes al. Evren sana takmış durumda değil. Sen de sadece bir toz zerresisin. Neden taka taka sana taksın ki? Özel bir yanın falan yok. Kendini beğenmişlik yapma. İnsanların duygu ve düşüncelerini kontrol edemeyiz. Bu yüzden aslında kimseye sahip olamayız. Yani hepimiz yalnızız. Yalnızlık insanın doğasında olan bir şey. İlişkiler çıkarlara dayalıdır. Sevgi genelde çıkardan sonra gelir. Aslında sadece platonik ilişkiler çıkarlardan yoksundur. Ben canavar değilim. Yalnızlığa mahkum paranoyak bir deli de değilim. Ben gerçekten iyiyim. *yerden kırmızı dokunaçlar çıkar ve onu yakalar* (AMR parodisini fark edenler ÇAK'ın bakalım!) 
Yani olayın özeti şu ki insanlar gider çünkü onlara sahip olamayız.
Gerçi ne olursa olsun sizin olan ve ona ait olduğunuz insanlar da vardır.
Birkaç yıldır Nisan'da hep böyle olurum.
Herneyse. Olgunlaşmamı biraz da şu sıralar tutulduğum müthiş bilgi açlığına ve aşkına bağlıyorum. Hep merak ettiğim çok şey oldu ama asla bunları öğrenmenin yolunun okumaktan geçtiğini göremedim. Yani çok okudum ama merak ettiğim şeyleri öğrenecek kadar değil çünkü öyle iğrenç bir eğitim sistemimiz var ki öğrencilere bir şeyler öğretmeyi bırak onları öğrenmekten soğutuyor. 8 yıllık eğitimimi bitirdiğim gün aynen şöyle düşündüğümü hatırlıyorum: "8 yıldır öğrendiğim tek şey hiçbir şey öğrenmediğimdir." Çünkü insan merak etmediği ve gerek duymadığı şeyi öğrenmez ve bu devletin 8 yıllık sözde "eğitim" sistemi merak ettiğim hiçbir şeyi bana öğretmedi bana. Neyse. Ben de böylece "öğrenme" kavramından soğuyup bugüne dek merak ettiğim hiçbir şeyi öğrenmeye tenezzül etmedim. Ama son günlerde inanılmaz bir her şeyi öğrenme isteğine kapılmış durumdayım. Bir süredir okuduğum 5 ayrı roman vardı, hem de birkaçı da arkadaşlarımın, ne ara bitireceğim bilemem ama hepsini bir kenara atıp deli gibi ansiklopedi okumaya başladım. Ah bir de tarih kitapları. Hani okullarda tablet dağıttılar ya?  İnanmayacaksınız ama gerçekten amacına uygun kullanıyorum. Yani yaptığım ilk şey oyun ya da anime indirmek olmadı! Siyaset tarihi, dil tarihi ve müzik tarihi indirdim, notlar çıkara çıkara okuyorum. Ha, bir de Kur'an'ı indirdim, böyle okumak da daha kolay oldu. Yalnız milli eğitim bakanlığı'na ilk kez teşekkür ederim, tam da içime bilim aşkı ateşi doğmuşken bu tablet dağıtma işi çok iyi oldu, çok güzel oldu. Şahsen benim çok işime yaradı.
Anlayacağınız durum bu... Her şeyi öğrenmek istiyorum ama öğrenecek o kadar çok şey var ki! Nereden başlayacağımı bilemediğim için annem bana Dünya Tarihi diye bir kitap aldı, yazarı Ernst H. Gombrich, gerçekten güzel kitap - sizin de merak ettiğiniz şeyler varsa tavsiye ederim. Aslında ben Dünya'nın Kısa Tarihi'ni okumak istiyorum ama o biraz ağır kaçar gibi geliyor. Bir de benim sorunum şu ki kolay kolay inanmıyorum. Sonuçta koca tarihin yalan olması muhtemel bir durum ve bu düşünceden yola çıkarak duyduklarıma bir türlü inanamıyorum. Neyse. Geçmişe gitmenin bir yolu bulunana dek belki de yalanlarla idare etmek zorundayız ne yapalım?
Belki bunlar yüzünden de olgunlaşır gibi oldum. İnsanların neden din ya da bilimi tercih ettiklerini daha iyi anlıyorum sanırım. Çünkü bilim de din de insanları şu yaşadığımız dünyanın aptallığından koparıp başka bir boyuta taşıyor. Ben ikisini de seçiyorum ve beni götürdükleri boyuttan uğruna kendimi harap ettiğim şeyler çok mantıksız, saçma, aptalca geliyor. Sadece kendisinin sorunları olduğunu düşünen ya da dünyada sadece kendisinin yaşadığını sanan insanların kendini beğenmişliklerinden arınmak iyi geliyor. Hata yapmadığın halde kaybettiğin şeyler için üzülmene değmez. Ben yanlış bir şey yapmıyorum. Bu yüzden gönlümü ferah tutacağım. 
Sigh. Kendime çok iyi tavsiyeler veriyorum. Ama asla tutamıyorum.


