24 Haziran 2014 Salı

En Karizmatik Böcek Temizleyici

Mushishi'ye başlayalı 2-3 saat oluyor, 8. bölümüne geldim ve yaz tatilinin başından beri aradığım animeyi bulduğumu söyleyebilirim. Pek benim tarzım bir anime  gibi görünmüyor ama ben daha ilk gördüğümde seveceğimi anlamıştım zaten ve öyle de oldu. Hatta sadece sevmedim, bayıldım.
İnsanların kimono giydiği ve minkalarda (geleneksel Japon evleri) yaşadıkları eski Japonya'da geçiyor. Arka plandaki bol yeşillikli dağ ve orman manzaralarıyla çok huzurlu, rahatlatıcı, az bir parça da mistik bir atmosferi var. Jeneriği bile sakinleştirici niyetine alınabilir nitelikte. (Ah o şarkıya gerçekten bayıldım. Dinlediğim en iyi anime jeneriklerinden sanırım. Kısacık ama böyle çok tatlı, nazik, içinizi titreten türde bir şey.) Ama animenin kendisi hiç de öyle sıkıcı değil.
Ginko adlı baş karakterimiz bir mushushi, yani bir bakıma böcek (mushi) temizleyici. (Araştırdığım bazı forumlara göre "mushushi", "böcekçi" gibi bir anlama geliyor ama ben böcek temizleyici diye çevirmeyi daha uygun gördüm.) Ama temizledikleri tabii ki normal böcekler değil. Mushi denen, Ginko'nun tanımıyla: "Ölüm ile yaşam arasında bulunan, bir insan ya da nesne şekline girebilen, hayalet benzeri varıklar." İyi olanları da var, kötü olanları da ve pek çok farklı türde bulunabiliyor. Mesela kimisi dadandığı kişinin duyduğu sesleri yerken, öbürü gördüğü rüyaları gerçekleştiriyor. Her bölümde çeşitli mushilerin bulaştığı farklı farklı insanların ilginç hikayelerini ve Ginko'nun bu insanlara yardım edişini izliyoruz. Dolayısıyla konusunun epey orjinal olduğunu söyleyebilirim.
Ginko'nun harika bir baş karakter olduğunu da belirtmeliyim. Görünüşüne yakışan bir şekilde bilge ve akıllı, çoğu zaman sakinliğini koruyan, zaman zaman kurnaz bir gezgin. (Onu çok sevdim.) Sırtında dolaba benzeyen ama ne olduğunu tam olarak çözemediği bir şeyle dağ dağ gezerek bazen çağrı üzerine gittiği, bazen tesadüfen bulunduğu yerlerdeki mushi vakalarını inceliyor ve çözmeye çalışıyor. Yani Ginko bir nevi doktor. İnsanların batıl nedenlere bağladığı şeylerin arkasındaki gerçekleri gösteren türden. Animedeki bazı mushi vakaları size hiç yabancı gelmeyecek. Belki bizim dünyamızda mushiler yok ama onun yerine hastalıklar, virüsler, bakteriler var sonuçta değil mi? Mushi'ler de onlara benziyor işte. Ginko'nun diğer karakterlere göre daha modern bir görünüşe sahip olması bunun simgesi olacak.
Hikayeler bir noktadan sonra giderek daha duygusal bir hal alıyor, kimi zaman gayet yürek burkucu olabiliyor çünkü olayların hem doğa üstü yanlarına hem duygusal yanlarına değiniliyor.  Mesela, beni en çok etkileyen bölüm 7. bölüm oldu. (Gökkuşağını arayan adam umarım bulmuştur aradığını.) Anime bu şekilde devam ederse, en sevdiğim animeler listesinde rahatlıkla ilk 5'e girebilir - ki ben öyle olacağını düşünüyorum, buna güvenerek şimdiden hakkında bir şeyler yazdım zaten. Sonradan bozsa da olsun, listeye girmeye başarır. Neden pek popüler olmadığı konusunda hiçbir fikrim yok. Herkesin sevebileceği tür bir şey değil gerç, onu kabul etmeli. Ağır başlı ve sakin havası kimisine sıkıcı gelebilir gayet. Aman, ne fark eder ki zaten? Bana göre tek eksisi karakter tiplemelerinin birbirine çok benzemesi ki sanırım bunun nedeni ellerinden geldiğince gerçekçi Japon tipler yaratmaya çalışmaları. (Kendi ırklarının benzerliğine kurban gitmişler yani.) Kısacası, kafanızı yormayacak, aksine rahatlatacak, ilginç bir şeyler arıyorsanız bu anime size göre demektir.


16 Haziran 2014 Pazartesi

Eski Dostum Acedia Geri Döndü

Hiç gerçekten hiçbir şey yapamayacak gibi hissettiniz mi kendinizi?
Ama gerçekten diyorum.
Nefes almanın bile zor geldiği oldu mu?
Çünkü şu anda bana zor geliyor.
Şu an dolaptan bir yaratık fırlayabilir.
Ve ben kılımı kıpırdatmam bile.
Sanki bin yıldan beri dünyayı sırtımda taşıyormuşum gibi hissediyorum.
Oysa bir haftadır neredeyse her gün evdeydim.
Bilgisayarda takılmaktan başka hiçbir şey yapmıyordum.
Öyleyse neden böyleyim?
Belki de okullar kapanınca artık vücudumun beni taşımasına gerek kalmadı.
Hey, vücudum, lütfen kendine gel.
İçinde hala yaşayan bir ruh var.
Hayır, şaka falan yapmıyorum, çok ciddiyim ben.
Sana iyi bakmıyorum.
Biliyorum.
Ama söz veriyorum bu değişecek.
Abur cubur yemeyeceğim.
Spor salonuna yazıldım.
Çok su içeceğim.
Bu yüzden lütfen beni yarı yolda bırakma.
Konuşurken bile yoruluyorum.
Sanırım korkunç ağrılar çekmeyen tek organlarım parmaklarım.
Burnum, dudaklarım, çenem bile ağrıyor.
Yarın annemin evine geri döneceğim.
O her zaman istemediğim halde beni yanında bir yerlere götüren,
Devamlı iş yaptıran,
Bunları yapmasa bile devamlı konuşmadığımız sürece içi rahat etmeyen kadına.
Sana ihtiyacım var.
Hem de çok.
Bu yüzden lütfen
Kıpırda.

