31 Ekim 2014 Cuma

Death Note Challenge~

Anasayfamda devamlı çeşitli challengelara rastlamam üzerine benim canım da bir challenge çekmişti. Aslında "Neden Death Note" ya da "en sevdiğin karakter?" gibi varlığımdan haberi olmayan insanların bile cevabını bildiği soruları geçecektim ancak baktım ki "en sevdiğin bölüm?" sorusunu yanıtlayayım derken Death Note ve L sevgimi anlatıyorum, dedim ki onları da yanıtlamış olayım. Tabii sevgilimi üzmemek için aşırı fangasma kaçmadan. umu Bir de DN challenge spami yapmak istemiyorum ancak konu  DEATH NOTE  olduğundan 30 soruyu 1 yazıya sığdırırsam okumanız mümkün değil.
BEST ANİME EVA!!!
1 - Neden Death Note?
Death Note'un ilk bölümünü izlediğimde  etkilenmiştim. O zamana kadar görsellere anime yazdığımda şöyle şeyler çıktığından (Şimdiyse kız, meme, göt, yuri, vocaloid, silah, kan, dövüş, garip garip ama galiba taş tipler çıkıyor.) animenin, bioblasın reklam yüzü yapmak için tüm servetini verebileceği saçlara sahip, pırıltılar içindeki küçük kızlar hakkında bir şeyler olduğunu düşündüğümden (Aslında bu şeyin ne olabileceğini tahmin bile edemiyordum.) bir blogda Death Note denen animeyi görünce epey şaşırmıştım. Zira biliyorsunuz ki Death Note pırıltılar içindeki böcek gözlü peri kızları hakkında değil. Bu yüzden, bu kuru kafa ve elma gibi sembollerle dolu, yazı tipi metal gruplarınınkini andıran, karanlık arka planlı şey beni şaşırtmıştı. İlk bölümü izlediğimde ise daha önce hiçbir şeyden etkilenmediğim kadar etkilenmiştim çünkü bu daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemeyen benzersiz bir şeydi. Ama bunun sıradan bir etkilenme olmadığını, hani şu hayat değiştiren etiklenmelerden olduğunu ancak 2. bölümde anlayabildim.  Light 17 yaşında dünyayı değiştirmeye kararlı dahi bir genç olarak o güne dek beni etkileyen hiçbir karakter gibi değildi ama o kadar da özel değildi. (En azından L ile karşılaştırdığımızda.) Oysa L bambaşkaydı. Dediğim gibi, sevgilimi üzmemek için ona karşı hissettiklerimden fazla bahsetmeyeceğim ancak demeden geçemeyeceğim şeyler de var, mesela L düşünebildiğim en muhteşem insandı. Sınıf arkadaşlarımın Rihanna ya da Justin Bieber'a karşı hissettikleri o aptalca bulduğum hisleri şimdi anlamıştım ama ben çok daha kuvvetlisini yaşıyordum çünkü benim karşımdaki mükemmellik örneği saçları ya da poposu sayesinde milyonlar kazanan bir yaratık değil, (Ki saçları gerçekten milyonlara bedel.) 17 yaşında uluslararası polis teşkilatının başına geçmiş, ne yüzü, ne de adı bilinmeyen, kimliği gizli bir dahi dedektifti. Bu bile dedektiflere karşı ilgi duyan ancak bu kadar ilginciyle hiç karşılaşmamış yeniyetme benim ona hayran olmam için yeterliydi ancak zaten biliyorsunuz ki L bundan bile daha fazlasıydı. Asla L farklılığında biri değilim ve olmadım da, ancak en azından yaşadıklarım, çevrem ve yetiştirilişimle diğerlerinden farklıydım ve Death Note tam da  bunu keşfettiğim dönemde karşıma çıkmıştı. Belki de o sırada Death Note'la karşılaşmasam her şeye rağmen ben de şimdi diğer aptallar gibi olurdum. Ama Death Note sayesinde, animenin bu mesajla hiçbir alakası olmasa da, farklı olmanın ayrıcalık olduğunu kavramıştım. Benim için serinin ilk önemi bu. Sonra da o yaz başta hayatımdaki en önemli kişinin (Benim böyle biri olmamı sağlayan kişinin.) kaybolması olmak üzere pek çok sıkıntı çektiğim bir yaz olmuştu ve farklılığımı da kavramamla birlikte Death Note gibi kendimi adayabileceğim bir şey olmasa depresyon çukuruna düşmüş olurdum. Ama eve gelip akıl oyunlarının heyecanlı ve duygulara yer olmayan dünyasına dalmak gerçek dünyama katlanmamı sağlayan tek şeydi. (Zaten Death Note'dan sonra gerçek hayatım da giderek yoluna girdi.) Gerisi ise malum... Death Note'un ne kadar muhteşem olduğunu izleyen herkes biliyor zaten. İşte Death Note bu yüzden en sevdiğim seri/şey.
2 - En sevdiğin karakter? 
It's the legend himself!!!
Evet, aşkımı kıskandırmamak için ondan uzun uzun bahsetmeyeceğim, zaten bu sayfalar alır ve bunun için tamamen yeni bir yazı gerekir. Aslında ona duyduklarım Yoyucho'ma duyduğum gibi bir aşk değil ve hiçbir zaman da öyle olmadı - her ne kadar "L'ye yangın oluyorum *Q* <3" diye dolaşsam da...  Çünkü tamamen hayali olmasını bile geçtim, L'ye o kadar hayranım ki, onu kendime bile layık görmem. L bir efsanedir ve efsaneler aşk gibi sıradan insani  duygulara kapılmazlar. "Dava insanı" deriz böylelerine. Onlar senin benim gibi "eve gideyim de kendime çorba yapayım" ya da "of ya dün akşamdan beri mesajıma yanıt vermedi :(" diye düşünmezler. Onlar bir fikirdir ve tek münasebetleri de yine fikirlerledir.
