29 Ağustos 2014 Cuma

Gelmiş Geçmiş En Duygu Yüklü Yapım

 
Çok iddialı bir başlık oldu fakat kesinlikle doğru. Bugüne dek bana duyguları bu kadar yoğun bir şekilde hissettiren tek hayali şey Death Note'un 25. bölümüydü. Çok duygusal olmama rağmen, kitap, anime ya da oyunlarda kolay kolay ağlamam aslında. (Bakmayın burada hep ağladıklarımı anlatmama, eh, beni ağlatacak kadar güzel olmasa niye yazayım sonuçta?)  Ancak bu oyun... Duygularımı öyle kukla gibi oynatıyor ki artık hakkında bir şeyler yazmadan edemedim. Sadece bir oyunda verdiğiniz kararların sizi sanki gerçek hayatınızda verdiğiniz kararlar gibi etkileyebileceğine inanmıyorsanız bu oyunu izlemeden konuşmayın derim. Şimdi şöyle anlatayım: 
Oyunun başında böylesiniz: 
 
Hmmm ilginç ilerliyor, görelim bakalım neler olacak
Oyun ilerledikçeyse şöyleleşiyorsunuz: 
1 -   
Ne desem acaba?  
2 -  
Shit just got real 
3 - 
BUNA NASIL KARAR VERMEMİ BEKLİYORSUNUZ GERİZEKALILAR!?!?!?
4 -  
He... Hehehe... Hehehehehe... Gerçek değil di mi bu? Şaka desin biri!
Ve 5 - HERE COMES THE FEELS 
 


 
 
 
 
Oyunun sonunda ise...
  
Gerçekten... Bu bir tavsiye yazısı değildir. Hatta anti-tavsiye olabilir çünkü diyeceğim şey şu ki: BU OYUNU OYNAMAYIN. İnsan kalbi için fazlasıyla zararlı bir oyundur. Nefret ediyorum... NEFRET EDİYORUM BU OYUNDAN. LANET OLSUN. NE VARDI DÜNYAMI ALT ÜST EDECEK??? YAPMAZSANIZ ÖLÜR MÜYDÜNÜZ BU KADAR KALİTELİ VE OLAĞAN ÜSTÜ BİR İŞ!?!?!? 



Yazın Yazılan Kış Yazısı

Annemin, Mayıs-Haziran gibi dolabımın üstüne kaldırdığı battaniyelere, yünlü kazak ve kalın mantolarla dolu yüklüklere bakıyorum da şu an popom terden sandalyeye yapışmış halde otururken bir zamanlar tüm o kalın şeylere ihtiyaç duymamızı aklım almıyor bir türlü. Ama duyuyoruz işte. Havalar soğuyor, "kış" geliyor, kalın battaniyelerimizi çekiyoruz üstümüze, cici berelerimizi, eldivenlerimizi, atkılarımızı çıkarıyoruz, kıyafetlerimiz kalınlaşmaya, içtiklerimiz ısınmaya, dolayısıyla da kahve, salep, sıcak çikolata gibi içeceklere olan ihtiyacımız artmaya başlıyor ve içinde öyle uzun bir tatil olmasa da bence en güzel mevsim!
 Deniz, kum, güneş üçlüsüyle yaz tatili fena değil ama ben kış insanı olduğumdan olacak, kimisine göre eğlence anlamına gelen bu mevsimi, ben cansızlık ve durağanlıkla bağdaştırıyorum. Uykuda görülen rüya gibi mevsim yaz. Hızla geçiyor ve çabuk unutuluyor. Sıcak güneş ışınları miskinleştirici radar ışınları gibi insanın içindeki canlılığı alıyor ve duygularını bile öldürüyor. Bu yüzden şahsen yazın okula gitmeye aldırmazdım. O gündüz rüyasının içinde dersler çabucak geçer ve uyuşukluktan notlara canını sıkmaya vakit bulamazdı insan. (Gerçi bu kötü olurdu çünkü notlarına aldırmamaya başlamak notlarının domino taşları gibi düşüşe geçmesi demek.) Aslında çoğu kişi ve de doğa için uyku vakti Kış'tır. Ama ne bileyim... O tene bıçak gibi batan soğuğun içinde insanın yaşama arzusunu ortaya çıkaran bir şeyler var sanki. Belki de yazdan çok kışın bir şeyler yaşadığım içindir bu. Ne yaşarsam kışın yaşarım ben. Bu yüzden Kış benim için bir başkadır abi. Mesela bu yıl yaşadığım şuydu: Şimdi ben okula 2 vasıtayla gidiyorum çünkü servis beni kapımın önünden almıyor, okulumdan bayağı bir uzakta oturuyorum, aslında 1 saatlik yol ama servis gelmiyor bizim semte. Neyse... Bir sabah o her tarafın bembeyaz örtüyle örtüldüğünün habercisi olan huşu dolu sessizlikle uyandım. Nitekim camdan dışarı baktığımda da gece boyunca camın başında bekleyerek karın tutması için ettiğim duaların kabul edildiğini gördüm. Bazen hiç düşünmeden eyleme geçmek gibi bir huyum var. Haydi tahmin yeteneğin kaplumbağaların dans etme yeteneğinden de kötü diyelim ama ulan 8 yıldır okuluna servisle gidip gelirsin (O servis kapının önünden alıyordu ama.), hem de servisin seni çok daha yakındaki okuluna bırakır, bir kez olsun gördün mü kar varken servisin tam saatinde geldiğini... Ama bende akıl yok ki kullanayım. Annem ne kadar dil döktüyse de dinlemedim, her zaman beklettiğim servisi kar varken bekletmemeyeyim gibi bir mantıkla, erkenden yola koyuldum. Ve o gün kaç saat servis bekledim biliyor musunuz? 1 buçuk saat olması lazım. O uzayıp giden vakitler gözümde büyümüş ya da ben abartmak istememiş olabilirim ama 1 saati geçtiğinden kesinlikle eminim. Bir de oraya ulaştığım saati saymıyorum çünkü normal zamanımdan 15 dakika falan önce gelmiştim. Sonunda da servis gelmedi zaten. Normalde zaten karlı havalarda okula, hele de o kadar uzaktaki okuluma gitmem, zorla gideceksem de en fazla yarım saat bekler, sonra çeker giderdim ama o gün edebiyat sınavım vardı, yani mecburen bekleyecektim. Ve de bekledim. İlk yarım saat falan iyiydi. Sokaktan gelip geçen insanlar garip garip bakarken karla oynadım. Sonra kar şiddetlenince beklediğim sokaktaki otobüs duraklarına sığındım. (Param yoktu ki bir cafeye sığınayım.) Orada halime acıyan insanlarla birlikte okulları bir türlü tatil etmeyen valiye sövdük birlikte. (Yalnız vali bedelini ya ödedi ya da er geç ödeyecek abi, o gün okulları tatil etmeyip beni o hallere sokarak işlediği günahın bir bedeli olmalı çünkü.) Sonra hepsinin otobüsleri geldi, işlerine ya da evlerine gittiler. Ben de bir süre daha ikide bir "Tatil oldu mu?" diye sormak için anne ve babamı arayarak ve parmaklarım soğuktan sayfaları çeviremeyecek hale gelene dek kitap okuyarak orada bekledikten sonra metroya sığındım. Size sokaklarda gördüğünüz o evsiz insanların nasıl hissettiğini gerçekten o gün anladığımı söyleyebilirim. Akbil basma makinesinin yanında, sözde dağ botlarının içindeki ama ıpıslak ayaklarım ve 5 yıllık paltomun elim için çok küçük cebinde ısıtmaya çalıştığım üşümüş ellerimle beklerken, telefonla konuşarak turnikelere giden bir adamın "Tamam, siz çayları koyun, ben hemen geliyorum" deyişi gözlerimin dolduğu yer olmuştu. Sonra bunun üstüne bir de adamın teki yanımdaki otomatiğe sürünerek garip hareketler yapmaya başladı. Ben normalde çok çekingen bir tip olsam da kafam attığında feci tehlikeli olurum: O bozuk sinirlerle tekmeyi apış arasının ortasına... Hatırlayınca yine göğsüm kabardı bak! Neyse efendim, sonra her gün yanından geçerken az biraz muhabbet geliştirdiğim görme engelli mendilci ile terlik satan adamın yanına gittim, yanlarına sokuldum ve 3 görünmez olarak konuşmaya başladık, görünmezdik çünkü önümüzden geçen onca insan arasından hiçbiri durup bir hal hatır sormuyor, "kolay gelsin!" demiyor, selam vermiyor, tüm bunları geçtim, dönüp bakmıyordu bile. Şimdi toplumsal mesaj vermek gibi olacak ama vermek istiyorum çünkü önemli bir mesaj olduğunu düşünüyorum: Her gün yanından geçip gittiğiniz o mendil satıcısı ya da kir pas içindeki evsizin yerinde bir gün siz de olabilirsiniz (Ya da servis beklerken evinden uzakta kalakalmış liseli kızın.), uzattığınız birkaç bozukluğun yanında bir iyi işler dilemenin ya da hal hatır sormanın kimseye zararı olmaz, kimse sizi onca kişinin arasında kolunuzdan tutup kaçırmaz, karnınıza bıçağı saplamaz ya da - korkmayın. İnsanlarla iletişim kurun, hayvanlara yemekten kalan artıkları ya da bir kap su koymayı ihmal etmeyin, hep diyorum bunları çünkü önemli. Ha diyorsanız ki ne insanlar ne de hayvanlar önemli değil benim için, eh, siz bilirsiniz - o zaman o sevimli tekirin size kendini sevdirmenizi ya da ihtiyaç duyduğunuzda insanlardan yardım gelmesini beklemeyin.Elbette siz bunları yapıyorsunuz diye onların size karşılık vereceğinin garantisi yok. Mesela ben hep insanlarla nazikçe konuşmaya çalışsam da o gün üstü başı ıpıslak ve hüngür şakırt ağlayan küçük bir kız olarak sapık ve ahlaksız piçin dışında kendine "iyi insan" diyen kimse yanıma gelip de "Yavrucuğum neyin var?" demedi. Sonra işte ben mendilci ve terlikçi amcaların yanında beklerken telefon çaldı, arayan annemdi, sonunda müdürü sınava başka gün girebilmem için ikna etmişti. Hemen metroya atlayıp eve gittim tabii ama o anlar kaldılar. Ne yaparsın, ekmek parası. Benim için o kadar zorken yetişkin olan onlar için çok daha zordu elbet her şey... Kışın böyle bir yönü de var tabii. Neyse, sonra metroya bindim, yalnız metro bizim semtte de değil, minibüsle 5 dakika uzakta ama. Öğrenciye minibüs 1 lira, çantamın en derinliklerindeki pislik yığınlarının arasındakiler de dahil yalnız 75 kuruşum var, akbilim kalmış mıydı hatırlamıyorum ama otobüs bekleyecek halimin kalmadığını çok iyi hatırlıyorum. Çaresiz, kaçak bindim işte... (Hazır başlamışken günah çıkarmaya bir şeyi daha itiraf edeceğim: Matematik öğretmeninin az kalsın uğruna herkesin performansına mı sözlüsüne mi ne 0
Şu manzaranın güzelliğine bak yareppi!!! 
 vereceği o "Oha!"yı diyen bendim ama yine de itiraf etmedim, hem de bunu sınıftan yakın bir arkadaşım biliyor, kimseye söylemedi sağolsun... Yine de içime öküz gibi oturdu bu korkaklığım. Aradan 3 ay geçti, herkes unutmuştur, ben unutamadım...) Muhtemelen şoför anlamıştı, bir avuç yolcu vardı sonuçta, esaslı adammış ama - hiçbir şey demedi... Dese ki sen orada ki verdin mi paranı diye, ne halt yerdim, bilmiyorum... Ama o kadar üşümüştüm ki bir oha'yı itiraf edemeyen, daha doğrusu edemeyecek, bünyemin ya beyin devreleri donmuş ya da gözü hiçbir şeyi umursamayacak kadar kararmış olacak ki her şeyi göze aldım herhal o an. Şoför çaktıracak diye yusuf yusuf olduğum 3 dakikanın sonunda şansımı zorlamayayım diyerek erken indim minibüsten. (Sonra aynı şoföre iki kez öğrenci yerine tam parası vererek bu günahımın silindiğini umuyorum.) Eve giderken artık zar zor hareket ediyordum, birkaç kez düştüm, yine de ulaşmayı başardım eve... En azından anahtarlarım vardı, bu hikayenin benzerini anahtarlarım yokken de yaşadım çünkü, onu da anlatırdım da yazı uzadı. Neyse, bana ne, anlatırım. "Buna rağmen nasıl olur da kışı seviyorsun?" diyecekseniz yanıtım şu olur: Ben esasında Kış insanı değil, atraksiyon insanıyım değerli okuyucular, en çok atraksiyon da kışın olduğundan... Yaaa. O soğuktan büzüşüp yer yer kırmızı, yeşil, mor gibi ilginç renklere bürünmüş ayakları sıcak suya soktuğum ve yumuşacık pembe yorganımı çıplak omuzlarıma doladığım andaki her şeyi unutarak duyduğum rahatlama hissini seviyorum.
8. sınıfa giderken de yine bir akıllılığım (!) sonucu bu tür bir anım olmuştu. Yine annemin sözünü dinlemeyip kendimce bir hintlik yaparak dershaneye gideceğim ayağına okuldan erken çıkıp eve gideceğim vasıtaya binmek üzere Beşiktaş'a gittiydim. 40 dk ila 1 saat, haydi taş çatlasın, en beter trafikle 2 saatlik yolu kaç saatte gittim biliyor musunuz? 5! BEŞ!!! V!!!!! (Sonuncusu Roma rakamıyla 5, bilmeyen cahıllere. *kendisi Roma rakamlarını bilmiyor aslında, hatta az önce "Roma" yerine "Romen Rakamları" yazdı* Güldünüz mü? Peki...) Bir de ilk o geldiği için minibüse binmiştim, minibüste tam olarak bizim semte kadar gitmiyor, oradan başka minibüse/otobüse bimen gerekiyor ama aradaki mesafe kısa - az önceki anımda metrodan sonra çıktığım semt işte... O semtten benim oturduğum semte yürüyerek 15-20 dk aslında ama dizimin altına dek gelen karla yürümem mümkün değildi tabii. Neyse ki insanların binmek için kapıları yumrukladığı bir otobüse binmeyi başardım. (Hayatımın başarılarındandır bu.) Ama aslında bir işe yaramadı çünkü eve geldiğimde iki çok hoş sürpriz bekliyordu beni. 1 - O gün anahtarlarımı evde unutmuştum. 2 - Telefonumun şarjı bitmişti. Ayrıca annem o gece geç saatlere dek çalışıyordu yani... Nasıl yaptım bilmiyorum (Hayatta kalma mekanizmam vücudumun kontrolünü utangaçlık mekanizmamdan çalıp ele geçirdi herhalde.) ama üst kata çıktım ve o güne dek sürekli apartmandan dışarıyı dikizliyor diye gıcık olduğum üst kat komşumuz o gözlerim yaşlar, burnumdan sümükler boşalarak konuşamayacak kadar çok ağlayan halime rağmen "AY BU NE BE!?" demek yerine beni evine buyur etti. (Şimdi o ergenliğimin dallanıp budaklanmasıyla yine aramız kötü o kadınla. Hak veriyorum ancak keşke kötü olmasa. O gün resmen hayatımı kurtaran kadınla aram kötü olduğu için suçluluk duyuyorum.) Orada annem gelene dek üstümde okul gömleğim ve eteğim ıpıslak olduğu için altımda bana verdikleri eşofman altından oluşan garip bir kombinasyon içindeki komik kılığımla göz yaşlarımın durmadan akarken (Anlattığım iki olaydan çıkarmış olmanız gerektiği gibi sinirlerim kaos durumlarına uygun değil.) bana ikram ettikleri börek ve patlamış mısırları yiyip Kurtlar Vadisi izlediğim birkaç saat geçirdim. Hangi anın daha kötüydü derseniz hala seçemiyorum.
Bir önceki sene (yani 7. sınıfta) yaşadığım olay YİNE aptallığım yüzünden çark eden ama anlattığım ilk ikisi kadar kötü olmayan bir olaydı. Aslında bu sefer her şey güzel başlamıştı. O gün çok kar yağmış ve okul bahçesi ilk kez kar tutmuştu, sınıfın asi çocukları olarak arkadaşlarımla biz de son derse girmeyip bahçede karla oynuyorduk. Üstümde sadece okul gömleğim vardı. Buna rağmen ne hacetse, kardan melek yapmak üzere yere yattım. Sonra tabii kalkamadım. Soğuktan uyuşmuş eklemlerim hareket etmiyordu ve hava kararana dek öyle kalabilirdim bu yüzden, sonra da servisler gelip beni çiğnerdi ama neyse ki arkadaşım imdadıma yetişti. Yine de 8. sınıfta arkadaşlarımın kışın bana biraz da cüsse nedeniyle "kardan adam Alice" dediklerini hatırlarım.
Bu kötü anıların yanında bir sürü güzel anım da vardır ama tıpkı bu kötü anıların içlerinde komedi de barındırmaları gibi o güzel anılarım da içlerinde hüzün bulundurur, hem artık hayatta olmayan ya da benim hayatımda olmayan insanlarla ilgili oldukları, hem çok-geride-kalmışlığın getirdiği doğal hüzün ve bu ikisinin birleşimi yüzünden... Bazılarıysa da ben "güzel" diye nitelesem de gerçekten acıklı. Bu yüzden onları kalbimin derinliklerinde tutmayı yeğlerim.
Kısacası özledim korkunç bir günün ardından eve gelip kendime salep yaptıktan sonra battaniyenin altına kıvrılmayı. ^_^ Sizi bilemem ama o sıcak güneş ışınları midemi bulandırmaktan ve ter bezlerimi fazla mesaiye sokmaktan başka işime yaramıyor benim... Hem sıcaktan kaçış yok, oysa soğuk öyle değil.
Not: Yalnız öyle bir yazmışım ki yazarken resmen üşüdüm ve hem pikemi hem yatak örtümü üzerime örttüm. O_O
Notnot: Sizi de biraz olsun serinletebildiysem ne mutlu bana. ^_^
Notnotnot: Sahi biz niye Kış Uykusunu hayvanlara ve bitkilere kaptırdık?

