28 Eylül 2014 Pazar

Alice vs. The World

Selamlar!
Sanırım bu yapacak başka bir şeyim olmadığı için yazdığım ve okuyucularımı selamlayarak giriş yaptığım ilk sefer.
Okulun ilk haftası, tuvaletler, hala seçilmiş kişi olamadığım ve bunlar gibi başka güzel saçmalıklar hakkında saçmalayacağım.
10. sınıf berbat.
Okulun ilk günü 3 ay boyunca evde kıçımın üzerinde mallandıktan sonra ilk kez sosyal bir ortam içinde bulunmanın ve milletin "ağzımıza sıçmayacak tek okul günü" mutluluğunun bulaşıcı etkisiyle sarı bir ışık demetinin ortasında görünen "yeni sene" karanlık bir kuyuya düştü günler geçtikçe. Hem müdür gidince sıçışlara geçen idare hem de yeni sınıf arkadaşlarım yüzünden. "Sınıf" denilen şey benim için her zaman bir noktadan sonra herkesin birbirinden saçma şeyler hakkında konuşmaya ve benim de kafamın içinde "what the fuck is going on here?" nidalarıyla, sınıfın aykırısı olmaktan bile uzak, tanımlanamaz bir cisim olarak başımı öne eğip birileri "aaa ne okuyosan/çiziyosan?", "niye bu kadar sessizsin?", "canın sıkılmıyor mu sürekli çizim yapmaktan/ kitap okumaktan?" (Bir ara tüm bunları maddelediğim bir yazı yazmalıyım kesinlikle.) gibi şeyler sorana dek bir şeyler okuduğum/çizdiğim bir yerdir ama geçen sene bunu en azından daha düzeyli insanların arasında yapıyordum diyebilirim. Kafaları çaylarına düşen petibörler gibi yumuşamış idarecilerin zaten alan seçip dağılmamıza bir sene kalmışken birbirine yeni yeni alışan bizleri iki ayrı sınıfa dağıtmalarıyla sınıf kadrom değişti. Bir kişi dışında sevdiğim ya da en azından iletişim kurmaktan rahatsız olmadığım hemen hemen herkes manzaralı sınıfa geçti. Bense geçen seneki sınıfımın cıvık kızları ve diğer sınıflardan gelen cıvık kızların karıştırıldığı bir ortamda buluverdim kendimi böylece. Bana yaratık muamelesi yapmayan herkes kabulümdür ancak bahsettiğim kızlar "kankeytoağ"suz cümle kurmaktan aciz, hayatlarının en büyük başarısı kıçlarına dek gelen saçları, kendilerini Medcezir izleyip wattpad okuyarak tatmin eden ve "sanat" ya da "edebiyat" dediğinde ağızlarındaki su miktarı balinaların ağzındakini geçebilecek tipler. Bu tip kızlar uzun süredir karşıma çıkmıyorlardı. Bu yüzden şu an uyum travması yaşıyorum denebilir. Geçen senenin cıvık kızları onların yanında Hikigaya Hachiman kalıyorlar çünkü en azından beyinleri Kötü Çocuk'un son bölümü dışındaki şeyler hakkında da fikir yürütme özelliğine sahipler. Bunları yazıyorum diye benim ön yargılı bir pislik olduğumu falan sanmayın. Yok işte ilgi alanlarım, yaşam tarzım, çevrem ve yetiştirilişim ne kadar farklı olursa olsun bir insanda baktığım tek şey konuşup konuşulamamasıdır. İşte bunlar konuşamayacağın tipler. Her şeylerine rağmen yanlarına yaklaşsan bile sana Şeytan'ın ruhu kadar kara makyajlı gözleriyle şöyle bir bakıp birlikte instagram'a atacağınız fotoğrafın beğeni sayısını, olası durumlarda ağzınızın yapacağı laf miktarını, kamerasının filtresinde ne kadar iyi görüneceğinizi kafanızın üzerinde süzülen kırmızı harfleri okuyarak anlayabilirler (Buradaki göndermeyi çakan herkese müessesemizden bir kavanoz çilek reçeli~) ve anladıklarında da tarayıcı bakışları sizi kaçmaya iten silahlarına dönüşür.
Petibör beyinli idareci karıların hazırladığı saçma sapan ders programı işleri çok daha kötü hale getiriyor üstelik. Müdür gidince okul bunlara kaldı, onlar da ortalığı cangıla çevirdi de...  Önce okul 14:55'te bitecek diye kıçımı sevinçten göklere çıkardılar, sonra gösterip gösterip vermemezlik ederek 15:05'e aldılar. Üstelik çıkış saatini 10 dakika ileri almalarına rağmen giriş saatini ALMADILAR ve bu yüzden artık 06:30 gibi kalkıyorum. -_- Yani yarım saat önce çıkmak için altıda bile kalkardım ama geçen sene okul 08:45'te başlayıp 15:25'te biterken bu sene 08:00'da başlayıp 15:05'te bitiyor. Yani ne var biliyor musunuz? OKULDA GEÇİRDİĞİM SÜRE 25 DAKİKA UZADI!!! Yani 25 dakika zarardayım! =_____=* UUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUGGGGGGGGGGGGGGGGGGGHHHHHHHHHHHHHHH FUUUUUUUUUUUUUUUUCK!!!!!!!!!!
 
Sonraaa... Bizim okulda 3 saat din görmek zorundasınız. Önünüze şu uzun seçmeli dersler listesini koyuyorlar ama size seçme şansı tanımıyorlar. "3 din dersinden birini seçeceksiniz, diğerini de İngilizce seçin bizce, diğerlerini görecek zaten"  diyerek herkese din ve İngilizce seçtiriyorlar yani. Ya aslında bende pek anlamıyorum şu seçmeli ders sistemini. Haydi bizim okulda zaten seçim hakkımız yok da seçim hakkınız olan okullarda nasıl oluyor o iş? Bir sınıf dolusu insanın aynı şeyi seçecek hali yok. Haydi seçilen derslere göre yapılsa sınıflar diyeceğim de 5 seçmeli ders yok ki, en az 10 tane var, nasıl sadece 5 ders ağırlıklı olarak seçiliyor? Demek ki hiçbir okulda tam olarak adaletli bir seçmeli ders sistemi yok ama bizdeki hepten adaletsiz. Çünkü geçen sene için zaten birkaç tane seçmeli ders vardı hepi topu ve  biz de sınıf dağılmasın diye hepimiz aynı şeyi seçmiştik ancak zaten seneye alan seçip dağılacağımız halde yine de birbirine yeni yeni alışmış bizleri dağıtıp bu da yetmezmiş gibi görmek istemediğimiz dersleri koydular. 3 tane din dersi ve 4 tane resim dersi görüyoruz mesela. Okul tabelasındaki anadolu yazısını çizip üstüne "anadolu imam hatip görsel sanatlar" yazsalar yeridir. =_=" Üstelik 3 din dersinin içeriği de HİÇ KİMSE istemediği halde Kur'an-ı Kerim. Ulan çok meraklı olan zaten Kur'an kursuna gidiyor, diğerleri ise istemiyor, sen ne diye zorluyorsun o dersi? Bu sitemime yanıtları ise şu: "Aynı dersi 2 sene art arda göremezsiniz. o^o" Yaaa, tabii, 12. sınıf da dahil neden her sene din dersi görüyoruz o zaman? AMK SİZ HEPİNİZİN!!! Onion Head Emoticons 56  Zaten her şey yeterince zor değilmiş gibi... Resim ise şöyle ki aslında 4 tane değil ancak sosyal proje mi ne dersi resim öğretmenine verilince haliyle dersi sanat tarihine çevirdi kadın. Bu benim için iyi bir şey, geçen sene seçmeli dersleri cidden seçebilseydim, sanat tarihi seçecektim ben zati. Ancak seçmeli resim ve seçmeli görsel sanatlar derslerinin öğretmenleri FARKLI. Yani resim ve müzik arasından resim dersini seçenler hem resim hem de seçmeli, hayır, zorunlu görsel sanatlar dersi için iki ayrı resimle uğraşmak zorundalar. Resim yerine müzik seç, ne zorun var diyorsunuz, aslında bunu ben de düşündüm, özellikle de geçen sene resim dersinden sınıfçak çok çektikten sonra ama geçen sene resim dersinde ÇOK kişiydik, bu sene ise  daha az kişi olacağız ve bazı arkadaşlarımın okullarındaki resim-müzik dersi öğretmenleri bunu özellikle yapıyorlarmış, başta kendilerini çirkef gösterip öğrencileri derslerinde kaçırdıktan sonra geri kalanlarla daha iyi ilgilenip daha verimli iş çıkarabilmek için... Sonuçta benim sınıfımda benim dışında resme eğilimli kimse yoktu. Şimdi de var mı bilmiyorum ama en azından resme HİÇ eğilimli olmayanların geçen sene yaşadıklarımızdan sonra bu dersi seçeceklerini sanmıyorum. Dolayısıyla... Ama bir de resim hocası olmadığı için katılıp büyük zevk aldığım müzik dersi var. Üstelik "ben bir ceviz ağacıyım" şarkısını söylediğimi duyan müzik hocası "Sen geçen sene neredeydin?" dedi...
   
