9 Ağustos 2014 Cumartesi

Porçok

Vakit, ellerini ceplerine sokmuş, acelesiz, salına salına akşama doğru ilerlerken, akşamın dostu karanlık da aynı miskinlikle arkadaşını takip etmekteydi. Sokak lambalarının ışıkları da onu karşılamak üzere birer birer yanıyordu. Etraf devasa tarihi müzenin önündeki, günlük bir şehir turunun son durağındaki çocuk grubu olmasa tamamen sessiz ve sakin denebilirdi.
Muhtemelen 9-10 yaşlarındaki çocuklardan oluşan grup, her birinin belgeleri resepsiyonda incelenirken, heyecanla konuşup gülüşüyor, zıplıyor, şakalaşıyorlardı ve fazla şımarmaya başladıklarında öğretmenleri uyarınca bir süre duruluyor ama hemen sonra tüm şamataya tekrar başlıyorlardı. Klasik 3. sınıf öğrencileriydi anlayacağınız. Ama aralarında gruptan uzakta duran bir tanesi vardı ki o hiç kimseyle iletişim kurmadan uslu uslu duruyordu. Koyu kızıl bir aslan yelesine benzeyen saçları yüzündeki mahcubiyet ifadesiyle birleşerek onda tam da karakterine uygun çekingen bir imaj yaratıyordu. Öğretmenleri tarafından örnek gösterilip sınıf arkadaşlarınca pek de popüler olmayan bu çocuğun adı Roçko'ydu.
Roçko, oyunlara sadece ebe olması kaydıyla alınan, yemeklerini yalnız yiyen, teneffüslerde oyun oynamak yerine kitap okuyan, sessiz ve uslu, bu yüzden de birçok kişinin sıkıcı bulduğu, hatta "uyuz" ya da "bilmiş" diye tanımladığı kendi halinde bir çocuktu. Kimsenin ona aldırmadığı gibi o da başkalarına aldırmazdı. Kolunun altında kitabı olduğu sürece hiçbir şeye ihtiyaç duymazdı. Sınıf öğretmeni ona üzelerek müzede kitap okuyamayacağını söylediği için, olduğundan da içine kapanıktı bugün ama bir yandan da ilk kez bir müze göreceği için heyecanlıydı.  Bu yüzden resepsiyonist bayan gülümseyerek içeri girebileceklerini söylediğinde Roçko diğerlerini şaşırtarak müzeye ilk girenlerden biri oldu. (Tabii girdikten sonra hemen tekrar grubun arkasına geçti.)
Müzede onları genç bir rehber karşıladı. "Arkanso Gorço'nun tarihi müzesine hoşgeldiniz çocuklar!" dedi gülümseyerek. "Birlikte müzeyi gezip tarihin derinliklerinde yolculuk etmeye hazır mısınız bakalım?" Çocuklar koro eşliğinde "Haaazırıııııııııız!!!" diye bağırınca kıkırdayıp "Beni takip edin o zaman!" diyerek gurubun önüne geçip ilerlemeye başladı.
Rehber ilk önce onları karga burunlu ve fare bıyıklı, gösterişli kıyafetler içindeki devasa bir adamın resimleriyle dolu bir odaya götürdü. Burada onlara resimlerini gördükleri bu adamın milyarder tarihçi Arkanso Gorço olduğunu söyledi ve onun hayatı ile müzenin kuruluş hikayesini anlattı. Neyse ki bunu çok uzun tutmadı çünkü çocukların sıkıldığını anlamıştı. Ardından asıl müzeye geçtiler.
Müzede taaa 1900'lü yıllardan 4000'lere kadar uzanan geniş bir tarihi döneme ait her çeşit birikim sergileniyordu. Mesela 1980'li yıllarda icat edilmiş, müzik çalar grubundan ve karmaşık bir sisteme sahip "gramafon" denen bir alet vardı.  Ancak garamafon müzik çalmak için tek başına yeterli değildi, önce içine "pikap" denen büyük ve ince disklerden yerleştirmek gerekiyordu. Ne zahmetli iş ama diye düşündü Roçko. Yine de gramafon denen bu aleti ilginç bulmuştu. Sesin çıktığı başlık kısmı zambak çiçeğini andırıyordu. Hatta altın bir zambağa benziyordu.
"Herkes peşlerinde gramafonla mı dolaşıyordu yani?" diye sordu Roçko'nun sınıf arkadaşı Bilip adlı bir çocuk.
Rehber yanıt verdi: "Hayır, sizin de anlayabileceğiniz gibi bu aletler her yere taşımak için fazla büyük ve ağırlar, o zamanlar insanlar sadece gramafonlarını bulundurdukları yerde müzik dinliyordu." Gramafonun karşısındaki cam bölmede duran, iki ucuna küçük toplar konulmuş, çift başlı bir kabloyu gösterdi.  "Bu bir kulaklık. İlk başta sadece savaşlarda kullanıyorlardı. Ardından walkmenler, yani ilk taşınabilir müzik çalarlar icat edildi ve böylece aynı zamanda da ilk defa insanlar müziği sadece kendileri duyarak dinleyebildiler."