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Alice Human Sacrifice/Hitobashira Alice

 Yıllardır çevirmek istediğim bir şarkı, pek çok farklı versiyonu var ama ben klasik versiyonunu çevirmek istedim. Buyurunuz... Not: "O kadar şeyi çevirdin de başlığı çeviremedin mi?" derseniz, hayır çeviremedim. ("İnsan Kurbanı Alice" hiç güzel gelmiyor kulağa.)
ALICE HUMAN SACRIFICE

Bir zamanlar küçük bir rüya varmış
Kimse onu kimin hayal ettiğini bilmezmiş
Gerçekten çok küçük bir hayalmiş
Böylece küçük hayal kendi kendine demiş ki:
“Kaybolmak istemiyorum…
Nasıl insanların beni hayal etmesini sağlayabilirim?”
Küçük hayal düşünüp taşınmış
Ve sonunda aklına bir fikir gelmiş
“İnsanların bana gelip
Kendi dünyalarını yaratmalarına izin vereceğim.”

İlk Alice elinde bir bıçakla, dalmış Harikalar Diyarı’na cesurca
Doğradığı sayısız yaratıkla, parlak kırmızı bir yol bırakmış ardında
Bu ormandaki Alice,
Tutuklanmış bir suçlu gibi usulca
Ormanda yarattığı yol olmasa, varlığına dair hiçbir iz kalmamış arkasında

İkinci Alice usulca şarkılar söylemiş Harikalar Diyarı’na
Şakıdığı sayısız notayla, can vermiş çılgın bir dünyaya
Bu Alice bir gülmüş,
Delinin teki tarafından vurulan
Parlak kırmızı bir gül goncası yaratmış herkes tarafından hayran olunan.  

Üçüncü Alice genç bir kızmış, Harikalar Diyarı’nda güzel bir figür
Kandırdığı sayısız insanla, değişik bir diyar yaratmış
 Bu Alice ülkenin kraliçesiymiş,
Çarpık bir hayalin ele geçirdiği
Çürüyen bedeninin korkusuyla, emirler yağdırmış ülkenin zirvesinden

Ormanın içindeki küçük patikanın sonunda, gül ağacının altında çay içerken,
Saraydan gelen davet bir kupa asıydı. 

 Dördüncü Alice ikiz kardeşlerdi, Harikalar Diyarı’na sırf meraktan giren.
 Geçtikleri sayısız kapıyla, hemen yakın bir zamanda gelmişlerdi 
 İnatçı bir kız kardeş ve akıllı bir erkek kardeş 
Onlar gerçek Alice olmaya en çok yaklaşanlardı ama…
Rüyalarından asla uyanamadılar. Sonsuza dek Harikalar Diyarı’nda kayboldular.   
 
Yoyucho'mun katkılarıyla~ u^u <3 

24 Ağustos 2014 Pazar

Evren yine kazanır

 
Döngü bu sene geç kaldı. Normalde hep Mart-Nisan gibi olur. Kedilerin üreme zamanı gibi. Sınav haftamdır ya da daha büyük bir sınava hazırlanıyorumdur ve durmadan mutlu numarası yapmak zorundayımdır. Çünkü insanlar ne olduğunu merak ederler. Anlattığında dikkate almazlar ya da önemsemezler. "İnsanlar ne acılar çekiyor, buna mı üzülüyorsun sen?" derler. Çünkü insanlar acının göreceli bir şey olduğunu anlamıyor. Herkes aynı şeyler için aynı derecede acı çekmez. Kimisinin hassasiyet seviyesi çok yüksektir kimisininse düşük. (Ki şimdi nutuk verir gibi desem de bunu ben de yapıyorum. Dersleri iyi, sosyal ya da sosyalliğe uygun, güzel biriyseniz derdiniz yoktur, varsa da salağın tekisinizdir bana göre. Oysa güzel, yetenekli, başarılı ve sosyal olmaktan çok uzak olsam da Allah'a şükür kendimce geçinebiliyorum ama yine de bok gibi sorun batağındayım!)
Yine aynı şeyler oldu işte. O milyonlarca kez yaşanılmış anın hala fırından çıkmış ekmek gibi taze ve yeni közlenmiş biber gibi acısı (Açım, evet.) saplanır kalbine ve titremeye başlarsın. Başın döner, miğden bulanır, ağzına kan tadı gelir ve ellerin kaşınmaya başlar birden çünkü vücudun kendine zarar verme modunu aktive etmiştir. Karanlık perde gözünün önünde bir kapanır bir açılırken vücudum mikrodalgaya konmuş gibi kızarır. "Ne oldu Alice?" "Neyin var?" "İyi misin Alice?" Değilim, deliyim. Hahahah. Vücut mikrodalgada fazla kaldı galiba, patlayacak şimdi. Ve BOOOM!!! Sadece bir gün önce tüm derdinin Walking Dead mi izlesem Çok Güzel Hareketler Bunlar'ın eski bölümlerini mi olan dünyan ayaklarının altından kaymış, zemin çatlayarak yok olmuştur zaten, etrafa saçılan yüzbinlerce parçanı umursamazsın.
Üstelik yarın annenin çok özlediğin eski dostu ve onun oğlu gelecektir. Gülümsemek ve iyi bir sunum hazırlamak zorundasın. O göbekle bu yaşta anca eğlenceli, tatlı, güleç olarak kurtarırsın. Tabii yine suskun damgası yersin çünkü ayaklarının altında bir zemin yokken ve güvendiğin şeyler yıkılıp yerlerine yenileri gelene dek duvarlar örülmüşken çok daha zordur rol yapmak. Yine de eski tanıdıklarının o ailesel koşulsuz şartsız sevgisi rahatlatır seni. Buna rağmen zemini tekrar yaratacak kadar vakit yoktur zira bir hafta sonra yakıcı ışınları telefon ekranını görülmez kılan güneşin altında dünyada konuşmak istediğiniz tek kişiye mesaj çekmeye çalışacağınız bir tatile çıkacaksınızdır annenle ve hemen ardından da okul başlayacaktır... İnsafsız sistemin insanlığa yer bırakmayan yuvası okul. En azından bu sene suskun ve garip akrabanızın her türlü yaratıkla karşılaştığınız konforsuz evinde korkmamak için canavarların seksi anime çocukları olduğunu hayal etmek zorunda ve banyodaki hamam böceklerinden başka arkadaşınız olmadan kalmak yerine seneler sonra değişik bir yerde gerçek bir tatile, zengin, sıradan, uyumlu ailelerin arasında asosyal ve deli bir weeaboo olarak annenizi memnun etmek için dünyada yapmak istediğiniz tek şey evde en iyi dostunuzla klanlarken patlamış mısır yiyerek Walking Dead izlemek değilmiş gibi davranacaksınızdır çünkü aksi takdirde anneniz başlar: "Ay aynı baban gibi uyuzsun!" demeye.
Ve sonra araya giren hayati sıkıntılar ya da boka vuran gökkuşağı misali mutluluklarla unutursunuz. Çünkü kolay yolu seçmemek için garip bir direnç sergilemektesinizdir aslında son derece güçsüz, iradesiz, dirençsiz bir insan olarak. Çoğu ergen gibi "hayat berbat ya" gibi bir duruş göstermeyi seçmezsiniz kolayca. Hala inanırsınız mutluluğa ve dünyanın her şeye rağmen güzel bir yer olduğuna. Acılarınızı "unutursunuz" ve güzelliklerin tadını çıkarmaya çalışarak mutlu ya da en azından huzurlu bir hayat sürdürmek için uğraşırsınız. Gün gelir, sizin mutluluğunuzu fark eden Evren gene yapar hamlesini sinsice, tekrar yıkar dünyanızı başınıza. Tekrar yok olur güvendiğiniz her şey ama yeniden yapılanır tabii zamanla... İşte Alice Lawliet olmak bu demektir. Sorularla, paranoyayla, bazen delice bazen güzel hayallerle uğraşarak garip bir yaşam sürdürmek ama ne olursa olsun sürdürmek demektir. Çünkü her şeye rağmen bilir Alice her mutsuzluğuna karşı o mutsuzluğun çektirdiği acıya değecek bir mutluluk olduğunu di mi? Bilirim! Ve de aynı hataları yaparak Evren'in hayatını cehenneme çevirmesine yardım etmeyecektir? Etmeyeceğim! Ne kadar çok acıyla karşı karşıya olursa olsun devam etmeye yetecek kadar güzellik ve mutluluğun olduğunu unutmayacak ya? Unutmayacağım!
Not: Deli mi ne kendi kendine konuşuyor bloğunda manyak ergen ahahah diyenler bakın sizin de kötü zamanlarınız olur, siz de deneyin, çok yararlı valla. Nasssıl iyi geldi anlatamam. Eh her şey insanın kendisinde bitiyor sonuçta.