12 Haziran 2014 Perşembe

Sen'in İşleri (Misao)

Pewdiepie sayesinde Misao'yu ilk kez ve Mad Father'ı tekrar bitirdim. Listemde Mad Father'ın neden 2. sırada olduğunu ve Misao'yu bitirmiş olsam 5 ya da 6. sıraya koyacağımı anladım. Aslında Misao daha yukarıda olmayı hak edecek bir oyun ama nedense benim için ilk dördü geçemiyor. Yine de gerçekten bir harikaymış. Ama tıpkı Mad Father gibi anlaşılamayan ve akılda sorular bırakan yanları var. Özellikle oyunun "Truth" kısmında. Ne var ki Mad Father kadar değil ve hikayesi ile baş karakterinin Mad Father'dan çok daha iyi olduğu su götürmez. Fakat buna rağmen hala Mad Father'ı  daha çok seviyorum. Neyse! Misao'ya geçelim.
Misao, Aki adlı baş karakterimizin rüyasında, 3 ay önce kaybolan sınıf arkadaşı Misao'nun ondan yardım istediğini duymasıyla başlar. Misao yalnız takılan sıradan bir kızdır. Aki onun arkadaşı olmak istemiştir ama ne yazık ki buna hiç fırsat olmamıştır. Okulda her zamanki gibi sıradan bir gün geçirmek üzere okula gider ama bir şey olur. Bunun deprem olduğunu düşünürler fakat aslında Misao'nun laneti okulu ele geçirmiştir ve ancak Aki Misao'nun bedeninin kayıp parçalarını bularak laneti sonlandırabilir! (Çok havalı tanıtım olmadı mı ama? *-* Ve burada yaptığım göndermeyi anladıysanız... Bir beşlik alayım! u^u) Kısacası zombiler ve ruhlarla dolu okulda dolaşarak Misao'nun bedeninin parçalarını ve o parçaları bulmaya çalışırken kullanacağınız bir takım nesneler topluyorsunuz. Ve sonunda Misao'nun hikayesini de öğrenerek onu "huzura" erdiriyorsunuz. Ama aslında oyun bence Truth'ı oynamadan bitmiyor. Truth'da oyun boyunca ölen ve Misao'nun hikayesine dahil olan kişilerin ruhlarını kurtarmak gibi bir şey yapıyorsunuz. Gerçekten çok göt karakterler var ve bence en iyi karakter Aki. Çünkü aklı başında ve tatlı bir kız. ♥ Aslında zorbalık gören zavallı kız olduğu için (Öhöm öhöm öhöm!) Misao'yu en çok seveceğimi düşünmüştüm ama bazen onun salakça davrandığını düşündüğüm oldu. Yine de zavallı kıza acıdım tabii. Neyse... Oyunun hikayesi, işlenişi, oynanışı falan güzel ama Mad Father korku konusunda daha iyi. Açıkçası Misao'da korktuğum hiçbir yer hatırlamıyorum. Sadece korku oyunu olduğunu rahatlıkla anlayabileceğiniz bir havası var ama içinde korkunç bir şey yok. Ayrıca o ruh ya da zombilerin varlığına da pek anlam veremedim doğrusu. Haydi Mad Father'da lanet yüzünden hepsi canlanıyordu ama burada neden başka ruhlar/zombiler var? Peh. Hiç değilse bazılarının Mad Father'daki gibi sıkı hikayeleri olsaydı bari ama yok. Sen "Misao'nun ve Sohta'nın hikayesi oldu" deyip bırakmış gibi.
Karakterlerden bahsetmek istiyorum. (Spoiler içerebilir!)

Aki
Dediğim gibi beklenmedik şekilde Aki en sevdiğim karakter oldu. Kendisini çok mantıklı ve aklı başında buldum. Onu sonunda yandereleşen Mary Sue görünümlü salağın teki sanmıştım (Neden onu neredeyse her çizimde elinde o sopayla kanlar içinde çizdiklerini anlamıyorum. Oyunu oynamayan da sanır ki devamlı o sopayla adam dövüyor. Halbuki sopayı çok az yerde kullandı.) Oysa gerçekten tatlı ve iyi bir karaktermiş.

Tohma
Tabii ki sevmedim ama en nefret ettiğim tip kesinlikle bu değil. Kendisi kızların kalpleriyle oynayan klasik bir yakışıklı çocuk ve başka türlü davranması beklenilemezdi zaten. Aslında oyundaki pislikler arasında en az pisliği bu olabilir.
 
Yoshino
Bu da klasik çekemeyen zorba kız tiplemesi. Ama Misao'ya yaptıkları gerçekten korkunç ve iğrençti. Ben Aki'nin yerinde olsam onu lanetleyen Misao'yu durdurmazdım sanırım çünkü gerçekten hak etmişti. (Ama Aki'nin o deli adam (Alfred Drevis!?) gittikten sonra "Ooops! Forget to save Yoshino! Teeeheee!" deyişi cidden korkunçtu biraz. 0_0")
 
Saotome
Heh işte klasik salak sarışın tiplememiz de geldi! Bu kız cidden iyi miydi yoksa kötü mü anlamadım. Salak olduğu kesin (Her yerinden salaklık akıyor zaten.) ama Misao'ya zorbalık edenlere katılmıyordu galiba. Tam anlamadım ama... Eğer öyleyse o neden öldü ki?

Kudoh
SIRA GELDİ EN ÇOK NEFRET ETTİĞİM KARAKTERE!
Bu. Karakterden. İĞRENİYORUM.
Evet. *spoiler* Misao'ya tecavüz eden Sohta'dan iğrendiğimden daha çok hem de! Böyle tiplerden arkadaşını yarı yolda bırakan tiplerden gerçekten nefret ederim... Eğer o Misao'yu bırakmasaydı belki de Misao'nun başına o kötü şeylerin hiçbiri gelmezdi. Onu bırakın arkadaşını yarı yolda bırakmak benim kötülük listemin ilk maddesi. Bu yüzden ben olsam Misao ona her ne yapacaktıysa izin verirdim. Ayrıca Aki'nin onun ölümünü izleme sahnesi başta çok mantıksız gelse de sonradan aynı kısma dönüp "watch" seçeneğine keyifle tıkladım ve onu o arabanın ezişini mutlulukla izledim. (Bu arada o sahnede oyunun verdiği mesaj: "Her önünüze çıkana yardım etmeyin.") Bana göre arkadaşını yarı yolda bırakan herkes Kudoh'un yaşadıklarını ya da çok daha kötüsünü hak eder. Onu nasıl Misao ile shiplediklerini anlayamıyorum. Haydi Sohta'nın yine acıklı bir geçmişi falan filan var. Ya bu pezevenk? İş işten geçmiş "seni seviyorum Misao" diyor Ben olsam çok affedersiniz ama güzel bir nah çeker ve ruhsal yollarla altına sıçıp boklar içinde sürünene dek korkutur ve oynarım. *spoiler*

Sohta
Sohta... Bence Sohta karakteri hiç olmamış. Yani geçmişi ve Misao'ya yaptığı şeyi bağdaştıramıyorum. Öldürmek tamam ama... Tecavüz??? Yani okul hayatı boyunca ezilmiş birinin gözü bu duygulardan dolayı öldürecek kadar dönebilir ama öldürecek hem tecavüz edecek kadar aşağılık bir pislik olmaz. Yaptıkları yaşadıkları için çok fazla kısacası. Ben acı içindeki bir kıza tecavüz eden birine sırf insanlar sadece dış görünüşle ilgilendikleri için fıttıran bir adama sarılmazdım açıkçası Aki. Yalnız keşke Ayaka ve arkadaşlarının o gittikten sonra söylediklerini duysaydı diyorum. O zaman herkes için her şeyin görünüşten ibaret olmadığına inanırdı. Sonuçta Aki onu inandırdı ama pekala bunu durumu kotarmak için yapmış da olabilirdi? Ben olsam öyle düşünür ve ona inanmazdım. (İşte bu yüzden ben hayali bir karakter değilim.)