Cam bölmeyi açıp kulaklıkları kulağına takınca çocuklar anında kıkırdamaya başladı. "Çok komik görünüyor!" Rehber de gülümsedi. "Bir zamanlar insanlar toplu alanlarda da müzik dinleyebilmek için kulaklarında sürekli bunlarla geziyordu işte." İçinde, kronolojik sıralamaları büyüdükçe küçülen ve incelen dikdörtgen kutuların bulunduğu bir başka bölmeyi işaret etti.  "Ama müzik dinlemek için sadece kulaklıklar da yeterli değildi. Kulaklıkları bu aletlere bağlamak gerekiyordu. İlk taşınabilir müzik çalar, yani "walkmen" o en baştaki büyük ve kalın kutu. Zaman geçtikçe giderek küçüldüğünü ve inceldiğini görüyorsunuz."
Çocuklar büyük bir şaşkınlıkla walkmenleri, mp3'leri ve ipodları inceleyerek uçlarından çift başlı kablolar çıkan küçük kutulardan müzik dinlemenin nasıl bir şey olduğunu hayal ederken, "Aslında hala çok farklı değil," diye devam etti rehber sözlerine, "Sadece şimdi küçük kutular eliniz yerine beyninizde." Bir süre daha çocukların taşınabilir müzik çalarları izlemelerine izin verdikten sonra tekrar grubu topladı. "Haydi, şimdi gelin de daha da ilgincini, bilgisayarları göstereyim size!"
Ne rehberi takip ederken öğrendikleri hakkında hararetle konuşup tartışan öğrenciler, ne de arkalarından gelip onları susturmaya ve sakinleştirmeye çalışan öğretmenler, kimse Roçko'nun hala gramafonun önünde düşüncelere dalmış halde durduğunu fark etmedi.
Gramafon, walkmen ya da onun türdeşlerinden çok daha fazla ilgisini çekiyordu Roçko'nun. Rehberin, yarım yamalak dinlediği konuşmasında dediğine katılıyordu: Walkmen ve ondan sonra gelenler hala vardı, sadece iyice küçülüp incelerek insanın elinden beynine geçmişlerdi - tıpkı insanın ihtiyaç duyduğu diğer tüm teknolojik aletler gibi. Herhalde nasıl olsa walkmenler var diye de, gramafon gibi aletler kullanılmıyordu artık. Yani insanlar zihinlerindeki küçük müzik çalardan aynı şeyi çalarak aynı şeyi dinlemiş olabilirlerdi sözde ama aslında herkes kendi zihninde çalanı dinlemiş olurdu, aynı müziği değil. Roçko diğer insanlarla birlikte aynı aletten çalan aynı müziği dinlemenin nasıl bir şey olduğunu düşünüyordu gramafona bakarken. Bir zamanlar dünyanın ne kadar farklı olduğunu... Şüphesiz daha zordu ama şimdikinden çok daha dolu görünüyordu. O zamanlar insanlar yarı robot değillerdi. Daha fazla duyguları vardı. Kimse birbirinin aynısı değildi.
Roçko, zihninden en sevdiği şarkılardan birini açtı ve geçmişte yaşadığını hayal etti. Başını çimenlere yaslayıp gözlerini kapatarak, gerçek güneşin ışığının  yüzünü okşadığını. Zihnindeki müzik sesi yerine hayvanların seslerini dinliyordu şimdi.
Artık ne çimenler vardı, ne hayvanlar, ne gerçek güneş. Bu yüzden Roçko, Enerji Devrimi öncesi kitaplardan okudukları dışında hiç bilmiyordu tüm bunların nasıl şeyler olduğunu. Mecburi olarak dünya nüfusunun %95'ini ve doğayı yok edip yerine suni bir teknoloji koyan Enerji Devrimi olmasa yaşayamayacağının farkındaydı. Ama yine de bazen, "keşke dünya olduğu gibi kalsaydı" diye düşünmeden edemiyordu. Tadılacak çok daha fazla şeyin oldğu Eski Dünya'da yaşamayı diliyordu hep gizliden gizliye.