Ancak L, Light'ın aksine bildiğimiz dava adamlarına benzemez, (Çünkü dava adamı kavramı Light için uydurulmuş adeta.) hem L animede bir fikir olarak sunulsa da bize aslında bir fikirden çok öte karakteri arada parlamaktan kaçınmaz, hem de o dava adamlarının kusursuzluğundan uzak kişilik! Saçları darmadağın, gözaltları kapkara, pasaklı görünüşü ve garip tavırlarıyla hayalete benzeyen bu adamın dünyanın bir numaralı (Ve iki numara ile üç numaralı da.) dedektifi olduğu kimsenin aklından geçmez. Hatta sokakta gören biri en fazla bir serseri olduğunu düşünür... Bunu polis ekibimizin L'yi ilk görüşlerinde verdikleri tepkilerden de anlıyoruz zaten. :)))  (Benim verdiğim tepkiye ise belirttiğim nedenlerden ötürü hiç girmiyorum bile...) Gerçi dahiler zihnimizde garip tipler olarak yer etmişlerdir çoğunlukla. (Zaten öyle sanıyorum ki Light ve L iki farklı dahi tiplemesini temsil ediyorlar.) Yine de L o garip tiplemelerden bile farklı ve biriciktir. Tatlı yeme ve oturuş alışkanlığı olsun, o robotik kabuğun ardındaki sıradan insan duygusallığı ve bunun farkındalığı olsun, dehasının ötesindeki bilgeliği olsun... HER ŞEYİYLE BİR TANEDİR L!!! (N....No, no, no!!! NO FANGASM!!!)  Gerçek kahramandır o... Light'ın aksine kimsenin takdirine ya da desteğine ihtiyaç duymamıştır asla ve öldükten sonra bile kimsenin onu hatırlamayacağını bilse de davası uğruna bunu göze almıştır. (Gerçi onu hatırlayacak ve yaşatacak "birileri" pekala var...) Her ne kadar filmde "dünyayı tek başına değiştiremezsin" dese de animede peşinden koştuğu buydu işte. L hakkında GERÇEKTEN sayfalarca konuşabilirim ama kısa kesiyorum çünkü göz yaşları dökülmeye başladı... NE KADAR FARKLI DÜNYALARDAN OLSAK DA (Kelimenin gerçek anlamıyla hem de: Gerçek dünya / anime dünyası. *sigh*) HER ZAMAN BENİM EN BÜYÜK KAHRAMANIM VE MÜKEMMELİYET İDOLÜM OLACAKSIN VE SENİ ASLA AMA ASLA UNUTMAYACAĞIM EN AZINDAN BEN!!! (Yine kendimi tutamadım...) Ayrıca L'yi kendimle bağdaştırdığım bir noktada var. (Evet. Hayattaki en büyük ideolümü ve benim için mükemmelliğin simgesel karşılığı olan adamı bu dünyada tam anlamıyla en çok nefret ettiğim şeyle bağdaştırabiliyorum. Ama bir açıdan tavuk ve taş da aynı şeylerdir değil mi?) İkimizin de farklı alanlarda farklı olmamız ve buna bağlı olarak doğan bir benzerlik. Yukarıda belirttiğim gibi L ne kadar Light kadar zeki (ve bundan çok daha fazlası) olsa da asla Light gibi takdir edilmemiştir çünkü o farklıdır.  Kimse anlaşılamadığını düşünür (ve farklı olduğunu) ama modern çağın da yardımıyla birçoklarını peşinde sürükleyebilen o kadar çok aptal var ki... Mesela bir yazar olarak kendini bildi bileli yazan, yazmak hayatının özü olan, her şeyden önce gelen ben, asla wattpad'de "Sıcaktan bunalan kız dışarı çıkıp temiz hava aldı." basitliğinde cümlelerden oluşan aşk hikayeleri yazan o kızlar kadar takdir edilen bir yazar olmayacağım bence - kendimi yazmakta ne kadar ilerletirsem ilerleteyim. Hep ileride ünlü ve büyük bir yazar olacağıma kesin gözüyle baktım. Ancak son zamanlarda düşünce biçimim değişti... Bunları kendimi övmek için söylemiyorum. Aksine... Yazmakta o kızların daha yetenekli olduğunu bilsem yapacağım tek şey yazmakta kendimi geliştirmek olur. Yanlış anlamayın, benim derdim, ünlü ve büyük bir yazar olmak değil. Böyle olsa herhalde ben de saçma aşk hikayeleri yazmayı becerebilirdim değil mi? Ünlü ve büyük olmak yazdıklarımı insanlara aktarabilmenin (Bu da yazmak kadar büyük bir ihtiyaç olduğunu burada devamlı yazmamdan anlıyorsunuzdur.) bir yolu sadece. Ancak ben de farklıyım ve küçücük takipçi kitlem arasında bile beni anlamayanlar olduğuna bahse girerim. Gerçi önemli olan rakam değil. Bu dünyada bir şeyler katabildiğim bir avuç insan olsa bile yeter bana. Yine de insan olmanın getirdiği yücelme arzusuna karşı koymam zor elbette. :) Uslubümü değiştirip popüler bir uslüpta yazmamam bile büyük bir direnç göstergesi değil mi? Neyse... L de yaptığı işte ne kadar iyi olursa olsun asla dikdatör ruhlu bir ergen kadar takdir görmemiştir yaşamı boyunca. Gerçi gördüğü bir kitle de vardır... Tabii ki varisleri! Kaybedenlerin kralıdır L.
3 - En sevdiğin bölüm? 
Watashi wa... Boku da... SEIGI DA!!! 