21 Ağustos 2014 Perşembe

Dur ve Bu Yazıyı Oku! Biraz Beklesin Hayat...

En son ne zaman saatin kaç olduğuna bakmadan sevdiğiniz bir şey yaptınız? Örneğin güneşin ışınları gözlerinizi gıdıklarken başına oturduğunuz kitaptan başınızı kaldırdığınızda pencerenizden göz kırpan yıldızları gördünüz? Ya da ne zaman eve döneceğimizi hesaplamadan uzun bir yürüyüşe çıktınız? Veya saati umursamadan kendinizi dinlediniz sadece? Belki de hatırlamayacağınız kadar uzun süre önce ha? İşte bu yüzden "yavaşla ve yaşamı yaşadıklarından zevk alacak hızda yaşamaya başla!" 
Hayat çok hızlı ve giderek de hızlanıyor. Yemek hızlı, ulaşım hızlı, haberleşme hızlı... Tüm bu hızla düşünecek ve/ya da hissedecek vaktimiz yok. Yediğimizin tadına varamıyoruz, yolculuğun keyfine varamıyoruz, gittikçe sabırsızlaşarak beklemeyi unutuyoruz. İşte "yavaş yemek"le başlayan "yavaşlama hareketi"/"yavaş hareketi" bu yüzden var. Koştuğumuz çiçek tarlasında durup etrafımıza bakacak ve çiçekleri koklayacak kadar zaman bulabilmemiz için.
Carlo Petrini adlı bir çevreci ve anti-kapitalist aktivistin Roma'da açılacak bir McDonalds şubesine karşı mücadelesiyle başlayan "Yavaş Yemek" felsefesi ekonomi, ilişkiler, iş gibi başka alanlara da sıçrayarak sonuçta kocaman bir hareket haline gelmiş. Norveçli Profesör Guttorn Floistad bu felsefeyi şöyle özetliyor:
"Kesin olan tek bir şey herşeyin değiştiğidir. Değişimin ivmesi artıyor. Hayata tutunmak istiyorsanız acele etseniz iyi olur. Günümüzün mesajı bu. Ancak temel ihtiyaçlarımızın asla değişmediği herkese hatırlatılmalı. Başkaları tarafından görülme ve takdir edilme ihtiyacı. Aidiyet ihtiyacı. Yakınlık ve itina, birazcık sevgi ihtiyacı. Bu, sadece insan ilişkilerindeki yavaşlıkla verilebilir. Değişimlere hakim olmak için yavaşlığı, tefekkürü ve birlikteliği yeniden edinmek zorundayız. Bu noktada gerçek bir yenilenme hissedeceğiz." Christopher Richards'ın hazırladığı manifesto ise şu olyor: 
"Bizi hızlanmaya zorlayanlar var. Direniyoruz! Ne bayrak kaldıracak ne de tükeneceğiz. Ofiste ve yollarda yavaşlayacağız. Çevremizdeki tüm insanlar (hiçbir şey ifade etmeyen) hiperaktivitenin sinir bozucu durumundayken biz, kendimize duyduğumuz güvenle yavaşlayacağız. Kendi huzurumuzu her ne pahasına olursa olsun koruyacağız. Alanlarda ve caddelerde yavaşlayacağız, tepelerde yavaşlayacağız, asla teslim olmayacağız! Çevrenizdekiler hızlanırken siz yavaşlarsanız bizden birisiniz demektir. Diğerlerinden biri değil bizden biri olduğunuz için gurur duyun. Çünkü diğerleri hızlı biz ise yavaşız. Yapmaya değer bir şey varsa onu yavaşça yapmaya da değer. Bazıları doğuştan yavaştır -diğerleri buna mecbur kalırlar. Ancak bir fincan sabah çayıyla yatakta uzanmanın insanoğlunun en iyi hali olduğunu bilen birileri hâlâ var." .
Sizin de anlayacağınız gibi daima tembellik ve beceriksizlikle özdeşleşen Yavaşlık giderek hızlanan ve bizi yormaya başlayan dünyamızda yeni bir trend haline geldi şimdi. Hayatınızda neyin tadını yeterince çıkaramadığınızı düşünüyorsanız başına yavaş getirebilirsiniz çünkü "yavaş moda"dan "yavaş tıbba" dek pek çok alt dalı var bu hareketin ve sizde neyi yavaşlatmak istiyorsanız başına bir yavaş koyun. Önemli olan mümkün olduğunca doğallığa kaçmak. Koştuğunuz çiçek tarlasının ortasında durup şöyle bir etrafa bakabilmek ve çiçekleri koklayabilmek için zaman bulabilmek. Belki insanlar size geride kaldığınız için gülecekler. Ama çıkmaza vardıklarında geriye dönüp baktıklarında kaçırdıkları onca şeyi ve onların tadına bakrarak yavaş yavaş gelirken gülümseyen sizi görecekler. Bu yüzden durun ve size söylenilen hıza uymak yerine kendi hız sınırınızı siz belirleyin. 
Araştırma için yararlanılan ve yararlanabileceğiniz kaynaklar:  Tempo, vikipedi, slowdownnow 

20 Ağustos 2014 Çarşamba

Bizim seksi kaslı çocuklar geri mi dönmüş ne? Hem de artarak...

Bu yazıyı yazmak için biraz geç kaldığımı biliyorum ama daha önce hiç izleyesim gelmemişti doğrusu. Free sandığımdan daha çok sevdiğim bir seri olmuştu ama tumblrdaki fangirller gibi Makoto'nun anatomisini çıkarak kadar da çok bayılmamıştım. Yine de eğlenceliydi. Ve Haru, Makoto, Nagisa, Rei ile Rin ve onların kendileri gibi küçük tatlı arkadaşlarını özlemişim. x333 Ayrıca seriyi sadece kaslar ve gizli yaoiden ibaret görmüyorum. (Kaslar ve yaoi de önemli tabii.) Yani bir çaylağın gelişimini değil de bir ustanın sporunu izlememiz bence çok daha iyi. Ayrıca diğer karakterler ve karakterlerin birbirleriyle olan ilişkileri de çok şeker. Çizimleri ve komediyi de beğeniyorum! ^-^
Ama onları bırakın da Haru'nun su gördüğü yerde atlamasını, Makoto'nun tatlılığını, Nagisa'nın oyunculuğunu ve komikliğini, Rei'nin ciddiyeti ve sevimli şapşallığını, Rin'inse seksi ciddiyetini özlemişim! *-* >333< ^-^ <3 Yeni karakterler ne ayak henüz pek çözemedim çünkü ilk bölümü bitirdiğim gibi buraya geldim ama anladığım kadarıyla MakoHaru ile Reigisa daha da canonlaşmışlar ve umarım yeni karakterler aralarını bozmaz ve Rin de kendi husbandosunu bulur. Tamam, yaoi ön plan da değil ama yine de YAOI, çok fazla yaoi! *-* Ah serinin yapımcıları da bunu kabul edip sonunda işi iyice yaoiye bağlasalar ne güzel olur... Gerçi bu ayar iyi ya. Daha fazla şey ederlerse cıvıtacak ve özelliği gidecek çünkü. Onlar böyle gizliden gizliye evliyken daha iyi! ^-^ (Yazıda aynı zamanda nasıl normal başlayıp fangirllüğe doğru evrimleştiğimi de görmektesiniz.)
 
Hahaha... xDDD Nagisa! x333 Çok şeker ve komik ya! ^-^
 
Gou'nun kas merakı... xDDD Gerçi haklı lan! O_O İnsan nasıl o kadar kasın arasında sapıklaşmaz???
 
Sende çok durgunlaşmışsın be Rin diyordum ki...
 
Ama Haru'dan uzak dur, onun erkek arkadaşı var! >-<
 
BANA RINHARU SHIPLETME RIN, ŞU TATLILIĞA KIYAMAM BEN: 
 
 
Ama bu sahnede Rin için yaptıkları o kadar tatlıydı ki... Çok üzüldüm sonra yağmur yağınca. ;w; Rin'in ağlaması kalbimi parçalara ayırıp hoplattı! ^-^  
 
Ve yine Gou'nun kas sevdası! Olomn kız çok şanslı lan... Öyle bir ağabeyin olacak, yetmeyecek, üstüne bir de bir takım başka kaslı, şirin, seksi erkek... 
Ama yeni sezonun en harika sahnesi şüphesiz...
 
"Cazibeli yanım baldırlarım!/ trisepslerim!/ deltoid ve bisepslerim!/ sırt kaslarım!" 
 
Hem gülmekten hem fangasmdan geberdim... xDDD *Q* xDDD
Diğer bölümleri de izlemek için sabırsızlanıyorum! ^-^
Yalnız... 
 
Rin, oğlum, ne yaptın sen!?
Not: Üzgünüm ama burnum dayanamadı, ben değil... 









Dört Duvar Bağlılığı Yolunda

Doğuştan içime kapanık ve utangaç olduğumu düşünmüyorum. Bunlar yaşadığım şeylerin doğurduğu öz güvensizlik sebebiyle gittikçe içime büyüyen şeyler olmalı kanısındayım. Çünkü hatırlıyorum da küçükken arkadaş edinmek daha kolaydı. (Evet, bunda her şeyin büyüdükçe giderek karmaşıklaşmasından kaynaklandığını söyleyebilirsiniz ama beni bahsettiğim şey, gidip birilerine "merhaba" demenin giderek daha zor hale gelmesi.) Sonra giderek zorlaştı ve sonunda "gereksiz" oldu. Sadece gerekli bulduğu müddetçe sosyalliğe giren biri oldum çıktım sonunda. Tabii duvarlarımın arkasına almaya değer bulduğum insanlar da olmadı değil şimdi.
Neyse, bu etrafıma ördüğüm hayali duvarların yerini, gerçek duvarlar mı almaya başlıyor ne? Yani hep kendime şakayla karışık "hikikomori" derdim ama iş ciddileşti gibi. Ha, konuya girmeden önce, hikikomori vaktini geçirebildiğinin tamamını odasında geçirerek odası dışındaki dünyayı yok sayan kişilerin geçirdiği bir hastalıktır ve Japonca "elini ayağını çekmek" gibi bir anlamı varmış sanırım. Ayrıca hem hastalığın kendisine, hem de hasta kişiye "hikikomori" deniyor, "hikikomorilik" gibi bir kelime yok yani. (Ben bunu "dört duvar bağlılığı" diye Türkçeleştiriyorum.) Bana kalırsa bu başlı başına bir hastalık değil, başka hastalıkların doğurduğu bir sonuç ya, neyse. Sonuçta ben psikolog falan değilim. Ama kendi gözlemlerime (Gözlemlerimi de animelere borçluyum yalnız.) bakılacak olursa bir hikikomoriyi doğuran şeyler paranoya, az biraz şizofreni, ucundan kıyısından da obsesif kompulsif bozukluk gibi şeyler bana soracak olursanız. Mesela Welcome to the NHK! animesinin baş karakteri Satou bir gün durup dururken insanların kendisiyle dalga geçtiklerine inanmaya başlıyor ve 3 yıl boyunca eşyalarından başka hiçbir şeyle konuşmadan odasına kapanıyor. (Bu insanlar nasıl geçiniyor derseniz: Ana baba parası.)
Şimdi gelelim bana...
Eğer arkadaşlarımla buluşacaksam, onlarla birlikteysem yahut bir buluşmadan yorgun argın eve dönüyorsam pek olmuyor. Ancak evden 2-3 gün boyunca çıkmamışsam veya sadece okula gitmek için çıkmışsam, canım bir şey çekince ya da annem bir şey isteyince bakkala gitmek zorunda olduğumda bu çok zor geliyor. Tembellikten değil ama. (O da var tabii ama çikolataları düşündükçe tembellik uçup gidiyor normalde.) Yani sadece tembellikten değil. ^^" Hayır, bazen dışarı çıkma düşüncesi beni korkutuyor. Dışarı çıkmanın kendisi daha da çok korkutuyor. Dışarıda olduğum HER ZAMAN (Arkadaşlarımla buluşmaya giderken, buluşmada, buluşmadan dönerken vb. - daima.) herkes bana bakıyormuş gibi hissederim. Ama yemin ederim ki boşuna değil bu his! Ne zaman birine baksam o da bana bakıyor olur, sonra başını çevirir. Yani
daima insanlarla göz göze geliyorum, belki bu tesadüftür ama... Bilmiyorum. Bir de büyük olasılıkla benim hayal gücüm yüzünden ama o gözlerde rahatsızlık, nefret, kin, aşağılama, beğenememe görüyorum hep. Hiç "eve giderken manava uğrayayım da kavun alayım" derken rastgele bir kızla tesadüfen göz göze gelme bakışları olmuyor onlar. Bir gün bir fırının önünden geçerken fırından çıkan bir adam beni görünce "Iyyyk!" diye geri savrulmuştu. Belki de arkamda bir şey vardı ya da başka bir şey, bilmiyorum, ağlayarak uzaklaşmıştım ama o günden sonra takınaklı oldum. "Acaba ben ve yakınlarımın göremediği üçüncü bir kolum ya da alnımın ortasında çapı 10 santimetrekarelik bir et beni mi var?" diye aynalara bakıp durdum sürekli. Ama sonunda bıraktım çünkü varsa da göremediğim için yapabileceğim bir şey yoktu. Yine de bu insanların bakışları artık beni rahatsız etmiyor demek değil. Bu yüzden siz yetişkinler, o kafasını yerlere çarpmak istediğiniz patronunuzu düşünürken baktığınız kıza dikkat edin, siz çocuklar, ana-babalarınızın "insanlara dik dik bakmayın" öğütlerine kulak verin de büyüyünce o gıcık olduğunuz siyasetçi aklınıza geldiğinde manyak kırılgan kızlarla göz göze gelmeyin. Çünkü bazı insanlar aşırı hassastır. Her şeyden bir şey çıkarırlar. Dahası sizin "küçük" bulduğunuz şeyler bile onlar için çok ciddi şeyler olabilir. Bende böyleyim işte. Diyelim yürüyen merdivenlerde, kendi halimde takılıyorum. Arkamdan bir kıkırdama sesi geliyor. Arkama döndüğümde yemekten sonra dişte kalan maydanoz parçası misali kıkırdamasının bıraktığı sırıtış hala yüzünde gülen kişiyle göz göze geliyorum. Ondan sonrası şöyle:
"Güldü" -> "Gülerken bana bakıyordu" -> "Benimle dalga geçiyordu" -> "Herkes benimle dalga geçiyor" -> "İnsanları görmek istemiyorum" -> "Eve gitmek istiyorum" Böyle böyle kendini eve kapatmaya kadar gidebilir işte...

Hikikomori olacağımı düşünmüyorum çünkü ben kesinlikle okumak ve büyüyünce kendi ayaklarımın üstünde durabileceğim bir iş bulmak zorundayım. Annem ve babam boşandığından anneme benden başka bakacak kimse yok (Babamın karısı var.) ve bu dünyada en azından yaşlanınca rahat etmeyi hak eden bir insan varsa o da benim annemdir... Dolayısıyla hikikomori olma şansına sahip değilim.

16 Ağustos 2014 Cumartesi

Canavarlarla Baş Etme Rehberi

Canavarlara inanır mısınız?
Tabii ki hayır. Kim inanır ki? Canavarlar sadece çocukları kandırmak için uydurulmuş şeylerdir.
Ne yazık ki bu sahiden var oldukları gerçeğini değiştirmiyor.
Canavarlar vardır ama onları yalnızca çocuklar görebilir. Çünkü büyüdükçe gözlere perde iner. Faturaların, kredilerin, borçların örttüğü ve endişelerle örülmüş bir perdedir bu.  Tam uykunun sıcak kollarında rüyalar alemine dalmaya hazırlanırken gelen o tıkırtı sadece kombinin sesine dönüşür. Ya da gece su içmek için kalktığında duyulan hışırtı perde hışırtısı oluverir artık. Mortage borcunuzu nasıl ödeyeceğinizi düşünürken kombinin de perdenin de kapalı olduğunu unutuverirsiniz. Oysa çocuklar yataklarının altında, dolaplarının içinde ve ana-babaların bir şey almak için gönderdikleri karanlık odada canavarlar olduğunu bilirler.  “Her şey yolunda,” der anne-babaları. Ve o parfümleri kadar sahte kokup balkonlarındaki çiçekler kadar yapmacık gülümseme. Uyu artık da uğraştırma bizi, gülümsemesi. Çünkü ne zaman çocuklar nedensiz yere korksa, zihinlerinin en karanlık köşelerine hapsettikleri bazı çocukluk anıları parmaklıklarını tırmalamaya başlar.  
Belki şu an siz de içinizde bir şeylerin hücresinden çıkmak üzere çukur kazdığını hissetmeye başladınız ha? Öyleyse bırakın okumayı. Gidin ve bir sitcom izleyerek gecenizin ya da gününüzün tadını çıkarın. Ama çoğunluğun içindeki şeyler sizin zaten etrafınızdaysa okumaya devam etmenizde sakınca yok.  Bunu sizin için yazıyorum. Gözlerinizdeki perde bir bakıma sizi o perdeyi ören şeylerden çok daha korkunçlarından korur ve eğer çoktan inmişse kaldırmanın anlamı yok.
 Hala okuyorsanız riski aldınız demektir. (Bir başka deyişle: Günah benden gitti.) Ne riski mi?  Hayatınızda garip şeyler olmaya başlama riski. Her şey karanlık bir odaya girerken rahatsız olmanızla başlar. Geceleri tuvalete gitmek için kalktığınızda işinizi halletmeniz zorlaşabilir. Ya da bir tıkırtıda “nedensizce” yerinizde sıçrarsınız. Nedensizce’nin karşılığının “canavarlar” olduğunu kabul edene dek zorlu bir süreç sizi beklemektedir.
Koridordan geçerken ya da öylesine pencereden dışarıya bakarken bir an bir gölge görmüş gibi olursunuz. Bu an size tanıdık geliyor mu? Bazense masanızın üzerine koyduğunuzdan emin olduğunuz bir kitap odanıza döndüğünüzde evde kimse olmamasına rağmen yatağınızın üzerinde durur. (Şahsen başıma en son ne zaman geldiğini hatırlamıyorum ama çantasındaki matematik kitabını 5 dakika önce sırasının altına koyduğuna yemin eden arkadaşıma inandım.) Ya da durup dururken garip bir şangırtı duymak… Başınıza geldi mi hiç? Daha sık gelmeye başlayabilir, dikkatli olun ve sadece… Kendinize yalan söyleyin. Göz yanılsamasıdır, deyin geçin, Yaşlanıyorum. Evde fare vardır. Yok yok, kedidir kedi. İlk başta samimi gelmeyebilir ama güvenin bana,  insan bir şeyi kendisine uzun süre ve çok fazla söylerse er geç o şeye inanmaya başlar. (Kolay kandırılan aciz yaratıklarız çünkü.) Zaten bunu yapmak zorundasınız çünkü başka yapabileceğiniz bir şey yok. Yoksa işler çığrından çıkabilir.
Tıpkı bana olduğu gibi yani.
 Normalde harika bir yalancıyımdır. Arkadaşımı denizkızlarının gerçek olduğuna ve annemi büyüyünce mafya olmak istediğime inandırtmayı başarmışlığım oldu. Ama kendime pek iyi yalan söyleyemiyorum anlaşılan. Hiçbir zaman o yetişkin saçmalıklarına inanmayı beceremedim ve bu da benim belamı veren şey oldu.    
Canavarlar hakkında bilmeniz gereken şey şudur ki: Onlar korkuyla beslenirler. Korkunuzun kokusunu alırlar ve eğer yeterince güçlüyse peşinizi asla bırakmazlar. Yarattıkları küçük olaylara diğer insanlardan daha fazla korku gösteriyorsanız potansiyel beslenme kaynağı sınıfına düşersiniz otomatik olarak ve canavarlar tıpkı ineklerin kesilmeden önce iyice semirtilmeleri gibi korkunuzu beslemek üzere oyunlarında seviye atlarlar.
Benim başıma gelen ilk olaylardan biri okul bahçesinde gördüğüm bir bitkiyle ilgiliydi. Bu bitki sanki bir şey onu sallıyormuş ya da küçük bir böcek üzerinde zıplıyormuş gibi durmadan aşağı inip yukarı kalkıyordu. Üstelik hiç rüzgar yoktu (Zaten rüzgarın yaptırabileceği bir hareket değildi o.) ve diğer tüm bitkiler kıpırtısızdı. Bitki okulu çevreleyen tellerin arkasında kaldığı için arkasını pek göremiyordum.  Ama buna mantıklı bir açıklama bulmak zordu.
Yaşadığım bir başka olay ise kendi kendine başlayan filmdi. Filmin ortasında atıştıracak bir şeyler almak üzere mutfağa gitmiştim, geri döndüğümdeyse film başlamıştı.  Evde yalnızdım ve elbette evcil hayvanım falan da yok - tabii canavarları evcil hayvan olarak saymazsanız ki emin olun değillerdir. 
 Bir keresinde ise ne olduğunu bile hatırlamadığım aptalca bir davranışım yüzünden kendime öylesine bir tokat atmıştım. Aptalca görünebilir ama insan “Of salak kafam!” diyerek kafasına hafifçe vurur ya hani?  Öyle bir şeydi. Birkaç dakika sonra facebook’a girdiğimde tanımadığım ve arkadaş listemde olduğunu bile bilmediğim biri “güzel tokattı” diye bir mesaj atmıştı. Hemen “sen de kimsin?” yazdım ve profiline girdim. Profil resmindeki benim yaşlarımdaki çocuk hiç tanıdık değildi. Okuldan yakın olmadığım birkaç ortak arkadaşımız vardı. Sonradan onlara kim olduğun bilip bilmediklerini sorduğumda hiç tanımadıklarını söylediler. Profilinde de pek bir şey yoktu zaten. Mesaj kutusuna geri döndüğümde ise adı gitmiş, yerine “facebook kullanıcısı” gelmişti. Bir daha profiline ulaşamadım. Adını internette arattıysam da o da fayda etmedi, dişe dokunur bir sonuç alamadım tabii. 
Zamanla işler çirkinleşmeye başladı. Geceleri tavan lambasının dolabıma yansıyan gölgesini görüyordum ama tavan lambam yoktu. Sonra sabahın 5’inde sokakta “Anne bana çikolata al!” diyen küçük kızlar ya da simit satan amcaların seslerini duymaya başladım.  Veya daha geçen akşam mutfak penceresinden bakıp ne güzel ağaç dediğim karşı apartmandaki kiraz ağacı ertesi sabah yok oluyordu. Kısacası hayatım açıklanamaz olaylarla dolmaya başlamıştı.
Anton Çehov’u severim. Hatta en sevdiğim yazarlardan olduğunu söyleyebilirim. Hikayeciliğini de severim (Kendimin bile birkaç Çehov usülü hikayesi var.) ama en sevdiğim hikaye ya da yazısı  pek de Çehov tarzının en iyi örneklerinden biri olarak gösterilemeyecek olan Korku Üzerine’dir. “Şu yaşadığım süre boyunca hepi topu 3 kez korktuğumu söyleyebilirim” diye başlar yazı. Ardından Çehov saçlarının ayağa kalktığı ve sırtındaki tüylerin diken diken olduğu  3 olayı anlatır: İlk olayda Çehov bir temmuz akşamı bahçıvanın küçük oğlu ile birlikte gazete almak üzere posta istasyonuna giderken geçtiği ovanın dibindeki bir köyün çan kulesinde anlam veremediği bir ışık görür. Diğer olayda ise bir buluşmadan dönmektedir. Saat gecenin biridir ama gece hala uykuya dalamamış, hala canlı, hala ayaktadır. Kıyısında yürüdüğü demir yolu setinden nereden geldiğini anlamadığı bir vagon birden hızla geçer. Sonuncu olayda yine eve dönerken ve ormanlık bir yerde ama bu sefer bir bahar akşamı bir köpek görür. Evet, sadece bir köpek. Fakat geniş bir çevredeki herkesi tanıyordur ve bildiği hiç kimsenin böyle bir köpeği yoktur. Yani 3 olay da normal şartlar altında hiçbir korkunç yanı olmayan son derece normal şeylerdir ama açıklanamaz bir şekilde karşımıza çıktıklarında gerçek korkuyu hissederiz.  Korku filmleri bizi gerçekten korkutamaz. Çünkü diyelim bir korku filmi izlerken zaten korkmayı bekleriz. Bu tuzağın içine bile bile yürümeye benzer. Gerçek korku beklenmedik anda ve açıklanamaz şekilde gelen korkudur.  Tıpkı yatağınıza uzanmış huzur içinde kitabınızı okurken bir anda bir elin sizi karanlık bir çukura itmesi gibidir bu korku. Ölmek ya da sevdiğiniz birilerini kaybetmek gibi korkuları ise içinde tuzak olan karanlık bir odaya girmek olarak tanımlayabilirim. Bir daha çıkamayacağınızı bile bile girersiniz odaya. Ve tuzağa ne zaman düşeceğinizi merak ede ede yürür durursunuz. 
Ama açıklanamayan korkular bile bir süre sonra tekdüzeleşir, alışırsınız, artık korkmamaya başlarsınız. O zaman canavarlar harekete geçer ve sonunda size kendilerini gösterirler. Bir gün odanıza girdiğinizde tavanınızdan size bakan korkunç bir suratın kalbinize sapladığı buzdan korku oklarını hissedebilirsiniz aniden ya da bir anda farların önüne düşmüş tavşancık gibi dona kalırsınız ağaçların arasından size bakan yaratığın yüzünü görünce.  
Ben ilk canavarımı komşularımızın camında gördüm mesela.
Bizim apartman ile yanındaki ev birbirine bir hayli yakın. Bizim mutfak penceremizle onların pencerelerinden biri arasında azıcık bir uzaklık vardır. Sanırım arka odaları gibi bir yerin penceresi çünkü perdeleri hemen hemen her zaman kapalıdır. O gün (Tabii ki yine evde yalnızdım çünkü bu kadar çarpıcı şeyler evde başkaları varken asla gerçekleşmez.) mutfağa gittiğimde dikkatimi çeken ilk şey perdenin hafifçe aralık oluşu olmuştu. Sonra bu aralığın arasında duran bir karanlığı fark ettim. Yavaş yavaş su yüzeyine çıkan kabarcıklar gibi yavaş yavaş bu şeyin bir yüz olduğunu algıladı zihnim. Ama bir insan yüzü değildi bu.
Size canavarların nasıl göründüğünü anlatamam. Yapamam. Çünkü sonradan öğrendiğime göre tıpkı bizlerin gittiğimiz yere göre giyinmemiz gibi onlar da dadandıkları kişilerin korkularına uyumlu görünürlermiş. Mesela benimkiler sırıtan yüzleri dışında sadece kapkara siluetlerdi. (Psikopatça gülümsemeler beni en çok korkutan korku klişesi olmuştur hep.) Boyutları değişiyordu. Bazen bir kurbağa boyutunda bazense 3 metre olarak çıkabiliyorlardı karşıma. Ve her yerdeydiler.  Tuvaletin içinde, öğretmenimin masasında, otobüs koltuklarında…  Her zaman her şekilde çıkabilirlerdi karşıma. Bazen sınıfın ortasında sizinle alay edercesine dans eder, bazen yanlarında oturan beyefendiyi taklit ederek gazete okuyormuş gibi yapar, bazense bakkala giderken ıslık çala çala yanınızdan geçerler. 
Şey, tabii hemen gerçekleşen bir şey değil, daha çok bir süreç bu. Tıpkı bit kapmak gibi. Sınıfınızdaki biri bitlidir. Sonra bit size geçer. İlk başta fark etmezsiniz bile çünkü sayıları çok azdır ve pek sorun çıkarmazlar. Ama hızla ürerler ve kısa sürede kafa derinizi cehenneme çevirirler. Fark şudur ki bitlerden bit ilacıyla kurtulabilirsiniz. Canavarlardan kurtulmanın ilacı ise biraz farklı. Üstelik herkes bunu başaramaz.
Size canavarlardan nasıl kurtulabileceğinizi de anlatacağım ama önce canavarların hayatıma giriş süreci var. Komşu evin penceresindeki canavarı gördükten sonra birkaç gün mutfağa hiç girmedim. Annemin tüm o mutfağa götürmediğim bulaşıklar, bulaşık makinesine koymasına yardım etmediği için lavaboda oluşan bulaşık yığınları, zırt pırt ondan su istemem ya da sofrayı kurmaya ya da masayı toplamaya yardım etmememe dair şikayetlerine hiç aldırmadım, mutfağın önünden geçerken bile oraya bakmadım. Ama elbette er geç mutlaka mutfağa girmem gereken bir nokta geldi.
 Annem elini kesmişti. Bana yara bandını getirmem için seslendiğinde donakaldım ama yapacak bir şey yoktu. Annemi kan kaybından ölmeye mahkum edemezdim ya! Titreyen ellerimle banyodan bantı aldım ve mutfağa gittim. Annem tam tezgahın önünde duruyordu ve tezgah da pencerenin önündeydi. Görmemem imkansızdı yani – daha doğrusu görmem çünkü bu sefer komşumuzun perdeleri sıkıca kapalı penceresinde hiçbir şey yoktu.
Bir günden biraz daha kısa bir süre boyunca o şeyin bir halüsinasyon olduğuna dair kandırmaya çalıştım kendimi. (Ki kendimi kandırmayı başaramayarak bu hale düştüğümü hesap ederseniz bu konuda ne kadar başarılı olduğumu tahmin edebilirsiniz.) Ama ertesi gün bir başkası tekrar karşıma çıktı. Sınıfa girdiğimde sıramda, sıra arkadaşımın yerinde oturuyordu. Bana göz kırpıp el salladı. Bayılacak gibi oldum ve sonradan yüzümün sahiden ayva sarısı rengini aldığına dair söylentiler duydum.
Canavarlar hayatıma hırsızlar gibi sessizce ve çaktırmadan ama hızla ve ustalıkla girdiler ve kısa zamanda onu ele geçirdiler. Otobüsle eve giderken önünden geçtiğimiz duraklarda dans eden canavarlar görmeye alıştım, dolabımın içinden bana dil çıkaran canavarlar fırlamasına ve hatta alışveriş merkezinde bir şeyler alırken kasiyer yerine bir canavar görmeye bile alıştım. Ama bu işin burada bitmeyeceğini fark etmiştim. Tüm dünyamı ele geçirene dek durmayacaklardı, tabii ben buna bir nokta koymazsam.  Böylece koymaya karar verdim işte. Artık ne olacaksa olsun, tüm bunlar bitsindi.
Annemin eve geç geleceği bir akşam seçtim. Hava kararana dek pencereden dışarıyı izledim. O gün etrafta hiç canavar görmemiştim. Ama mutlaka geleceklerdi, bekliyordum. Sadece bugün benim kurallarıma uymaya karar vermişlerdi. Nasıl olsa sonunda büyük zafer vardı. Çekildikleri karanlık köşelerde işaretimi bekliyorlardı dikkatle. Benim dünyam da karardığında onlara bekledikleri işareti verdim. Odamın kapısını kapattım, titreyen ellerimle kilitledim. Kalbim deli gibi atıyor, kan antrenörü adrenalinin baskısıyla damarlarımda maraton koşucuları hızında akıyor, duyduğum korku kulaklarımda çan çalıyordu ama yüzleşmenin verdiği garip bir rahatlık da vardı içimde. Uzun zamandır ilk kez odamın ışığını kapatırken umulmadık şekilde sakindim.  
Işığı kapatır kapatmaz odamda bittiler. Oradaydılar. Onlarcası, belki de yüzlercesi. Odamın boyutları kaybolmuş, hatta odam kaybolmuştu. Zira o kadar yaratığın o olsa olsa 20 metrekarelik odayı doldurmalarına olanak yoktu.  Gerçi 20 metrekarelik odamda olduğumuzdan da şüpheliydim – sadece gözlerin sayısı yüzünden değil, aynı zamanda karanlık yüzünden de.  Hiçbir zaman odam o kadar karanlık olmazdı. Kapımı örtsem bile ya onun altından ya da perdenin arasından ışık sızması gerekirdi. Oysa tüm lambaları söndürmüşler ve ayla yıldızların pilini çıkarmışlarcasına ışık dünyayı terk etmişti ya da ben bambaşka bir dünyadaydım… Işıksız, boyutsuz ve biçimsiz bir dünyada. Evet, Onlar’ın dünyasında. O kadar çok korkuyordum ki artık hissetmiyordum bile. 
Hep sonunda ne olacağını merak ederdim. Canavarların durmayacaklarını biliyordum, peki daha nereye kadar gideceklerdi?  Şimdi cevabımı almıştım, en azından ben öyle düşünüyordum. 
Bu işi burada bitirmeye kararlıydım. Derin bir nefes alarak  gözlerimi kapattım. Bunu yapmamla da, her nasıl olduysa, korkum tıpkı gzölerimin önündeki canavar gözleri gibi uçup gitti. Artık korkmuyordum çünkü pes etmiştim. İçimden 10’a kadar saymaya başladım. Bana her ne yapacaklarsa yapmalarına yetecek bir süreydi. Ama 10’a kadar saymama rağmen hiçbir şey olmadı ve dahası gözlerimi açtığımda tüm canavarlar kaybolmuştu. 
O karanlık hiçlikte değildim artık. Üzerinde durduğum zemini ve etrafımı saran duvarlar geri dönmüştü. Karanlıkta olsalar da yakınımdaki cisimleri algılayabiliyordum, gözlerim karanlığa alışınca silüetlerini de görebilir oldum. Perdenin ardından sızan sokak lambasının ışığı dolabımı ve onun dibindeki yatağımı biraz aydınlatıyordu. Tekrar kendi güzel, normal dünyamıza dönmüştüm.
Evet, canavarları atlatmanın benim bildiğim tek yöntemi bu. Onlarla, yani korkularınızla yüzleşmek.  Çünkü canavarlar korkularınız şekil almış halidir ve bu yüzden de nasıl korkularınız sizi fiziksel olarak öldüremezse, onlar da sizi öldüremezler. Tek yaptıkları gizemli tıkırtı ve fısıltılarla kalbinize korku tohumları ekmek ve tohumlarla ilgilenmektir. Eğer tohumlar yeşermez ya da yeşerince meyve vermezse gider kendilerine başka tarla bulurlar, bu kadar basit. Tüm mesele umursamazlık. Anaokulunda verdikleri  bir tavsiye olabilir ama çok da doğru bir tavsiye: Karanlıktan korkuyorsanız şarkı söyleyin. Yakanıza yapışan garip hissin bir türlü uyutmadığı gecelerde yorgunluktan bayılana dek dans edin. Kaynağı belirsiz tıkırtılara miyavlayarak karşılık verin. Canavarlar suya taş atarak pürüzsüz yüzeyi dalgalandıran küçük haylaz çocuklardır. Siz de onların kumdan kalelerini yıkan dalga olun. Onlar nasıl sizinle dalga geçiyorlarsa sizde onlarla dalga geçerek kafalarını karıştırın. Hey, sen, canavar. Orada olduğunu biliyorum ama gider misin lütfen? Uyumaya çalışıyorum burada!  
Peki deli olduğumu düşünmedim mi hiç? Elbette düşündüm, hem de çok kez.  Psikolojik yardım almayı bile düşündüm ve bu yüzden anneme durumu açıklamaya çalıştım ama o kadar normaldim ki uydurduğumu düşündü. Çünkü dilimi dışarı sarkıtarak etrafta “helülülülöööğ!!!” diye koşmuyordum ya da durup dururken olmayan şeylere bakışlarımı dikmiyordum. Yani deli değildim. Yaşadığım her şey gerçekti, başkaları için öyle olmaması bunu değiştirmez. Gerçek şey, inandığınız şeydir. Canavarlara inanmazsanız, onlar da yok olur, bu kadar basit. Tabii bunu becerebilirseniz...
Çünkü canavarlar kaybolmaz, hala orada bir yerdelerdir hep. Tarlayı nadasa bırakabilirler ama belli mi olur, gelecek sene yine tohumlarını ekiverirler.  Şaka bir yana, sadece benim için burada değiller.  Hepimizin üzerimize atlamak için fırsat kollayan canavarları var, sandığımızdan çok daha yakınımızda hem de. Önemli olan onlara fırsat vermemek. Oyunlarına gelmemek ama onları oyuna getirmeyi bilmek. Neyse, mesele şu ki, canavarlar gerçekten var. (Aslında siz de bunu biliyorsunuz, içinizdeki çocuğa sorarsanız anlarsınız en azından.) Bu yüzden yatağının altındaki canavarlardan korktuğu için uyuyamayan çocuğunuza ya da çıkarken ışığı kapattığınız odanızdan kitabınızı getirmesini istediğiniz kardeşinize “korkak tavuk olma” demeden önce bir daha düşünün. Belki sizin için olmayabilir ama onlar için gerçek. Ve bu sizin için de olmayacağı anlamına gelmiyor.
Belki bu yazdıklarımı okuyunca gülüp geçtiniz ama dikkatli olun. O tıkırtı da neydi? Yaaa.
Şu pencerenin önündeki bardak… Ne ara koydum ki onu oraya? Pencereyi açalı bir saat oluyor ama bardaklarla bir işim olmadı ki, dahası, onu oraya koyarsam pencerenin kapanacağını biliyorum. Aman, neyse, annem koymuştur herhalde. Gideyim de uyuyayım en iyisi. (Alın bu da size örnek.)
Not: Bu yazıyı “Hikayeler” sayfasına atsam da belirtmek isterim ki bu sefer kurgu bir hikaye anlatmadım, en azından benim kurgum değil. (Ama Onlar’ın kurgusu olduğu doğrudur.) İnanıp inanmamak size kalmış tabii.

15 Ağustos 2014 Cuma

Ah şu aptal sıcak pus...