Bunları açıkladığı herkes onunla dalga geçmişti. Herkesin her bakımdan eşit yaşadığı (Onlara göre "aynı", "eşit" demekti herhalde.), kimsenin zorluk çekmediği, sınırsız insan kaynaklarından yararlandıkları için insanlığın bir daha asla yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olmadığı bu yeni dünya çok daha iyiydi elbette! Ona katılan tek kişi dedesiydi. Roçko Eski Dünya'ya dair tüm bilgisini dedesine borçluydu ve Eski Dünya merakının da ondan miras kaldığı söylenebilirdi. Dedesinin normal mesleği muhasebecilikti ama gizli bir mesleği daha vardı: O da tıpkı bu müzenin kurucusu Arkanso Gorço gibi bir koleksiyoncuydu ama o eşya değil, kitap koleksiyoncusuydu. ("Asıl mesleğim, gizli mesleğimdir!" derdi hep.) Ayrıca çok daha geniş bir tarihi çerçeve içindeydi birikimleri. Taaa 1600'lü yıllardan kitapları bile vardı! Roçko küçükken hep dedesinin Eski Dünya hakkında anlattıklarını dinlerdi, okuma öğrendikten sonra ise kendisi hep dedesinin koleksiyonundan okumuştu. İşte bu yüzden Eski Dünya hakkında belki öğretmenlerinden bile bilgiliydi ve çok daha güzel bir yer olduğundan emindi.
Roçko, adeta girdiği trans durumundan çıktığında etraf sessizdi ve yalnızdı, grubundan iz yoktu. Panik içinde etrafına bakındı ama bir koridoru dönünce grubunun küçük bir odada bir film izlediklerini gördü. Kendisi de izleyebilirdi ama içeride yer yoktu. Bunun üzerine Roçko grubunu kendi haline bırakıp müzede dolaşmaya karar verdi. Nasıl olsa sesleri sayesinde onları bulmak hiç zor değildi ve kendisi onları bulamasa da yoklama yaparken eksikliğini fark eden öğretmenleri onu bulurdu. Hem o durmadan ses çıkaran arkadaşları arasında dolaşmaktansa yalnız başına dolaşmayı tercih ederdi. Böylece tek baına etrafta gezmeye başladı. Roçko müzedeki neredeyse tüm eşyaları kitaplardan biliyordu. Ne işe yaradıklarını ve nasıl kullanıldıklarını da. Bugüne dek sadece hayalinde canlandırdığı tüm bu şeyleri gözlerinin önünde görmek onu resmen büyülemişti.
Müzenin renkli duvarları arasında oradan oraya giderken karşısına yanında kocaman kırmızı harflerle "Halka Açık Değildir" yazdığı için normalde kapalı olması gereken bir oda çıktı. Belki de dalgın biri odaya girdikten sonra koruma duvarını indirmeyi unutmuştu. Ne olursa olsun Roçko o odaya girmemesi gerektiğini biliyordu. Aslında girmek için kendi riske atmaya değer bir şey de yoktu odanın içinde. Alt tarafı perdelerle gizlenmiş, belli ki büyük bir şey - belki bir araba, belki bir merdiven ya da belki de bir kaydırak. Ama Roçko'ya o perdenin arkasında bambaşka şeyler varmış gibi geliyordu ve o şeye bakmadan bu müzeyi terk ederse dedesinden ona geçen her şeye ihanet etmiş olacakmış gibi...
Hızlıca etrafına bakındı. Görünürde kimseler yoktu. Resepsiyonistlerden, o ve sınıf arkadaşlarından oluşan grubunun günün son ziyaretçileri olduğunu duymuştu zaten, onlarla birlikte giren de olmamıştı. Güvenlik görevlileri yoktu. Onu çeken kameraları izleyen birinin olduğundan da şüpheliydi, varsa da, küçük meraklı bir çocuğa en fazla ne yapabilirdi ki? Hapse gidecek hali yoktu ya! Roçko en iyisinin fazla düşünmeden bu işi yapmak olduğuna karar verdi (Daha fazla düşünürse vazgeçecekti besbelli) ve içeri ilk adımı attı.
Duvarları mor ve aydınlatması loş odada perdelerin arkasındaki şey neyse, gerçekten de ondan başka hiçbir şey yoktu. Papuçlarının sesi ahşap zeminde yankılanırken güm güm atan kalbinin sesi de göğüs kafesinde yankılanıyord. İçine çektiği nefesle cesaretini de topladı ve perdeyi çekiverdi.
Her şeyi beklemişti. Ağaç, trafik lambası, fil... Ama bunu beklemediği kesindi.
Karşısındaki, bir canlıydı ama bir insan değil, bir hayvandı. İnsanlarda, kendileri ve bir türlü yok edemedikleri bakteriler dışında hayatta tutulacak kadar yer ettiyse de, bunun çok nadiren ve gizlice yapıldığı hayvandı hem de: Köpek. Kocaman bir kafesin içinde, öylece yatıyordu. Perdeyi çekince önce havlayarak (Roçko köpeklerin çıkardığı sese "havlamak" dendiğini biliyordu.) geri çekildi. Ardından tekrar hızla parmaklıklara dayandı.