Elbette L'nin ilk kez çıktığı ve dünyamın temellerini sarstığı bölüm: Yüzleşme! (İkinci bölüm oluyor.) İtiraf edeyim her ne kadar sesine, daha doğrusu değiştirilmiş sesine, bile vurulmuş olduğumdan görsellerden L'ye bakmış olsam da son sahnede bir an gerçekten ekranda ölen adamın L olduğunu düşünmedim değil. Yani görsellerde gördüğüm kalp çarptıran delikanlının (L'yi böyle tanımlayacak tek kişi benimdir herhalde koca dünyada.) sonradan onun yerine geçecek biri falan olabileceğini sandıydım. Ne de olsa animelerden anlamıyordum... Tamam, daha Interpol'deki konuşmasında, bu L denen şeyin çekimini hissetmiştim ancak ekranda L yazısı çıkıp o kalbimi daha ilk duyduğumda çarptıran ses "İnanamıyorum..." dediğinde yüzümde beliren ifadeyi hayal edebilirsiniz çünkü aynı Light'ınkiydi. Sonra dünyanın herhangi bir yerinde olabilecek bir suçlunun yerini ve öldürme yönteminin temelini sadece sezgileri ve fazlasıyla basit ama tam da bu yüzden delice akıllı bir yöntemle keşfettiğini dinlerken kalp atışlarım giderek hızlandı. "Ben... Adaletim!" sahnesine dek nefes alma yetim ve ihtiyacımı tamamen kaybetmiş, kalp atışlarım hız sınırını ezip geçmiş, kim olduğumu ve etrafımdaki dünyayı unutmuştum. Ama o sahnede adeta bir çarpılma yaşadım. Light 17 yaşında eline geçen özel defterle kötülüğü temizleyerek kuracağı yeni dünyanın Tanrısı olmayı amaçlayan bir dahi olarak fena değildi, tamam ancak bu bilgisayarın başına oturmuş, son derece sade bir kılıkta karanlıklar içinde bilgisayarın başında oturan gizemli figür, Interpol'ün en zor durumlarda başvurduğu, sadece istediği davalara bakan, adını ve yüzünü kimsenin bilmediği dünyanın 1 numaralı dedektifi, yeni dünyanın Tanrısı olacak koskoca Kira'yı bir anda hayalci ergenin tekine çeviren bu L denen herif, tam anlamıyla mükemmellik ve havalılık kavramlarının insan biçimine dökülmüş haliydi. Koskoca Kira'yı bile allak bullak eden bu ayaklı idealliğin bana neler yaptığını düşünemezsiniz bile. Üstelik hala her izlediğimde -ki o sahnenin hissettirdikleri, 25. bölümdeki meşhur yağmurlu sahnenin aksine, kalbime her şeyi yapsa da asla onu patlatabilecek şeyler olmadığı için izlememde hiçbir sakınca olmadığından 3. basamağı çoktaaan geçmiş kere izlediğimi tahmin edebiliyorsunuzdur- aynı hisleri duyumsarım.
Ayrıca onun son kez çıktığı ve artık kendisi üzerine kurulu dünyamın temellerini bir kez daha (bu sefer son kez olmak üzere) sarstığı bölüm, 25. bölüm, Sessizlik. Beni ne kadar anlatmama gerek bile yok. Ki o bölümde olacakları bilmeme rağmen. Death Note'u bunu bilmeden izleyen var mı ki? Varsa tebrik ederim. Gerçi tebrik edilecek bir şey olmasa gerek. Son derece tahmin edilesi bir şey olsa da, ben bu olasılığı düşünmek bile istediğimden, o spoilerı yememiş olsam herhalde üzüntüden kalp krizi geçirirdim. Kendimi 2. bölümden beri buna hazırlamama rağmen bilgisayarı kırdığım, haftalarca depresyona girdiğim, seriye devam edemediğim düşünülürse kendimi hazırlamasaydım gerçekleşecek olasılıklardan en iyimseri bu olurdu herhalde. Bunu yani hayatımdaki en önemli kişiyi kaybetmemin üzerinden çok geçmemişken aynı yaranın üstüne aynısından bir tane daha kazanmanın ne kadar acı vereceğini bilmeme rağmen kendimi duyduğum sevgiye kaptırmaktan alıkoyamadığım adam söz konusu sonuçta. Bölümü hem dokunaklılığı, hem sanatsal güzelliği, hem de L'nin duygusal dünyasına inen tek bölüm olarak gördüğüm için seviyorum. L'nin ne kadar yalnız olduğunu ancak bu bölümde hissediyorsunuz. Light'ın umursamasa da bir ailesine, hayranlarına, aşıklarına karşın L'nin onu destekleyen hiç kimsesi yoktu. Birlikte çalıştığı polis ekibi zaten hep bildikleri ve sevdikleri Light'ın tarafını tutarak önüne taş koyan bir aptallar sürüsüydü. Ailesi yoktu, doğal olarak. Ona destek olan tek kişiyse asistanıydı. Aslında ona hayran bir yetimhane dolusu çocuk olsa da sanırım sorun L'nin kendini diğerlerine gördüğü yakınlıktaydı... Bu bölüm hakkında söylenecek o kadar çok şey var ki ancak ben gözyaşlarına boğulmadan  daha fazla yazamayacağım ve bu yazıyı bitirmeyi gerçekten istiyorum.
"What a god who lies in his own blood..." 
Ve de son bölüm. Yeni Dünya. Sanatsal olarak çok başarılı bir bölümdü bu da. (Death Note olduğu için diğer açılardan (kurgusal vb. gibi) söz etmeme gerek bile yok.) Mangada son bölüm biraz "yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik, dananın kuyruğunun koptuğu yerdeyiz, haydi bakalım" der gibiyken animenin son bölümünde her zamanki  "şimdi nasıl Allahımız şaşacak acaba? *-*" bekleyişi hissediliyordu gene. Ama bir yandan her şeyin bitişinin getirdiği heyecan dolu gerginlik de mükemmel oturtulmuştu. Üstelik karşılaştırdığımda mangada Light'ın ölümü bile oldu bittiye gelmiş gibi geliyor bana. Mesela animede, Light'ın yaralı koluyla koşuş sahnesiyle Death Note'un ona ne yaptığını, neyken neye dönüştüğünü, Kira olarak gelişimini, büyük iktidar hırslarının ve çarpık ideallerin peşinden gitmenin sonucunu görür ve kimsenin Tanrı ya da adalet falan olamayacağını kavrarken, mangada sadece büyük iktidar hırslarının ve çarpık ideallerin peşinden gitmenin sonucunu görür ve kimsenin Tanrı ya da adalet falan olamayacağını anlarız. Tabii ki animenin görsellik (hem de hareketli) ve müziğin birleşimi olduğundan bir şeyleri aktarmada sadece görsellikle kalan mangadan daha başarılı olması doğal ancak mangada son kısmı biraz daha uzatsalardı animenin kattığı her şeyi aynı başarıda olmasa da katabilirlerdi diye düşünüyorum. Ayrıca Light'ın L'yi görmesini seviyorum. Neden derseniz o sahnede gördüğü şeyin halüsinasyon-L değil gerçek-L olup sonunda adaletin hakim olduğunu gördüğünü düşünerek kendimi avutuyorum.
Aslında bakarsınız animenin tek eksiği cennet ya da cehennem olmadığını belirtilmemesiydi ki bende bunu gerekli, hatta gerekli ya da gereksiz, eksik olarak göremiyorum çünkü bana kalırsa zaten gereksizdi. Açıkçası insanların cennet ya da cehenneme gidip gitmemesinin Death Note'la hiçbir ilgisi yok (AYRICA L BİR MELEK OLDU, SHİNİGAMİ DEĞİL!!!) - burada verilmek istenen mesaj cennet ve cehennem yok -> herkes shinigami dünyasına gidiyor -> shinigamiler ölen insanlar -> herkes shinigami oluyor -> Light shinigami oldu değilse ki bu da son derece GEREKSİZ. Ayrıca Misa'ya, Takada'ya, Mikami'ye yalvardı yetmedi, bir de Ryuk'a yalvartacak kadar ezmenize gerek yoktu yani, anladık, yeni dünyanın "Tanrısı" resmen yuvarlandı. -_-" (Tabii ki ben de bölümü yüzümde Light'ın 25. bölümdeki gülümsemesiyle izledim fakat Light öyle bir Tanrılık egosu yayıyor ki muhtemelen ondan en çok nefret eden DN izleyicisi olarak düştüğü durum bana bile çok geldi, bu konuda hakkını yemeyelim, helal olsun.) animede son bölüm en sevdiklerimden olmasına rağmen mangada sevmiyorum, evet. (Sadece Mello'nun kahramanlığının daha çok üzerinde durulmaı bakımından iyi.) -<- Gerçi mangada son bölüm Light'ın öldüğü bölüm değil, doğru ya. Çikolata yiyen Near dışında tamamen saçma, Matsuda yerine alınan salağın ve Kira'nın etkisinden kurtulmuş dünyaya rağmen hala var olan Kira müritlerinin gösterildiği şu gerizekalıca şey.
Ama zaten genel olarak animeyi mangasından daha çok sevdiğimden dolayı anime üzerinde durmak gerekirse, son bölüm de favorilerimdendir. Ve az ve mutsuzluktan olmasa da hüzünden ağladığımı belirtmek isterim.  It was good while it lasted... We killed some boredom, didn't we? We did various interesting things... Ama şimdi hepsi bitti. En azından hatıralar için teşekkürler... Light.
Diğer yazılarda muhtemelen daha fazla soru cevaplayacağım (Uzunluklarına bağlı) ancak şimdi, yazı çoktan fazlasıyla uzun olduğundan, kesiyorum. Ve hayır, yazıyı bugün, 31 Ekim'de yayınlamam tesadüf değil. ;) Hatta bilerek program yaptım. Göndermeyi anlayanlara müessesemizden en sevdiğiniz tatlıdan bir kutu~
 
 
  
 Bunu ÇOK sevdim! 

28 Ekim 2014 Salı

Olgunluk ve zeka meselesi.

 Hep yaşıma göre olgun ve akıllı diye tasvir edilen biri olmuşumdur. Ancak bu olgunluğum bir noktadan sonra sıkıcılaşıyor galiba. Yani insanlar yaşımı öğrenene kadar yeni çağın filozofuyum ancak yaşımı öğrendiklerinden sonra bir anda zeki görünmek için kasan ergenin tekine  ya da deha örneğine dönüşüyorum. Üzgünüm ama hayır. Aksine, başka türlü davranmak, beni benden çıkarırdı. Çünkü ben buyum. Her şey hakkında uzun uzun düşünen, çoğunluğun aksine durmadan düşünen, fazlasıyla hisseden, bunları da iyi bir şekilde aktarabilen bir çocuk. Bunları kendimi övmek için söylemiyorum, zaten bunların övünülecek şeyler olduğunu da düşünmüyorum. Cesedim toprağın altında çürüyüp böceklere yem olurken hissettiğim ya da düşündüğüm hiç bir şeyin önemi kalmayacak ki. Sadece başka türlü yaşayamıyorum ve gerçek bu. Bunlar yaşamak için ihtiyaç duyduğum şeyler. Düşünmek ve hissetmek ve tüm bunları aktarmak benim yaşamımın anlamsız anlamları. Hep "çok kitap okuyun", "kültürlü olun", "bilgili olun", şunu yapın bunu yapın, hayatınızı şöyle yaparak boş geçirmeyin, böyle yaparak doldurun derler ya? Ben hiçbirine katılmam tüm bunların. İsteyen biberiye tarlasında kıçını açarak dans etsin, önem bakımından edebi şeyler okumak ya da yazı yazmaktan geri kalır yanı yoktur ki bunun. Çünkü önem ne ki??? Demin de söylediğim gibi, hayatını nasıl geçirirse geçirsin, sonuçta herkesin sonu aynıdır: Bir çukurun dibinde göz çukurlarının solucanlar tarafından tırtıklanması. (Dini meselelere girmiyorum.) Yani "boş" dediğimiz şey kişiye keyif vermeyen, önemli dediğimizse keyif veren şeydir ve herkesin zevki farklı olduğuna göre de, iki kavram da kişiden kişiye değişir. Kendi yarattığımız şeylerde muhakkak bir yücelik aramak, kulağa bir bulaşık makinesinin honti mi yoksa ponti mi olduğunu tartışmak kadar saçma geliyor. Bulaşık makinesi, kimine göre gürültülü, kimine göre hayat kurtarıcı, kimine göreyse kirliyken esasında olduğu tek ortak ve gerçek şey bulaşık makinesidir. Honti ya da ponti nedir ki? Buna benzer olarak da benim şu anda yaptığım şey düşüncelerimi yazıyla aktarmak, kimisine göre bu zeki gibi görünmek için kasma, kimisi için olgunluğunu gösterme çabaları, kimisineyse honti ya da ponti olabilir. Beni ilgilendirmez. Keyif alıyorum ve yapmayı istiyorum. Bunu kimin hangi değerlerle ölçtüğü ve bu ölçümün sonucu umurumda değil. Ben de yaşıtlarımın çoğuna uyarak internette bir dönem popüler olan komik insanlar (Uçan Adam Sabri, doğum tarihine "muş" diyen kadın, Mahmut Tuncer vb. gibi.) üzerinden espri yapabilir ya da yapmaya çalışabilirim ancak bu ben olmam ve kendimi kendim gibi seven insanlar olmadıkça aldığım sevginin ne anlamı kalır? Eskiden yazdığım yazılara baktığımda sadece kendimin ya da belki de başkalarının da algıladığı zorlama bir eğlenceli yazma çabası görüyorum bazen. Ya da belki de, o an gerçekten öyle yazmak hissediyordum ve espri anlayışım pek de gelişmiş değil?  Çünkü ben de her zaman hayatın anlamı ya da insanlığın nedeni üzerinde düşünen biri değilim. Zaman geliyor, ben de milletle dalga geçip gülebiliyor, bir şeyleri farklı ya da komik şekilde yorumlayarak güldürebiliyorum. Hatta normalde insanların çevresinde çoğunlukla güldüğü biriyimdir (Çünkü şapşalın tekiyim.) ancak eğlenceli yazılar yazmak ilgim yok. Yazmak istediğimi, yazmak istediğim şekilde yazıyorum, beğenen beğenir, beğenmeyen beğenmez. Kendimi içine soktuğum koza ne kadar beğeniliyor, içerideki ben yapayalnız ve sevgisizken, ne önemi olsun bunun?
Bu arada aslında bu yazı, "neden 13?" diye başlamıştı. 16'ma girmeme çeyrek yıl kalmışken, profil kısmında hala 13 yazmasının tembellikten başka bir nedeni de var. (Zaten "ben" adlı blog yazarını tanıtım kısmında da hayali kimliğimin sonsuza dek 13 yaşında kalacağından falansöz ediyorum.) 13 bana göre en dengeli yaş. Ne artık eskisi gibi salaklıklar yapmıyorsun, ne ergenlik henüz bünyeye tam yayılmamış. Gerçi kişiliğin de tam oturmamış ama oturma yolundaki hali, belki de gerçek hali. Öte yandan kişiliğin "gerçek hali" mi olurmuş ya? Pasta mıyız biz de, mayamız aynı olsun... Tıpkı pastalar gibi hep tasarımıza uygun kalsak "insan" değil, pasta cinsinin yürüyeni ve tatsızı olurduk.
Çeşitli konulardaki akıllıca düşüncelerimi buraya aktararak kendimi yine yeterince olgun ve zeki gösterebildim mi? Oh, iyi. Bir başka hayatın anlamı ve varoluşun nedeni üzerinde bol benzetmeli felsefi çıkarımlar yaparak ender görülen dehamı sergileyeceğim yazımda görüşmek üzere! Melankolik benzetmelerin ruhu okşayan kullanımlarıyla bezeli duyguların dünyasına köprü niteliğindeki bir yazı da olabilir? Şansınıza.

21 Ekim 2014 Salı

Mim: Şehir Yalnızı


Oturup gelip geçen insanları izlemek için en iyi yer neresi?
Benim şehrimde bunun yanıtı çoğuna göre şüphesiz Taksim Meydanı'dır ancak ben insanları izlemek için daha sakin yerleri tercih ediyorum. Öte yandan belirli tek bir yer söylemem çünkü zaten hayatı otobüslerde ve yollarda geçen bir insan olarak insanları izleyerek, hikayelerini tahmin etmeye çalışarak, sonra da daha heyecan verici hikayeler uydurarak ya da onları olası senaryolara yerleştirerek geçiyor zamanım ister istemez. Bunu yaptığım yere de özellikle bu iş için gitmediğimden oraya en iyi yer diyemem.
Pencereden baktığında ne görüyorsun?
Duvar. Apartman, garip bir şekilde, sokak seviyesinin altında. Ama manzaranın 1/4'lük kısmı da sokak. Ne yazık ki... Perdem azıcık açıldığında odam tüm çıplaklığıyla sokağın gözleri önüne serildiğinden yazın bile doğru düzgün cam açamıyorum. Gerçi pek işlek bir sokak değil ama yine de rahatsız edici sonuçta. Adam gibi yiyişilmiyor bile! 
Gecenin bir vakti sokağa çıktığında, herhangi bir şehirde, ne hissediyorsun? 
Bunu ÇOK severim! Aslında anlamsız bir uğraş görünüyor ancak gecenin ıssızlığı kafanın içindeki düşünce kalabalığına fırsat tanıyor. Başka şehirlerde bunu pek geç saatlerde yapmam ancak burası evim gibi olduğundan olacak saat benim için hiç önemli değildir. Gerçi sanırım ben fazla patavatsızım çünkü annem yaşındaki kadınların gece yarısından önce eve dönme derdinde olduklarını görmüyor değilim. Zaten yaşıtım olan arkadaşlarım dışarıda dolaştığım saatleri duyunca ya inanmıyor ya akıllarına hemen garip fikirler geliyor. Üstelik yaşadığım semt de İstanbul'un en nezih, en düzgün, en güvenli yerlerinden sayılmaz. Yine de belki de benim sarhoşları ve serserileri bile kaçıran itici etkimden kimse üstüme atlamadı bugüne dek. 
Yaşadığın şehirde ki ideal bir günü tasvir edebilir misin? 
Benim en çok sevdiğim güne Gülhane Parkı'nda başlayıp Sultanahmet'te bitirmek yahut tüm gün Kadıköy sokaklarında dolaşmak. Gerçi evden bir çıksam kendi semtimde dolaşmak bile çok keyifli çünkü ben gerçekten İstanbul'a bayılıyorum ancak evden çıkmakla ilgili sorunlarım var işte. Yine de orada epey bir güzel anım olduğundan Kadıköy ve her gittiğimde bende farklı farklı güzel duygular uyandıran Sultanahmet tarafları derim sanırım. Bu sıralar da biraz dolaşmaya ihtiyacım var galiba. Zira sürekli aynı şeyleri yapmaktan her şey üstüme üstüme gelmeye başladı gene... Herhalde beni güçsüz görüp de üstüme gelen bu canı coğrafyanın biraz da ben üstüne gideyim de yerini bilsin!
Yollara düşme ve yollara aşık olma halini tasvir edebilir misin?
Valla 15 yaşında (Gerçi yaşı küçümsemeyelim, benim yaşımda arkadaşlarıyla tatile gidenler yok değil.) biri olarak belediye otobüslerinde sürünmek dışında pek yol deneyimim yok abi, öyle otostopla şehir şehir gezenlerden değilim valla. (Zaten bugüne dek gittiğim şehirlerin sayısı da bir elin parmaklarını geçmez - iki el değil evet, bir el bir!) Dolayısıyla yollar deyince aklıma en fazla memlekete yaptığım şehirler arası otobüs yolculuğu geliyor aklıma. Gerçi uçak ve trenle de seyahet etmişliğim var... (En sevdiğim tren oldu ama ne yazık ki sadece bir kez kullanabildim.) Neyse, şehirler arası otobüs yolculuğunu seviyorum, özellikle de yanımda okunacak keyifli şeyler ve iyi atıştırmalıklar varsa. Aslında bunu kendi arabanla (Bu tür bir seyahati yalnızca bir kez yaptım.) yolculuk etmekten daha çok seviyorum çünkü içinde en fazla birkaç saat yolculuk etmeye alıştığın küçük bir araçta uyuma düşüncesi beni boğuyor - istediğin zaman durma şansın olsa da, hem de sürücünün ya da sürücülerin rahatsızlığını düşünmekten rahat uyumam ki. Bu konudaki tek deneyimim böyle geçmişti en azından. Yine de  sevdiğin biriyle bir karavanda yol aşkı yaşama hayalini elbet ben de kurmuyor değilim. Öte yandan var olan herkes gibi bende belediye otobüslerinde yolculuk etmekten de nefret ediyorum. (Ki ona yolculuk denmez zaten.) 
'Yalnız yaşamak' nasıl duygudur?
Yaşıtlarım yalnız yaşamak hakkında pek bir şey bilmeseler de anne ve babamın çalışma yoğunlukları ve kardeşimin olmaması sebebiyle ben en azından nasıl bir şey olduğunu biliyorum sanırım. Büyüyüp temelli yalnız yaşamak istemezdim ancak benim yaşımda bunun iyi yanları da var. Hele hele de benseniz... Çünkü birlikte yaşadığım tek kişi olan annemin evde olması benim asla rahat edememem demek. Bu yüzden ayda en az bir hafta eve ben uyuduktan sonra dönmesi isabet oluyor. Ancak kendinizi kötü hissettiğinizde üstüne eklenen yalnızlık duygusuyla çok kötü sonuçlar doğurabiliyor. Mesela bir seferinde kendimi o kadar yalnız hissetmiştim ki intihara meyletmiştim hiç nedensizce. Gülmeyin, küçüktüm. Anneme telefonda bir an önce eve gelmesi için yalvarmıştım ama o yine markete uğrayıp gelmemişti... Bir de asla rahat rahat korku filmi izleyemezsiniz. 
Birbirimizi fazla mükemmelleştiriyor olabilir miyiz? 
Hem fazla mükemmelleştiriyor, hem fazla yeriyoruz. Oysa ki bir bakıma aynı sayılırız hepimiz ya. Aynı kalıptan çıkma farklı tatta kurabiyeler gibi...  
(Lazy Otter tarafından iyi ki mimlendiğim güzel mimin sonu, ne yazık ki mimleyecek hiçkimsem yok, mimlendiklerini göreceklerini sanmam daha doğrusu.) 
Bu mim sayesinde kesin kararımı verdim: Yarın hiç bilmediğim yerlere giden bir otobüse atlayacağım. Hayatım sıkıcılaştığında uyguladığım planlardan biridir bu. Tıpkı 8. sınıftaki "BU LANET SİSTEMİN BİR PARÇASI OLMAYACAĞIM" krizlerine girdiğim zamandaki gibiyim şu an. Her gün aynı şeyleri yapmaktan öylesine sıkıldım ki her şey üstüme geliyor sanki. Hayatımda kendine bir yer edinmiş her şeyi parçalamak istiyorum. Böyle krizlerin sonu hiç iyi olmuyor. Bu yüzden, krizin derecesine göre uyguladığım bazı tedavilerim var, mesela kriz çok büyümemişse yukarıda anlattığım bilmediğin bir hattın otobüsüne binmek planını uygularım. Ancak bu yeterli değilse daha büyük planlara geçerim:  Örneğin sokaktaki herhangi bir insana, en çok değer verdiği kişiyi öldürdüğümü söylemek gibi. Genellikle bu FAZLASIYLA yeterli olur (Ki işin bu aşamaya gelmesi bile çok nadir görülür.) ama olmazsa bir sonraki aşamanın tek çözümü ormanda çırılçıplak koşmaktır. Tabii kriz hiç bu kadar büyümedi, bende asla o sonuncu şeyi yapmadım dolayısıyla, sosyal özürlü olmanın güzellikleri sağ olsun... Ancak iyi tedavi yöntemlerim var değil mi? Zaten bu yüzden bir dedektifim. Diyeceksiniz ki senin psikolog olman gerekmez mi? Psikologlar ancak zaten bildiğiniz şeyleri anlatmaya yarar, dedektifler problem çözerler, işte bu yüzden ben bir dedektifim... Bir hayat dedektifi! Vay be, bu gerçekten havalı oldu. Ama sadece kendim için galiba çünkü sadece kendimin anladığı bir dil konuşur gibi hissediyorum. Zaten öyle olmasa niye bu kadar yalnız olayım? Şu an bunu okuyan bir kişinin bile anlatmak istediğimi tam olarak anlayabildiğini sanmıyorum ben... Hayat dedektifi mi? Ergen... diye düşünüyorsunuz büyük olasılıkla ya da okuduğunuz her şey beyninizde devasa kırmızı harflerle saçmalık yazıyor. Ancak, aynı dilden konuşan birini bulmak ben değil de, sıradan bir insan için kolay olsa neden herkes bunca yalnız ve mutsuz olsun? Belki onların yalnızlıkları başka sebeptendir gerçi... Kusura bakmayın. Sadece kendimin konuştuğu bir dilde, böyle olduğunu bile bile, bir şeyler anlatmaya devam ediyorum işte. Belki anlattıklarım iyidir, güzeldir, hoştur ancak anlamadıktan sonra hangi testiyi doldursun? Öyleyse neden devam ediyorum peki? Hiçbir fikrim yok... Sanırım vücudumdaki ateş beynime sıçrayıp mantıklı davranma yetimi yaktı... 
Sadece kendimin anladığı dilde birkaç bir şey daha demek istiyorum ancak. Bence "şehir yalnızlığı"nın sebebi sanal alemin sağladığı nimetlerle artık fiziksel olarak konuşacak insanlara ihtiyaç duymamamız. Yani facebook olsun, blogger olsun, bilmem artık tumblr olsun, istediğimiz an, istediğimiz şeyi paylaşabilirken ne diye annemize anlatalım derdimizi? İnternette onca insan dururken ne diye konuşalım otobüste yanımıza oturan amcayla? Hem mazallah, ya sapıksa!? Demek ki bizi içimize kapatmaya çalışanlar var internetin başında... Yoksa neden daha az nüfuslu yerlerde insanların sosyal çevresi resmen bizimkilerden daha büyükken biz bu kadar içimize kapalı yaşayalım? (Biz arkadaş listemizdeki 5 kişiden 10'unun anasıgilleri tanıyorsak onlar 50 kişiyi giydiği dona dek tanıyor çünkü.) Peki ya bu kötü mü? Bilmem... Yazıdan anlayabileceğiniz gibi mantıklı düşünemiyorum şu anda. Düşüncelerim beynimde uçuşan balonlar gibi, ben elime geleni, hiç düşünmeden uzatıyorum size. Bu yüzden bu yazıyı bitirsem iyi olacak. Ancak yapamıyorum da... Sanki bir kapak kalkmış gibi, düşünceler, irademin hükmünden çıkmış öylece dökülüyorlar. Balonlar elimden kaçtı, yakalayamıyorum.

Benim ölçülerime göre normal olmak garip, bu yüzden konuya şehirden girip bir gün beni öldürecek düşüncelerimden çıkabilirim. Bu arada sıradaki temayı buldum. Karanlık bir şeyler olacak, kesinlikle. Bana en çok uyan bu.
Not: Kendinizi hiç, her şeyi içine çeken bir kara delik gibi hissettiniz mi?

9 Ekim 2014 Perşembe

Az önce titredi mi o şey?

Bu yıl ilk kez kurban kestik.
Neden bilmem, haccı saçma bulan annemin gerçekleştirmek için en istekli olduğu ibadet kurbandır. Senelerden beri her kurban bayramında "Param olaydı da biz de keseydik" diye ahlanır. Bu sene anneannemin zona olmasıyla "Kadın bu yaşına geldi, hala adına kesilmiş bir kurban yok, bu kadın sırat köprüsünü nasıl geçecek!?" diye endişelenip geçmişe oranla daha iyi maddi durumundan da yararlanıp kestirdi. Şahsen  bence de günümüz dünyasında oldukça saçma bir ibadet, zaten farz da değil. Ona buna et dağıtacağına o etin parasını güvendiğin bir kuruma bağışla, çok daha hayırlıdır bence ancak annem bu kadar çok istediği için ve tabii ki Luffy ile yarışacak kadar büyük bir etobur olduğum için sonunda bir kurban kesmemize sevindim. Ne hayvanı, ne de kesilişini görmemem de iyi oldu. Otoburluğa geçiş yapar mıydım ya da psikolojik olarak etkilenir miydim bilemem ama her halükarda görmemek iyidir. Gerçi birkaç yıl önceki kurban bayramında yan komşuların kestikleri kurbanın bacağını bahçeye atmalarına tek tepkim evlerinin tavanına fırlatmak olmuştu ya neyse...  İşte kestirdik, getirdik hayvanı. Ama kestirttiğimiz yerdeki kasap büyük büyük parçalara böldüğünden, evde daha küçük parçalara bölmek icap etmekteydi. Dolayısıyla annem ekmek bıçağını alıp besmele çekti, işe girişti.
Annem maharetli kadındır. Ancak bir kasap değil tabii. Ekmek bıçağıyla hayvanın soluk borusunu çıkarmaya çalışmasını izlemek çok eğlenceliydi. Normalde sadist biri değilimdir ancak belki de sabah beni sinir etmesinin öcünü almak amacıyla  "titredi mi o?" dememle (Fakat gerçekten titreyen bir şey görmüştüm, sanırım dalağı idi.) annemin "TÖVBE TÖVBE" diye bağırıp ekmek bıçağını fırlatması bir oldu.  O an orada o bıçağı kapıp gözümü çıkarmadıysa, tek nedeni muhtemelen bıçağı fırlattığında aklına gelen bana saplanma olasılığı ile duyduğu tek çocuğunu kaybetme korkusudur, başka hiçbir şey değil. Tabii ben de annemden böyle bir tepki beklemediğimden ötürü donup kalmıştım. Sonra kendime gelince saatlerce güldüm ama... xDDD Üstelik onu korkutma çabalarım da devam etti çünkü çok götüm. ("Bağırsaklarını çıkarttırdın mı hiç değilse, boklar dökülmesin şimdi tezgaha?" Sonuç: Bir kasaba gidip düzgünce kestirttik.)
Ama annem de bayramın üçüncü günü önüme sakatat tabağı koyarak öcünü fena aldı. O güne dek yiyemeyeceğim hiçbir et olmadığını düşünürdüm ancak koç taşşaklarındaki o mor şeyleri görünce... Ne bileyim, içim kalktı. Masadan fırladım. Ama kusmamı sağlayan şey annemin arkamdan seslenmesi oldu: "Dalak var, dalak yiyeydin hiç değilse?"
Üçüncü gün de tam ben kendime pirzola koyarken (Ki pirzola et haremimin sultanıdır.) "elalem araba alsın, ev alsın, biz anca kilo alalım" diyerek göbeğime yaptığı göndermeyle iştahımı kaçırarak yine yedirmedi. Ama olsun! İki gün kavurma yedim... *Q* (Kavurma 3. tercihimdir.) Eh, bayramın tek güzel yanı da buydu zaten, kalanı annemle geçirdiğim her anın geçtiği gibi. Bağrışlar, zorlama, aşağılama... Bir de anneannem ve dedemin ne kadar çok yaşlandıklarını dedemin siyasi olaylar yüzünden giriştiği intihar denemeleri ve anneannemin geçirdiği hastalıklarla bu sene iyice idrak ettik. Anneannem ve dedem benim ikinci ailem gibidir çünkü küçükken uzun süre onlarla birlikte kaldım. Eskiden anneannem ve dedeme gelmek, her ne kadar evden ve anneden (O zamanlar annemi ne çok severdim.) ayrılmak demek olsa da, beni yine de mutlu ederdi çünkü bir bakıma orası da büyüdüğüm yer ve benim ikinci evimdi. Ama bir zamanlar dedemin sırtında gezdiğim sokakları şimdi onun yürümesine yardım ederek dolaşmak içimde buruk bir his bırakıyor. Artık eskisi gibi göremiyorum bir zamanlar en geniş oyun alanım olan bu yerleri. Çünkü hüzün dolu anlar o mutlu anıları silip götürüyor. Üstelik dedemin ölmesine muhtemelen çok uzun zaman kalmadığını kabullendiğim halde. Bu gerçekleştiğinde elbette ezilip geçileceğim ancak çok da uzun olmayan bir süre önce intihar girişiminde bulunduğunu ve üstelik bunun ilk denemesi olmadığını öğrendiğimde şaşırmamıştım. Kendimi bildim bileli zamanının büyük kısmını odasında Lig TV izleyerek, kitap bile okumadan, görüşecek arkadaşı kalmadığı için ailesi dışında asosyal yaşam süren bir adamın ona giderek yabancılaşan bu dünyayı terk etmek istemesini anlayabiliyorum. Muhtemelen yakında gerçekten terk edecek. Hep bir anda olur zaten. Son görüşünden 1 hafta geçen adamın intihara kalkıştığını öğrenirsin. O zamanlar sana hiçbir şey yokmuş gibi gelir ama ta o zamandan beri vardır işte. Sadece bir şey olana dek fark etmezsin... Sonra da gerisi gelir işte. Bunu kendisi bile biliyor. Son gördüğümden daha çok çıkıyor sokağa, daha fazla konuşuyor bizimle, daha sosyal... Muhtemelen bu dünyaya veda ediyor bilinçlice ya da bilinçsizce.
Anneannem ise hala dinamik ancak dedemin yükü ile o da hasta işte. O ne zaman göçer bilmiyorum ama şimdilik bunu düşünemiyorum bile. Dedemin ölümünü kaldırabilirim ancak anneanneminkini asla, en azından şu anda. Yemeğe giderken penceremi açık unutmam ya da kalemimi kalem kutuma koymamam gibi son derece büyük kusurlar için abartısız yarım saat bağırabilen annemin, bir gün düşeceği durumu ve o zaman benim düşeceğim durum ise düşünmemek için kendimi kuyuya atabileceğim bir başka mesele.
Ha, bol bol  et yemek dışında bir güzel yanı daha vardı ki, o da şu yazıda bahsettiğim köpek! Teyzemler bir aylığına Amerika'ya tatile gittikleri için dünyalar tatlısı zavallı köpeklerini anneannemlere bırakmışlardı. (Evet, kuzenleri okul dönemi Las Vegas'ta gezerken, sabahın 6'sında kalkıp 3 vesaitle okula giden biriyim ben.) Ve 3 gün boyunca her gün onu gezdirebilme şansım oldu. *-* Hayvan öyle tatlı, öyle şeker, öyle sevimli ki bıraksan tüm gün sevdirir kendini. O kendini yere atıp karnını açışları, patilerini dizime dayayışı, elimi yalayışı aklıma geldikçe onu bırakmak zorunda olduğum için ağlayasım geliyor. Ama en kötüsü de biz giderken gideceğimizi hissetmiş gibi balkonda ağlayışıydı. İçim burkuldu içim... Hala da hiç rahat değilim çünkü anneannem ve dedem genç bir köpeğin ilgi ihtiyacını karşılamak için fazla yaşlılar (Ki bu yaşlarına rağmen köpeğin dolaşmasını bile ihmal etmiyorlar ama tabii sızlayan dizlerinin ve ağrıyan bellerinin izin verdiği ölçüde ki bu da o yaştaki köpek için yeterli olmuyor tabii.) ve asıl sahibi olan teyzemlerin ailesinde de hayvanla "ilgilenen" tek kişi olan kuzenim onu sırf iyi niyetli ama duyarsızdır. "İyi o iyi" diyerek köpeğin inlemelerini görmezden gelip bilgisayar oyunuyla ilgilenir yahut yorgun olduğu bahanesiyle dolaştırmaya çıkmaz. İyilik bunun neresinde diyeceksiniz, eh, çok da haklısınız ancak gerçekten kötü değildir - büyük kuzenimin aksine. Köpeciğe "pis hayvan", "pire torbası", "gereksiz şey" diye hitap eden büyük kuzenim... Sonra bir de eniştem var. Eniştem de tam olarak kötü denemez ama şey... Klasik odun Türk erkeği işte. (Kuzenime odun kelimesini yakıştıramadım çünkü fazlasıyla kız gibi. Ve sanırım gay. Ama gay olmasının kızsı olmasıyla bir ilgisi yok tabii.) Zaten anneannemlerin köpeğini 16 sene boyunca dedemden başkasının elini süremeyeceği hale getiren de oymuş annemin söylediğine göre. (Ancak mazoşistse ya da demir eldivenler takmışsa buna cesaret edebilirdi biri.)  Teyzemse arabayla semtindeki tüm caddelere hayvanlar için yemek ve su bırakabilecek kadar iyi yürekli ve hayvan severdir ancak çok çalışıyor. Köpeği kuzenim bulmuş olmasına ve dolayısıyla "sahibi" olmasına rağmen onunla arasında bağ olan ben olduğum ama onu yanıma alamadığım için kendimi çok kötü hissediyorum şimdi. Özellikle o dolaştırmaya çıktığımda apartmanın merdivenlerini süratle inerken duvara çarpışı falan... >333< O sinsi, çirkin, garip kediler için böyle bir hayvanı dışlamayı aklım almıyor... Ah onu yanıma alma  imkanım olsa bir! Yalnız köpek bakmak zor iş onu da belirteyim - ha, harika bir şey, orası ayrı ama zor gerçekten. Yine de annemin bile söylediği gibi ben üstesinden iyi geldim. umu Çünkü onu ÇOK seviyorum.
Bayramın üzerinden geçti ancak şimdi yazmaya fırsat bulabildim çünkü bunun dışında 3 ayrı yazı ve 5 hikaye üzerinde çalışmaya çalışıyorum. Bir de okul mokul işte...  Okul giderek daha beter hale geliyor zira sınıfımdaki kızların beni çukurlarına düşüren birkaçının tek konuştukları erkekler ve sırf kabalık olmasın diye onları dinlerken kendimi kafalarını parçalamamak için çok zor tutuyorum gerçekten.