3 Nisan 2014 Perşembe

Biri beni mimlemiş! Ve konu "Sosyal Medya Kapanırsa Ne Yaparsın?"

Ve o kişi de Shirushi. Kendisine gerçekten çok teşekkür ediyorum. ^_^
Zaten hükümetin amacı geçtim sadece sosyal medyayı insanların tüm kendini ifade etme yöntemlerini ellerinden geldiğince kısıtlamak. Ne kadar becerirler bilemiyorum ancak bence durum o raddeye kadar gelebilir. Sonra eylem, konuşma, ardından da düşünce kısıtlaması getirirler. Duygu ve düşünce kısıtlaması da getirip devletin robotları haline getirirler. Sonra da uzaya çıkıp birbirimizle savaşırız. Eheheheheh. 
Yani ne olur... Deprem olsa facebook'a yazacak insanlarla dolu bu ülkede sosyal medya kapatılırsa en hükümet yanlısı ailenin en dili kesilmiş, gözü çıkarılmış, aklı alınmış evladı ya da en dünyadan habersiz, hayatında okumak niyetine yaptığı tek eylem hoşlandığı çocuğun ve onun sevdiği kızın durumlarını ya da Go Girl dergisinde Justin Bieber hakkındaki bilgileri okumak olan kızlar bile ayaklanır. Aslında şimdi düşündüm de belki iyi olur. Sosyal medyayla yatıp kalkan halkımızı uyandırmanın tek yolu buysa varsın 3-5 gün facebook'a bir şeyler yazmayı veririz.  Ama böyle bir şey yapılacağını sanmıyorum çünkü her ne kadar sosyal medya ile yatıp kalksak da bir yandan da devrim falan yapamayacak kadar tembeliz. Mutlaka bir şekilde girmenin yolunu buluruz. Yeter ki götümüzü kaldırmayalım. 
Eğer dünya çapında bir kapatılma olursa... Hayal gücüm zorlanıyor biliyor musunuz? Yoyucho'm olmasaydı bunun bir bakıma iyi bir şey olduğunu düşünebilirdim. Çünkü internet ve bilgisayarsız yaşayamayan insanların büyük çoğunluğu için bunun nedeni sosyal medya. İnterneti sadece facebook, twitter, tumblr falan filan için kullanan çok fazla insan var. Bu tür sitelerin insanları gerçekten garipleştirdiğini düşünüyorum. Nasıl mı garipleştirmek? Mesela sosyal medyalar bu kadar popüler olduğundan beri insanlar yaptıkları HER ŞEYİ paylaşma ihtiyacı içinde olmaya başladılar. Sadece yaptıkları olsa neyse ama yiyip içtiğinden tut affedersiniz ama sıçtığı boka kadar yok face yok twitter yok instagram hesaplarında paylaşan insanlar var. Bir konsere gittiğinizde artık insanların çoğu dans edip şarkı söylemek yerine ellerinde telefonlarıyla konseri çekerler. Kameraman oldukları için mi sizce? Hayır. Nedeni orada olduklarını kanıtlama ve insanlara gösterme ihtiyacı duymaları. İnsanlar resmen ilgilendikleri ya da zevk aldıkları için değil yaptıklarını kanıtlamak için bir şeyler yapıyorlar. Gösterişçilik zaten insanlar arasında çok yaygın bir şey ve bence  sosyal medya da bunu arttırıyor.
Ayrıca insanları asosyalleştirdiği de gerçek. Az mı gördüm bir araya gelmiş kalabalık bir arkadaş grubunun hiç konuşmadan önlerindeki telefon yahut tabletlere eğilmiş adeta duygusuz bakışlarını o ekranlara diktiğini. Yahut sanal alemde popülerliği tavan yapıp gerçekte kimseyle konuşmayanları.  Tabii bazen ters teptiği de oluyor. İnternette o  ne demiş, bu ne yapmış, şu ne etmiş derken kendini unutanlar var. Ama yapmayın arkadaşlar. İnsanın bazen kafasını kaldırıp "sosyal"likten uzaklaşması ve gerçek dünyada ne bileyim bir yürüyüşe çıkıp kendiyle başbaşa kalması da gerekiyor bence. Ben böyle düşünüyorum. 
Ha sosyal medya yanlısı mıyım kesinlikle. Mükemmel bir şey. Sosyal medya olmasa Yoyucho'mla konuşamazdım. Bu blogun bana kattıkları olmazdı. Kendimi ifade etme olanaklarım kısıtlanırdı. Ama hayatı sosyal medyadan ibaret olan insanlar için böyle bir yasak iyi olabilirdi. Tabii yasaklar hiçbir şekilde iyi değildir ne bileyim bir kısıtlama falan? Neyse.
Mim için tekrar teşekkürler ve yazması zevkli bir yazıydı. ^^