Daha önce hiç kendi gözleriyle bir köpek görmemişti ama bunun bir köpek olduğunu hemen anlamıştı çünkü kitaplardan okurken hayalini kurduğu köpek tam olarak buydu. Belki biraz daha büyük ve farklı renkli ama bu tür bir şey. Fakat elbette sesini tahmin edebilmesi mümkün değildi. Bu yüzden köpek havladığında biraz da havlamanın boş odada yankı yapmasıyla ürküp yerinde sıçradı.
Evet, duyduğu hiçbir sese benzemiyordu ama bir yandan da bu sesi tıpkı büyükbabasının sesini tanıdığı kadar iyi tanıyor gibiydi. Duyduğu sesin güven verici bir aşinalığı vardı. Okuduklarında hep "hav!" sesiyle tanımlanan bu sesi sevmişti.
Küçük, utangaç adımlarla kafese doğru yaklaşırken, heyecan ve onun getirdiği korkuyla, kalp atışları öyle hızlı ve etraf öyle sessizdi ki, atan odanın kalbiydi sanki. Köpek dili bilmese de duruşundan, bakışından ve de dikilmiş kulaklarından köpeğin de hislerini paylaştığını anlayabiliyordu. Paylaştıkları heyecan adeta bir bulut olup odanın tavanında asılı kalmıştı.
Çocuk kafesin yanına gelince durdu. İkisi de parmaklıkların dibine girmişlerdi. Çocuk köpeğin gözlerinin içine baktı. Büyük, kapkara düğmeleri andırıyordu gözleri. Tüyleri ise uzun, yer yer kıvırcık ve kahverengi ile gri arası bir renkteydi. Oturduğunda Roçko boyundaydı. Yaşı da insan yaşıyla Roçko kadar olabilirdi, Roçko onun pek de yaşlı olmadığını düşünüyordu nedense. Belki de enerjileri uyuştuğundandı.
Titreyen parmaklarını, parmaklıklara yasladı. Köpek de burnunu nazikçe parmaklarına yaklaştırdı ve kokladı. İkisi de birbirlerini daha fazla ürkütüp kaçırmaktan korkuyor gibi, çekingen ve yavaş bir tavırla hareket ediyorlardı. Köpek koklamasını bitirince geri çekildi. Roçko derin bir nefes aldı. Köpeğin onu "onayladığını" anlamıştı.
Köpek bir kez havladıktan sonra kafesin kapısına gitti, kilidi burnuyla iterek gözlerini Roçko'ya dikti. Belli ki onu kafesten çıkarmasını istiyordu. Roçko da köpeği takip ederek kafesin kapısına gitti. Şansa bak! Anahtar kilidin üstündeydi, çevirdi ve kafesin kapısı açıldı. Onun için küçük ama köpek için devasa bir hareketti. Kapı açılır açılmaz dışarı öyle bir fırladı ki Roçko'nun zavallı hayvancık için yüreği sızladı. ÇOK uzun zamandır orada olduğu belliydi. Eğer bu Arkanso Gorço'nun suçuysa Roçko'nun ona duyduğu sempati sıfıra inmişti.
Hayvan odanın içinde arada bir neşeyle ama Roçko'nun uyarmasına gerek kalmadan, sanki duyulursa tekrar kafese sokulacağını biliyormuş gibi sessizce havlıyor, odanın içinde zıplayarak dönüyor, adeta özgürlük dansı yapıyordu. Köpeğin bu haline gülmemek elde değildi. Roçko da kendini tutamayıp kıkırdadı.
"Çok mu uzun zamandır buradaydın?" dedi Roçko köpeğe bakıp gülümseyerek. "Zavallı şey seni..." Gülümsese de zavallı hayvan için kalbi burkuktu tabii.
Köpek bir süre daha özgürlüğün tadını çıkardıktan sonra Roçko'nun önünde durdu. Siyah boncuk gözlerini küçük çocuğun zeytin yeşili gözlerine dikti. Dilini çıkarıp kuyruğunu sallayarak ona bakarken "Şimdi ne yapacağız?" der gibiydi.
Roçko tıpkı güneşe bakınca gözlerini kırpıştırması ya da kara biber koklayınca hapşurması gibi içgüdüsel olarak elini köpeğe uzattı. Binlerce yıl sonra ilk kez bir insan bir köpeğin yumuşacık ve sanki hayvanın sadakati ve sevgisi ısı enerjisine dönüşüyormuş gibi her zaman sıcacık tüylerine elini geçirdi. Muhtemelen hayatında ilk kez bir insanın temasını tasma olmadan hisseden köpek bu ilk kez duymasına rağmen en az arada bir gelen mavi elbiseli adamın parmaklıkların arasından ona uzattığı küçük tatlı atıştırmalıklar kadar sevmişti. Başını eline sürterek tadını çıkarırken çocuk da tüylerini aynı hislerle okşuyordu. Kitaplarda bahsedilen insan-köpek aidiyetini ikisi de şimdi anlamışlardı.