Ama çok utangacım işte ne yapayım...
 
İstiklal Marşı'nı söylemek 100 almanız için yapmanız gereken neredeyse tek şey ama tahtanın önüne çıkıp. Aslında aynısını ilkokulda da yapmıştım fakat burası lise. A completely different level  man. <///<  Benim için iyi bir öz güven alıştırması olabilirdi öte yandan... AHHH ÇOK KARARSIZIM!!! 
Bir de ilk beden dersi var. Ugh... -<- Normalde sırf bir patatesim diye beden dersi benim için işkence dersi kadar kötü olmaz. Tabii dünyadaki tüm hava çekilene dek değil... =-= 
Chubby Ninja Girl by Emezie 
Beden eğitimi öğretmeni bir yarış yaptırdı ve son gelenin ceza alacağını söyledi. Dolaysıyla... ASLANIN PEŞİNE TAKILDIĞI BİR FİL GİBİ KOŞTUM AMA ÇİTALAR ÇOK HIZLIYDI VE KAYBEDEN OLMADIYSAM DA NEFESSİZLİKTEN BAYILDIM AMA ANNEMİN TEK TEPKİSİ ŞU OLDU: "Kilo verirsin." HAYIR. ÜZGÜNÜM AMA DEFOL GİT ANNE. CİĞERLERİM VE KALBİM VE HAYATIM SENİN İÇİN OLMASA DA BENİM İÇİN KİLOMDAN DAHA ÖNEMLİ!!!!! Yani bundan böyle okulu asma günüm beden dersinin olduğu pazartesidir. Aslında beden dersinden muaf tutulmak için rapor almayı düşündüm ama bu anneyle mi? Hahaha...  12 yaşındayken midemi tuvalete akıtmakla çok meşgul olduğum için o notlarıma hiçbir etkisi olmayacak sınava girmedim diye duymakla ilgili sorunlarımı başlatan ve yanlış masa örtüsünü serdim ya da bardağı yanlış yere koydum diye bile apartmanı titreten kadından ne beklenir ki? Her neyse... Bu konuyu burada bırakıyorum kimse sanki kendisi asla ailesini öldürmek istememiş gibi "Ewww şu ergene de bakın, kendisini büyütmüş insanlara buralarda laf ediyor, ıyk ergen bööö" demeden.
İşte böyle, okul bu sene daha bir ağzıma sıçacak gibi...
Neredeyse 16 yaşıma basmak üzereyim. Mezun olma yaşım gelecek, Hogwarts mektubum ortada yok. Bir melez olmadığım aşikar. Karşıma ne tavşan deliği, ne de ayna çıkmadı.  Rüdiger ve Peter PanTürkiye'ye uçarken kayboldular herhalde. E gördüğüm her dolabın içine girdim de bir türlü varamadım Narnia'ya! Haydi en azından bir Tanrı'yla tanışsaydım - Yokluk Tanrı'sına bile razıyım! Veyahut ghoullardan kaçarken gelmiş geçmiş en badass, en karizmatik, en muhteşem karanlıklar kralı Alucard'a da rastlayabilirdim? Hiç olmadı öleyim de her biri manyağın önde gideni ama bir o kadar da eğlenceli arkadaşlarla saçma sapan operasyonlar düzenleyeceğim NPC ve psikopat meleklerle dolu bir okula gideyim.
Ama o gizemli adam mı, garip dede mi, yoksa korkunç görünüşlü ama iyi yürekli bir yaratık mı - artık her kim gelecekse bir an önce gelsin de versin bana dünyayı kötülükten korumama yarayacak özel güçlerimi. "Daha hazır değilsin" falan diye düşünüyorsan herif/dede/yaratık, vallaha hemen getir yoksa o güçleri ilk senin üstünde deneye- Ahahah, hiç olur mu öyle şey? Şaka tabii, şaka ya. ^^" Ama tüm maceralar kahraman berbat durumdayken başlamaz mı? Bende öyleyim işte şu anda... Bu yüzden tam zamanı! Tabii bir yokuş koştu diye ciğerleri kurumuş üzüme dönen ve kalbi patlayacak gibi olan chubby ve zekası ancak okulda geçirdiği süreyi hesaplamaya yeten bir kıza neden dünyayı kurtarma görevini veresiniz, onu da bilmiyorum ya ama lütfen verin çünkü buna gerçekten ihtiyacım var. Hem benim hikayemi hangi yazar yazacaksa artık, ilginç olmaz mı şişko, salak ve  beceriksiz bir kızın kahramanı olduğu bir hikaye? ;) Hem böylece feminist bir mesaj da vermiş olursun: "Kızların ille güzel olması gerekmez" gibi.
Vazgeçtim ulan, boş verin. Vermezseniz vermeyin özel güçler. Kimin ihtiyacı var ki? Hem tembelim kardeşim ben! Savaşamam öyle yaratıklarla maratıklarla...  Ayrıca belki korkadabilirim. Hem ben zaten kahramanım ki, kendi hayatımın kahramanı! Benim canavarlarım var, Evren'im var, her şeyden önce bir annem var... -_-" Dünyanın kaderi benim ellerimdeyken bile "sen önce notlarını düzelt/kilo ver" der, insanın tüm dünyayı kurtarma motivasyonunu kaçırır. Ya da dünyayı saran kötülük karşısındaki çaresizliğimden kahramanca bir depresyona girmişsem "Ay bu odanın hali ne be böyle!" diye eşyalarımı kafama fırlatır. Veyahut da... Öhöm! Tamam, annem hakkında sızlanmayı kesiyorum. -_-"
İşte böyle hayatımı tekrar fantastik macera umutlarına bağladığım bir dönemde kaçış yerime doğru deviniyorum tekrar: Tuvalet. Tuvalet kadar huzurlu bir yer daha var mı bu dünyada? İsmi bile kalbinizde huzuru yankılıyor adeta... Dünyadan tüm bağlantılarınızı kopararak sadece kesedekileri değil kafanızdakileri de boşaltabildiğiniz ruhani bir huzur bölgesi resmen!
Gerçi annem orada bile rahat bırakmıyor ya ney-NE YAPAYIM KADIN HAYATIMI RESMEN PENÇELERİNE ALMIŞ SİNSİ KAHKAHALAR ATARAK FAREYLE OYNAYAN KEDİ GİBİ OYNARKEN KENDİMİ ONUN HAKKINDA SIZLANMAKTAN TUTAMIYORUM VE SİZ, ETRAFINDA IŞIK HARESİYLE DOLAŞAN MELEK GİBİ EVLATLAR, PARLAYAN ÇENENİZİ KAPATIN!!!
Bu aralar içimde, hayır, etrafımda bir boşluk var sanki. Ne olduğunu bilmiyorum - aslında biliyorum ancak gerçek mi emin değilim. Bence insan tek kişi değildir, kendisinden bir düzine daha taşır içinde, bunlardan biri de kendisinden nefret eden bir canavardır. "Çirkinsin, aptalsın, beceriksizsin" diye fısıldar kalbine ya da "Bir boşluk yok mu sanki hı?" diye çeler beynini. "Ve sanki o boşluğun nedeni de..." Durup dururken karartmaya çalışır hayatını. Ama bu canavara kanmayacağım. Her şeyi durup dururken mahvetmesine izin vermeyeceğim.
Bu aralar Sims 3 oynamak dışında neredeyse hiçbir şey yapmıyorum diyebilirim...  O kadar çok Sims 3 oynuyorum ki milletle iyi etkileşim kurunca kafamızın üzerinde mavi işaretler görmeye başladım. Sims 4'ten ise hoşlanmadım, Sims 3'ün animasyon kalitesi daha elegant bana sorarsanız ve ben hala onu tercih ediyorum. Üstelik Yoyucho'mun verdiği Generations ile çok daha eğlenceli! *-* 

23 Eylül 2014 Salı

Mangakalar ve Dahiler

  
Bugüne dek Bakuman'ın Death Note'un yazılış öyküsü olup olmadığı hakkında birçok tartışma okudum ancak bugüne dek kendim bunun üzerinde çok fazla düşünmemiştim. Açıkçası Bakuman'ı bitirmedim. Sanırım nerede kaldığımı kaybettiğim içindi... Ancak diyebilirim ki epey okudum ve sonunu da biliyorum. Dolayısıyla bu yazı konusunda kendime güveniyorum. ;) (Evet, hala kurtulamadım şu ";)" emoticonu koyma alışkanlığımdan, lütfen kurtarın beni...) 
Bakuman tam olarak Death Note'un yazılış öyküsü müdür bundan emin değilim doğal olarak ancak şundan kesin eminim ki Death Note ve Bakuman'ın Tsugumi Ohba adıyla bildiğimiz kişinin ilk ya da tek işleri değil. Zaten Tottemo! Luckyman adlı gag manganın Tsugumi Ohba tarafından yazıldığını söylüyorlar ancak bu Mashiro'nun bir zamanlar popüler bir gag mangakası olan amcasına dayalı bir söylenti mi yoksa gerçek mi orasını bilemem. Şahsen kafamdaki Tsugumi Ohba'ya gag yazmak yakışmazdı ancak benim kafamdakiyle alakadar biri olmadığı aşikar. Benim düşünceme göre o kadar gizemli biri de değil aslında. Bir yerlerde Death Note'un bir bölümden sonra kapısında kuyruklar oluştuğunu okumuştum. Eğer evini önünde kuyruk oluşturabilecek kadar çok kişi biliyorsa yüzü de bir şekilde biliniyordur kanısındayım. Ama bahsedilen kapı evinin kapısı mı, bilmiyorum, ofisi ya da hayranların kuyruk oluşturması için herhangi bir yer de olabilir pekala. 
Yani bana öyle geliyor ki Japonya'daki en azından sıkı Death Note hayranları yüzünü biliyordur. Biz forumlarda cinsiyeti hakkında tartışırken Japonya'da herkes kimliğini biliyormuş gibi geliyor. Şimdi biri çıkıp da yorumda "A-a, sen bilmiyor musun, aylar yıllar oldu Ohba'nın kimliği bulunalı" dese hiç şaşırmam. 
Neyse... Ohba'nın kimliğini geçelim de elbette bir mangaka takımı olarak bir manga takımının hikayesini yazarken kendilerinden esinlenmemiş olmaları düşünce olarak saçma di mi? Yani düşünsenize, bir yazarın hayatını yazan bir yazarsınız, yaşadıklarınızdan yararlanmamak gibi bir seçeneğiniz olamaz çünkü her yazarın yaşadığı bir takım belli başlı şeyler vardır. Ancak bir yazar, bir yazar hakkında yazıyor diye, bu yazarın ille ona benzemesi gerekmez. Kendisinden çok farklı bir yazar hakkında yazıyor olabilir. Şahsen Mashiro ve Takegi'nin, Ohba ve Obata'nın yansıması olmaları da, olmamaları kadar muhtemel. Ohba Death Note'un başarısından ve Bakuman'dan da anlaşılacağı üzere manga sektörü konusunda fazlasıyla uzman biri. Genelde klasik bir ecchi/hentai baş karakterleri hep aynıdır. Dikkat çekici hiçbir çekici özelliği bulunmayan son derece sıradan ve "oha lan bu o kadar kızı nasıl ******!?" tepkisi verilebilecek kişilikte bir tip... Bunun sebebi mangakanın karakter yaratmak konusundaki yeteneksizliği değil,  şüphesiz, erkek izleyicinin kendini kolayca baş karakterin yerine koyabilmesi amacıdır. (Sadece ecchi ya da hentailer için uygulanan bir manga taktiği değil bu, shounen ve shoujo mangalarda da bu var, okuyucu kitlesinin kendini kolayca yerine konabilmesinin amaçlandığı türde mangaların baş karakterleri birbirine bu yüzden benzer.) Mangaka olmak isteyenlere adeta rehber niteliğindeki Bakuman'ın ana karakteri olan Mashiro da herhangi-birinin-kendini-yerine-koyabileceği karakterler grubundan bence. Ama Obata'dan esinlenilmiş de olabilir. Yalnız şu aşk meşk hikayesi gerçek midir pek sanmam. Romantizm her konuda en iyi alıcı bağlama yoludur. Dolayısıyla Azuki muhtemelen romantizm öğesi için yaratılmış hayali bir karakter olsa gerek. Ya da Obata/Ohba'nın (Karakteri ve takımın çizeri olması nedeniyle Mashiro'nun temsil ettiğinin Obata olduğu söylendiği için büyük olasılıkla o) hoşlandığı olabilir. Şimdi kabul edelim... Mashiro ile Azuki meselesi olmasa Bakuman o kadar da ilgi çekici olmazdı pek çok kişi için belki de. Ancak işin içinde romantizm olunca heyecan da oluyor haliyle. Yine de Death Note'un yazılışıyla ilgili pek çok şeyin içinde bulunduğuna katılıyorum. Mesela yanlış hatırlamıyorsam çıkardıkları ilk mangada (dedektiflik hakkında olan) okuyuculardan dedektifin okul hayatı hakkında da yazmalarına yönelik tavsiye alıyorlardı ancak editörleri bunun bir dedektiflik mangası olduğu ve böyle bir şeyin bu tür bir mangaya iyi gitmeyeceği gibi bir şeyler söylüyordu. Bunun DN'yi yazarken yaşadıkları bir şey olduğundan eminim çünkü benim gibi birçok hayranın, Light'ın normal hayatını merak ettiklerini tahmin edebiliyordum. O güne dek hiç bu açıdan düşünmemiştim ama. Doğru, Light'ın normal hayatı  Death Note'u başka bir tarafa çekip havasını kaçırırdı. Kısacası kendi mangakalık deneyimlerini paylaştıkları aşikar ancak hikayenin onların hikayesiyle pek bir ilgisi var mıdır bilemeyeceğim.
Gelelim Ohba'nın cinsiyetçi olup olmadığı hakkındaki görüşlere...
Sırf Misa'nın yaratıcısı olduğu için bile o erkeğin ya da hatta kadının "kadın", hayır, "dişi" türünden nefret ettiğini söyleyebiliriz. Ancak şu var ki hepimiz cinsiyetçi bir şekilde Ohba'yı erkek olarak düşünüyoruz. Oysa bir yerlerde biliniyorsa da biz cinsiyetini bilmiyoruz. Yani bu bir kadın da olabilir. Şimdi bir kadın olduğunu farz edin...  Death Note'u yazacak kadar zeki ve akıllı bir kadının da kadınları küçük görmesi söz konusu olamaz değil mi? O zaman mesela Bakuman'ın başlarında Takagi'nin "erkeklere çekici gelmeyen bir kız, ne kadar başarılı olursa olsun aptaldır" temalı uzun ve cinsiyetçi konuşmasını şöyle açıklayabiliriz: "Ohba, burada erkeklerin kadınları küçümsemesine dikkat çekmiş." Bu bile kimliğini gizli tutmasının nedenlerinden biri olabilir çünkü  eğer erkek olduğunu bilsek ona kolayca "cinsiyetçi" yaftasını yapıştırabilirdik ancak o bir fikir.
Çoğu makul insan gibi Misa, L hayranından da önce bir kadın ve bir kadından da önce bir sarışın olarak tabii ki benim de nefret ettiğim bir karakter. "Aptal sarışın" deyişinin sembolü olabilecek kadar boş kafalı, sığ, safi görünüşten ibaret... Ancak Misa olmasa Light, L'yi asla alt edemezdi. (Gerçi edemedi de hepimizin ettiğini sandığı o kısımı diyorum...)  Yani L'yi "yenmesi" için Misa gibi gözünün içine bakarak ağzından çıkacak tek kelimeyi bekleyen sadık ve beyinsiz bir köpeğe ihtiyacı vardı. Dolayısıyla Misa'nın rolü zaten sığ ve beyinsiz olmaktı diyebiliriz.
Ayrıca serideki önemli bir kadın karakteri unutuyorsunuz: Naomi Misora... Naomi Misora, kuvvetli hisleri ve kıvrak zekasıyla seride Kira'yı yakalamaya en yakın karakterdi.Ama kocası Raye Penber'ın haklı şüphelerine verdiği yanıtı hatırlayın bir: "Sen gerçekten iyi bir FBI ajanıydın ancak şimdi yalnızca benim nişanlımsın." Raye Penber'ın bu sözlerinden buram buram cinsiyetçilik akmıyor mu? Üstelik sonra haklı çıkan kim oldu? O sadece Raye Penber'ın  nişanlısı olan kadın. Ancak o kadar zeki olmasına rağmen onun bile buna yönelik tek tepkisi "Tamam Raye. Kusura bakma... Alışkanlık işte." oluyor.
En azından Kiyomi Takada başta Kira'yı savunsa da sonradan onun bir cani olduğunu gören ve/ve ya Light'ın onu sadece kullandığını anlayan akıllı ve harcanmayan bir bayan karakter olabilirdi ama o da Light tarafından kullanıp atılan kadınlar çöplüğünden ileri gidemedi.
Bakuman'ın ana kadın karakterlerine baktığımızda da durum öyle pek de iç açıcı sayılmaz. Ne Azuki ne Miyoshi pek de feminist karakterler sayılmaz. Yani bana göre iki seride ancak iki tane doğru düzgün kadın karakter var: Halle Lidner ve Aoki Yurko. (Halle Lidner'ı sırf Misa'nın kıçını tekmelediydi diye seviyorum.) Genel olarak iki seride de seksistlik hakim olunca buna "Japonların cinsiyetçiliğine eleştiri" demek biraz zor. O yüzden "Belki de Ohba gaydir" ya da "Misa gibi bir kız tramva yaşatmıştır" (Misa gibi kız yaşatmaz mı la!?) deyip geçiyorum. Death Note'u yazacak kadar zeki bir herifin/karının zihnindeki kadın modeli o olamaz çünkü. Reddediyorum.
Bakuman ve Death Note'u karşılaştırmanın kalite olarak saçma olduğunu düşünüyorum açıkçası. Death Note'un her bölümünde ayrı bir kitap çıkarılacak kadar çok akıl oyunu, düşündürdükleri, karakterleri, dahice olay örgüsü, kurgusu ve işte her şeyiyle hem animesi hem mangası sanat eseri olmaya adaydır bana göre. Tamam, Bakuman da mangakalık gibi son derece sıradan bir temanın keyifli, eğlenceli ve sürükleyici bir şekilde işlenişi olarak gayet başarılıdır ama Death Note gibi bir efsane olmadığı aşikar. Hem bu bakımdan hem türlerinin farklılığı nedeniyle karşılaştıramam der ve giderim.


22 Eylül 2014 Pazartesi

Gay Kardeşler ve Aldatmak

Brother (Ougi Yuzuha) brother (ougi yuzuha) (complete) page 3 at www.Mangago.com
Yaz tatilinden beri belki 10. kez okuduğum bu manga hakkında artık bir şeyler yazmam gerektiğini hissediyorum.
Aslında onlar kardeş falan değil. Anne ve babaları sonradan evlenmiş ve kan bağları da yok. Ayrıca homoseksüel ilişki yaşıyorlar. Ama yine de mangada kardeşlik ögelerine de rastlayabiliyorsunuz. (Şu "öge" kelimesini de yıllardır "öğe" bilirdim ya Hogwarts'ın gerçek olmadığını öğrenen halime döndüm doğrusunun "öge" olduğunu öğrenince. Niye "öğe" kalmadı ki o? Ne var yani yanlış kullanıyorsam! Amaaaan ben "öğe" derim valla - hiçte bağlamaz beni TDK...)



Açıkçası yaoi seviyorum ancak o kadar da çok değil. Yani, tamam, shoujodan kesinlikle çoook daha iyi ama en hardcore fujoshi bile elini kalbine koyup doğruyu söylesin. Yaoinin de kendince ÇOK fazla tekrar eden ve sıkmaya başlamış klişeleri var. Yakışıklı, karizmatik, çekici ve çoğunlukla her konuda iyi, bu da yetmezmiş gibi kızların gözdesi, üstüne bir de zengin ama yazıktır ki (!) aşırı gay seme'nin (aktif), kızsı ve beceriksiz/sakar/saf ama şirin ve gay olduğunu kabullenememiş uke'yi (pasif) yoldan çıkarmasını okur veya izleriz yaoilerde. Olaylar ve olanlar benzerdir hep. Önce uke'nin "ben gay değilim" krizleri, semenin onu bir anda duvara çarpıp kollarıyla hapsetme yahut "yanlışlıkla" üstüne düşme vb usüllerle taciz edip durması, sonunda ukenin utana sıkıla kıpkırmızı yanaklarla "açılması", araya giren gözlüklü sinsinin ikisini ayırma planları, sado madoya dek varan ateşli seksler...  Kızlar olarak genellikle iki taş arasında geçen tüm bu şeyler yüreklerimizi hoplatır, burunlarımızı kanatır, midemizi kanatlandırır ancak belli miktaryaoi hatmettikten sonra sıkmaya başlar. Dahası birçok yaoi derinlikli değildir. (En azından RodVic'i, Tarillis'i, XanPete'yi bilen bana göre yani.) Hatta pek çoğu tamamen cinselliğe ve dolayısıyla kızlara yönelik fanservise dayalıdır. Bu yüzden yaoi benim için ilk keşfedildiğindeki lezzetinden uzak ve giderek sıradanlaşsa da hala favorilerim arasında yer alan bir atıştırmalık gibi. Brother ise bu atıştırmalığın yediğim en lezizlerinden.
Aslında bu mangada farklı olan nedir 10'u aşkın kez okumuş olsam da hala söyleyemem. Yine de okuduğum en az onlarca yaoi manga arasında benim en sevdiğim bu oldu. Ama ne bakımdan diğerlerinden farklıydı söyleyemem... Karakterlere bakıyorum, çok da farklı değiller. Olay akışına bakıyorum, o da klasik. Fujoshi gözlerim bu atıştırmalığın tarifini çözmeye çalışıyor ancak bulamıyor! Sadece doğru zamanlama belki? Niyeyse niye de, Brother mangası şahane.
Brother (Ougi Yuzuha) brother (ougi yuzuha) (complete) page 15 at www.Mangago.comHikayenin baş karakteri 22 yaşındaki Momoki Asuka büyük bir reklam firmasının satış departmanında çalışan bir iş adamıdır. Buna rağmen hala bakirdir. Bunda kan bağı olmayan kardeşi Momoki Yui'nin de payı büyüktür. Asuka kendini çok ünlü ve acayip yetenekli bir tenis oyuncusu olan Yui'nin gölgesinde kalmış hissetmektedir.10 yıl önce anne ve babaları evlendiğinden beri araları tıpkı gerçek kardeşler gibi hep çok iyi olmuştur - ta ki o yaza dek... Asuka'nın 17 ve Yui'nin 12 yaşında olduğu o yaz bir gün gizli üstlerindeki küçücük bir dolaba sıkışırlar ve kurtulduktan sonra Yui kendini Asuka'dan uzaklaştırmaya başlar. Önceden araları gerçek kardeşlerden bile iyi olan ikisinin arası Yui'nin tenis kulübüne katılmasıyla iyice açılır. Ama ilişkilerini bitiren olay bu değildir.
Kızların onu muhteşem ve yakışıklı tenis oyuncusu Momoki Yui'nin kardeşinden başka bir şey olarak görmemesinden dolayı bir çeşit depresyona giren Asuka aralarında 5 yaş fark olmasına rağmen küçük kardeşinin çoktan bekaretini kaybettiğine takmasıyla da kendini mastürbasyona vurur ve tam mastürbasyon çekerken kardeşine yakalanır.
Brother (Ougi Yuzuha) brother (ougi yuzuha) (complete) page 33 at www.Mangago.com
Mastürbasyon yaparken küçük kardeşine yakalanmanın travmasını atlatamayan Asuka o günden sonra uzunca bir süre istikrarını kaybeder. "O gecenin "küçük ben"in harekete geçtiği son gece olacağını asla tahmin edemezdim." (Bunu anlattığı kısım ciddi anlamda fazlasıyla komikti.)
Ne var ki şimdi köprünün altından çok sular akmıştır. Asuka başarılı bir iş adamıdır, gördüğü rehabilitasyon sayesinde yavaş yavaş gücünü geri kazanan "küçük Asuka"nın verdiği umutla yıl sonuna dek bekaretini kaybetmeyi, hatta evlenebilmeyi umut etmektedir. Ancak şansa bakın ki o olaydan sonra geçirdiği ilk erotizm kardeşinin de yıllar sonra eve dönüşüne denk gelir. Evin önünde Yui'nin ayakkabılarını gören Asuka panikleyip kaçar. Onu gölgede bırakan küçük kardeşinin geri dönüşüyle yıllardır aldığı psikolojik yardım uçup gider ve kendini garip bir stalkerın kollarında bulur. Onu tecavüzün eşiğinden kurtaran kardeşi Yui'dir. Yıllardır göremediği o kibar bakışlarla karşılaşınca bunların bir rüya olduğunu düşünür ama ertesi sabah tamamen akşamdan kalma bir şekilde uyandığında Yui'nin ayakkabıları hala kapıdadır.
Ve iki kardeş gelişen olaylar sonucu kendilerini tekrar bir zamanlar gizli yerleri olan o terk edilmiş binadaki çukurda bulurlar. (Tabii bu sefer biraz kasıtlıcadır.) Ne var ki bu kaza (!) sayesinde iki kardeşin arası tekrar düzelecektir.
Brother (Ougi Yuzuha) brother (ougi yuzuha) (complete) page 38 at www.Mangago.comBöylece hiç kurtulma umutları yokken Yui neden yıllar önceki o gerçek kazadan sonra Asuka'yı dışladığını anlatır. Yıllar önce kapana kısıldıkları küçük dolapta vücutlarının yakınlığıyla henüz çocuk olan Yui ilk orgazmını geçirir. Üstelik pantolonunun önündeki şişliği el feneri sanan Yui'nin "el fenerini" kapmaya çalışması durumu daha da kötü hale getirmiştir! Asuka'nın bekaretini çoktan kaybettiğini düşündüğü kardeşi aslında ondan daha uzun süredir iktidarsızlık çekmektedir. Ama bunu da ondan çabuk atlatmıştır. Çünkü iktidarsızlığı Yui'yi mastürbasyon yaparken görmesiyle bitmiştir. Kardeşine olan hislerini bastırmaya çalışan Yui kendini tenise verir ve  muhteşem tenis oyuncusu Momoko Yui'ye dönüşür zamanla. Ancak Asuka'ya olan hisleri asla geçmemiş ve hatta seneler geçtikçe artmıştır. Sabahları antrenmana gitme bahanesiyle erkenden evden çıkıp kardeşinin çevresindeki erkek sapıklarını uzaklaştırır, yine antrenman dönüşlerinde her gece çoktan uyumuş ağabeyini öper, uykusuz ve devamlı Asuka'nın düşünceleriyle geçen uzun bir sürenin ardındansa gerçeği keşfeder ve eve döner.
Normalde yaoilerdeki o tecavüzden hallice ilk sekslerden hiç hoşlanmam. Üstelik buradaki gerçekten tecavüz sayılabilirdi. Ancak Asuka'nın hiç karşı koymayışından, klasik nazk ıuke davranışlarını ("YAMATE KUDASAI YUI-KUN~ >//////////////<") bile göstermeyişinden olsa gerek, bu beni hiç rahatsız etmedi. Tabii daha önce hiç bu kadar hardcore bir yaoi okumayışım dışında. (Yanlışlıkla hardcore kısımlarına şahit olup sonra hemen kapattığım Sensitive Pornograph dışında - namuslu kızız sonuçta. u_u) Haliyle bunlardan anlamam ama mangakanın çok iyi verdiği o dolmuşluk (kesinlikle doğru kelime bu) ve kendini daha fazla tutamama hislerini ve tabii ki tutkuyu çok iyi verişinden erotik sahnelerde gerçekten iyiydi diyebilirim. u///u
Asuka ve Yui'nin öleceklerini düşünürken bu durumda değerini yitiren hiçbir şeyi umursamadan başladıkları seks kurtulduklarında da devam eder ve böylece bir çift haline gelirler.Aralarındaki kardeşliğin de verdiği etkiyle mi ne bilemeyeceğim ama ACAYİP şeker bir ilişkileri var gerçekten... İlk resme bakarak bile anlayabilirsiniz! Ama şu resim beni asıl eriten, yitiren, bitiren yerdir:
 Brother 2 Ch.5(end) page 40 at www.Mangago.com 
Aralarındaki tüm sevgi ve tutkuyu hissedebiliyorsunuz resimde...
İşte doğru zamanlama, kişiliği sadece klasik "seme"/"uke" kalıplarından oluşmayan karakterler, (Asuka bir seme olarak tabii kızarıp bozarıyor ama uke olan Yui de yapıyor onu çünkü yani utanınca ya da ateşlenince kızarırsın ve ayrıca seme yine ukenin yanında ezik kaldığı biri, evet ama biraz derine inince, öyle olmadığını görüyorsunuz aslında. Bkz: Şu beni çok güldüren iktidarsızlık meselesi, onunla bağlantılı öz olmasa da yine de ağabeyine duyduğu aşk, o aşkın doğurduğu obsesyon.) komedi, duygular, romantizm (Yani sonuna doğru çok ağladığımı bilirim.) ve DOĞRU ZAMANLAMA'nın birleşimiyle Brother pek de ünlü olmamasına rağmen favorim haline geldi. Eğer okuduysanız bunun gibi bir manga önerisi istiyor ve eğer okumadıysanız ve hem duygusal hem de burun kanırtıcı bir şeyler arıyorsanız da size bunu şiddetle öneriyorum. 


Ne olursa olsun, yaoi güzel şey. Klişeleri de onun olmazsa olmazları, her ne kadar başta yerip durduysam da, o yaoi klişelerine bende bayılıyorum tabii bir kız olarak. Ancak ne kadar seversen sev bir tatlıyı her Allahın günü yersen sonunda ondan bıkarsın! Hem tatlıyı ne kadar seversen sev beceriksiz bir aşçının elinden çıkarsa yenmez değil mi? Bakmayın, başta yaoiyi yerdiğim yerlerde Junjou'nun Sekaichi'nin giflerine paylaşmama. Ben çok severim iki seriyi de, popülaritelerinin hakkını fazlasıyla veren serilerdir bence, zaten anime söz konusu olunca popülarite = kalite  gibi genellikle geçerliliği olmayan bir denklem kullanılabiliyor problemde. 
Çünkü ne gay, hatta bırakın gayi mayi, erkek bile olmama rağmen Junjou Romantica ya da Sekaichi Hatsukoi gibi yaoiler shoujoların asla yapamadığı bir şekilde heteroseksüel ilişkimde yaşadıklarımı yansıtabiliyor. Kendini soyutlayarak algıladığın cinsellik, seksi semeler, şirin ukeler ve birbirinden burun sömürücü sahneler de cabası! Yani izlerken karakterin bir repliğinde kendimi bulabiliyorum. İşte bu yüzden ne shoujo, ne gay pornosu, ne de hentai, this is YAOI~!!! ;) *-* -Q- *nosebleed eşliğinde fangirl krizi geçirir*
Ama çok fazla alınanı dediğim gibi her gün yenilen tatlı gibi olduğundan ve bu tatlı bazen yeterince iyi hazırlanamadığından insan başka şeylere kayabiliyor. Mesela yuri gibi. Ama yuri sevmem çünkü erkeklere hitap ettiğinden SADECE cinsellik odaklı ve sıkıcıdır. Bu yüzden pek yuri okumam (Anca doujin işte) ancak geçenlerde Dynasty Reader'da bazı tagler yüzünden dikkatimi çeken bir tanesini okudum ve okuduğum ilk derinlikli yuriydi. Normelde ünlü bir komedi yuri manganın mangakasından Your Fault adlı manga... Uzun zamandan sonra ilk kez girdiğim bir siteydi Dynasty Reader ve ana sayfada "cheating" tagiyle görünce tıkladım mangaya. Sonradan forumdaki tagle ilgili tartışmalar sonucu "cheating" tagini kaldırmışlar ancak bence manga tam da "aldatılmak" üzerineydi. Çünkü aldatmak ya da aldatılmak için ortada ille romantik bir ilişki olması gerekmez. Güveni boşa çıkarmak anlamına gelir aldatmak. Ayaka'nın ciğerini bile bildiğini sandığı ve ikisi de kız oldukları için hislerini açıklamaktan utandığı en yakın arkadaşını başka birinin kollarında aklının ucundan bile geçmeyecek pozisyonda gördüğü an yaşadığı duygular aldatılma tramvasını birebir yansıtıyor. Şansıma gerçekten yaşamadığım (ve umarım asla da yaşamayacağım) ama kafamda yaşadığımı buna gerçekten inanacak kadar çok kurguladığım için çok iyi bildiğim o aldatılma hissinin verdiği boğaz düğümlenmesini, tüylerin diken diken olmasını, vücudu saran titremeyi hissettim okurken.Bu yüzden mangada aldatılma tagi bulunmalıydı. Aldatılma tramvası yaşayanların okumaması gereken bi manga diyebilirim - o kadar iyi yansıtılmıştı o aldatılma hissi ile sonrasında tüm güveninizi verdiğiniz o değerli insanınızın gözünüzde bir anda bir yabancıya dönüşümü.
Ama olayın bir de diğer tarafı var elbette...
Her ne kadar hiçbir suçu olmasa da yine de "kötü yürekli kaltak" konumuna düşen kişi. Aslında bu kişinin de hiçbir suçu yoktur her normal insan gibi duygulara sahip olması dışında. Bence hiç kimsenin suçu yoktur bir aldatma olayında. Tek suçlu duygulardır... Hatta duygular bile suçlu değildir, ne onlar dizginlenebilir, ne insanlar dizginleyebilir. İçine atabilir ancak ki bu da daha iyi sonuçlar doğurmaz ve fark eden bir şey de olmaz. Sonuç hep aynıdır. İlişki düzeyiniz ne olursa olsun sonuna dek güvendiğiniz birinin sandığınızdan farklı olduğunu keşfetmek inanın bildiğiniz her şeyi sarsabilen ciddi bir travmadır ve ne kendimin ne de başkasının asla yaşamasını istemem.
Not: Yazıyı bitirip yayımladığım saat 23:37, bugün bayağ da yorulduğum için Bakuman vs. Death Note yazısını yarına bırakıyorum, kusura bakma sevgili adsız okuyucum ama mutlak yazacağım bu hafta içinde.
Notnot: Yaoi ve hatta yurilerde de geçen ensest, yaş farkı, tecavüz gibi konularda ne düşünüyorsunuz? Şahsen ben ilgili tüm tarafların rızası olan hiçbir şeye karşı değilim ancak bunların bazıları rıza dışı olmak durumunda kalıyor. Sizce bu Japonlara özgü bir şey mi? Böyle şeylerden hoşlanıyor musunuz yaoi ya da yuri mangalarda? Hoşlanıyorsanız nedenlerini defterinize yazınız.

14 Eylül 2014 Pazar

Okulu Bulan Adama Küfretmeyi Bırakın

Birçok öğrencinin aksine benim okulu bulan insan/insanlarla bir problemim yok. Ruhuna milyarlarca küfür yağdırılmış bu zavallı insan/insanların "okul" fikrini tamamen iyi niyetle ortaya attıklarını düşünüyorum. Düşünsenize... Okullar olmasa Leonardo da Vinci çıkar mıydı hiç ortaya? Ya da bir Aristotales mesela? Peki şimdi de okul var da niye çıkmıyor derseniz... Ulan herifler 4 yaşından başlıyor eğitimlerine, latince öğreniyorlar ki anadilinden hatmetsinler her şeyi, sonra her türlü dersi görüyorlar birbirinin içinde. O filozof olmasın da tüm gün fiil çekimleriyle, oradan buraya gidip duran arabalarla, hüsnü talille uğraşan ben mi  olayım? Bizim sistemde düşünmek dışında her şeyi öğretiyorlar ama düşünmek? Yoook. Sen düşünme yavrucuğum. Sen ezberle ve öğretilenleri çalış. Felsefe ya da siyaset okumakla çok meşgul olduğum için derslerim kötü olmamalı ama oluyor. Bize "tarihten ders çıkarılmalı" diye cesedini yiyen böceklerin türünün dünyadan yok olduğu insanların hikayeleri anlatılıyor. Yaşıtlarım Bokluhan'ın 7 sülalesinin yediği her haltı biliyor ama 80 darbesi hakkında hiçbir şey bilmiyor. Çünkü işlerine gelmez. Sonra, "sanat" deyince aklımızda koca bir soru işaretinin oluştuğu çağlarda "sanat iyidir, sanat güzeldir" diyerek önümüze konulan kendimizden büyük bir resim defterine ne derlerse artık olduğu kadar çiziyoruz. Kimse sanat nedir, Picasso, Van Gogh, Monet öğretmiyor. "Yeteneğe gerek yok, söylediğimizi yapın, yeter" diyorlar da ulan yeteneği olmayan çocuk nasıl yapsın? Kendim de müzik dersinden biliyorum çünkü. "Yeteneğe gerek yok" derler ama ne kulak, ne de ritim duygusuna sahip benden, duyduğum şarkının melodisini şey etmemi beklerler. E bu durumda tiksinmez miyim ben müzikten de, şarkıdan da, Erol Köker'den de? Resim konusunda yetenekliyimdir ama ben bile sevmem resim dersini. Çünkü senden çizmeni bekledikleri şey bellidir.Sayfanın neresine ne çizeceğinden hangi boyayla çizeceğine dek karışırlar. Yaratıcılığa izin olmaz. Sonra da bu ülkede neden sanat gelişmiyor diye hayıflanıp dururlar. Sınıfta Anıtkabir çizdirerek sanatı geliştirme planı Profesör Doofenshmirtz için bile çok uçuk kaçıyor. Bir de matematik var tabii... Herkes matematikte başarılı olamaz ama ya yapacaksın, ya yapacaksın! Türkçe desen çok basit olsa da yine de anlamsızdır. "Dilimizi sevmeliyiz". Dilimi sevmek için ille onu yok sıfat, yok zamir, yok bağlaç diye parçalara ayırmam gerekmiyor ki kardeşim! "Dilini tanımadan nasıl seveceksin?" diyeceksin de sen bana dilimi tanıtmıyorsun ki. Sen cümleyi almışsın, "cümle" = isim, "almışsın" = eylem, "sen" = özne gibi parçalara bölmüşsün, şart mıydı kardeşim, bölmeseydin? Sen bana diller nasıl oluşmuş, bu dil nasıl oluşmuş, onu öğretsene. Ama öğretmezsin ki. Dersin ki: "O tarih konusu evladım." Sonra tarih öğretmenine giderim ve o da der ki "Bu senenin konusu değil o, git testini çöz, sınavın var yarın." Bir de adeta şişmanlara, hastalara, hantallara eziyet olsun diye konulmuş beden dersi var. Hayır, birkaç yıl versinler, kim neyde yetenekli anlaşılsın, tamam ama üniversiteye kadar beden eğitimi nedir? Resmen aşağılama dersi. Beden eğitimi yerine aşağılama dersi deseler çok daha iyi olur. Çünkü "beden eğitimi" değil almıyorum ben o derste, "beden eğitimi" lafından sanırsın ki fizyolojik şeyler öğreneceğiz, tabii ne fizyolojisi? "Takla atamadın, 0." "Turnike yapamadın, 0." "Şınav çekemedin, 0." Kıçımın beden eğitimi.
Ama bir konunun"seneye öğreneceksiniz onu" denilerek aşama aşama yıllara yayıldıktan sonra kafamızda oturmasını bekleyen, yetenekli olmadığımız şeylerde yetenekli olmak zorunda bırakan, aydın insan yetiştirmek için değil işçi yetiştirmek için kurulmuş bu sistemin çok daha kötü yanları da var.
Örneğin her sene değişen sınav sistemi yüzünden ne kadar başarılı bir öğrenci olursanız olun sistemin sürprizlerinin kurbanı olabilirsiniz - hatta olmanız kuvvetle muhtemeledir. Siz tüm sene çalışıp bilmem kaç puan aldıktan sonra o puanla hayallerinizin lisesine gitmeyi düşlerken kendinizi din ağırlıklı bir okulda bulabilirsiniz mesela - hatta dininiz de fark etmez, hristiyan olun, ateist olun, ne olursanız olun yine de namaz kılmaya zorlanırsınız. Ya da orta okulun son yılında üç sene boyunca aldığınız notların gireceğiniz sınava etkisini %50'ye çıkarabilir. Bu tür sürprizlerin hayatınızın üstüne bir kova buzlu su dökmesine izin vermemek için yapabileceğiniz tek şey neredeyse eğlenceli hiçbir şey yapmadan seneler senesi çalışmak da çalışmaktır, geleceğiniz için şimdinizi feda etmektir, bunun sonsuza dek süreceği ve uğruna şimdinizi feda ettiğiniz ütopik bir geleceğin gelmeyeceğini bilmeden ya da daha kötüsü, bunu bilerek.
Bu sizi adeta dilleri dışarı sarkıp gözleri dışarı pörtlemiş yarış tazılarına çeviren eli kamçılı sahip sistemin işkencelerinin yanı sıra bir de kompleksli branş öğretmenleri ile çocukken yemek niyetine dayak yiyen hocalar vardır tabii. Tazıları itaatkar hayvanlara çevirmeye programlı bu yaratıklar radar saçan gözleriyle hedefe kilitlenmiş robotlar gibidir adeta. Sıkıcı ve gereksiz dersini dinlemediğiniz için okuduğunuz kitabı aşağılar, uyuyakaldığınızda başınızdan aşağı su döker, hayatı dolduran tek şey dersiymiş gibi sizi hayatını boş geçiren boş biri olmakla suçlarlar. Kimi zaman hayattaki başarısızlıklarnın, hayal kırıklıklarının, mutsuzluklarının sinirini bizden çıkarırlar. Samimi ayağına yatıp dış görünüşünüzden tıbbi rahatsızlıklarınıza ve  maddi durumunuzdan ailenizin işine dek kişisel her şeyinizi aşağılarlar. Tabii bunca şeyin yönlendirmesindeki tuğla olmaya hazır harç kıvamındakiler vardır ki onlar da bu sistemin bir başka sistemidir. Tuğladan başka bir şey olmak isteyen harçlardan korkar, onları tıpkı ustalarından gördükleri gibi iter, dışlar, döver, onlara taciz ederler. Sadece kendisi olduğu için yapabileceği her şeyi yapar çünkü şu anda eğitim = zihin kontrolü, fark yok edici, nesil hebası vb. Yani, kısacası... Üstümüzde gıcır gıcır formalar, sırtımızda mini mini pembeli mavili çantalarımız, elimizde de cafcaflı su mataralarımızla "Şimdi okullu olduk, sınıfları doldurduk - Sevinçliyiz hepimiz, yaşasın okulumuz" nidaları eşliğinde girip her sene başladığı günün giderek daha kara bir gün haline geldiği "okul" kavramının hayatımızın içine etmeye kaldığı yerden devam edeceği bir yeni beyin yıkama-ah, pardon, "eğitim" yılınızda sizlere şans dilerim! ;) Ama siz insanların hayatlarını doldurmak için aydın gelecekler umarak okul fikrini ortaya atmış insan/insanlara değil, sınıf arkadaşlarınıza değil, hatta öğretmenlerinize de değil, (Çünkü onların bile hepsi kötü değil ve aralarında mesleğini gerçekten öğretmek gayesiyle yapanların da eli kolu sistemce bağlı.) bu iyi niyetli buluşu kendi çıkarlarına çeviren, çıkarcı ve açgözlü çakallara küfredin. Bu insanlar sadece eğitim konusunda orada değiller ki. Her zaman çıkarlar karşımıza. İlle birine küfür edecekseniz lütfen bunlara edin o yüzden!!!
Bunu koymasam ölürdüm, o yüzden ne yaptım ettim, buldum.

9 Eylül 2014 Salı

Besin Zinciri

Hayır, hayır, bilimsel sıkıcılıkta bir yazı olmayacak bu. Bahsetmek istediğim şey bazı vejetaryenlerin hepçil insanlara yaptığı katil muamelesi. Kesinlikle vejetaryenleri kınamadığımı baştan söylemek isterim. Aslında bir bakıma tam tersi.
Hayatım boyunca hep vejetaryen olmak istedim. Nedeni, vejetaryen gibi insanların besin alanında hayvanlardan çeşitli şekilde yararlanmalarını yanlış bulmam değildi ama. Sadece köye gittiğimde elimi yalayan buzağıyı yeterince büyüdüğümde büyük bir iştahla mideye indireceğim düşüncesi beni çok üzüyordu. Peki ya neden vejetaryen olmadın derseniz, çünkü tam anlamıyla bir ET MANYAĞIYIM. Küçük çocukların en sevdiği şey çikolata ya da şekerdir değil mi? Benim pirzolaydı, antrikottu. Hatta ciğerdi... Hala da öyle. (Lezzet alanında üç vazgeçilmezimdir irmik helvası, ciğer ve kalamar...) Koyunların başını okşamayı mı yoksa tatlarını mı daha çok seviyorsun derseniz utanarak "tatlarını" derim. Evet, ben de üzülüyorum başını okşadığım koyunun ya da elimi yalayan sevimli buzağının tabağımda akşam yemeği olmasına ama yapacak bir şey yok, benim için bırakılamayacak kadar büyük bir lezzet. Yine de vejetaryenleri hep çok takdir ettim başını okşadıkları ya da ellerini yalayan hayvanı tadına rağmen yemeyi reddetme cesaretini gösterebildikleri için. Ancak anlamadığım şey bazılarının hepçillere katil muamelesi yapmaları. Biz hepçilleri, hayvanları kendimizden daha az canlı gibi görerek yediğimiz için katil ya da cani muamelesi yapmakla suçluyor ama kendileri de, kendi temel besin kaynakları olan bitkileri "yüzleri ve sesleri yok" diyerek hayvanlardan daha az canlılaştırıyorlardı aslında. Bence hayvanları ya da bitkileri yemekte bir sakınca yok çünkü yaşamanın yolu bu.  Hayvanlardan ya da bitkilerden nefret etmiyorum, aksine, hayvanları ve doğayı severim ama kendi yaşamım doğal olarak bu sevginin üstünde. Sadece biz insanlar değil, TÜM CANLILAR yaşamak için besin zincirinde bir altındakinden beslenmek zorunda, biz inekleri yeriz, ineklerse otları yer. Fakat bizim aksimize hayvanların ya da otların içgüdülerini bastıran vicdanları ve/ve ya iradeleri olmadığından onlar bunu sorgulamadan yapar. Üzgünüm ama doğanın kuralı böyle. Bu da biz insanlar için pek çok yönden zor olmak için tasarlanmış dünyanın bir başka acımasızlığı. Hiçbir canlıya zarar vermeden beslenebilmenin bir yolu varsa da ben bilmiyorum, cahilliğimi maruz görün lütfen. Ama bu yöntemi uygulamanın özellikle günümüz dünyasında fazlasıyla zor olduğuna bahse girerim. Ha buna bahane diyebilirsiniz ama yaşamı kolaylaştırmak için çalışıp didinen insanoğlu için "yüzü ve sesi yok"tan daha mantıklı bir bahanedir bence.

Son olarak şunu da söyleyeyim ben bazı değişmez temel şeylerin olduğuna inanıyorum. Bana göre gelişen ama değişmeyen temel şeyler vardır. Mesela beslenme ya da cinsellik gibi vb. Binlerce yıl önce ne yiyorsak temelde aynısını yiyoruz aslında, sadece daha gelişmiş halini ve nasıl seks yapıyorsak hala öyle yapıyoruz ama başka yöntemleri de var tabii. Platon'un idealar öğretisinden de esinlenmek gerekirse insan kalıbı içindeki şeyler, yani bir insanı "insan" olarak tanımlamamızı sağlayan şeyler değişmez bence. (Pirzoladan girip Platon'dan çıkan bana yok mu ama bir alkış?) Son olarak tabii ki hiçbir şeyi gereğinden fazla acı vererek öldürmemizi destekliyor falan olmadığımı belirterek konuyu bitirmek istiyorum. Aksine, hayvan işkencelerine karşıyım. Diyeceksiniz ki, yediğin hayvansal gıda bir hayvan işkence görmeden gelmiyor sofrana, o zaman gerçekten sunabileceğim tek şey "ben yemesem bu yine de devam edecek" gibi korkakça bahaneler olur yalnızca. Bu yüzden ne olursa vejetaryenler biz katil ve cani değil ama korkak, ve pis boğazlı insanların yanında kabul etsek de etmesek de büyükler. En azından kişisel de olsa bunu protesto edebiliyorlar. Aslında yeterince yayılabilse sahiden işe yarar bir protesto da olabilir ama bir düşünün bakalım, iyilik kötülüğe savaştıkları kaç sefer de üstün gelmiştir? Hem üstün gelse fark etmezdi ki, vejetaryen ve etçil/hepçil, hayvanların işkence görmesine karşı herkes bir araya gelse yine etkili şeyler yapabilirdik - sonuçta insanlık bir araya gelse yapılamayacak şey yok ama insanlığın bir araya gelmesi başlı başına neredeyse imkansız. Yine de "her zaman umut vardır" değil mi? Eğer gerçekten mükemmeliyete doğru koşan bir insanoğlu varsa hayvanlardan işkence çekmeden yararlanabilmenin bir yolunu bulabiliriz.


6 Eylül 2014 Cumartesi

Tek Çocuk Olmak

Merhaba! Tatilde olduğumdan bir süredir ne yazı ekleyebildim, ne de bloguma gelmiş 2 güzel yoruma yanıt yazabilme şansım oldu. Öncelikle sevgili anonime ve Yerçe'ye yorumları için çok teşekkür ederim! Böyle yorumlar alınca gerçekten çok mutlu oluyorum. ^-^ Yani yorum alınca... Tamam, ask.fm'deki "karşılıklı"lar (Çok şükür kurtuldum hepsinden, formspring var artık, mwahahaha!!! >xD) ya da facebook'taki "içeriden beğen"ciler gibi yalvar yakar alınan beğenilerle gururlanacak kafada değilim henüz Allah'a şükür fakat ve lakin o umursanma hissi!!! ;^; Neysem... Ha, durun, daha neysem değil. Son zamanlarda ":)" ya da ";)" gibi emoticonlara çok takmış durumdayım. Emoticon alfabesi daha genişler için fazla eski moda ve garip kaçan ":)" ve internetten karı kız peşinde koşan abaza amcalarımızın favorisi olan ";)" gibi emoticonları kullanmak istiyorum sürekli. Ve galiba kullanacağım da çünkü ne var biliyor musunuz? (Amerikanvari giriş anı.) İstediğimi yaparım. Keyfimin kahyası mısınız ulan? Ayrıcanaktan bolca ":)" ve ";)" kullanacağım bu yazıda yine ergen triplerine gireceğim çünkü hakkım olduğunu düşünüyorum. Hatta burada güzel, başarılı ve yetenekli insanların bile yere göğe yakınmalarından bahsederek kendimi savunacaktım ama sonradan düşündüm de, ben de onların keyfinin kahyası değilim ki. Nasıl bazı büyük burnu göklerde tipleri benim burada yazdıklarımı "ergence" bularak beni aşağılıyorlarsa ben de aynısını o güzel, başarılı ve yeteneklilere yapıyorum, ki bu da beni tıpkı onlar gibi bir domuz yapıyor haliyle. Bu arada dünyada en nefret ettiğim insan türü olan güzel, başarılı ve yetenekli insanlar için blogda kullanabileceğim bir kısaltma bulmalıyım artık sanırım ancak aklıma hiçbir şey gelmiyor, önerisi olan? Önerilere açığız.
Gelelim konuya... Bugün Tek Çocuk Olmak yanlış ya da doğru bilinen tüm yönleriyle Alice Lawliet'te! ;) (Ahanda alın size ilk posta. ;) )
Öncelikle, tek çocuk olmak zordur. Neden mi? Çünkü ana babanızın cinsel hayatının monotonluğu yüzünden üstünüze yapıştırılmış "tek çocuk" etiketinin doğurduğu birçok yanlış önyargı vardır. Mesela paylaşımcı olmadığınızı söylerler, ya da içine kapanık olduğunuzu... Hem de sırf bir kardeşiniz yok diye! Ayrıca kardeşi olanlarca "tek çocuk" olmak sahtece ütopikleştirilir ki bu da çok can sıkıcıdır. Şimdi yanlış bilinen her şeyin doğrusunu öğreteyim de görün.
1 - Bencil değillerdir.
Anacım nereden çıktı bu "tek çocuklar bencildir" ön yargısı? Hayır, sanki bir insan paylaşma eylemini sadece kardeşiyle yapabilir, başka hiç kimseye verdiği bir şey "paylaşma" sayılmaz. Kardeşimiz yok diye kimsesiz de değiliz ya kardeşim! (Kardeşim çelişkisine gel.) İnsan ille kardeşiyle bir şey paylaşmıyor ki canım! Bunun kuzeni var, o olmadı arkadaşı var, var da var yani...  Hem söylemeliyim ki en azından benim arkadaş çevrem arasında pek de paylaşımcılığıyla ünlü olmayanların çoğu kardeşli kimseler. Hak da vermiyor değilim hani. Her şeyini paylaş paylaş, insan biraz da kendi özeli olsun istemekte haklı bence.
2 - Asosyal olmak zorunda değillerdir.
Tıpkı kimisinin şakacı, kimisininse akıllı olması gibi asosyallik de kişiden kişiye değişen bir özelliktir. Doğuştan da gelebilir, sonradan da gelişebilir. Tek çocuk olmakla ilgisi yoktur ama. Tabii arkanda bir "kardeş" dayanağı olmadığı doğru. Biriyle kavga çıktı mı "abime söyleyeyim de dövsün seni" diyemezsiniz. Ya da arkadaş edinemeseniz bile kardeşinizin sizin için orada olması gibi bir lüksünüz yoktur. Ama bu insanı sosyal açıdan bir bakıma daha güçlü yapıyor çünkü diğerlerinin aksine her şeyle tek başınıza yüzleşmek zorunda kalıyorsunuz - isteseniz de, istemesiniz de.
3 - Üstlerindeki baskı kardeşi olanlardan daha fazladır. 
Ailenizin tek ve biricik evladı olmak siz kardeşi olanlara harika görünüyor olmalı ama iş öyle değil işte. İnanın, kardeş rekabetinden çok daha korkunçtur tüm ilginin odağı olmak. Çünkü ailenizin tüm hayalleri, umutları hep size bağlıdır. Üstünüzde bekledikleri mükemmel evlat olmanın baskısı vardır. Belki kardeşi olanlar da hissediyordur bu baskıyı, sonuçta her ana baba kendi yarattığının mükemmel olmasını ister ancak şüphesiz tek çocuklar kadar değil. Çünkü anne ve babanız yaşlandıklarında onlara bakacak tek kişi sizsinizdir. Gay olma ya da evlenmeme şansınız yoktur. Anne ve babanızdan sadece sizin sayenizde yaşayabilecekleri mutluluklar ve rahatlamayı ellerinden alırsanız kötü evlat olursunuz. İşte tek çocuk olmanın neden açtığı psikolojik sorunlar varsa (Bkz: Bir başka önyargı) o da ahanda budur.
4 - El bebek gül bebek yetişmezler. 
Bu da tüm önyargılar arasında en saçmasıdır işte. Eğer sadece zenginler tek çocuk doğurur sanıyorsanız yanılıyorsunuz, eh, varlıklı bir ailenin çocuğu da, ister kardeşi olsun, ister olmasın elbet iyi yetişir. Ancak ortalama ya da fakir bir ailenin de tek çocuğu olabilir ki bu durumda yükümlülükleriniz kardeşi olan bir hemcinsinizden çok daha fazla ve zordur. Mesela evin tüm işini tek başınıza üstlenmek zorundasınızdır,  "Ya bir kere de kardeşim gitsin bakkala" ya da "Neden bu sefer yerleri kardeşim silmiyor?" deme şansınız yoktur. Bu madde yukarıdakiyle de bağlantılı aslında. Kardeşinize bırakabileceğiniz bir şey yoktur, ailenin tek çocuğu olarak tüm görevler sizin sorumluluğunuz altındadır.
5 - Güçlü olmak zorundadırlar. 
Gerçekleşmesini istemeseniz de bir gün kaçınılmaz olarak anne ve babanız bu hayattan göçtüğünde size daima koşulsuz şartsız  destek olacak kimseniz kalmamış olacaktır. Hayatınız boyunca da güçlü olmak zorunda kalmışsınızdır zaten. 2. maddedeki örneklerdeki gibi kavgada milleti dövdürecek bir abiniz olmamıştır hiç ya da sizin yerinize ödevlerinizi yapacak bir kardeşiniz. Yalnız kurt olarak kendi kendinize yetmek zorundasınızdır.
6 - "Tek Çocuk" ismi
O tek çocuğun "tek"inde "sadece bir tane mi?" diye soran bir şeyler insanı eksik hissettirmiyor mu sanki?
7 - Anlatacak pek çılgın anıları olmaz. 
En fazla 3 kişilik bir çekirdek ailenin ferdi olarak milletin koca aileli çılgın anılarını imrenerek dinlersiniz.
8 - Ana babalarının monoton cinsel hayatları onların suçudur sanki!
Bu diğer tek çocuklara olmuş mudur bilmiyorum ama şahsen ben gerçekten bu konuda suçlandım. Eski okulumda şanslıydım çünkü sınıfta bir sürü tek çocuk, hatta tıpkı benim gibi anne ve babası boşanmış tek çocuk vardı ama bu okulumda, anne ve babası boşanmış iki kişiden biri ve tek tek çocuğum. (Kız lisesi olmasının payı var tabii.) Okula ilk başladığım dönemde gerçekten herkes uzaydan gelmişim gibi davranıyor ve devamlı "Valla tek çocuk olmayı bilemem de insanın bir kardeşi olması harika bir şey!" gibi şeyler diyerek  tek çocuk olmamı yüzüme vuruyorlardı. Hatta bu yüzden sıkılıp uzun süre kuzenlerimle yaşadığımı ve kardeş gibi büyüdüğümüz yalanını uydurdum. Aslında çok da yalan sayılmaz çünkü küçükken annem ve babam İstanbul'da çalışırken ben memleketimde anneannemde kalıyordum ve günün çoğunu teyzemlerin evinde kuzenlerimle geçiriyordum. Bu yüzden gerçekten kardeş gibi büyüdüğümüz söylenebilir ama kuzenlerimin kişilikleri nedeniyle aramızdaki ilişki kardeşlikten çok uzak.
İşte bu yüzden kardeşinizin değerini bilin ve şimdi ona sımsıkı sarılın! Bana kardeşim olmasını isteyip istemediğimi çok sordular. Soruya yanıtım Murakami'nin "Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında" kitabındaki karakteri Hacime'nin yanıtıyla aynı: Bilmiyorum çünkü bir kardeşim olsa ben şu anki ben olamazdım ve bunun daha mı iyi yoksa daha mı kötü bir şey olduğunu bilmemin bir yolu yok. Hem şu anki karakterimden memnunum. Ayrıca yukarıda tek çocuk olmanın hep kötü yanlarını saydım- oysa az buz da olsa iyi yanları da var. ^-^
9 - Ailenizle ilişkileriniz daha sıkı olur. 
İlgi başkasına dağılmadığı için muhtemelen anne babanızla daha sıkı fıkısınızdır.
10 - Çok iyi arkadaşlar edinirsiniz çünkü zorundasınızdır. 
Kardeşiniz olmadığından her şeyinizi paylaşacak bir arkadaşa gereksinim duyarsınız ve muhtemelen sizin gibi bir tek çocukla bu gerçekleşir. Yanlış anlaşılma olmasın, elbette kardeşi olanların da çok yakın arkadaşları olabilir, ancak iki tek çocuğun arkadaşlığı sıradan arkadaşlıklardan farklıdır. Çok daha derinliklidir. Öyle ki ailenin başka bir anlamını daha keşfettirebilir size.
İşte böyle... Tabii ki kardeş sahibi olmanın hiç zorluğu yok demiyorum ama en azından kardeşiniz var diye kimse size bir yığın önyargıyla yaklaşmaz ve daima yanınızda olacak birine sahipsinizdir. Elbette kardeşinizle doğru düzgün bir kardeşlik ilişkiniz varsa. Bazı kardeşlerin çekilmez ve korkunç olduğunu ben de biliyorum. Ama her şekilde kardeşinizi seviyorsanız değerini bilin ve tek çocuk olmanın ne sandığınız kadar harika ne de garip bir şey olmadığını anlayın derim...
Not: Boşanmış bir ailenin çocuğu ve hatta boşanmış bir ailenin tek çocuğu olmanınsa apayrı zorlukları vardır. Mesela anneniz bir temizlik manyağıysa 15 saatlik yolculuktan sonra ilk önce ev yerine kendinizi temizleme hakkınız yoktur ve temizliğe girişmeden önce hiç değilse içinizi boşaltmak (Tuvaletinizi yapmak yani.) istemeniz evden atılmanıza ve sizi almak için o kadar benzin ve vakit harcayıp harcamayacağına emin bile olmadığınız babanızın insafına kalabilirsiniz. O sizi alana dek yağmurun altında sokaklarda ne halt yiyeceğinizi düşüne düşüne yürürsünüz sonra da. Bilgisayar karşısında dinlenerek geçirip sonunda en sevdiğiniz akrabalarınızı göreceğiniz bir günün gidişine hayıflanırsınız babanız sizi aldığında da ama en azından başınızın üstünde bir çatı vardır, zira geceyi tren garlarında yahut kitapçı depolarında geçirdiğiniz de olmuştur. Hani o sadece tek çocukların tadabileceği değerli arkadaşlığı paylaştığınız kişi diyecek olursanız, herkes kendine öyle birini bulabilir demedim. Hem, olsa da kovulmuş bir kızı kimse istemez - tek suçu sıçmak olsa da. (Ki burada sıçmayı gerçek anlamda kullanıyorum, gerçekten sıçmak istediğim için evden kovuldum bugün de.)
Notnot: Ha bir de en önemlisi Frozen filmini yeterince benimseyemezsiniz çünkü asla kardeşliğin gerçek gücünü bilmiyorsunuzdur.