Ayaka
Açıkçası bu kızı tatlı buluyorum!

Bayan Kütüphane
Aya bu oyunda karşımıza biraz daha sempatik ama yine de babasının özelliklerini almış biri olarak çıkıyor.

Onigawara
Bu sefer karşımıza Onigawara adıyla çıkan Ogre gene konuşmaktan ve olaya sunuculuk etmekten başka bir işe yaramıyor. Ama gene de buna rağmen çok sempatik. Bu arada Sebastian olduğunu okuduğum teoriden sonra daha bir seviyorum "niyeyse"!
Bu arada bunu görmeden yaşamanıza izin vermemem...
HAYATIMDA GÖRDÜĞÜM EN ACIMASIZCA ŞAKA VE EN TROLÜ! (Mike Indel adlı youtube kullanıcısı bunu 1 Nisan'da yayınlamış ve 3 oyunun 31 Nisan 2015'te animelerinin çıkacağını yazmış. 31 Nisan. Yaaa. -_-) Ama o kadar harika olmuş ki umarım kendisi bu tür videoların devamını çıkarır... Açıkçası rpg oyunlarının animeleştirilmesine karşıyım çünkü bence her şey olduğu gibi güzeldir - bir anime asla oyundan aldığımız tadı veremeyecektir. Ama 12 saniyelik Ib kısmını izleyince düşündüm de bu herifin yaptığı böyle kısa şeylere asla HAYIR demem. Aşırı çok muhteşem görünmüyor mu!? *-*  İzlerken içim bir fena oldu yahu!  

9 Haziran 2014 Pazartesi

Hayatım boyunca -romantik ya da değil- tüm ilişkilerimde hep çekingen oldum, hislerimi açığa çıkarmaktan korktum. Ama onunla farklıydı, asla hissettiklerimi söylemekten kaçınmadım, çünkü o da bundan kaçınmadı. Belki fazla melodramatik bir anlatım olacak ama beni elimden tutup karanlıklardan çıkarmış gibi hissediyorum. Hayatımda sevildiğimi ve sevdiğimi en çok hissettiğim kişi oydu - normalde insanlar bu tür şeyleri aileleriyle hisseder ancak nedense ben bunu O'na dek hissedemedim. Ama O'nunlayken... Ahhh kendimi o kadar rahat, güvende, mutlu ve sevgi dolu hissediyorum ki. ^-^ O'na duyduğum hislerin aşk olduğunu uzun süredir biliyordum ama ona hiç açmadım çünkü dostluk aşkı olduğunu söylüyordu ve onun sevgisini hissettiğim sürece aramızdaki ilişkinin adı önemli değildi. Ama birbirimize olan hislerimizi itiraf ettiğimizde nasıl anlatsam? Mideme yine buluştuğumuzda onun şirinliğinden giren kramplardan girdi, dizlerimin bağı çözüldü, kalbim öyle bir atmaya başladı ki içeride uyuyan annem uyanacak diye korktum. Hayatımda ilk kez mutluluktan ağladım sanırım. Sırıtmamı bastıramadığımı söylememe gerek bile yok. Hele bir de saçma teklifimi kabul edince... (O ne teklifi olduğunu biliyor. xDDD) Aslında gece on gibi yatağa girecektim ama iyi ki, iyi ki, iyi ki girmemişim yoksa asla bunlar gerçekleşemezdi. Neyse, gece onda girmem gereken yatağa, bir saat sonra kalkacağımı bile bile 3 buçukta girdim. (8'de hava alanında olmak için erkenden kalkacaktık.) Zaman ne getirir bilemem ama ben asla ondan ayrılmak istemiyorum çünkü gerçekten onsuz yapamam. Hep diyorum ama şu doğru ki hayatımdaki onun dışındaki neredeyse herkes figüran. O benim motivasyonum. Aslında... Direk her şeyim!
Yarım saat geç kaldı diye başına bir şey gelmiştir (Artık evde başına ne gelecekse... Ama o üzüntü ve özlemle neler neler uydurmuyor ki bu paranoyak kafam?) korkusuyla bağıra çağıra ağlayan ben herhalde onu temelli kaybetsem yaşayamam. 