"Adın ne senin?" diye sordu Roçko elinin altında keyifle kafasını oynatan köpeğe. Sanki yanıt verecekmiş gibi bekledikten sonra, (Yanıt vermeyeceğini tabii ki biliyordu.) "Porçok olsun mu ha, ne dersin?" Köpek neşeyle kuyruğunu sallayınca Roçko bunu evet olarak aldı.
"Küçük bir çocuk, herhalde gruptan kopmuş, 5. koridor-"
Roçko telsiz seslerini duyunca köpekle birlikte ürkerek arkasına döndü. Kapının önünde bir güvenlik görevlisi duruyordu. Uzun boylu, oldukça genç bir adamdı. Çocuk ile köpeği fark edince elinde telsizle öylece kalakalmıştı.
Roçko, Porçok ve güvenlikçi, bir uzun an boyunca ne yapacaklarını bilemez halde birbirilerine baktıktan sonra güvenlik "yok bir şey, halloldu" diyerek telsizi ve güvenlik duvarını kapattı.
"B-Ben özür dilerim," diye kekeledi bir anda kalbi korkuyla atmaya başlayan Roçko, "Buraya g-girmek istememiş-"
"O hayvan sana zarar vermedi mi?" diye sordu genç güvenlik görevlisi şaşkınlık içinde köpeğe bakarken.
Köpek neşeyle havlayıp yanına gelince daha da şaşırdı. Porçok ise ona da kafasını okşatmak için elinin altına girmeye çalışıyordu.
"H-Hayır tabii ki," dedi Roçko, hem güvenlik görevlisinin ona kızmaması, hem de Porçok'un herhangi birine zarar verebileceği düşüncesi onu şaşırtmıştı. Görevli ile köpeğin yanına gitti.  "O-Okşayın."Görevlinin elini kaldırıp Porçok'un başına koydu.
Görevli şaşkınlık içinde köpeğin başını okşarken Porçok da bunun tadını çıkardı. "Zararlı olmadığını biliyordum zaten," dedi okşamaya devam ederek gülümserken, "Adın nedir bakalım?"
"Porçok koydum." Roçko adamın ona kızmayacağını anlayınca rahatlamıştı.
"Hayır, senin adını soruyordum," dedi güvenlik görevlisi gülümseyerek.
"Ha." Roçko şaşkın şaşkın gözlerini kırpıştırdıktan sonra aptallığı yüzünden utanarak adını söyledi. "Roçko."
"Ben de Merdo," dedi adının Merdo olduğu anlaşılan güvenlikçi, "Memnun oldum." Gülümseyerek Roçko'nun elini sıkınca küçük çocuğun yanakları daha da kızardı. Ardından genç adam tekrar köpeğe döndü. "Bize hep zararlı olduğu söylenmişti. Gerçi ben onun zararsız olduğunu biliyordum. Verdiğim bisküvileri yerken hiç de kötücül görünmüyordu." Bisküvi lafını duyan köpek neşeyle havlayıp kuyruğunu sallayınca ikisi de kahkaha attı. Tatlılığının ödülü olarak köpek biraz daha okşanma aldı.
"Tabii ki kötü falan değil!" dedi Roçko hiddetle. "Köpekler enerji devriminden sonra virüs bulaştırdıkları söylentisi yayılana dek insanların en yakın dostlarıydılar."
Merdo şaşkınlıkla küçük çocuğa bakarak tek kaşını havaya kaldırdı. "Bunu da nereden biliyorsun bakayım?"
"Okudum!"
Bir yetişkinin bilmediklerini bilmenin gururuyla çocuğun göğsünün kabardığını hisseden Merdo kurnaz bir ifadeyle gülümsedi. "Peki ya sen bunu biliyor muydun?" Eline bir bisküvi alıp Porçok'un yukarısında tuttu. "Otur!" Porçok hemen oturdu.
Roçko bir şaşkınlık nidası kopardı. "Dilimizi biliyor mu!?"
"Bilmem," diye yanıt verdi Merdo omuz silkerek, "Sadece elimde bisküvi varken bu komudu dinliyor." Bisküviyi köpeğin ayaklarının dibine fırlattı.
"Otur!" diye tekrarladı Roçko da ama bisküviyi yalayıp yutmakla meşgul hayvancağız oralı bile olmadı.
"Zıpla!" ya da "Dön!" gibi başka komutlar da denediler ama köpeğin bir tek "Otur!" kelimesinden anlıyordu anlaşılan. Yine de onunla oynamak çok eğlenceliydi. Bazı bakımlardan insana benziyordu, mesela onu mutlu eden şeyler karşısında sevinmek, bunu hareketlerine yansıtışı vb ama Roçko ya da Merdo'nun anlam veremediği, görünüşe göre sadece "köpeklere özgü" bazı davranışları da vardı, örneğin durup dururken dikkatinin dağılması ve bir noktaya odaklanması. Ama kollarınızı boynuna doladığınızda sevgi ve sadakat dolu enerjisini hissedebiliyor ve gözlerinin içine baktığında ne kadar akıllı, asil, muhteşem bir yaratık olduğunu görebiliyordunuz.