  
Ağustos'un 15'inde, öğlen saat 12:30'da, 
Hava inanılmaz güzeldi. 
Göz kamaştırıcı güneşin, mide bulandırıcı ışınlarının altında,
Yapacak hiçbir şeyim olmadan, seninle konuşuyordum:
"Şey, bilirsin, yazdan nefret ediyorum gibi," 
diye küstahça mırıldandın kediyi okşarken. 
Ah, kaçan kedini kovalarken, 
Trafik ışığı birdenbire kırmızıya dönüverdi 
Aniden öylece çıkagelen bir kamyon sen çığlık atarken sana çarpınca
Sıçrayan kanına karışan kokun nefesimi kesti
 Sıcak pus gülerek bana bunun bir şaka olmadığını hatırlattı alaycı alaycı
Kulaklarımı gölün yüzeyindeki ağustos böceklerinin rahatsız edici seslerini duymuyordu 
Saatin tiktaklarıyla yatağımda uyandım 
Şimdi saat kaçtı? 
Ağustos'un 14'ünde, öğlen 12'yi biraz geçe, 
Müthiş rahatsız edici bir ağustos böceğinin sesi geldi aklıma 
Ama, bilirsin, bu biraz değişik 
Dün, rüyamda, tam olarak aynı parkta yürüdüğümüzü gördüm 
Neden eve gitmiyoruz?
Bu sefer sen yaya yolundan geçerken
Etraftaki herkes ağızları açık kalmış halde başlarını yukarı kaldırdı  
Gökyüzünden düşen metal bir parça vücudunu deşince
Rüzgar çanlarının sesine karışan müthiş çığlıkların parktaki ağaçlık bölgede yankılandı
Bu anormal sahnede, pırıldayan sıcaklık gülümsedi, "Tüm bunlar gerçek!"
Görüşüm bulanıklaşırken, sana bir bakış atınca, gülümsediğini görür gibi oldum
Alaycı sıcak pus beni sayılamayacak kadar çok kez karanlığa boğdu
Döngü onyıllarca tekrarlandı. Bunu çok önceden fark etmeliydim. 
Bu tür klişe hikayelerin tek bir sonu olmalıdır. 
Bu durmadan tekrarlanan yaz gününde gerçekleşmesi gereken
Birdenbire, seni kenara ittim ve sokağın ortasına atladım, o an kamyon bana çarptı 
Senin gözlerin ve benim çarpık vücudum her yere sıçrayan kanın bulanık yansımaları gibiydi 
Eğer tekrar o kibirli sıcak pus gülerek "al bunu!" deseydi 
O zaman bu senin için sıradan bir yaz günü olurdu 
Ama şimdi hepsi sona erdi
14 Ağustos'ta bir kız yatağında uyandı
Ve yalnız bir kediyi kucaklarken dedi ki: 
"Yine başaramadım." 
O Kagerou Project midir Mekaku City Actors müdür nedir ne o ne başka bir vocaloid şarkısı ve hatta ne de başka herhangi bir şarkı bu kadar iyi bir hikaye anlatmamıştır asla yazın sinsi ve alaycı sıcaklığı hakkında... Yazda zaten hep tembel bir alaycılık yok mudur o mide bulandırıcı sıcak pırıltılara gizlenmiş sinsice bekleyen? Bazı insanlara göre eğlence ve neşe demektir yaz bazılarına göreyse sadece yazın hatırlanan klişe bir hikayenin miskin hüznü. 
Not:: Yani Summertime Sadness halt etmiş yanında.