Anime/Manga Dışı Yandere Karakterler

Kıskançlıkla ilgili bir yazının üzerine yandere yazısı yazmak iyi olur diye düşündüm. Hem yandere damarım da kabardı heheheh. ^^ İlk önce bilmeyenler için yanderenin tanımını yapalım. Öncelikle yandere "yan", yani "deli" ile "dere", yani tutkun kelimelerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuş, sizin de anlayabileceğiniz gibi "deli/delicesine tutkun" anlamına gelebilecek bir kelimedir. Yandere diye tanımlanan karakterler gerçekten de tutkundur, genelde aşkları için şiddet eylemlerinde bulunmaktan kaçınmamalarıyla ünlüdürler fakat bir yandereyi yandere yapan başka pek çok özellik vardır, örneğin sevdiklerini asla bırakıp gitmezler, bir dediklerini iki etmezler, bu yüzden erkekler Gasai Yuno gibi yandere karakterlere bayılır. Ama bunların bir karşılığı da vardır. Yandere kız arkadaşınız başka bir kızla gülüştüğünüzü görürse ertesi gün uyandığınızda onu yüzünde psikopat bir gülümseme ve elinde bir baltayla görebilirsiniz ve muhtemelen de bu, görüp göreceğiniz son şey olur. Sonra kafanız bir dolapta ya da sandıkta o gülüştüğünüz kızın kafasıyla birlikte yer alabilir. Yine de sanırım kanlı bıçaklı halleri dışında erkekler için ideal kadın tiplemesi çizdikleri için riski göze alacak kişiler çoktur. Aslında bende yandere karakterleri severim. Bence diğer dere tiplerinden daha gerçekçidirler çünkü haydi ama, siz hiç sevdiğiniz kişiyi başkasından kıskanıp ikisinin de kafalarını birbirine sürte sürte kıvılcımlar çıkarmak istemediniz mi? Ne kadar inkar ederseniz edin, mutlaka istemişsinizdir çünkü (istisnalar dışında) seven kıskanır. Yani yandere karakterler diğer dere tiplerine göre daha gerçekçidir, zaten psikolojik olarak da sınır kişilik bozukluğu (borderline disorder) diye bir karşılığı var. Bu yüzden onları izlemeyi/okumayı seviyorum, ayrıca bir önceki yazımda kendimin de ne kadar kıskanç olduğumdan bahsettim - elbette ben gerçek bir yandere sayılmam ama kıskançlıktan gerçekten şiddete başvuracak kadar gözüm dönebildiği için (Bir ara yanderelik maceralarımı da anlatmalıyım!) kendimi yakın hissediyorum. Neyse... Geçelim benim bildiğim anime ve manga dışı yapımlardaki yandere karakterlere!
1 - Tinkerbell (Peter Pan)
Tinkerbell benim bildiğim en yandere anime/manga dışı yandere karakterdir. Belki Peter Pan'a beslediği duygular aşk sayılmaz ama bir yanderenin ille aşık olmasına gerek yoktur zaten. Tinkerbell epey yanderedir. Peter Pan'ın kayıp çocuklara annelik etmesi için Yok Yok Ülke'ye getirdiği Wendy'i bir tehdit olarak görür ve kayıp çocukları onu vurmaları için kandırır, ardından foyası ortaya çıkınca Peter Pan'le birbirlerine küserler ama Kaptan Kanca Peter Pan'ı zehirlemeye çalıştığında onu kurtarmak için kendini hayatını feda eder. (Ve bu eylemiyle beni gözyaşlarına boğar.)Wendy'i hep çok kıskanır ve ondan hiç hoşlanmaz. (Tıpkı benim gibi.)  Tinkerbell şüphesiz harika bir yandere örneğidir. 
2 - Lavender Brown (Harry Potter)
Lavender pek şiddet eyleminde bulunmaz fakat son derece yapışkan ve sahiplenicidir. Ayrıca pek çok yandere partneri gibi onun partneri Ron da bir süre sonra sıkılmaya ve kaçacak yer aramaya başlar. Öte yandan pek çok yanderenin bağlandıkları kişiye alıcıda sempati uyandıracak ciddi bir bağlanma sebebi/sebepleri varken Lavender'ın yoktur. Yine de "yandere" deyince akla gelen anime/manga dışı karakterlerden biri olduğu için onu bu listeye koymaya layık gördüm. Sempatik bir yandere olmasa da sanırım yandere sayılabilir.
3 - Angeline (Dear Dumb Diary)
Seriyi okuyanlar bile Angeline'i neden bu listeye koyduğumu anlayamayabilirler çünkü Angeline yandereliğini benim okuduğum kitaplar arasından sadece bir tanesinde gösteriyor. (Onun da hangi kitap olduğunu hatırlamıyorum.) Bildiğiniz gibi serinin baş karakteri Jamie ile Angeline'ın ikisi de okuldaki en hoş 8. çocuk olan Hudson River'a aşıktırlar ve seri boyunca onun için çekişirler. Fakat kitaplardan birinde Jamie Hudson River'dan bir mektup alır ve bunu fark eden Angeline feci bir şekilde yandereleşir. Hatta öyle yandereleşir ki normalde hiçte öyle geri çekilecek bir kız olmayan Jamie bile ondan ürker. Angeline zaten aşırı mükemmel bir kız olduğu için genelde yandereleşmesine gerek yoktur ama bu tür olağandışı bir durumda nasıl yandereleşiverdiğini görürüz işte. Keşke olayın hangi hitapta geçtiğini hatırlayabilsem ama hatırlamıyorum ve kitapları alıp karıştırmak için de fazla tembelim.
4 - Mary (Ib bir anime ya da manga değil sonuçta değil mi?)
Mary neden bir yandere sayılır emin değilim ama pek çok hayran onu bir yandere olarak görmektedir ve gerçekten de yadsınamaz bir yandere havası vardır. Belki de sadece biz hayranların hoşumuza gittiğinden öyle. Düşününce aslında yandere kriterlerine uyuyor. Trajedik hikaye: Tamam. Bağlanma: Tamam. Delirme: Tamam. Ama bağlanma konusunda bir sorun var gibi. Çünkü Mary aslında Ib ya da Garry'e delice bir bağlılık beslemiyor. Onun bağlandığı şey yapayalnız olduğu galeriden kurtulma umudu. Öte yandan özellikle Ib ve Garry'e de bir saplantısı var gibi. Belki de Mary'e yandere'dense yangire demek olur fakat yadsınamaz bir yandere havası saçtığı da bir gerçek. Bilemedim. Çok kafa karıştırıcı!
5 - Tootie (Fairly Odd Parents)  
İşte anime/manga dışı yapımlarda en çok görülen ve Yuno Gasai karakterine en yakın yandere tiplemesi. Sevdikleri genelde son derece sıradan tiplerdir ama onları adeta Tanrı'laştırırlar.  Eğer o isterse kendilerini camdan atabilecek kadar sadakatlidirler, hakkında her şeyi bilirler, her zaman onu takip ederler, okul dolapları ve evlerinin duvarları onun posterleriyle doludur,  o kişiye ait saç telleri, tırnak ya da daha iğrenç şeyleri biriktirebilirler. Genellikle hastalık derecesinde hayranlık göstermeleri dışında korkutucu bir yanları yoktur fakat erkeklerine dokunulursa gayet kanlı bıçaklı korkutuculuğuna da geçiş yapabilirler. Açıkçası bu yandere türünün kendini beğenmiş bazı erkeklerin fantezilerinden doğduğundan şüpheleniyorum çünkü sevdiği için şiddet eylemlerinde bulunabilecek kişilerin olduğunu bilmekle birlikte (Bkz: Bizzat kendim.) kendini bir erkek için bu şekilde düşürebilecek aklı başında bir kadın olabileceğini inanmayı reddediyorum.  Varsa da kendisine acırım çünkü gerçekte de yapımlarda olduğu gibi korkutucu ve kaçılacak tipler olmaktan ileri gidebileceklerini sanmıyorum. Ben zaten genel olarak yanderelere acıyorum çünkü en çok yanlış anlaşılan tipler olduklarını düşünüyorum. Tamam, belki tehlikeli olabilirler ama yalnızca onlara ters bir şey yaptıysan, bunun dışında zararsızdırlar ve sana sonsuz sevgi vermeye hazırdırlar. Oysa tsundereler hiç öyle mi? Açıkçası ben tsundereleri son derece çekilmez bulurum. Buna rağmen tercih edilen her zaman tsunderelerdir. Hatta Fairly Odd Parents'da bir tsundere de var: Trixie ve bkz Timmy'nin sevdiği kız. Yanderelere gerçekten acıyorum. Kaçan kovalanır deyişinin gerçekliğine kurban, zavallı, fazla uğraşılırsa insanı bir tuzak gibi esir alan sevgi yumakları onlar.
6 - Suzy Johnson (Phineas & Ferb)
İşte anime, manga ya da ikisinin dışı, hiç fark etmez, her kulvarda en korkunç yandere karakteri. (Nasıl daha önce aklıma gelmedi bu kız!?) Hatırlarsanız çizgi filmin kabadayı karakteri Buford'ın en büyük korkusu bu tamamen zararsız ve sevimli görünen küçük kızdır. Kendisi zavallı Candace'ın erkek arkadaşı Jeremy'nin kız kardeşi olur ve çizgi filmde çıktığı birkaç bölümünde Candace'a az çektirmemiştir. Son derece korkunç şeyler yapmış ama bunları ustalıkla gizlemiştir. Zaten onun en korkunç özelliği de yaptığı tüm o korkunç şeylere rağmen tamamen sevimli ve zararsız görüntüsüyle kimsede bir tek şüphe bile uyandırmamasıdır. Zavallı Jeremy'nin tatlı kız kardeşinin içinde nasıl bir canavar yattığından hiç haberi yoktur.


7 - Angelique (Dark Shadows)
Yazının konusu yavaş yavaş yandere karakterlerden sarışın kötü kadın tiplemelerine dönmeye başladı mı ne? (Bkz: Madde 3) Aslında yandere film karakterlerinden pek bahsetmek istemiyordum ama Angelique'i liseteye eklemeden duramadım çünkü kendisi felaket bir yandere. Kendini aldatan sevgilisi Barnabas'ın önce sevgilisini öldürür, sonra da ardından intihar etmesin diye kendisini vampire dönüştürür, sonra onu iki yüz yıl boyunca tabuta kilitler, yeniden dirildiğinde de ailesini ve yeni sevgilisinin canına kast eder. Johnny Depp ve vampir faktörü dışında bence son derece saçma ve beş para etmez bir filmdi ancak Angelique korkunç bir yandere örneği miydi? Evet.
8 -  Helena (Bir Yaz Gecesi Rüyası) 
Aslında düşündükçe aklıma Shakespeare'in ilk bakışta yandere olarak görülebilecek birçok karakteri geliyor (Bkz: Paris/ Romeo & Juliet ya da Orsino/ On İkinci Gece, ) ancak bence bir karakter sırf sevdiği uğruna yaptığı bir şiddet eylemi yüzünden yandere sayılmamalı. En azından ben karaktere yandere teşhisini bağlılık ve delilik derecesine göre koymaya çalışıyorum. Bir de yandere karakterlerin tam olarak açıklayamadığım bir havaları var. (Bkz: Mary) Demek istediğim bir karakter yandereyse henüz derederelikten yandereliğe geçiş yapmamışsa bile bunuh hemen hissedersiniz. Mesela Oberon da Titania'yı kıskandığı için çocuğunu almak istemektedir ancak ona bir yandere diyemiyorum. Ancak Helena'ya  gönül rahatlığıyla yandere teşhisi koyabiliyorum. Helena aslında kötü niyetli bir karakter değil fakat umutsuz aşkı ve hem Lysander hem de onun aşık olduğu Demetrius tarafından sevilen Hermia'ya duyduğu kıskançlık onu en yakın arkadaşına ihanet itmeye itiyor. Bence Helena en zavallı yanderelerden biri çünkü bana kalırsa asla gerçekten sevilmiyor. Sonunda sevgili Demetrius'una kavuşuyor kavuşmasına ama biraz büyü yoluyla oluyor bu. Olsun, yine de Helena mutlu olduğuna göre, biz okuyucular için sıkıntı yok.
9 - Berry (Foster's Home For Imaginary Friends)
Ne illet bir yaratıktı değil mi şu Berry? Gerçekten oldukça korkutucu bir karakterdi ayrıca. Berry bölümünü çocukken izlemiş olsam oldukça korkardım herhalde. Sanırım listedeki en gıcık yandere kendisidir. Iyk! Harbi çok gıcık ve korkunç bir karakterdi.
10 - Frollo (Disney's Hunchback of Notre Dame)
 Listedeki en gıcık yandere Berry'dir diyordum ki aklıma Frollo geldi. *brrr* Aslında Frollo'yu listeye ekleyip eklememek konusunda bayağ düşündüm. Kendisi bir yandere sayılır mı? Yandereler genellikle sadece ve ya büyük oranda aşkları için kötülük ve şiddet eylemlerinde bulunurlar ve anlaşılamamış/yanlış anlaşılmış karakterlerdir. (Özlerinde kötü değillerdir.) Oysa Frollo zaten iğrenç bir karakter ve bunun aşkına da yansıması normal. Yine de yazıyı yazarken yararlandığım Villains Wiki'nin Yandere sayfasında onun da adını görünce listeye ekleyesim geldi. "Benim ol ya da yan!" repliği de oldukça yanderelik kokuyor.  Sanırım onu listede tutacağım. En azından yandere bir yanı olduğunu söyleyebiliriz. (Zaten erkek yandereler genelde pisliğin tekidirler. Bkz: Ya benimsin ya toprağın mottosuyla hareket edip kendisinden ayrılan kız arkadaşını kesen yurdumuz erkekler.)
Eveeet... Şimdilik aklıma gelenler bu kadar. Normalde aklımda anime/manga dışı bir yığın yandere karakter vardı ancak yazı yazmaya başlayınca hepsi silindi ve aklıma tsundere karakterler gelmeye başladı. Belki bu yazının tsundere versiyonunu da yazarım diye onları not aldım fakat ben sanmıyorum zira tsundereleri sevmem. Neyse... Eğer aklınıza gelirse bana anime/manga dışı, kitap, çizgi film, dizi ya da oyun vslerden yandere karakterleri söylerseniz sevinirim. ^-^

6 Haziran 2014 Cuma

O Benim!!!

Dünkü saçma yazımdan öncesinden beri artık eskisi gibi kendi hayatım hakkında -şu an silmemek için kendimi çok zor tuttuğum birkaç yazı dışında- pek fazla konuşmadığımı fark ettim. Konuşmak da istemiyorum çünkü o kadar bok gibi ki her şey... Gerçi belki de eskiden de öyleydi her şey ama ben bombok hayatımın sıkıcı ve saçma ayrıntılarını gözümde büyütüyordum. Keşke yine yapabilsem. Nasılsa hayat nasıl görüyorsan öyledir. Her şey bakış açısıyla ilgili. Hayatım sadece baktığımızda eskisinden farksız olabilir ama kişisel görüş gözlükleriyle baktığımızda olduğu şey daha önemli çünkü bir kişilik denen göz bozukluğuna sahip olduğumuz sürece o gözlükleri takmak zorundayız.
Ne saçmaladığımı ben bile bilmiyorum.
Her neyse... Kısacası mesele şu ki eskisi gibi burası hayatımla doldurduğum bir yer değil ve ben de bunu yapmak istemiyorum zaten. Bu şekilde canım ne isterse yazmak daha güzel. Bugün de canım kıskançlık hakkında yazmak istiyor ve bu yüzden kıskançlıktan söz edeceğim. Canı isteyen çıkabilir fakat yok yazılacaktır.
Kıskançlığın iki türü var. Biri sahip olamadıklarını, diğeriyse sahip olduklarını kıskanmak. Pek çok insan ikinci tür kıskançlığa kapılır, kendilerinin sahip olamadığı ama başkalarının sahip olduğu şeyleri kıskanırlar. Örneğin arkadaşının ailesini ya da kuzeninin sahip olduğu oyunları. Ben bu tür kıskançlığa pek kapılan biri değilim. Diğer insanların sahip olduğu şeyleri nadiren kıskanırım, zaten kıskançlık biraz kötü niyetli bir his olduğuna göre benimkine özenme demek sanırım daha doğru olacaktır. Birçok insanın diğerlerine özenmesini de saçma buluyorum. Sonuçta herkesin aldıklarına karşılık verdiği bir şeyler vardır... Diyordum ki aklıma hayatında çektiği en büyük acının küçükken kendisine 50 lira verilirken ağabeyine daha büyük olduğu için 100 lira verilmesi olduğunu söyleyen ve bahçeli bir villada, kedisi, ah, pardon, kedileri ve köpeği ile oturan, her türlü oyun platformuna, okumadığı halde hiçbirini paylaşmadığı bir kütüphane dolusu kitaba, en az bir oda dolusu neredeyse hiç oynamadığı oyuncağa sahip, hiç çalışmadığı halde sınıf birincisi olan kuzenim aklıma geldi ve sustum. Onun sahip olduğu bunca şey için tek bir bedel bile ödemediğine kesinlikle eminim ama eninde sonunda ödeyecek! ÖDEYECEK YOKSA BU EVRENE BELASINI VERİRİM!!! =_=*** ... O.O Her neyse... ^^" Sanırım kuzenim iyi bir örnek değil bu konuda. (Binbougami Ga'daki İchiko'nun erkek hali yemin ederim.) Normal kişiler ya sahip olduklarının karşılığında bir bedel öder ya da sahip olamadıklarına karşılık sahip oldukları işe yarar bir şeyler vardır. Mesela belki de hastalık ya da keyfi sebeplerle okula gitmediğim tüm o zamanlar da bana özenenler, şimdi birilerinin aksine devamsızlık haklarını hunharca tüketmedikleri için bomboş ve sıpsıkıcı geçen şu günlerde benim özendiğim kişiler. Yahut benim aile yapısına özendiğim arkadaş benim çizim yeteneğime özeniyor. (Son zamanlarda biraz olsun özenilecek bir yanı olmaya başladı gibi.) Bu yüzden insanların birbirlerinin sahip oldukları şeyleri kıskanmalarına gerek yok. Sahip olmak için çabalamalı, eğer çabalamakla ele geçirilecek gibi değilse de oturup kaderlerine razı olmaları gerek. Başka yolu yok. Oysa sahip olduklarını kıskanmak bambaşka bir şey. İlk tür kıskançlık daha fesat bir his olsa da hangisinin daha tehlikeli olduğu tartışılır...
Ben ikinci tür kıskançlığa muzdaripliğin herhalde en büyük örneğiyim.
Harry Potter'ın ya ilk ya da ikinci kısmının çıkış dönemlerinde facebook'taki Türk Harry Potter sayfalarını keşfetmiştim. Size bir şey söyleyeyim mi? O zamana dek kendimi Harry Potter'ın tek ve en büyük hayranı gibi bir şey sanıyordum... Evet! Gerçekten! Ciddiyim! Yani tabii ki filmleri izleyip sevenler vardı, kitapları okumuş olanlar da, hatta hem filmleri izlemiş hem de kitapları okumuş olanlar bile ama hiçbiri defalarca izleyip okumamışlardı, aileleri ve sınıf arkadaşlarınca Harry Potter delisi olarak tanımlanmıyorlardı, ben kesinkikle özeldim! (Bu da bir zamanlar -belki şimdi de- ne kadar kendi küçük dünyamın içine kapanmış olduğumun bir örneği.) İşte o sayfaları keşfetmemle gördüm ne kadar özel olduğumu... Doğal olarak tüm dünyam başıma yıkıldı. Sayfalardaki yorumlarla konuştuğumu net bir şekilde hatırlıyorum. "Diyaloglarımız" şöyle şeylerdi:
Facebook kullanıcısı:  harry potter candır forever potterhead .d <3
Ben: Hayır! Olamaz! Sen onu benim kadar sevmiyorsun işte! Ayrıca daha Türkçe bile konuşamıyorsun! Sen Harry Potter'ı sevmeyi hak etmiyorsun işte! Hem sen Severus Snape'in neden Harry'i hep kolladığını biliyor musun? Çünkü...
Başka bir facebook kullanıcısı: spoylır Of Ya Severusdan Hep Nefret Ettim Son Kitapta Ögrendik Ne Oldunu Ama Ölcek :(((
Ben: HAAAAAYIIIIIIIIIIRRRRR!!!!!!!!!! *bilgisayara tekmeyi geçirir*
Gerçi sanırım ilk defa "fandom" (Bu kelimeyi çeviremiyorum. -_-*) kavramıyla karşılaşan herkes böyle olmuştur. Fakat itiraf etmeliyim ki Türk Harry Potter fandomını hala HİÇ beğenmiyorum. Bu yüzden her zaman çok az Türk Harry Potter sayfası takip ettim ve kendime asla potterhead falan demedim. Çünkü gözlemlerime göre kendine potterhead diyen Türklerin çoğu hayran oldukları o şeyden HİÇBİR ŞEY çıkaramamış insanlar. Neyse... Diyeceğim o ki kıskançlıkta dünyaca ünlü bir fantastik seriyi kıskanacak kadar ileri bir seviyedeyim. Hatta J. K. Rowling'i bile kıskanırdım. Seriyi ben değil de o yazdığı için. Evet. İşte ben bu kadar gerizekalı bir çocuktum/çocuğum. Bunu belirtmekten de zerre kadar çekinmiyorum. Zaten ben "yazmak" eylemini bile kıskanıyorum. Hayır, burada yazmak derken kast ettiğim "eline kalem alıp kağıda anlatmak istenilen şeylere karşılık gelen kelimeleri ve cümleleri meydana getiren harfler çizmek" değil, kast ettiğim kendine "yazar" diyen insanların "yazma"sı. Bu da gerizekalı olduğumun bir başka kanıtı çünkü şu an yıllardır yazdığım için bu konuda azıcık konuşabilirim belki ama o 10 yaşını geçmemiş bir çocuğun "ben daha iyi bir yazarım bir kere" diyerek yazma'yı Dostoyevski'den, Çehov'dan, Dickens'dan kıskanması nedir??? Sen yazarsan onlar yazma tanrısı ulan!!! Elbette şu an bu yazarları beğenmeyebilirim çünkü yazmaya artık şöyle böyle aşinayım, çok daha fazla okudum, yazdıkları bana dokunmuyorsa bir yazarı beğenmeme özgürlüğüm vardır. Ama daha 10 yaşını geçmemişken ne yazmış ne okumuş olabilirsin de dünyaca tanınmış yazarları beğenmeyip yazarlığa layık görmezsin? İşte gerizekalılığım burada. Yoksa elbette tanınmışlar diye birilerini beğenmek zorunda değilim - sadece yeterli donanıma sahip olmadan eleştiremem. Şimdi biraz daha donanımlı olduğumu düşünüyorum. Bu yüzden artık eleştiri hakkına sahibim ve bazılarının GERÇEKTEN yazmayı hak etmediğini düşünmeden edemiyorum çünkü her birkaç satır karalayan kendini yazar ya da şair sanıyor. Şimdi çok genç biri olarak belki de ben yazmak konusunda kendimi fazla beğeniyorum ama... Tamam, yazmak konusunda kendimi gerçekten ÇOK beğeniyorum, artık en azından usta yazarlarla karşılaştıracak kadar olmasa da (Evet. Bunu sahiden YAPTIM. Geri zekalılığımın sınırı yok işte.) bugüne dek gerçek hayatta tanıştığım tüm yazan yaşıtlarımdan ve hatta büyüklerimden daha iyi yazdığım konusundaki fikrim değişmedi. (İnternette üslubunu beğendiğim insanlara rastladığım oldu ama ki bu da doğal çünkü internette kendi "türünden" insanlar bulmak kolay.) Çünkü bendeki yazma tutkusu ve üretkenliğini görmedim. Bugün konuşma yapmak için okulumuza bir yazar geldi ve yaklaşık şöyle bir cümle kurdu: "Bir şeyi baştan yazmaya üşeniyorsanız siz yazar olamazsınız. Olamazsınız! Çünkü bir yazarın yazdığı şeyi düzgün yazana dek içi rahat etmez - tıpkı çocuğunu okula karnı aç gönderen bir anne gibi..." Bu söylediklerinde kendimi gördüm çünkü ben içime sinmeyen bir yazıyı onlarca kez baştan yazabilirim. Mesela bir zamanlar Death Note'dan sonra en sevdiğim anime olan Welcome to the NHK! hakkında okuyan herkesi derhal seriye başlatacak bir yazı yazacağımı söylemiştim ama onu yapmaya çalıştığım o yazının berbat olduğunu düşündüğüm için geçenlerde tekrar yazmaya başladım NHK! hakkında bir yazı yazmaya. (Ne zaman biter hiç bilmiyorum.) Ayrıca her gün mutlaka bir şeyler yazarım çünkü her gün aklımda dökmem gereken bir fikir vardır. Aslında asla sadece 1 tane fikir olmaz, genelde onlarca ayrı fikirle boğuşur dururum, hikayeleri hızlı bitiremememin ve kafamın hep çok dolu olmasının sebebi de budur... Neyse. Benim yaşadıklarımı başka yazarların yaşadıklarını duyunca çok genç ve henüz basılmış bir işim olmamasına rağmen kendimi daha bir yazar gibi hissediyorum. Ama o yazar bu cümleleri kurarken sınıfta bana yazdığını söyleyen ve yazdıklarını okuduğum arkadaşlarıma baktığımda onların gözünde o ışığı göremedim. Tamam, çok uzun sürdü, ben de sıkıldım, hem de üşüdüm, karnım ağrıdı ve tuvaletim geldi ama yine de çok keyif aldım. Oysa diğerleri tüm konferans boyunca tweet attı durdu.
Zaten "Kargalar ötüyor." ile "Sanki binlerce çelik makas göklerin laciverdini doğramak için durmadan açılıp kapanarak gökyüzünde bir cehennem gürültüsüyle şakırdıyor." cümlesi arasındaki farkı anlayamayan insandan ne beklenir ki? İşte "yazma"yı böyle kişilerden kıskanma hakkını kendimde görüyorum. "Yazmak" değil de sanki yazdıkları fantezilerinden ibaret değilmiş gibi "yazarım" deme hakkını daha doğrusu... Çünkü yazmak bir şeyleri anlatmak değildir, onları kendi cümlelerinle anlatmaktır ve ancak bunu başarabilirsen insanların kalplerine dokunabilirsin. Her şey kişisel görüş gözlüklerine bağlı yani. (Bakın, döndük dolaştık, konu yine gözlüklere geldi! Eh, her şey birbiriyle bağlantılı sonuçta.) Bu yüzden bazı eserler yıllar geçse de herkes tarafından okunmaya devam ederken bazıları sadece bir modadır, gelir ve geçer. Birkaç yıl sonra kimse onları hatırlamaz.
Kıskançlıkla ilgili bir yazıda konu neden yazmaya kaydı peki? Çünkü 1- Bugünkü konferanstan etkilendim. 2- Galiba içimde birikmiş.
Neyse. Kıskançlığa geri dönelim. Elbette kıskandığım kişiler de var. Mesela en yakın arkadaşım en çok kıskandığım insan. BENİM EN YAKIN DOSTUMA (Edit: Artık namusum oluyor.) DOKUNAMAZSINIZ. O BENİM. BENİM, BEEENİİİİİM!!!!!!!!!! =-= *GRRRRRRRRRR* Ama ben de onun olduğumdan sorun yok eheheh~ ^-^ <3 Öte yandan bir de facebook hayran sayfasını şu anda tam olarak. 1.517.153 kişinin beğendiği L var... Hani şu 3 yıl önce o ağzından "watashi wa seigi da!" lafını duyduğumdan beri ne gerçek ne hayal ürünü başka hiçbir erkeğe ona baktığım gibi bakamadığım Death Note karakteri...
ANASINI SATAYIM, BEN BİRİLERİ ADINI AĞZINA ALDIĞINDA BİLE FENALAŞIRKEN, DÜNYANIN HER TARAFINDAKİ GÖTLEK ERGEN KIZLAR ONU İĞRENÇ FANTEZİLERİNE DAHİL EDİYORLAR!!! O L'YE BAKAN GÖZLERİ OYMAK, ONA "çok tatlığ yaaağ" DİYEN AĞIZLARI YAMULTMAK, L HAKKINDA MAL DÜŞÜNCELERLE DOLU BEYİNLERİNİ DİŞLERİMLE PARÇALAMAK İSTİYORUM!!! BENİM LAN O, BENİM, BENİM, BENİM!!!


Dünyaca ünlü bir manga/anime serisinin baş karakteri olan hayali, yani japonun biri tarafından yaratılmış, asla var olmamış ve olmayacak, sadece rüyalarımda aramızda bir diyalog geçebilecek ve o diyaloğun sonunda da onun beyin amcıklanması yaşayıp çekip gideceği (Gerçekten var böyle bir rüyam. ;A;) birine vazgeçilemez ve geri dönülemez şekilde deliler gibi aşık, yangın, hasta (Artık her ne derseniz ki çok büyük olasılıkla "takıntılı" demeyi seçeceksiniz ama bu aşk bir kere tamam mı? QAQ) olmanın acısı geldi öküz gibi çöktü yine yüreğime... Ama en kötüsü tüm bu saydıklarım değil! EN KÖTÜSÜ BU KARAKTERİN TUTULAN BİR KARAKTER OLMASI. Oysa Death Note'u ilk izlediğimde sırf anam babam ve sınıf arkadaşlarım bilmiyorlar diye (Bkz: Yine bir konunun dönüp dolaşıp yine ayrı yere (Yani dünyanın sınırlarını gördüğü kadarı sanan safsalak ve cahil bir velet olmama.) gelmesi.) az bilinen bir şeye rastladığımı, dolayısıyla L'ye aşık olan çok az kişiden biri olduğumu, e ona aşık olan o çok az kişi arasında da benim sevgimle boy ölçüşecek olmadığını düşünmüştüm. Death Note benim ilk animemdi zaten. Sonra anime kültürünün içine giriverince gördüm ki meğer ben onca anime arasından en popüler animelerden birinin en popüler karakterine aşıkmışım ve dünyanın dört bir tarafından onlarca, yüzlerce, binlerce rakibim varmış. (Gelecekteki kendime not: Eğer bir mucize olmuş da milyoner falan olmuşsam "en azılı L hayranları yarışması" düzenle. Kazananın L'nin resmi karısı olarak dünyanın her tarafına ilan edilmesini sağla. Son derece de adil bir yarışma olsun.) Şimdi benden tiksinmeyenleri de kendimden tiksindirmeyi hiç istemem ama... AAAGGGHHH!!! CANINIZ CEHENNEME!!! KİMSE L'Yİ BENİM KADAR SEVEMEZ VE EN BÜYÜK L HAYRANI BEEENİİİİİMMMMM!!!!!!!!!!!!!!! *tüm gücüyle haykırdıktan sonra nefes nefese arkaya devrilir* Ah... İyi geldi... Çok iyi geldi...
Fazla aptal, kıskanç, bencil, kendini beğenmiş ve sahiplenici olduğumu biliyorum ama şimdi cidden, elinizi kalbinize koyun, var mı benden başka sırf L'nin sesini duydu diye sevinç çığlıkları atan, posterini getirdiler diye sevinçten bayılacak gibi olan, okuldaki Death Note izleyen tüm kızları tehdit eden??? Böyle olmak berbat olabilir ama umurumda değil:  L benimdir işte! =-= Ben bunu böyle kabul ediyorum. u^u *haters gonna hate*
Kısaca kıskançlık kötü ve saçmadır. Nitekim hiçbir şeye sahip olamayız. (Gidin Fight Club falan izleyin.)
Not: Ha ilk tür kıskançlığa kendimden bir örnek verebilirim: Güzel sesli insanlar çok kıskanırım bak! Ama hepsini değil... Böyle bazı insanlar vardır ki konuşma sesleri son derece sıradandır ama bir şarkı söylemeye başladılar mı herkesin ağzını açık bırakırlar. Ben şarkı söylemeyi ÇOOOOOK severim ama sesim.......... UGGGHHH!!! Ama son zamanlarda insanlar şarkı söylememi beğenmeye başladılar. Herhalde o kadar çok kıskandım ve o kadar çok istedim ki güzel sesli olmayı kami-sama dayanamadı da sesimi güzelleştiriverdi. Sanky yu kami-sama! good job onion head
Notnot: Bakın. L'yi sevmeyin demiyorum, elbette sevin, L'yi sevmeyeni sevmem. Fakat "ayyy L aşkım ", "L benim husbondom", "L benim haremimden" gibi laflar ederseniz cımbızla teker teker söktüğüm saç tellerinizden yaptığım giyotine bağlar, ayaklarınızın altına tek bir ince uzun tahta parçası koyar, o tahta parçasına da bir et bağlayıp aç bir köpek getiririm. Köpek eti almak için tahta parçasını düşürmeyi akıl edene dek de size öyle işkenceler yaparım ki köpekten önce siz tahta parçasını itersiniz. Bu işkenceleri yazardım ama insanlığın öğrenmesine izin veremem yoksa tehlikeli durumlar ortaya çıkabilir.
Notnotnot (Daha doğrusu "uyarı"): Benim olan şeylere izinsiz dokunmayın~


3 Haziran 2014 Salı

Alice vs. The World

Sınıfta kalıyorum.
Yani sanırım.
Büyük olasılıkla.
Bir mucize olmazsa.
Ki olmaz.
Eminim çünkü mucizeler başka konularda olur.
Çağrıldıklarında gelirler.
Oysa benim bir mucize isteyecek mecalim yok.
Ama olur da gerçekten bir mucize olur ve henüz açıklanmayan sınavlardan beklediğim notları falan alırsam ancak kurtulabilirim.
Eğer kurtulamazsam...
Gerçekten gitmeyi planlıyorum.
Annemle kavga ettik.
BAYAĞ büyük bir kavga.
(Hatta 1-2 gün başkasına kaçtım.)
Bu kavga sırasında söylediklerinden de bu evde benim için daha fazla yer olmadığını anladım.
Annem haklı.
Benim için elinden gelen HER ŞEYİ ve kendini paralayarak yapıyor ama ben yine de hiçbir konuda gurur duyulacak bir çocuk olamıyorum. Oysa yerimde bir başkası olsaydı kim bilir ne kadar mükemmel bir çocuk olurdu. Annem, dediği tüm şeylerde çok haklıydı. Bunu bilmek vicdanımı paramparça eden tek şey. Ben GERÇEKTEN annemin bana verdiklerini vermesini hiç istemedim çünkü onun verdiklerinin karşılığı olmayacağını biliyordum. Ama o yine de vermeye devam edecek çünkü göremiyor.
Bense daha fazlasını alamam artık.
Yani gitmeliyim.
Bu hafta sonuna dek karar vermem gerekiyor.
Hafta sonu gerçek ailemin, yani ders notlarımla hiç mi hiç ilgilenmeyen, beni okula gitmeye zorlamayacak, yazdığım ve çizdiğim şeyleri, oburluğumu, çok soru sormamı seven insanların yaşadığı şehre gideceğim. O  zamana dek kararımı vermem gerekiyor. Ve cesaret toplamam...
Onlarla yaşamaya başlarsam hayatımın güzelleşeceğinden eminim.
Ama bu değişime hazır mıyım? Kaldırabilecek miyim?
Ya yasal meseleler?
Neyse...