"Bu hayvanlar yok edilmek ya da kafeslerde tutulmak için değil," dedi Medos, dalgın dalgın Roçko ile Porçok'un oynayışını izlerken. "İnsanların yanında olmak içinler." İç çekti. "Ama artık onlara yetecek kadar enerji yok dünyada."
"Bazı insanların harcadığı enerjiyi onlar daha çok hak ediyor." Roçko her gün saçını çeken sıra arkadaşı Toris'i ve yıl başında kıyafetleriyle dalga geçmiş Remeze'yi düşünerek dudağını büktü ama arkadaşının keyifsizleştiğini anlayan Porçok hemen onu yalayınca tekrar gülümsemeden edemedi.
Meros önce ona şaşkın şaşkın baktıktan sonra limon yemiş gibi yüzünü ekşitti. "Haklı olabilirsin." Onun aklına da kızıl saçlarıyla dalga geçen patronu ile devamlı aşk hayatı hakkında şakalar yapan nöbet arkadaşı Nadar gelmişti.
Birkaç dakika sonra, "Üzgünüm ama korkarım arkadaşına veda etme vakti," dedi Meros ayaklanarak. "Az sonra müzeyi kapatacağız da..."
Roçko şaşkınlıkla ona baktıktan sonra Porçok'a döndü. Kendi alnını köpeğin dar alnına dayayarak etraflarında kafasından tıpkı kirpilerin dikenleri gibi fırlayan koyu kızıl gür saçlarından bir perde oluşturdu. "Öyle görünüyor ki şimdi gitmek zorundayım," dedi dondurması yere düşünce bile olmadığı kadar hüzünlü, onun ruh halini anlayan köpek de hislerini paylaşarak üzgün üzgün inledi. Ama Roçko bu sefer daha kararlı ve umutlu bir sesle devam etti: "Yarın yine geleceğim, söz veriyorum bak!" Köpek de neşelendi, nasıl olsa arkadaşı neşeliyse, onun için de üzülecek bir şey yok demekti. Roçko onu alnından öpünce iyice neşelenip kuyruğuyla yeri dövdü. Yine de Roçko ile Merdo odadan çıkarlarken (Onu tekrar kafese koymayı unutmuşlardı.) güvenlik duvarının arkasından o kocaman kara üzümler gibi gözleriyle bakışı ve inleyişi pek acıklıydı. Öyle ki Roçko arkadaşını geride bırakmanın mutsuzluğuyla ortadan kaybolduğu için onu azarlayan öğretmenine bile aldırmadı. Tek tesellisi yarın da onu odaya sokup Porçok'la buluşturmaya söz veren Merdo'ydu.
Ama ertesi gün tıpkı Merdo'nun söylediği gibi aynı saatlerde (Çünkü o saatlerde etraf güvenli olurmuş.) müzeye gittiğinde güvenlik duvarı yine inikti ama oda boştu.Köpeği de kafesi de gitmişti. Merdo'yu sorduğundaysa kovulduğunu söylediler. Roçko bir daha ne onun ne de Porçok'un izine rastlamadı. Ama o köpekle kurduğu sadece sevgiye dayalı arkadaşlığı hayatı boyunca hiç unutmadı ve onu geride bırakmış olmanın pişmanlığı yakasını asla bırakmadı. Ölüm döşeğindeyken bile sorsalar yine  köpeklerin gelmiş geçmiş en harika canlılar olduğunu söylerdi çünkü tanıdığı tek köpekle kurduğu birkaç saatlik ilişkinin yerini hayatı boyunca herhangi bir insanla kurduğu hiçbir ilişki tutamazdı.