9 Ağustos 2014 Cumartesi

Porçok

Vakit, ellerini ceplerine sokmuş, acelesiz, salına salına akşama doğru ilerlerken, akşamın dostu karanlık da aynı miskinlikle arkadaşını takip etmekteydi. Sokak lambalarının ışıkları da onu karşılamak üzere birer birer yanıyordu. Etraf devasa tarihi müzenin önündeki, günlük bir şehir turunun son durağındaki çocuk grubu olmasa tamamen sessiz ve sakin denebilirdi.
Muhtemelen 9-10 yaşlarındaki çocuklardan oluşan grup, her birinin belgeleri resepsiyonda incelenirken, heyecanla konuşup gülüşüyor, zıplıyor, şakalaşıyorlardı ve fazla şımarmaya başladıklarında öğretmenleri uyarınca bir süre duruluyor ama hemen sonra tüm şamataya tekrar başlıyorlardı. Klasik 3. sınıf öğrencileriydi anlayacağınız. Ama aralarında gruptan uzakta duran bir tanesi vardı ki o hiç kimseyle iletişim kurmadan uslu uslu duruyordu. Koyu kızıl bir aslan yelesine benzeyen saçları yüzündeki mahcubiyet ifadesiyle birleşerek onda tam da karakterine uygun çekingen bir imaj yaratıyordu. Öğretmenleri tarafından örnek gösterilip sınıf arkadaşlarınca pek de popüler olmayan bu çocuğun adı Roçko'ydu.
Roçko, oyunlara sadece ebe olması kaydıyla alınan, yemeklerini yalnız yiyen, teneffüslerde oyun oynamak yerine kitap okuyan, sessiz ve uslu, bu yüzden de birçok kişinin sıkıcı bulduğu, hatta "uyuz" ya da "bilmiş" diye tanımladığı kendi halinde bir çocuktu. Kimsenin ona aldırmadığı gibi o da başkalarına aldırmazdı. Kolunun altında kitabı olduğu sürece hiçbir şeye ihtiyaç duymazdı. Sınıf öğretmeni ona üzelerek müzede kitap okuyamayacağını söylediği için, olduğundan da içine kapanıktı bugün ama bir yandan da ilk kez bir müze göreceği için heyecanlıydı.  Bu yüzden resepsiyonist bayan gülümseyerek içeri girebileceklerini söylediğinde Roçko diğerlerini şaşırtarak müzeye ilk girenlerden biri oldu. (Tabii girdikten sonra hemen tekrar grubun arkasına geçti.)
Müzede onları genç bir rehber karşıladı. "Arkanso Gorço'nun tarihi müzesine hoşgeldiniz çocuklar!" dedi gülümseyerek. "Birlikte müzeyi gezip tarihin derinliklerinde yolculuk etmeye hazır mısınız bakalım?" Çocuklar koro eşliğinde "Haaazırıııııııııız!!!" diye bağırınca kıkırdayıp "Beni takip edin o zaman!" diyerek gurubun önüne geçip ilerlemeye başladı.
Rehber ilk önce onları karga burunlu ve fare bıyıklı, gösterişli kıyafetler içindeki devasa bir adamın resimleriyle dolu bir odaya götürdü. Burada onlara resimlerini gördükleri bu adamın milyarder tarihçi Arkanso Gorço olduğunu söyledi ve onun hayatı ile müzenin kuruluş hikayesini anlattı. Neyse ki bunu çok uzun tutmadı çünkü çocukların sıkıldığını anlamıştı. Ardından asıl müzeye geçtiler.
Müzede taaa 1900'lü yıllardan 4000'lere kadar uzanan geniş bir tarihi döneme ait her çeşit birikim sergileniyordu. Mesela 1980'li yıllarda icat edilmiş, müzik çalar grubundan ve karmaşık bir sisteme sahip "gramafon" denen bir alet vardı.  Ancak garamafon müzik çalmak için tek başına yeterli değildi, önce içine "pikap" denen büyük ve ince disklerden yerleştirmek gerekiyordu. Ne zahmetli iş ama diye düşündü Roçko. Yine de gramafon denen bu aleti ilginç bulmuştu. Sesin çıktığı başlık kısmı zambak çiçeğini andırıyordu. Hatta altın bir zambağa benziyordu.
"Herkes peşlerinde gramafonla mı dolaşıyordu yani?" diye sordu Roçko'nun sınıf arkadaşı Bilip adlı bir çocuk.
Rehber yanıt verdi: "Hayır, sizin de anlayabileceğiniz gibi bu aletler her yere taşımak için fazla büyük ve ağırlar, o zamanlar insanlar sadece gramafonlarını bulundurdukları yerde müzik dinliyordu." Gramafonun karşısındaki cam bölmede duran, iki ucuna küçük toplar konulmuş, çift başlı bir kabloyu gösterdi.  "Bu bir kulaklık. İlk başta sadece savaşlarda kullanıyorlardı. Ardından walkmenler, yani ilk taşınabilir müzik çalarlar icat edildi ve böylece aynı zamanda da ilk defa insanlar müziği sadece kendileri duyarak dinleyebildiler."
Cam bölmeyi açıp kulaklıkları kulağına takınca çocuklar anında kıkırdamaya başladı. "Çok komik görünüyor!" Rehber de gülümsedi. "Bir zamanlar insanlar toplu alanlarda da müzik dinleyebilmek için kulaklarında sürekli bunlarla geziyordu işte." İçinde, kronolojik sıralamaları büyüdükçe küçülen ve incelen dikdörtgen kutuların bulunduğu bir başka bölmeyi işaret etti.  "Ama müzik dinlemek için sadece kulaklıklar da yeterli değildi. Kulaklıkları bu aletlere bağlamak gerekiyordu. İlk taşınabilir müzik çalar, yani "walkmen" o en baştaki büyük ve kalın kutu. Zaman geçtikçe giderek küçüldüğünü ve inceldiğini görüyorsunuz."
Çocuklar büyük bir şaşkınlıkla walkmenleri, mp3'leri ve ipodları inceleyerek uçlarından çift başlı kablolar çıkan küçük kutulardan müzik dinlemenin nasıl bir şey olduğunu hayal ederken, "Aslında hala çok farklı değil," diye devam etti rehber sözlerine, "Sadece şimdi küçük kutular eliniz yerine beyninizde." Bir süre daha çocukların taşınabilir müzik çalarları izlemelerine izin verdikten sonra tekrar grubu topladı. "Haydi, şimdi gelin de daha da ilgincini, bilgisayarları göstereyim size!"
Ne rehberi takip ederken öğrendikleri hakkında hararetle konuşup tartışan öğrenciler, ne de arkalarından gelip onları susturmaya ve sakinleştirmeye çalışan öğretmenler, kimse Roçko'nun hala gramafonun önünde düşüncelere dalmış halde durduğunu fark etmedi.
Gramafon, walkmen ya da onun türdeşlerinden çok daha fazla ilgisini çekiyordu Roçko'nun. Rehberin, yarım yamalak dinlediği konuşmasında dediğine katılıyordu: Walkmen ve ondan sonra gelenler hala vardı, sadece iyice küçülüp incelerek insanın elinden beynine geçmişlerdi - tıpkı insanın ihtiyaç duyduğu diğer tüm teknolojik aletler gibi. Herhalde nasıl olsa walkmenler var diye de, gramafon gibi aletler kullanılmıyordu artık. Yani insanlar zihinlerindeki küçük müzik çalardan aynı şeyi çalarak aynı şeyi dinlemiş olabilirlerdi sözde ama aslında herkes kendi zihninde çalanı dinlemiş olurdu, aynı müziği değil. Roçko diğer insanlarla birlikte aynı aletten çalan aynı müziği dinlemenin nasıl bir şey olduğunu düşünüyordu gramafona bakarken. Bir zamanlar dünyanın ne kadar farklı olduğunu... Şüphesiz daha zordu ama şimdikinden çok daha dolu görünüyordu. O zamanlar insanlar yarı robot değillerdi. Daha fazla duyguları vardı. Kimse birbirinin aynısı değildi.
Roçko, zihninden en sevdiği şarkılardan birini açtı ve geçmişte yaşadığını hayal etti. Başını çimenlere yaslayıp gözlerini kapatarak, gerçek güneşin ışığının  yüzünü okşadığını. Zihnindeki müzik sesi yerine hayvanların seslerini dinliyordu şimdi.
Artık ne çimenler vardı, ne hayvanlar, ne gerçek güneş. Bu yüzden Roçko, Enerji Devrimi öncesi kitaplardan okudukları dışında hiç bilmiyordu tüm bunların nasıl şeyler olduğunu. Mecburi olarak dünya nüfusunun %95'ini ve doğayı yok edip yerine suni bir teknoloji koyan Enerji Devrimi olmasa yaşayamayacağının farkındaydı. Ama yine de bazen, "keşke dünya olduğu gibi kalsaydı" diye düşünmeden edemiyordu. Tadılacak çok daha fazla şeyin oldğu Eski Dünya'da yaşamayı diliyordu hep gizliden gizliye.
Bunları açıkladığı herkes onunla dalga geçmişti. Herkesin her bakımdan eşit yaşadığı (Onlara göre "aynı", "eşit" demekti herhalde.), kimsenin zorluk çekmediği, sınırsız insan kaynaklarından yararlandıkları için insanlığın bir daha asla yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olmadığı bu yeni dünya çok daha iyiydi elbette! Ona katılan tek kişi dedesiydi. Roçko Eski Dünya'ya dair tüm bilgisini dedesine borçluydu ve Eski Dünya merakının da ondan miras kaldığı söylenebilirdi. Dedesinin normal mesleği muhasebecilikti ama gizli bir mesleği daha vardı: O da tıpkı bu müzenin kurucusu Arkanso Gorço gibi bir koleksiyoncuydu ama o eşya değil, kitap koleksiyoncusuydu. ("Asıl mesleğim, gizli mesleğimdir!" derdi hep.) Ayrıca çok daha geniş bir tarihi çerçeve içindeydi birikimleri. Taaa 1600'lü yıllardan kitapları bile vardı! Roçko küçükken hep dedesinin Eski Dünya hakkında anlattıklarını dinlerdi, okuma öğrendikten sonra ise kendisi hep dedesinin koleksiyonundan okumuştu. İşte bu yüzden Eski Dünya hakkında belki öğretmenlerinden bile bilgiliydi ve çok daha güzel bir yer olduğundan emindi.
Roçko, adeta girdiği trans durumundan çıktığında etraf sessizdi ve yalnızdı, grubundan iz yoktu. Panik içinde etrafına bakındı ama bir koridoru dönünce grubunun küçük bir odada bir film izlediklerini gördü. Kendisi de izleyebilirdi ama içeride yer yoktu. Bunun üzerine Roçko grubunu kendi haline bırakıp müzede dolaşmaya karar verdi. Nasıl olsa sesleri sayesinde onları bulmak hiç zor değildi ve kendisi onları bulamasa da yoklama yaparken eksikliğini fark eden öğretmenleri onu bulurdu. Hem o durmadan ses çıkaran arkadaşları arasında dolaşmaktansa yalnız başına dolaşmayı tercih ederdi. Böylece tek baına etrafta gezmeye başladı. Roçko müzedeki neredeyse tüm eşyaları kitaplardan biliyordu. Ne işe yaradıklarını ve nasıl kullanıldıklarını da. Bugüne dek sadece hayalinde canlandırdığı tüm bu şeyleri gözlerinin önünde görmek onu resmen büyülemişti.
Müzenin renkli duvarları arasında oradan oraya giderken karşısına yanında kocaman kırmızı harflerle "Halka Açık Değildir" yazdığı için normalde kapalı olması gereken bir oda çıktı. Belki de dalgın biri odaya girdikten sonra koruma duvarını indirmeyi unutmuştu. Ne olursa olsun Roçko o odaya girmemesi gerektiğini biliyordu. Aslında girmek için kendi riske atmaya değer bir şey de yoktu odanın içinde. Alt tarafı perdelerle gizlenmiş, belli ki büyük bir şey - belki bir araba, belki bir merdiven ya da belki de bir kaydırak. Ama Roçko'ya o perdenin arkasında bambaşka şeyler varmış gibi geliyordu ve o şeye bakmadan bu müzeyi terk ederse dedesinden ona geçen her şeye ihanet etmiş olacakmış gibi...
Hızlıca etrafına bakındı. Görünürde kimseler yoktu. Resepsiyonistlerden, o ve sınıf arkadaşlarından oluşan grubunun günün son ziyaretçileri olduğunu duymuştu zaten, onlarla birlikte giren de olmamıştı. Güvenlik görevlileri yoktu. Onu çeken kameraları izleyen birinin olduğundan da şüpheliydi, varsa da, küçük meraklı bir çocuğa en fazla ne yapabilirdi ki? Hapse gidecek hali yoktu ya! Roçko en iyisinin fazla düşünmeden bu işi yapmak olduğuna karar verdi (Daha fazla düşünürse vazgeçecekti besbelli) ve içeri ilk adımı attı.
Duvarları mor ve aydınlatması loş odada perdelerin arkasındaki şey neyse, gerçekten de ondan başka hiçbir şey yoktu. Papuçlarının sesi ahşap zeminde yankılanırken güm güm atan kalbinin sesi de göğüs kafesinde yankılanıyord. İçine çektiği nefesle cesaretini de topladı ve perdeyi çekiverdi.
Her şeyi beklemişti. Ağaç, trafik lambası, fil... Ama bunu beklemediği kesindi.
Karşısındaki, bir canlıydı ama bir insan değil, bir hayvandı. İnsanlarda, kendileri ve bir türlü yok edemedikleri bakteriler dışında hayatta tutulacak kadar yer ettiyse de, bunun çok nadiren ve gizlice yapıldığı hayvandı hem de: Köpek. Kocaman bir kafesin içinde, öylece yatıyordu. Perdeyi çekince önce havlayarak (Roçko köpeklerin çıkardığı sese "havlamak" dendiğini biliyordu.) geri çekildi. Ardından tekrar hızla parmaklıklara dayandı.
Daha önce hiç kendi gözleriyle bir köpek görmemişti ama bunun bir köpek olduğunu hemen anlamıştı çünkü kitaplardan okurken hayalini kurduğu köpek tam olarak buydu. Belki biraz daha büyük ve farklı renkli ama bu tür bir şey. Fakat elbette sesini tahmin edebilmesi mümkün değildi. Bu yüzden köpek havladığında biraz da havlamanın boş odada yankı yapmasıyla ürküp yerinde sıçradı.
Evet, duyduğu hiçbir sese benzemiyordu ama bir yandan da bu sesi tıpkı büyükbabasının sesini tanıdığı kadar iyi tanıyor gibiydi. Duyduğu sesin güven verici bir aşinalığı vardı. Okuduklarında hep "hav!" sesiyle tanımlanan bu sesi sevmişti.
Küçük, utangaç adımlarla kafese doğru yaklaşırken, heyecan ve onun getirdiği korkuyla, kalp atışları öyle hızlı ve etraf öyle sessizdi ki, atan odanın kalbiydi sanki. Köpek dili bilmese de duruşundan, bakışından ve de dikilmiş kulaklarından köpeğin de hislerini paylaştığını anlayabiliyordu. Paylaştıkları heyecan adeta bir bulut olup odanın tavanında asılı kalmıştı.
Çocuk kafesin yanına gelince durdu. İkisi de parmaklıkların dibine girmişlerdi. Çocuk köpeğin gözlerinin içine baktı. Büyük, kapkara düğmeleri andırıyordu gözleri. Tüyleri ise uzun, yer yer kıvırcık ve kahverengi ile gri arası bir renkteydi. Oturduğunda Roçko boyundaydı. Yaşı da insan yaşıyla Roçko kadar olabilirdi, Roçko onun pek de yaşlı olmadığını düşünüyordu nedense. Belki de enerjileri uyuştuğundandı.
Titreyen parmaklarını, parmaklıklara yasladı. Köpek de burnunu nazikçe parmaklarına yaklaştırdı ve kokladı. İkisi de birbirlerini daha fazla ürkütüp kaçırmaktan korkuyor gibi, çekingen ve yavaş bir tavırla hareket ediyorlardı. Köpek koklamasını bitirince geri çekildi. Roçko derin bir nefes aldı. Köpeğin onu "onayladığını" anlamıştı.
Köpek bir kez havladıktan sonra kafesin kapısına gitti, kilidi burnuyla iterek gözlerini Roçko'ya dikti. Belli ki onu kafesten çıkarmasını istiyordu. Roçko da köpeği takip ederek kafesin kapısına gitti. Şansa bak! Anahtar kilidin üstündeydi, çevirdi ve kafesin kapısı açıldı. Onun için küçük ama köpek için devasa bir hareketti. Kapı açılır açılmaz dışarı öyle bir fırladı ki Roçko'nun zavallı hayvancık için yüreği sızladı. ÇOK uzun zamandır orada olduğu belliydi. Eğer bu Arkanso Gorço'nun suçuysa Roçko'nun ona duyduğu sempati sıfıra inmişti.
Hayvan odanın içinde arada bir neşeyle ama Roçko'nun uyarmasına gerek kalmadan, sanki duyulursa tekrar kafese sokulacağını biliyormuş gibi sessizce havlıyor, odanın içinde zıplayarak dönüyor, adeta özgürlük dansı yapıyordu. Köpeğin bu haline gülmemek elde değildi. Roçko da kendini tutamayıp kıkırdadı.
"Çok mu uzun zamandır buradaydın?" dedi Roçko köpeğe bakıp gülümseyerek. "Zavallı şey seni..." Gülümsese de zavallı hayvan için kalbi burkuktu tabii.
Köpek bir süre daha özgürlüğün tadını çıkardıktan sonra Roçko'nun önünde durdu. Siyah boncuk gözlerini küçük çocuğun zeytin yeşili gözlerine dikti. Dilini çıkarıp kuyruğunu sallayarak ona bakarken "Şimdi ne yapacağız?" der gibiydi.
Roçko tıpkı güneşe bakınca gözlerini kırpıştırması ya da kara biber koklayınca hapşurması gibi içgüdüsel olarak elini köpeğe uzattı. Binlerce yıl sonra ilk kez bir insan bir köpeğin yumuşacık ve sanki hayvanın sadakati ve sevgisi ısı enerjisine dönüşüyormuş gibi her zaman sıcacık tüylerine elini geçirdi. Muhtemelen hayatında ilk kez bir insanın temasını tasma olmadan hisseden köpek bu ilk kez duymasına rağmen en az arada bir gelen mavi elbiseli adamın parmaklıkların arasından ona uzattığı küçük tatlı atıştırmalıklar kadar sevmişti. Başını eline sürterek tadını çıkarırken çocuk da tüylerini aynı hislerle okşuyordu. Kitaplarda bahsedilen insan-köpek aidiyetini ikisi de şimdi anlamışlardı.
"Adın ne senin?" diye sordu Roçko elinin altında keyifle kafasını oynatan köpeğe. Sanki yanıt verecekmiş gibi bekledikten sonra, (Yanıt vermeyeceğini tabii ki biliyordu.) "Porçok olsun mu ha, ne dersin?" Köpek neşeyle kuyruğunu sallayınca Roçko bunu evet olarak aldı.
"Küçük bir çocuk, herhalde gruptan kopmuş, 5. koridor-"
Roçko telsiz seslerini duyunca köpekle birlikte ürkerek arkasına döndü. Kapının önünde bir güvenlik görevlisi duruyordu. Uzun boylu, oldukça genç bir adamdı. Çocuk ile köpeği fark edince elinde telsizle öylece kalakalmıştı.
Roçko, Porçok ve güvenlikçi, bir uzun an boyunca ne yapacaklarını bilemez halde birbirilerine baktıktan sonra güvenlik "yok bir şey, halloldu" diyerek telsizi ve güvenlik duvarını kapattı.
"B-Ben özür dilerim," diye kekeledi bir anda kalbi korkuyla atmaya başlayan Roçko, "Buraya g-girmek istememiş-"
"O hayvan sana zarar vermedi mi?" diye sordu genç güvenlik görevlisi şaşkınlık içinde köpeğe bakarken.
Köpek neşeyle havlayıp yanına gelince daha da şaşırdı. Porçok ise ona da kafasını okşatmak için elinin altına girmeye çalışıyordu.
"H-Hayır tabii ki," dedi Roçko, hem güvenlik görevlisinin ona kızmaması, hem de Porçok'un herhangi birine zarar verebileceği düşüncesi onu şaşırtmıştı. Görevli ile köpeğin yanına gitti.  "O-Okşayın."Görevlinin elini kaldırıp Porçok'un başına koydu.
Görevli şaşkınlık içinde köpeğin başını okşarken Porçok da bunun tadını çıkardı. "Zararlı olmadığını biliyordum zaten," dedi okşamaya devam ederek gülümserken, "Adın nedir bakalım?"
"Porçok koydum." Roçko adamın ona kızmayacağını anlayınca rahatlamıştı.
"Hayır, senin adını soruyordum," dedi güvenlik görevlisi gülümseyerek.
"Ha." Roçko şaşkın şaşkın gözlerini kırpıştırdıktan sonra aptallığı yüzünden utanarak adını söyledi. "Roçko."
"Ben de Merdo," dedi adının Merdo olduğu anlaşılan güvenlikçi, "Memnun oldum." Gülümseyerek Roçko'nun elini sıkınca küçük çocuğun yanakları daha da kızardı. Ardından genç adam tekrar köpeğe döndü. "Bize hep zararlı olduğu söylenmişti. Gerçi ben onun zararsız olduğunu biliyordum. Verdiğim bisküvileri yerken hiç de kötücül görünmüyordu." Bisküvi lafını duyan köpek neşeyle havlayıp kuyruğunu sallayınca ikisi de kahkaha attı. Tatlılığının ödülü olarak köpek biraz daha okşanma aldı.
"Tabii ki kötü falan değil!" dedi Roçko hiddetle. "Köpekler enerji devriminden sonra virüs bulaştırdıkları söylentisi yayılana dek insanların en yakın dostlarıydılar."
Merdo şaşkınlıkla küçük çocuğa bakarak tek kaşını havaya kaldırdı. "Bunu da nereden biliyorsun bakayım?"
"Okudum!"
Bir yetişkinin bilmediklerini bilmenin gururuyla çocuğun göğsünün kabardığını hisseden Merdo kurnaz bir ifadeyle gülümsedi. "Peki ya sen bunu biliyor muydun?" Eline bir bisküvi alıp Porçok'un yukarısında tuttu. "Otur!" Porçok hemen oturdu.
Roçko bir şaşkınlık nidası kopardı. "Dilimizi biliyor mu!?"
"Bilmem," diye yanıt verdi Merdo omuz silkerek, "Sadece elimde bisküvi varken bu komudu dinliyor." Bisküviyi köpeğin ayaklarının dibine fırlattı.
"Otur!" diye tekrarladı Roçko da ama bisküviyi yalayıp yutmakla meşgul hayvancağız oralı bile olmadı.
"Zıpla!" ya da "Dön!" gibi başka komutlar da denediler ama köpeğin bir tek "Otur!" kelimesinden anlıyordu anlaşılan. Yine de onunla oynamak çok eğlenceliydi. Bazı bakımlardan insana benziyordu, mesela onu mutlu eden şeyler karşısında sevinmek, bunu hareketlerine yansıtışı vb ama Roçko ya da Merdo'nun anlam veremediği, görünüşe göre sadece "köpeklere özgü" bazı davranışları da vardı, örneğin durup dururken dikkatinin dağılması ve bir noktaya odaklanması. Ama kollarınızı boynuna doladığınızda sevgi ve sadakat dolu enerjisini hissedebiliyor ve gözlerinin içine baktığında ne kadar akıllı, asil, muhteşem bir yaratık olduğunu görebiliyordunuz.
"Bu hayvanlar yok edilmek ya da kafeslerde tutulmak için değil," dedi Medos, dalgın dalgın Roçko ile Porçok'un oynayışını izlerken. "İnsanların yanında olmak içinler." İç çekti. "Ama artık onlara yetecek kadar enerji yok dünyada."
"Bazı insanların harcadığı enerjiyi onlar daha çok hak ediyor." Roçko her gün saçını çeken sıra arkadaşı Toris'i ve yıl başında kıyafetleriyle dalga geçmiş Remeze'yi düşünerek dudağını büktü ama arkadaşının keyifsizleştiğini anlayan Porçok hemen onu yalayınca tekrar gülümsemeden edemedi.
Meros önce ona şaşkın şaşkın baktıktan sonra limon yemiş gibi yüzünü ekşitti. "Haklı olabilirsin." Onun aklına da kızıl saçlarıyla dalga geçen patronu ile devamlı aşk hayatı hakkında şakalar yapan nöbet arkadaşı Nadar gelmişti.
Birkaç dakika sonra, "Üzgünüm ama korkarım arkadaşına veda etme vakti," dedi Meros ayaklanarak. "Az sonra müzeyi kapatacağız da..."
Roçko şaşkınlıkla ona baktıktan sonra Porçok'a döndü. Kendi alnını köpeğin dar alnına dayayarak etraflarında kafasından tıpkı kirpilerin dikenleri gibi fırlayan koyu kızıl gür saçlarından bir perde oluşturdu. "Öyle görünüyor ki şimdi gitmek zorundayım," dedi dondurması yere düşünce bile olmadığı kadar hüzünlü, onun ruh halini anlayan köpek de hislerini paylaşarak üzgün üzgün inledi. Ama Roçko bu sefer daha kararlı ve umutlu bir sesle devam etti: "Yarın yine geleceğim, söz veriyorum bak!" Köpek de neşelendi, nasıl olsa arkadaşı neşeliyse, onun için de üzülecek bir şey yok demekti. Roçko onu alnından öpünce iyice neşelenip kuyruğuyla yeri dövdü. Yine de Roçko ile Merdo odadan çıkarlarken (Onu tekrar kafese koymayı unutmuşlardı.) güvenlik duvarının arkasından o kocaman kara üzümler gibi gözleriyle bakışı ve inleyişi pek acıklıydı. Öyle ki Roçko arkadaşını geride bırakmanın mutsuzluğuyla ortadan kaybolduğu için onu azarlayan öğretmenine bile aldırmadı. Tek tesellisi yarın da onu odaya sokup Porçok'la buluşturmaya söz veren Merdo'ydu.
Ama ertesi gün tıpkı Merdo'nun söylediği gibi aynı saatlerde (Çünkü o saatlerde etraf güvenli olurmuş.) müzeye gittiğinde güvenlik duvarı yine inikti ama oda boştu.Köpeği de kafesi de gitmişti. Merdo'yu sorduğundaysa kovulduğunu söylediler. Roçko bir daha ne onun ne de Porçok'un izine rastlamadı. Ama o köpekle kurduğu sadece sevgiye dayalı arkadaşlığı hayatı boyunca hiç unutmadı ve onu geride bırakmış olmanın pişmanlığı yakasını asla bırakmadı. Ölüm döşeğindeyken bile sorsalar yine  köpeklerin gelmiş geçmiş en harika canlılar olduğunu söylerdi çünkü tanıdığı tek köpekle kurduğu birkaç saatlik ilişkinin yerini hayatı boyunca herhangi bir insanla kurduğu hiçbir ilişki tutamazdı.
---
Teyzemlerin yeni köpeğiyle tanışmam üzerine yazdım. Köpekleri ÇOK severim. Gerçekten, benim için de köepkler çok çok çok özel canlılardır. Kediler de şirindir falan ama (*ve internetteki yüzbinlerce kedi hayranı "KEDİLERİN ŞİRİNLİĞİNE SADECE "FALAN" DİYEMEZSİİİAAAN!!!" diyerek kedileriyle ve kalkan olarak kullandıkları kedi kumu kaplarıyla üstüne saldırır*) köpekler başka. (*kedi hayranları bu yorum üzerine kafayı yiyip yığıldılar ve Alice hala peşindeki kedi ordusundan İstanbul boğazına atlayarak kurtuldu*) Bu arada parantez içindeki yorumlarımı yanlış anlamayın sevgili kedi manya- ay, pardon, hayranları. Şaka bir yana gerçekten, ben de kedileri severim, hem sosyal hesaplarınızın kedilerinizin binlerce resmiyle dolu olmasını ve tüm gün komik kedi videoları izlemenizi anlıyorum çünkü ben de aynısının köpek versiyonu olurdum kendi köpeğim olsa. (Aslında vardı ama tıpkı hikayedeki gibi benim de onunla sadece bir gün geçirdekten sonra onu bırakmak zorunda kaldığımı bilen biliyor zaten.) Öyle çok seviyorum işte. Teyzemler de bir köpek almışlar. İlk başta nasıl kıskandığımı anlatamam fakat kıskançlığım köpekle olan ilişkilerini gördükten sonra hemen acımaya dönüştü çünkü şöyle: Teyzem ailesindeki tek normal kişi. Kuzenlerim it oğlu it, küçüğü maymun iştahlı ama en azından duyarsızlık çerçevesi içinde iyi yürekli sayılır, büyük kuzenimse yağ, karbonhidrat, protein, hücreler, beyin yerine egodan oluşmuş bir varlık, eniştemse iyi adam ama hayvanlara karşı sadist. Bunlar sözde kedi seviyorlar ama ona rağmen kedileri her zaman delirtiyorlar. Köpekleri ise eniştem ve büyük kuzenim sevmiyor. (Büyük kuzenimin korktuğunu düşünüyorum.) Zavallı hayvana vurduklarını hiç görmedim ama vurmaya feci şekilde eğilimliler.  Çünkü anneannem ve annemin anlattıklarına göre anneannemlerin birkaç sene önce ölen köpeğini delirten eniştemmiş. (O hayvanı ben doğmadan önce aldıkları için ben eski halini bilmiyorum fakat hayatımın büyük kısmını anneannemlerde geçirmeme rağmen sonuna dek hayvanı hiç okşayamadım ve sahibi olan dedem dışında kimsenin de okşayabildiğini görmedim.) Bir de bir arkadaşlarının mama önünde olsa bile "ye" komutunu duymadan yemeyen köpeklerini gördükten sonra bir eğitme merakına giriştiler. Tabii ki o arkadaşları "vurarak" eğitmemiş ama onlara anlatmak ne mümkün!? Köpeklere elinle ya da ayağınla vurmak el ve ayak görünce saldırmalarına neden olur ve bunun bir numaralı örneği de eniştemin hep hunharca davrandığı anneannemlerin köpeğidir. Kuzenim de bunu biliyor ama söyleyince "sana ne, benim köpeğim" diyor. Gel de ağzını burnunu kırma... Kıramadım tabii, küçük ya o, ailenin prensi, ne dese, ne yapsa haklıdır! O yüzden sanıyorum ki bir daha o dünyalar tatlısı zavallı köpeği gördüğümde artık hiç de dünyalar tatlısı olmayacak. Halbuki sevilmek üzere karın üstü kendini bir yere atışı var ki görseniz kalbiniz erir. İçeride kedileri var diye köpeğe dışarıda bakıyorlar ve zavallı hayvancık tüm gün yalnız başına evin kapısında geçiriyor vaktini. Maymun iştahlı kuzenim de "oyun oynanmıyor onunla" diye kendi haline bırakıyor ama yine de günde iki kez dolaştırıyormuş hiç değilse - şaşırdım! Neyse böyle işte... Hikaye o tatlı köpekle geçirdiğim vakitler sayesinde aklıma geldi. Annem de benim gibi bir köpek sevdalısı olduğu  için teyzemler Amerika'ya giderken köpeği alacak ve bir daha bırakmayacaktık da işte. Biz köpek bakabilecek olsak zaten kendi köpeciğimizi bırakmazdık ki. Ama 1- 2 kişiyiz ve eve en erken gelen ben 4 buçukta geliyorum. 2 - Apartmanda oturuyoruz. Hem komşulara hem köpeğe çok yazık olur alacak olsa. İşte bu yüzden kendi köpeğimizi de bırakmak zorunda kalmıştık. (Yani zaten 1 gün kaldı, o da barınaktan almaya ancak ertesi gün gelebilecekleri içindi.) Bir köpeğiniz varsa değerini iyi bilin çünkü bence bu dünyadaki en harika şeylerden biri. Köpekler kadar iyi dostlar daha yoktur. Onlara kötü davranan insanlara hayatta güvenmem. Korkanı ve kendisi ya da kedisi köpekler tarafından saldırıya uğramış insanların köpeklerden uzak durmalarını anlarım (Gerçi kedisi saldırıya uğramış insanların da "köpekler canavardır/kişiliksizdir" gibi söylemleri olabiliyor ki o zaman onlara da sinir oluyorum. Niye kişiliksizmiş yahu? Sırf sevgi hastası diye mi? Sen duygusuz bir odunsan hayvancağız ne yapsın yani? Ayrıca onların da tıpkı insanlar gibi türlü türlü kişiliği vardır ki kimisi saldırır yoksa kedilerle aynı evde yaşayıp gayet iyi geçinen bir sürü köpek de var.) ama onlara zulüm edenlere katlanamam. O ufacık bir sevgi karşısında her şeyini vermeye hazır hayvana nasıl vurabilir biri!? Şeytanın bile eli yavaşlar yahu! Karaktersizmiş... Tüm gün kıçını devirip yatmak ve sırf  yemek için sana katlanmak karakterse karaktersiz olsun be.
Bir de teyzemlerin kedilerinde teyzemlerin de etkisi var ama hayvanlar yaradılıştan yabani = garip anladığım benim. Zaten teyzemler yaşadıkları ıssız bölgede bulmuşlar onları. Teyzemler hariç kimseye sevdirmiyorlar kendilerini ve yanına yaklaştınız mı kaçıyorlar. Ama arkanız onlara dönükse bir anda arkanıza döndüğünüzde gözlerini kocaman açmış yanyana sinsi sinsi size yaklaşırken yakalayabilirsiniz onları. Siyam kedileri gibiler! Gerçi siyam kedilerine sinsi denir ama bayağ tatlılar bence. Onlar daha çok güzel sfenks kedierine benziyor. Küçükken eniştemin hep dalga geçtiği "yarasa kulaklı" ve "kurbağa gözlüler". Ama ötesi de var. Ben teyzemlerde kalırken küçük kuzenimin normalde kedilerle birlikte uyuduğu odada (yani "onların odasında") yatıyordum. İçeri gireceklerini tahmin ettiğimden kapıyı kapatmıştım. Bir ara dışarıdan garip sesler duydum. Epey geç bir saatti. Kediler olduğunu tahmin etmiştim ama kuzenlerim mi diye kapıyı açıp baktım. Onların kapıları kapalı ve odaları karanlıktı. Koridorda kedileri gördüğümden sesin onlardan geldiğini anladım. Hiç oralı olmadım ve kapıyı kapatıp işime döndüm. Birkaç saniye sonra küçük patilerin ahşap koridorda geri geri gittiklerini ve ardından kapıma bir şeyin çarptığını duydum. Kapıyı açtığımda kedilerden kahverengi olanı kapının dibindeydi ama karşısında beni bulunca kaçtı. Hayatınızda kedilerle ilgili hiç bu kadar korkunç bir şey yaşadınız mı? Üzgünüm kedi hayranları ama bunu diyeceğim: İğrenç hayvan. Bende kedileri severim ama o hayvan gerçekten iğrenç bence. Bir de onun yüzünden zavallı köpeği birkaç saat evden öteye bağladılar. Teyzemler bu kedilerini dışarı salmıyor (Çünkü eski (ve tatlı) kedileri kayboldu.)  ama hayvanlar herhalde benim odama girmeye çalıştıkları şekilde bizler yemek yerken kilitlendikleri yerden kurtulmuş ve dışarı kaçmışlar. O benim psikopat kedi eve dönerken de onun evin kedisi olduğun bilmeyen köpek yabancı bir canlı görünce muhtemelen evini korumak amacıyla havlamış ve kediyi kaçırmış. Görüyor musunuz kedileri ve köpekleri arasında yaptıkları ayrımı? Zavallı köpecik için çok endişeleniyorum. Ona bu kadar acımam biraz da kendi küçüklüğümle eşleştirmemden olsa gerek. Bana da annem İstanbul'da çalıştığı için Bursa'da kalmak üzere onlara gönderildiğim yaz tatilleri boyunca hep köpeklerine yaptıkları muameleyi yapmışlardır.
Bu arada biraz diğer meşgalelerimden de söz edeyim. Walking Dead bağımlılığı geliştirdim. Hem oyununa, hem dizisine, hem de çizgi romanına. Benim için oyun > comic > dizi ama. Hatta oyun hakkında bir yazıya başlamıştım ama sonra sildim. Yine de ne kadar harika bir şey olduğunu belirtmek isterim. ("Walking Dead the game ruined my life." bile diyebilirim.) Dizisine "dizi" olduğu (Ben çizgi olmayan çok az şey seyrederim.) için önyargılı başlamıştım aslında ama o da birkaç salaklık dışında gayet iyi. Çizgi roman da süper ama belki de çok şey beklediğim için ufacık da olsa bir hayal kırıklığı yarattı. Bir de başta pek ısınamadığım LOK bana göre kendisi çizgisini buldu ve gayet iyi ilerliyor şimdi. 3. sezonunu keyifle izliyorum efem. Walking Dead ve LOK dışında hayatımı yöneten bir de uzun süre annemin "okul var, dikkatini dağıtır" diyerek elimden aldığı ama dün geri verdiği Doktor Uyku var. Böyle kendi halimde mutlu hüzünlü yaşayıp gidiyorum işte efem. .m.