---
Teyzemlerin yeni köpeğiyle tanışmam üzerine yazdım. Köpekleri ÇOK severim. Gerçekten, benim için de köepkler çok çok çok özel canlılardır. Kediler de şirindir falan ama (*ve internetteki yüzbinlerce kedi hayranı "KEDİLERİN ŞİRİNLİĞİNE SADECE "FALAN" DİYEMEZSİİİAAAN!!!" diyerek kedileriyle ve kalkan olarak kullandıkları kedi kumu kaplarıyla üstüne saldırır*) köpekler başka. (*kedi hayranları bu yorum üzerine kafayı yiyip yığıldılar ve Alice hala peşindeki kedi ordusundan İstanbul boğazına atlayarak kurtuldu*) Bu arada parantez içindeki yorumlarımı yanlış anlamayın sevgili kedi manya- ay, pardon, hayranları. Şaka bir yana gerçekten, ben de kedileri severim, hem sosyal hesaplarınızın kedilerinizin binlerce resmiyle dolu olmasını ve tüm gün komik kedi videoları izlemenizi anlıyorum çünkü ben de aynısının köpek versiyonu olurdum kendi köpeğim olsa. (Aslında vardı ama tıpkı hikayedeki gibi benim de onunla sadece bir gün geçirdekten sonra onu bırakmak zorunda kaldığımı bilen biliyor zaten.) Öyle çok seviyorum işte. Teyzemler de bir köpek almışlar. İlk başta nasıl kıskandığımı anlatamam fakat kıskançlığım köpekle olan ilişkilerini gördükten sonra hemen acımaya dönüştü çünkü şöyle: Teyzem ailesindeki tek normal kişi. Kuzenlerim it oğlu it, küçüğü maymun iştahlı ama en azından duyarsızlık çerçevesi içinde iyi yürekli sayılır, büyük kuzenimse yağ, karbonhidrat, protein, hücreler, beyin yerine egodan oluşmuş bir varlık, eniştemse iyi adam ama hayvanlara karşı sadist. Bunlar sözde kedi seviyorlar ama ona rağmen kedileri her zaman delirtiyorlar. Köpekleri ise eniştem ve büyük kuzenim sevmiyor. (Büyük kuzenimin korktuğunu düşünüyorum.) Zavallı hayvana vurduklarını hiç görmedim ama vurmaya feci şekilde eğilimliler.  Çünkü anneannem ve annemin anlattıklarına göre anneannemlerin birkaç sene önce ölen köpeğini delirten eniştemmiş. (O hayvanı ben doğmadan önce aldıkları için ben eski halini bilmiyorum fakat hayatımın büyük kısmını anneannemlerde geçirmeme rağmen sonuna dek hayvanı hiç okşayamadım ve sahibi olan dedem dışında kimsenin de okşayabildiğini görmedim.) Bir de bir arkadaşlarının mama önünde olsa bile "ye" komutunu duymadan yemeyen köpeklerini gördükten sonra bir eğitme merakına giriştiler. Tabii ki o arkadaşları "vurarak" eğitmemiş ama onlara anlatmak ne mümkün!? Köpeklere elinle ya da ayağınla vurmak el ve ayak görünce saldırmalarına neden olur ve bunun bir numaralı örneği de eniştemin hep hunharca davrandığı anneannemlerin köpeğidir. Kuzenim de bunu biliyor ama söyleyince "sana ne, benim köpeğim" diyor. Gel de ağzını burnunu kırma... Kıramadım tabii, küçük ya o, ailenin prensi, ne dese, ne yapsa haklıdır! O yüzden sanıyorum ki bir daha o dünyalar tatlısı zavallı köpeği gördüğümde artık hiç de dünyalar tatlısı olmayacak. Halbuki sevilmek üzere karın üstü kendini bir yere atışı var ki görseniz kalbiniz erir. İçeride kedileri var diye köpeğe dışarıda bakıyorlar ve zavallı hayvancık tüm gün yalnız başına evin kapısında geçiriyor vaktini. Maymun iştahlı kuzenim de "oyun oynanmıyor onunla" diye kendi haline bırakıyor ama yine de günde iki kez dolaştırıyormuş hiç değilse - şaşırdım! Neyse böyle işte... Hikaye o tatlı köpekle geçirdiğim vakitler sayesinde aklıma geldi. Annem de benim gibi bir köpek sevdalısı olduğu  için teyzemler Amerika'ya giderken köpeği alacak ve bir daha bırakmayacaktık da işte. Biz köpek bakabilecek olsak zaten kendi köpeciğimizi bırakmazdık ki. Ama 1- 2 kişiyiz ve eve en erken gelen ben 4 buçukta geliyorum. 2 - Apartmanda oturuyoruz. Hem komşulara hem köpeğe çok yazık olur alacak olsa. İşte bu yüzden kendi köpeğimizi de bırakmak zorunda kalmıştık. (Yani zaten 1 gün kaldı, o da barınaktan almaya ancak ertesi gün gelebilecekleri içindi.) Bir köpeğiniz varsa değerini iyi bilin çünkü bence bu dünyadaki en harika şeylerden biri. Köpekler kadar iyi dostlar daha yoktur. Onlara kötü davranan insanlara hayatta güvenmem. Korkanı ve kendisi ya da kedisi köpekler tarafından saldırıya uğramış insanların köpeklerden uzak durmalarını anlarım (Gerçi kedisi saldırıya uğramış insanların da "köpekler canavardır/kişiliksizdir" gibi söylemleri olabiliyor ki o zaman onlara da sinir oluyorum. Niye kişiliksizmiş yahu? Sırf sevgi hastası diye mi? Sen duygusuz bir odunsan hayvancağız ne yapsın yani? Ayrıca onların da tıpkı insanlar gibi türlü türlü kişiliği vardır ki kimisi saldırır yoksa kedilerle aynı evde yaşayıp gayet iyi geçinen bir sürü köpek de var.) ama onlara zulüm edenlere katlanamam. O ufacık bir sevgi karşısında her şeyini vermeye hazır hayvana nasıl vurabilir biri!? Şeytanın bile eli yavaşlar yahu! Karaktersizmiş... Tüm gün kıçını devirip yatmak ve sırf  yemek için sana katlanmak karakterse karaktersiz olsun be.
Bir de teyzemlerin kedilerinde teyzemlerin de etkisi var ama hayvanlar yaradılıştan yabani = garip anladığım benim. Zaten teyzemler yaşadıkları ıssız bölgede bulmuşlar onları. Teyzemler hariç kimseye sevdirmiyorlar kendilerini ve yanına yaklaştınız mı kaçıyorlar. Ama arkanız onlara dönükse bir anda arkanıza döndüğünüzde gözlerini kocaman açmış yanyana sinsi sinsi size yaklaşırken yakalayabilirsiniz onları. Siyam kedileri gibiler! Gerçi siyam kedilerine sinsi denir ama bayağ tatlılar bence. Onlar daha çok güzel sfenks kedierine benziyor. Küçükken eniştemin hep dalga geçtiği "yarasa kulaklı" ve "kurbağa gözlüler". Ama ötesi de var. Ben teyzemlerde kalırken küçük kuzenimin normalde kedilerle birlikte uyuduğu odada (yani "onların odasında") yatıyordum. İçeri gireceklerini tahmin ettiğimden kapıyı kapatmıştım. Bir ara dışarıdan garip sesler duydum. Epey geç bir saatti. Kediler olduğunu tahmin etmiştim ama kuzenlerim mi diye kapıyı açıp baktım. Onların kapıları kapalı ve odaları karanlıktı. Koridorda kedileri gördüğümden sesin onlardan geldiğini anladım. Hiç oralı olmadım ve kapıyı kapatıp işime döndüm. Birkaç saniye sonra küçük patilerin ahşap koridorda geri geri gittiklerini ve ardından kapıma bir şeyin çarptığını duydum. Kapıyı açtığımda kedilerden kahverengi olanı kapının dibindeydi ama karşısında beni bulunca kaçtı. Hayatınızda kedilerle ilgili hiç bu kadar korkunç bir şey yaşadınız mı? Üzgünüm kedi hayranları ama bunu diyeceğim: İğrenç hayvan. Bende kedileri severim ama o hayvan gerçekten iğrenç bence. Bir de onun yüzünden zavallı köpeği birkaç saat evden öteye bağladılar. Teyzemler bu kedilerini dışarı salmıyor (Çünkü eski (ve tatlı) kedileri kayboldu.)  ama hayvanlar herhalde benim odama girmeye çalıştıkları şekilde bizler yemek yerken kilitlendikleri yerden kurtulmuş ve dışarı kaçmışlar. O benim psikopat kedi eve dönerken de onun evin kedisi olduğun bilmeyen köpek yabancı bir canlı görünce muhtemelen evini korumak amacıyla havlamış ve kediyi kaçırmış. Görüyor musunuz kedileri ve köpekleri arasında yaptıkları ayrımı? Zavallı köpecik için çok endişeleniyorum. Ona bu kadar acımam biraz da kendi küçüklüğümle eşleştirmemden olsa gerek. Bana da annem İstanbul'da çalıştığı için Bursa'da kalmak üzere onlara gönderildiğim yaz tatilleri boyunca hep köpeklerine yaptıkları muameleyi yapmışlardır.
Bu arada biraz diğer meşgalelerimden de söz edeyim. Walking Dead bağımlılığı geliştirdim. Hem oyununa, hem dizisine, hem de çizgi romanına. Benim için oyun > comic > dizi ama. Hatta oyun hakkında bir yazıya başlamıştım ama sonra sildim. Yine de ne kadar harika bir şey olduğunu belirtmek isterim. ("Walking Dead the game ruined my life." bile diyebilirim.) Dizisine "dizi" olduğu (Ben çizgi olmayan çok az şey seyrederim.) için önyargılı başlamıştım aslında ama o da birkaç salaklık dışında gayet iyi. Çizgi roman da süper ama belki de çok şey beklediğim için ufacık da olsa bir hayal kırıklığı yarattı. Bir de başta pek ısınamadığım LOK bana göre kendisi çizgisini buldu ve gayet iyi ilerliyor şimdi. 3. sezonunu keyifle izliyorum efem. Walking Dead ve LOK dışında hayatımı yöneten bir de uzun süre annemin "okul var, dikkatini dağıtır" diyerek elimden aldığı ama dün geri verdiği Doktor Uyku var. Böyle kendi halimde mutlu hüzünlü yaşayıp gidiyorum işte efem. .m.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder