23 Kasım 2014 Pazar

I Killed My Mother (Anamı Öldüren Ben Babamı Kesen Ben)

Sonunda filmi izledim. Uzun zamandır hakkında çok iyi şeyler duyduğum bir filmdi ve diyebilirim ki gerçekten duyduklarımın hakkını verdi. Ayrıca film sayesinde annemle aramdaki geçimsizliğin ne kadar normal olduğunu gördüm. Benim annemle aramdaki geçimsizlik onun zor hayat koşullarıyla tek başına mücadele eden bir kadın ve benim de onun tek çocuğu olmamdan kaynaklanıyor. Tabii ki bulaşık makinesinin dışında gördüğü tek bir bulaşık için kıyametleri koparan bir kadının tamamen sorunsuz olduğunu söyleyemem ancak fark ettim ki ben asla anneme o tür bir nefret duymuyorum. Filmdeki çocuğun annesine duyduğu nefret çok başkaydı. Ancak o nefreti de tamamen anlıyorum. Zaten filmin başındaki o yeme sahnesinde Hubert'ın yakıcı nefreti sezilebiliyor. Çünkü nefret öyle bir histir ki nefret duyduğunuz kişiye ancak nefret gözlükleriyle bakabilirsiniz. Her şeyiyle nefret edersiniz, her şeyi gözünüze çarpar ve sinirinize dokunur, öfkenizi kamçılar. Nefes alması bile yeterlidir midenizin bulanması için.
Tıpkı mankafalılar ülkesinin ergenci zihniyetli halkından beklendiği gibi, pek çok kişi filmi "ibne bir ergenin ergenlikleri" olarak yorumlamış. Ancak ben bu konuda Xavier'a ya da Hubert'a katılıyorum. "Herkes annesinden nefret eder. Belki bir ömür, belki bir saniye. Bilmiyorum... Ama ederler." (Replik böyle bir şeydi sanırım?) Ailemiz, doğduğumuzdan beri en kuvvetli bağı kurduğumuz, en yakınımızdaki insanlardır ve dolayısıyla hislerimizi en yoğun onlara karşı yaşarız. Size hayat vermiş ve o hayatın ilk anlarından beri yanınızda bulunan, hayatınızın en önemli başrollerinin sizi herhangi bir şekilde öylece dışarı bırakabilmesi insana nasıl hissettirir inanın bilmek istemezsiniz, tabii çoktan öğrenmemişsiniz. Evet, ben bir erkek değilim ve bu yüzden anne-oğul ilişkisinden de anlamam, ayrıca anneme asla o türde ya da o kuvette bir nefret duymadım ancak hep size güvenli bir yuva olmuş sarayınızın bir noktadan sonra buz gibi bir zindana ve koynunda uyuduğunuz şefkatli meleğinse acımasız bir iblise dönmesini bizzat deneyimleyerek o çocukla benzer şeyler yaşamış, benzer bir hayat süren, Hubert'a yakın yaştaki biri olarak diyebilirim ki film konusunu mükemmel işlemiş ve vermesi gereken her şeyi çok iyi vermiş. Aslında tekrar düşününce o kadar çok benziyoruz ki tek fark onun bir erkek olması sanırım. (Cinsiyetler de farklı olunca ilişki iyice karışıyor olsa gerek.) Yani filmde benim de hemen hemen aynısını yaşadığım öyle çok olay vardı, Hubert benim yaptığım o kadar çok şeyi yaptı, hissettiğim öyle çok şeyi hissetti ve düşündüklerimi o kadar çok düşündü ki... Beklediğimden çok daha iyi bir filmdi kesinlikle. Hem bana biraz annemin açısından da bakma fırsatı verdi. Artık yine ona duyduğum nefret belirdiğinde, bu film bana iyi bir rehber olabilir.

Biraz da yuri~

Yuricam - Yurika no Campus Life 1 Page 6
Ama tüm ilgiyi çeken bir kız var ki... 
Boğazıma kadar yuriye batmış olsam da, yuri mangaları sevmem. Bildiğinizgibi erkeklere yönelik oldukları için ya bence hiç de çekici olmayan bir şekilde porno denecek kadar hardcore oluyorlar,  ya arada bir hoşlaşma olduğunu bile anlayamayacağınız kadar soft. Yaoilerde en azından orta seviye bir fujoshi için yeterli soft-erotizm de olabiliyor, oysa dediğim gibi yurinin bir ortası yok. (Yaoi ve yuri karşılaştırması da iyi bir yazı konusu olur.) Ancak başladığından beri bayıla bayıla takip ettiğim bana göre eksiksiz bir yuri serisi var: Yurika's Campus Life (kısaca YuriCam) ve artık onu değerli okuyucularıma da tanıtmadan edemeyeceğime karar verdim.
Bildiğiniz gibi yaoilerin arasında bile tek tük adam gibi bir konuya sahip olanlar varken bin tane yuri yapımı arasında hepi topu 10 tane konulu yuriyi zor bulursunuz. Ancak YuriCam konulu - hem de çok ilginç ve komik bir konusu var: Yurika güzeller güzeli, şapşal ama sevimli, herkesin sevdiği bir kızdır - bir dakika, herkes derken yalnızca kızlardan söz ediyorum, zira Yurika onca güzelliğine rağmen ne yaparsa yapsın erkeklerin ilgisini asla çekemiyor. AMA kadınlar üzerinde adeta büyüleyici bir etkisi var: Hiçbir kadın ona karşı koyamıyor ve  tek bir bakışıyla tüm kadınlar ayaklarına kapanıyor. Tamam, siz erkeklere göre bu harika olabilir, ya da lezbiyenlere göre ama sorun şu ki Yurika tamamen straight.  (Kız olan arkadaşı bile yok!)  
...Ama babasının şirketi batıp para kaynağı kuruyunca maddi sıkıntıya düşen bir straight hemcinsi üzerinde böylesine bir etkiye sahipse cinsel tercihleri üzerine tekrar düşünebilir. Gerçi zavallı Yurika safım, o kadarını bile akıl edemeyecek kadar saf ve hayaller alemine dalmış, hala birinin karısı olmayı hayal ediyor. Jigololuğa babasının tavsiyesiyle başlıyor. (Babası bile kızının erkekler konusundaki umutsuzluğunun farkında ve dediğine göre "kadınları etkilemek, aile mirası.") Yani... Sayılır. Çünkü nazikçe borç istemeyi denediği kız adeta kollarına atlıyor ve Yurika çeresizce kadınların nasıl seks yaptığı konusunda bile hiçbir fikri olmamasına rağmen temizlik eldivenlerini takıp deterjan şişesini (Evet, yanlış duymadınız, manganın ilk bölümü temizlik eldiveni ve deterjan şişesi - aklınızı kullanın, ne işe yaradıklarını anlayacaksınız. EEEEEEEEEEWWWWW VE AHAHAHAHAH!!! ^^Dalarak girişiyor işe... Giriş o giriş! Daha lezbiyenlik hakkında hiçbir bilgisi olmadan okulun yarısıyla yattığı söylentileri havada uçuşan, her gittiği yerde kadınların arzulu bakışlarını üzerine çeken, cinsel tercihi ne olursa olsun herkesin kendisi tatması için kapştığı Yurika onee-sama babasının tavsiyesiyle başladığı jigololuğu 15 bölümde öylesine benimser ki bu işi para karşılığı yapmayı bıraktığında bile jigololuk bir yaşam şekli haline gelmiştir onun için. İşe temizlik eldiveni ve neler olup bittiğinin farkına olmadan giren Yurika zamanla kadınların vücutları kadar gönüllerini de tatmin etmek konusunda ustalaştığını okuruz bölümler ilerledikçe. Kadınlar üzerindeki gücünü zaman zaman
kendini başını soktuğu belalardan kurtarmak için kullanırken zaman zamansa başkalarına yardım etmek için kullanır. Sloganı ise: "Ona bir jigolonun gücünü göstereceğim... *Lelouch'un ünlü hareketi*"
The girl with the stamen: Yurika. 
YuriCam başlarda oldukça komik (Cidden. Tekrar okurken fark ettim de kendimi kaybedene dek güldüğüm çok fazla sahne var ilk bölümlerde. Ve sizin de Yurika'nın düştüğü halleri okurken altınıza azıcık kaçıracağınıza eminim.) ve de fazlasıyla erotik (Yine tekrar okurken gördüm ki bayağ normal yuriler kadar hardcoremuş. Ancak ileriki bölümlerde komedi oranı da erotizm oranı da giderek düşüyor. Buna rağmen hikaye kuvvetleniyor ve çizimler de bana göre daha iyileşiyor. Ayrıca tabii her ne kadar hala en büyük hayali evlenmek ve üstüne üstlük aşık olduğu biri de olsa da, giderek lezbiyenleşmesi var bir de. Yani başta temizlik eldiveniyle seks yapan Yurika kadınlarla birlikte olmaktan hoşlanmaya bile başlıyor. Zaten son bölümlerde onun lezbiyen olmadığını bile unutmaya başlamışım. Umuyorum ki sonunda gelin olma hayalinden vazgeçip devamlı "I'm not into yuri at all!" ("Asla yurinin içinde değilim!") deyip dursa da Yurika'ya gerçekten aşık çocukluk arkadaşı Saori ile birlikte olacak. ^-^  Aslında sonunda onu gerçekten seven bir erkek bulmayı da başarabilir, belli olmaz. Sonuçta YuriCam bu! xD Sonunu tahmin edemiyorum, sadece çabuk gelmemesini umuyorum... Çünkü gerçekten bu mangayı çok seviyorum. Komik, hikayesi eğlenceli ve de sürükleyici, üstüne üstlük YURI. Yuri, yuri, yuri. Eheheheheh -Q- *lezvibes* Öhöm, neyse! u///u Yuri sevmiyorsanız bile gülmek için YuriCam'i okumanızı şiddetle tavsiye ederim.

Not: Yuri'yi azıcık da olsa kendime benzetmiyor değilim. Asla kızlara hiçbir şekilde ilgi duymazken bile lezbiyen-mıktanısım var gibiydi. Yani o anlamda aldığım tekliflerin inanın yarısı kızlardandır. Tabii ki Yurika'yla boy ölçüşemem. Gene de yakınlaştığım insanlar garip bir şekilde cinsellik skalasında homo'ya doğru kaymaya başlıyorlar, mesela en son çocukluk arkadaşım kızlar hakkında düşünmeye başladığını yazdı, öyle.
Aslında bu yazıda sadece yuriden bahsetmeyi amaçlamıştım ama mangaların gay kısmına girince yaoiden bahsetmeden çıkmak istemedim. Yeni bir yaoi manga keşfettim, adı Dame Bl. Mutlaka bakın. Fazla popüler olmayan mangakaların yaoide farklı temalar kullandıkları (Mesela ayak fetişi ya da 2. dünya savaşı gibi) oneshot derlemelerinden oluşan, yaklaşık 15 bölümlük bir manga. Gerçekten farklıydı ve çok hoşuma gitti. Her hikayesine ayrı ayrı bayıldığımı söyleyebilirim.


18 Kasım 2014 Salı

Yine Gine Gene Mim~

1 - Bu gece öleceğinizi bilseniz bazı insanlara bazı şeyleri söylememiş olmamın pişmanlığını hisseder miydiniz? Peki neden söylemediniz?
Yapmadığım şeylerin pişmanlığını çekmem için ölecek olmama gerek yok. Bundan iki yıl öncesine kadar her şeyim olan erkekle, ilişkim pişmanlıklar üzerine kuruluydu diyebilirim. Hep en akıllıca şeyleri yaptığımı sanarak en aptalca şeyleri yaptım. Çünkü onun da dediği gibi bu benim için bir oyundu, ben ilişkimizi bir oyun gibi görüyordum. Aslında her şey mükemmel olabilirdi ama bu yüzden hepsi gitti: Tüm o olabilecek harika şeyler yalanlarım ve numaralarımın altında ezilip tuzla buz oldu, her şeyim olan erkeğin ta kendisiyle beraber hem de. Bu yüzden uzunca bir süre kendimi affedemedim. Ancak bir gün fark ettim ki, tüm  hatalarıma rağmen şu anki hayatım ne olursa olsun hala güzel. Hatta belki de ben tüm o hataları yapmasam olabileceğinden daha bile güzeldir - kim bilir? (Sonuçta mahvolmasının büyük nedeni benim aptallıklarım olsa da daha küçük bir neden de beni o aptallıklara iten şeylerdi.)  Yani o hatalar beni buraya, şu anda mutlu olduğum bir yere getirdi. Bu yüzden artık bir pişmanlığım kalmadı diyebilirim. Yine de soruyu okuyunca kalbimde bir istek belirdi, her şeye rağmen... Sanırım asla inanmadığı gerçeği ona söylemeyi isterdim: Ona gerçekten aşık olduğumu. Şimdi olmasa da bir zamanlar hayatımın üzerine kurulduğunun, onun için her şeyi yapabileceğimin, benim için herkesten ve her şeyden daha önemli olduğunu bilmesini isterdim.  Şu anda bunun ne ona, ne bana faydası olamaz. Yine de gerçekten öleceğimi düşündüğümde bunu bilmesini yüreğimden istiyorum.
Bunun dışında o tür bir pişmanlığım yok çünkü bu ilişkiden aldığım bir başka ders de yapmayı gerçekten istediğim hiçbir şeyin bana kazanacaklarımdan daha fazla kaybettirmesi olasılığı yok.
2 - Günün birinde çocuğunuzun doğduğu hastanede bir yanlışlık yapıldığını ve çocukların karıştığını öğrenseniz, kendi çocuğunuzla sizin büyüttüğünüz çocuğu değiştirir misiniz?  
Ne kadar süre geçtiğine bağlı olarak değişir tabii, mesela aradan 1-2 gün geçmişse neden olmasın? Bu karışık durumun ileride yaşanmasındansa herkesin kendi çocuğunu alması en iyisi olacaktır. Ancak aradan uzun bir süre geçtiyse, yani bir kere o çocuğu kendi çocuğun olarak görmeye başladın mı aksinin kabul edilmesinin neredeyse imkansız olduğunu düşünüyorum. Zaten ben ailelerin kan bağı değil, gönül bağıyla oluştuğunu kanısındayım. En fazla o çocuğu da kendi himayeme alırım da büyüttüğüm çocuğumu hayatta bırakmam gibime geliyor.
3 - Hayalinizi süsleyen bir yerde bir hafta pansiyon ve harika bir tatil için uçan bir kelebeği yakalayıp ayaklarını ve kanatlarını koparır mıydınız?
Yapamazdım. Tatil kelimesini okuyunca ağzım sulanacak kadar büyümedim daha. ^^D Hem de gerçekten bir canlıya zarar verebileceğimi sanmıyorum - mükafatı büyük de olsa.
4 - Bir yemeğe davetlisiniz ve önünüze tanımadığınız bir yemek konuyor. Tuhaf haline ve pek iştah açıcı görünmemesine rağmen tadına bakar mıydınız?
Şimdi bu soru bana Dil Anlatım dersinde okuduğumuz Hıncal Uluç'un "Dayımın Kirazları" parçasını hatırlattı. Parçada Hıncal Uluç, dayısını ziyarete gidiyor, yengesi önüne bir tabak dalından toplanmış kirazlar konuyor ama hepsi de kurtlanmış. Yine de Hıncal Uluç dayısının ve yengesinin şevkini kıramayıp bir tabak kurtlu kirazı afiyetle yiyor. Öğretmen de bize parçayı bitirince sormuştu, siz olsanız yer miydiniz diye. Ben yerdim, öyle bir yemek önüme konsa yine yerim. Gerçi ikisi farklı durumlar. Beni o kadar yemeğe davet ediyorsun, ne diye önüme öyle bir yemek koyuyorsun. Bu durumda bir gariplik, bir hinlik var bence. Ama şahsen öyle çok bir şeyden iğrenmem. Bir keresinde tıpkı öyküdeki gibi komşumun ikram ettiği tosttan kıl çıkmıştı. Çıkarıp yemiştim. Kadıncağız gözüme bakıyordu, ne yapacaktım, kılı çıkarıp ıyyy diye tostu yere mi atacaktım? Ha belki nazik bir bahane bulunabilir. "Karnım ağrıyor" ya da "aç değilim" gibi ama söylemesi ayıp ben HER ZAMAN aç ve fazlasıyla da homini gırtlağımdır. Yerdim ya kısacası.
5 - Sevdiğiniz biri için yalancı şahitlik yapar mısınız? Örneğin bir yayaya ça
rptığında direksiyonda dalga geçiyor olmasına rağmen çok dikkatli kullandığını söyler miydiniz?
Ben sevdiğim insanlar için her şeyi yapabilecek biriyim ama vicdanım bu kadarına izin veremezdi sanırım. Gerçi duruma da bağlı biraz. Ama tüm soruları duruma bağlı diyerek geçiştiriyormuşum gibi geliyor. Öte yandan öyle ters köşe sorular ki böyle bir deneyim yaşamadan kesin yanıt veremiyorsun.
6 - Yetiştiriliş tarzınızda imkanınız olsa neyi değiştirirdiniz?
Çok harika bir çocukluğum olduğundan değil ama şu anki kendimden memnun olduğum ve yetiştirilişim de benim bir parçam olduğundan hiçbir şeyi.
7 - Eviniz ve içindeki eşyalar yanıyor. Ailenizi, kendinizi ve köpeğinizi kurtardıktan sonra bir kez daha içeri girme şansınız var. Neyi kurtarırdınız? 
Pahalı şeyleri. Ev gidiyor olomn! Para lazım para!!! (Biri beni kurtarsın bu para takıntımdan.) Öyle kurtaracak kadar değerli bir manevi eşyam yok.
8 - Yarın sabah başka birinin kimliğinde uyanma ihtimaliniz olsa bunu değerlendirir miydiniz? Kimi seçerdiniz?
Şey, bir günlüğüne kendim hariç herhangi birinin yerine uyanmak ÇOK güzel olurdu, tabii sonra kendime döneceksem. Ama kendisini en çok merak ettiğim birini seçerdim herhalde. Mesela Tsugumi Ohba olabilir.
Mim için Aleph'e çok teşekkürler, bundan sonra mim geldiğinde direk ona yollayacağım! Bu da özrüm:
     
Not: Bunu yapmayan kimseyi GERÇEKTEN hatırlamadığımdan yine sadece Yoruko Tsukiyomi'me paslanıyor bu mim. u_u

17 Kasım 2014 Pazartesi

İlk Görüşte Bir Yıl

Buçuk vapurunu kaçırmıştık. Öyle öfkeliydim ki! Evren şu gelmesini iple çektiğim saatleri uzatmak için elinden ne geliyorsa ardına koymuyordu adeta... Bir an bir türlü ona kavuşamayacağımı düşündüm. Gözlerim yaşlarla dolmuş halde telefonumu çıkarıp numarayı çevirdim. Ağlamamı bastırmaya çalışarak (Ki sonradan defalarca belirttiği gibi hiçbir işe yaramamıştı.) durumu açıkladım.
15 dakika sonra vapura bindiğimizde Evren'e duyduğum öfkenin yerini heyecan almıştı. Zira nihayet en yakın dostunaa sarılma şerefine kavuşmam için kalan dakikalar giderek azalıyordu. Kalbimin her çarpışında ona daha çok yaklaşıyordum. Geminin yararak ilerlediği her dalga birbirimize kavuşacağımız ana doğru sürüklüyordu bizi.
Sonunda buluşma yerine ulaştığımızda heyecanım had safhadaydı. Kursağıma dek çıkan kalbim, vücudumda bir deprem etkisi bıracak şiddette hızla atıyordu. Onu bulabilecek miydim? Bulunca beni beğenecek miydi? Heyecan ve endişeler kafamın içinde öyle hızla dönüyorlardı ki her an kafam karpuz gibi patlayabilirdi. Sonra onu gördüm.
Tam anlattığı gibiydi (Sadece saçları düşündüğümden daha kıvırcıktı!) ve sanırım elinde pankart olmadan da onu tanıyabilirdim. Yüzünde tıpkı benimki gibi heyecanlı ve endişeli bir ifade vardı. Bir an nasıl yanına gideceğim hakkında düşündükten sonra beynim kafamdaki tüm olasılıkları sildi. Kendim bile ne olduğunu anlamadan Kadıköy'un ortasında 5 metre yakınlıktaki tüm başları bizim tarafa çevirecek şekilde "YOOOOOYUUUCHOOO'MMM!!! ^-^ <3" diye bağırarak üzerine atlamıştım - normalde tensel temastan kati surette kaçınan benim bu halime tanık olmamın şaşkınlığını yaşayan anneme, ona, onun annesine hiç aldırmadan.
Dünyada en çok güvendiğiniz ve en çok yakın hissettiğiniz kişiye GERÇEKTEN sarılabilmek o kadar harikaydı ki bunu tarif edemem. Bana verdiği kadar güven ve sevgimi taşıyan yüreğimle sarıldığım bu ruhun içinde bulunduğu bedene de sarılabilmek bir özgürlük ve hasredin sonuydu benim için. Ömrüm boyunca ayrılmak istemediğim kolları bulmuştum, aradan bir yıl geçti, ne üstüne atlama alışkanlığım ne o kucağa duyduğum ihtiyaç ve özlem hiç değişmedi. Umarım o günü daha dünmüş gibi ve tamamen aynı hislerle hatırladığım nice yıl dönümlerimizi birlikte kutlarız aşkım - bedenlerimiz olmasa da kalplerimiz hep birlikte olarak inşallah.
Not: Biraz geç geldi ama yazmadan da edemedim sonradan.

15 Kasım 2014 Cumartesi

Limbo

 
Doğru düzgün giymediği montu kapıdan çıktığı gibi ayaklarının dibindeki çamur birikintisini boyladı. Bir an, onu alıp almamak hakkında düşündükten sonra, montu orada bırakmaya karar verdi. İçindeki sivitşörtü yeterince kalındı ve üstelik kapüşonu da vardı. Şu anda derdi soğuktan korunmak değildi zaten. Apartmanı bir an  önce arkasında bırakmaktı.
Sokağa çıkınca ilk önce hangi yola sapacağını bilemedi. Beyni durmuştu adeta. Sonra hiç kullanmadığı için kadının onu takip edeceği son yol olan uzun sahil yoluna saptı. Bina hala görülebiliyordu ve peşindeki cadalozun kapıdan fırlayıp tüm mahalleyi ayağa kaldıracak bağrışlar eşliğinde peşine düşmesi an meselesiydi. Adımlarını hızlandırdı. Siyah sivitşörtü ve başına çektiği kapüşonuyla yol boyunca uzanan çam ağaçlarının gölgesinde kara bir hayalet gibi ilerlerken kendini polis tarafından takip edilen bir suçlu gibi hissediyordu. Issız ve yağmurlu atmosferse bu hissi pekiştirmekteydi.
Arkasında kalan uzakları dinledi. Yere düşen sulu kar (İstanbul'da bir noktadan sonra normal yağmur yağmazdı zaten, mutlaka beraberinde karla gelir, romantik bir öğeyken insanı buz gibi donduran bir düşmana dönerdi bir anda.) ve kurumuş çam yapraklarının üzerinde hızla ilerleyen adımları duyabildiği tek sesti. Demek ki kadını atlatmayı başarmıştı. Derin bir iç çekip hızını biraz düşürdü. Sivitşörtünün içindeki sıcacık göğsü ağzından çıkan nefeslerle uyum içinde usulca inip kalkıyordu. Ama serin rüzgar yanaklarındaki sıcaklığı ve alnı ile boynundaki teri alıp beraberinde götürürken yağan yağmur az öncesine dek kalbinde alev alev yanan öfke ve nefret yangınını da söndürmüştü. Yürüdükçe kafasının içinde beyninin duvarlarını yıkarcasına yankılanan sesleri ve sivri pençeleriyle kalbini tırmalayan duyguları arkasında bırakmıştı o seslerin ve duyguların nedeni olanla birlikte. Şimdi içi suyu çekilmiş bir havuz kadar dingindi.
Yağmurun yavaşlamasıyla duyulmaya başlayan çığlıklar dikkatini çekince başını yukarı kaldırıp gri gökyüzünün beyaz lekelerine baktı. Bir an sürüden biraz ötede uçan bir martıyı kendisine benzetti. Ancak o martı gökyüzünde uçarken evindeydi. Kendisiyse ayaklarının altındaki kurumuş yapraklar gibi rüzgarla oradan oraya başıboşça savruluyordu.
Hiçlikten beliren bir motor, martı çığlıklarının ve asfalta dökülen sulu karın tırmaladığı sessizliği yırtıp önünde durdu. Bereli genç motorcu tek ayağını yere atıp "Nereye gidiyorsun böyle fıstık?" diye sordu yüzünde kocaman bir sırıtışla. Kız yanıt olarak gülümseyip omuz silkmekle yetindi. Bu hareketi bir nedenden ötürü tüm cazibesini kaybettirmiş olacak ki gülümsemesi yok olan motorcu başka bir şey söylemeden hiçlikte tekrar kayboldu.
Motorcunun yüzü aklına bir şekilde O'nu getirmişti. Gerçekten benziyorlar mıydı yoksa bu her yüzde delice onu aramasının sonucu oluşan hayali bir benzerlik miydi bilmiyordu. Sadece aklına o gelmişti işte. Hem de o olaydan beri ilk kez gözyaşlarıyla birlikte değil. Şimdi ne yapıyordu acaba? Kendisinin bu durumda olduğunu bilse o olayın öncesinde olduğu gibi yine onu kurtarır mıydı? Peki ya o telefonu şanssızlıktan can vermiş halde çantasının dibinde ölü yatmasa O'na haber verir miydi durumunu? Onca şeye rağmen yapardı herhalde. Sonuçta hala bu dünyada O'ndan başka kimsesi yoktu. Tabii "O" hala bir yerlerdeyse.
Kız bir parka varana dek kafasında karışık düşüncelerle boğuşarak yürümeye devam etti. Üç küçük çocuk ve torunları oynarken onları izleyen bir dede ile küçük süs köpeğini dolaştıran bir kadın dışında park da boştu. Onun aksine aidiyet kavramının içindeki bu varlıklardan uzaktaki bir banka oturdu. Oturmasıyla da arkasından bir köpek havlamasının gelmesi bir oldu. Sıçrayarak arkasına döndüğünde küçük bir evin tellerle kaplı bahçesindeki sarı gözlü kara köpekle göz göze geldi. Bakıştılar.
"Havlama," dedi köpeğe sessizce, "Ben de senin kadar sıkılıyorum."
Nasıl olduysa köpek sakinleşmiş görünüyordu. Havlamayı kesip kuyruğunu indirdi ve bu sefer meraklı gözlerle onu izlemeye koyuldu. Belli ki normalde baş belası bir hayvan değildi ancak sahipleri fazlasıyla ihmalkardı. Köpek için üzülmüştü. Tellerin ardına geçip onunla oynayabilmeyi dilerdi.
Bir süre daha orada oturduktan sonra kalktı. Bu sefer gerçekten bilmediği bir yere gelene dek yürüdü. Sokağın yanına bırakılmış karton kutularla oynayan bir kedi yavrusuna rastlayınca durdu. "Gel pisi pisi pisi" diyerek hayvanı yanına çağırdı ancak tatlı şey kedilere özgü kendini beğenmişlikle önce yanına gelir gibi olduysa da son anda vazgeçip tekrar kutusuna döndü.
Yapacak hiçbir şeyi ve gidecek hiçbir yeri olmamasının sıkıntısı kendini göstermeye başlamıştı. O bir kedi, köpek ya da martı değildi, istediği yere uçamaz ya da özgürce başıboş dolanamazdı. Bir insandı ve insanların her zaman yapacak şeyleri ya da gidecek yerleri olmalıydı. Bir an o motorcunun tekrar gelmesini istedi, eğer terkar gelseydi, tek söz söylemeden motoruna atlar ve kendisini herkesten ve her şeyden uzak bir yere götürmesini isterdi ondan.
Sahi, neden yoktu ki, kimsenin onu bulamayacağı, uzakta, güvenli ve huzurlu bir yer?
Sonra birden, olduğunu hatırladı.
Etrafına baktı. Şu anda kimsecikler yoktu. Ama gelen araba sesleri ana caddeye yakın olduğunu gösteriyordu. Tam sokağın köşesinde durduğunu fark etti. Planladığı şey için mükemmel bir konumdu bu.
Çabucak yere uzandı. Asfalta dayadığı kulağında fazla uzakta olmayan arabaların titreşimlerini hissedebiliyordu.
Bir arabanın sesi diğerlerininkinden ayrılınca onu o yere götürecek aracın geldiğini anladı. İçinde zerre heyecan duymuyordu. Sadece üstüne sakız gibi yapışmış bu can sıkıntısından kurtulma isteği vardı. Ve az sonra kaybolacaktı. Konforlu ve sıcacık sarı ışıkların yayıldığı apartman dairelerinde onu izleyen biri olup olmadığını merak etti. Varsa da hiçbir şey yapacak zamanı yoktu nasılsa. Ve tam sokağın köşesinde durduğu için gelen arabanın köşeyi dönerken onu fark etmesi imkansızdı.
Gözlerinin kapanmadan önce gördükleri son şey hala kutuyla oynayan kedi yavrusu oldu. Hayvan kutunun içine girmeye çalışırken küçük patisiyle onu devirip korkuyla geriye doğru sıçrayınca kediciğin şapşallığına gülmekten kendini alamadı kız. Bir an onu da yanında götürebilmeyi diledi.
Dakikalar sonra gözlerini tekrar açtığında gördüğü ilk şey yine kedi oldu. Bu sefer üstüne devrilen kutuyla oynamayı bırakmış, uslu uslu kızın burnunu yalıyordu. Kız doğruldu. İşe yaramamıştı demek ki. Bunu biraz garipsediyse de, yapacak bir şey yoktu. Evden çıktığında bile elinde sonunda geri dönmesi gerektiğini biliyordu. Ama belki yalnız dönmek zorunda olmayabilirdi.
Kediciği kucakladı. Hayvan durumdan hiç şikayet etmeden sonunda ait olduğu yeri bulmuş gibi sivitşörtüne sokuldu. Kız kucağında yeni dostu ile bu sefer farklı bir yoldan eve dönüş yoluna koyuldu.
Ana caddeye çıktığında hiç araba olmadığını gördü. Garip. Asfaltta hissettiği titreşimler ve duyduğu o egzoz sesleri neydi öyleyse? Ancak biraz daha yürüyünce en garip şeyin bu olmadığını gördü.
Hepsi açık olmasına rağmen ne dükkanlarda ne de sokakta tek bir insan bile yoktu.
Ah... Şimdi anlamıştı. Kendi kendine gülümsedi. "Sanırım o yere varmayı başarmışız dostum," dedi kediciğin başını nazikçe okşayarak, hayvan buna yanıt olarak başını geriye atıp keyifle gırlamakla yetindi. O an kız kedinin çenesinin ve göğsünün kıpkırmızı olduğunu fark etti. Önce yaralandığını düşünüp endişelendi ancak hayvanın üstünde hiç yara yoktu. Sivitşörtünün ucundan sarkan bağırsaklarını ancak sonradan gördü.
"Oh."
Bu caddeyi biliyordu. Evden pek de uzak sayılmazdı. Dönüp dolaşıp aynı yere gelmişti neredeyse. Yolun üzerindeki bir markette durup kedi ve kendisi için bir şeyler aldı. Aldıkları için para ödememek çok garip hissettirmişti, bu yüzden çantasından biraz para çıkarıp tezgaha bıraktı. Anlamsız bir hareket gibi görünebilirdi, ancak ne de olsa bir daha asla ona ihtiyaç duymayacaktı ve bir nedenden ötürü duysa da burada bulacağına emindi.
Eve vardıklarında anahtarla kapıyı açıp içeri girdi. Tahmin ettiği gibi, içeride kimse yoktu. Sivitşörtünden ve kotundan kurtulduğu gibi kendini doğruca banyoya attı. Kedi ise merakla yeni yuvasını keşfe çıkmıştı. Banyo aynasında karnından fışkıran bağırsakları seyrederken "Sanırım sana zombi adını vereceğim" diye seslendi salondaki televizyona yakın tekli koltukta çoktan kendi meskenini bulmuş olmanın keyfini çıkaran kediye.

13 Kasım 2014 Perşembe

Herkesin Normal Yanıtlar Verip Benim Gine Kustuğum Mim

Liar Kitsune'ye mimi için teşekkürler deyip başlıyorum. (Çok kısaca giriş yaptım ama yeni geldiğim için yorgunum. Aklım mimde yazacaklarımdan başka bir şey düşünemiyor. Kaba olduysam üzgünüm. ^-^") Not: Zaten mimde blog tarihinin en geveze yazarı olarak yeterince beyninizi şişireceğim zaten - o da sonuna dek dayanmayı başarırsanız zaten.
1 - Blog açma hikayeniz nedir?
8 biraz fazla küçük geldi gözüme ama en fazla 9 diye hatırladığım ama o sıraların Sims 3'e takık olduğum sıralar olduğunu düşündüğüm ve tarihler uyuşmadığı için kafamı allak bullak eden, kısacası hatırlamayacağım kadar küçük bir yaşta, memlekette geçirdiğim yaz tatillerinden birinde sanırım teyzemler tatilde ve ben onların evinde bilgisayara girebilmenin tadını çıkarırken bir gün insanların nasıl yazdıklarını internette yayınladıklarını merak edip araştırdım ve blog kavramıyla böyle tanışıp hemen kendime bir blog açtım. (Kitap yazıp yayımlayabilecek yaşa gelene dek ne yapacağım derdinden kurtulmanın mutluluğuyla o zamanlar sosyal iletişim kurduğum yegane iki insan (Hayvanlara hiç girmeyelim çünkü onların alemindeki en popüler bendim.) olan anneannem ve dedeme büyük bir neşeyle nasıl da blogumu açtığımı ilan ettiğimi hala hatırlıyorum.) Elbette yazdıklarım bana katlanılamaz derecede salakça geldiği için bin kez her şeyi silip yeniden başlamışımdır ancak ilk açtığım, adı (tıpkı şimdiki gibi) çok basit ve salakça olup bana dahice gelen bir isimdeki blogumda oldukça uzun süre devam ettim, ikinci blogum ise dijital tasarım işlerinde (Hani yorumla şablon ve ünlü pngleri falan (Allam adlarını bile bilmiyorum.) dijital tasarım işi dediğim de.) başarılı bir kızla ortaklık kurduğum ve zamanla gerçekten çok başarılı olan bir blogdu. (Ben blogun geveze kısmıydım, oysa teknik kısmıydı, ikimiz de işimizde en iyilerdik.) Sonra salak gibi sanal dünya ile gerçek dünyayı karıştırıp sınıftan bir arkadaşımı işin içine sokmamla her şey mahvoldu. O blog hala duruyor ama kimsesiz ve bende tüm yazılarımı sildim utançla. (Aslında o kadar da kötü değillerdi.) İlk blogumu ise yıllar sonra hala profil yazısında duran "Roçk müzik ve Miley Kayrus'u severim :)" yazısını görüp derhal büyük bir utanç ve kendimden tiksinti ile imha ettim. (Yani sanırım. Hala internetin derinliklerinde bir yerde duruyor olabilir. Dın dın dın.) Tabii onun yanı sıra açtığım çok daha utanç verici ancak hiç devam ettirmediğim için bloglarımdan saymadığım  başka bir yığın blog da açmışımdır. Neyse o başarılı blogdan sonra başka bloglara birçok ortaklık teklifi aldım (Beni kimler istedi de ben gitmedim...) ancak ben kendi başıma belki bunu okuyanların çok az bir kısmının da bildiği ve Alice olmama giderek yaklaştığım bir blog açıp bir süre orada devam ettim. Sonra zaten blogcu kapandı ve sanırım 2012'den beri falan buradayım. Aralıksız yazıyorum. Başka bir bloga da geçer miyim bilmiyorum. Sanmıyorum. Çünkü tüm bu deneyimlerime dayanarak diyebilirim ki burası iyilerin kazandığı bir yer değil. (Wowowow!) Yani blog yazarı olmak sizin edebi anlamda gerçek bir yazar olduğunuzu asla göstermez. Ne kadar saçma insanların ne kadar kolayca popüler olduklarını görmek benim içimdeki popüler olma isteğini söndürdü. Zaten kendi yolumla okunan bir yazar olamayacaksam buna hiçte gerek yok. Bu, sadece sanal ortamda değil, gerçekte de böyle. Eğer şimdinin tüm o dahi wattpad yazarları geleceğin edebiyat dünyasının başlıca isimlerini oluşturuyorlarsa, ben o dünyaya dahil olmasam da olur, teşekkürler. Kendime Dostoyevski muamelesi yapmak istemiyorum ama sadece özne ve yüklemden oluşan ve içeriğinde de ancak yarım saatlik yağmurun oluşturduğu su birikintisi kadar derin cümleler kurarak milyonların gönlünü çelen insanların yanında gerçekten yazmanın şeyleri kendi merceğinden aktarabilme sanatından geçtiğini bilen biri olarak kendimi onlarla karşılaştırdığımda yazmak konusunda dahiyim cümlesini rahatlıkla kurabiliyorum. ("Anlaşılmayan dahi" imajı yaratmak istiyorum gibi oldu ama bir de kendimi açıklamaya kalkarsam ohooo... Şimdiden herhangi bir yazarın bu mimin tamamını yanıtlarken kullandığından daha çok cümle kurdum zaten. Madem beni okuyacak kadar seçici ve akıllısınız, öyleyse dediklerimi de anlayın bir zahmet. ;))) Haaa ben daima popüler olan kötüdür de demiyorum. Aslında bu biraz da şans işi. Ama popüler olan çoğunluk rezalet En azından bana göre ve ben benim ve bu da benim için doğru olan doğrudur demek.
Sonuç olarak blog aleminin en popüler yazarı olmayabilirim. Dijital tasarım HİÇ anlamayabilirim. (Hayır, içinde dijital olan HİÇBİR ŞEYDEN anlamam, dijital kavramıyla yakından uzaktan alakası olan herhangi bir konuda yeteneksiz olmak konusunda olağan üstü bir yeteneğe sahibim.) ve blogum sırf şablonumun inanılmaz görsel zevksizliğinden bile kaybediyor olabilir. Kişiliğim de çok itici olabilir, yazdıklarım çok çok çok azınlık bir kesime bile hitap etmeyecek kadar itici bana özel, kimsenin kendinden bir şeyler bulamayacağı saçmalıklar olabilir. Ancak bir konuda hakkımı yiyeni Allah çarpar. Kesinlikle gelmiş geçmiş tüm blog aleminin en en en geveze yazarıyım. 
2 - Blog isminiz nereden geliyor? Neden bu isim? (Oh be sonunda ikinci soruya geçebildik. İlk soruya verdiğim yanıt için tebrik mi edilmeliyim yoksa üstüme taş mı yağdırılmalı? (Tebrik konusunda şüphesi olanlar için açıklama: Sence de yolu adeta bir taksici ustalığında dolandırıp karmaşıklaştırmamda ve bunu fevkalade yapış şeklimde üstüme Şeytan anıtından daha çok taş yağdırma isteği ile birlikte azıcık da olsa tebrik edilesi bir yan yok mu? Üstelik her koşulda sakinliğini ve barışçıllığını korumayı başarabilen şu doğuştan hippi ruhlu insanlar safi tebrik etme isteği duyabilirler. Gerçi bu sorudan sonra daha hala kafama taş atma isteği duymayan kişi ruhani olarak insanlığı çoktan aşmış demektir.) Siz karar verin!)
Ehem... Konuyu bambaşka yerlere çekip yolu karmaşıklaştırarak bu konuda İstanbul Belediyesine bile taş çıkararak mimin tek bir sorusunu ve daha ilk sorusunu, mimi yapanların sanırım tümünün verdiği yanıtların tamamından daha uzun tutan benim, blogumun Saçmalık'tan başka bir şey olması garip kaçmaz mıydı? Yazıların hiçbirini okumayıp etiketlere bir göz atmak bile (olsalardı yani) bu bloga bu ismi vermek için yeterli olurdu. Birçok kişi kendi düşüncelerini saçma bulur ama tuvaleti ruhani bir huzur bölgesi olarak tanımlayan ben bu ismi en çok hak edenimdir. Daha önce de belirttiğim gibi yazılarımın içeriğinden ve şekillerinden söz etmiyorum bile...
3 - Hangi mevsimi seversiniz? Bu mevsim sizde neyi çağrıştırıyor?  (İşte normal yanıt verebileceğim bir soru - hatta muhtemelen buna diğerlerinden daha kısa yanıt vereceğim çünkü (Çünkü desem de bu cevaptan emin olduğum için değil ve zaten bu yüzden hemen ardından bir belki geliyor - bu aralar gerçek ve gerçek olmayanı ayırt etmekte zorlanıyorum.) belki de cevabından emin olduğum içindir. Dün bu sorunun yanıtına bağlanabilecek bir aydınlanma yaşadım da.)  
Kış ve sonbahar arasında bir seçim yapamıyorum ama yorganın altındaki çıplak bacaklarıma sinen ferah sıcaklığı hissedebileceğim kadar soğuk bir mevsim uygundur: İşte yatakta aynen tarif ettiğim gibi çıplak bacaklarımı sıcak ama bir o kadar da ferah yorgana sürterken yaşadığım aydınlanma buydu ve bu da ona bağlı cevap. 
4 - Kırmızı ruj mu eyeliner mı?
Kendilerinin bile tiksindiği makyaj çirkini kızlar  (Ki internet ve retrica sağolsun, hak etmeden aldıkları övgüler epey çoğaldığından, sayıları da gün geçtikçe artmakta - hatta artık güzel olmanızın tek ve en önemli koşulu saçlarınızı götünüze dek uzatıp eyeliner çekmek.) yüzünden her türlü makyajdan tiksiniyorum. Kendim için en aşırı makyaj dudak parlatıcısı ve rimel. Onları sürdüğümde sürtük gibi hissediyorum ama. Bence makyaj takma sakal gibi. Çirkin bir kadını yakışıklı bir erkeğe dönüştürebilir ama güzel birinden de güzelliğini alıp götürür. (Sana bir sözüm yok Conchita Wurst: Sen sakalınla güzelsin.) 
5 - Blog yazmak sana ne kazandırdı?  
Anlatmak için gerçekten çok fazla şey. (Hele bir de ben anlatırsam...) Ancak bunların en başında tabii ki şu anda hayatımdaki en önemli insanla tanışmama neden olan olaylar zincirinin büyük bir halkası olması geliyor. Onun dışında başka insanlarla da tanıştım. Kimisi benim değer yargılarıma göre sinir bozucuydu, kimisi kıskandıracak derecede akıllıydı, kimisi nasıl olup da tüm dünyanın üstüne atlamadığını bir türlü anlamadığım kadar iğrençti, kimisi fazla hoş kişilikliydi, kimisiyse akıl almaz derecede boştu... Bloglar kişilerin iç dünyalarına açılan pencereler olduğundan insanları tüm ön yargılarınızdan sıyrılmış şekilde görebildiğiniz sanırım tek yer. Tabii konulu bloglar hariç ki onlar bile kişi hakkında gerçek hayatta öğrenebileceğinizden daha çok bilgi taşıyor olabilirler o kişi hakkında. Bir insan elbette sadece iç dünyasından oluşmaz ancak gerçek o, iç dünyasında yatar sonuçta. Bu yüzden blog alemi ilginç insanlarla tanışmak için de uygun bir yer. Dediğim gibi, ben de birçok ilginç kişiyle tanıştım ve hepsi de mutlaka bana bir şeyler kattı. Dostum da olsa, düşmanım da... Değişik insanlar tanımama vesile oldu kısacası. Ama en çok da kendimi tanımamı sağladı! Yazmanın insanın düşünmesine çok yardımcı olduğuna inanıyorum, en azında bende bu, kesinlikle böyle. Yazmak diğer herkes gibi beni de özgürleştirdi, bana düşündürttü, uğraştırdı, keşfettirdi ve sayıları az da olsa birilerinin okuması teşviği ile yeteneğimi arttırdı. İçimi döktüğüm ve çözüm veren sağlam bir yuva oldu hep bana. (Şimdi bu yuvanın kendisi olan bir insan da var gerçi.) İnsanda, insanın kendini beğenmişliğine ya da kendini küçümsemesine bağlanabilecek garip ve anlamsız bir "ille birileri okusun" hissiyatı, buna bağlı olarak da blog yazma bağımlılığı doğurduğu doğru ancak ne zararı var ki?  Blog yazarak harcadığım vakit derslerime ya da öyle bir şeye etki etmişse bile bunu asla bir zarar olarak görmem ben. Çünkü burada yaptığım boş bir iş değil, bana pek çok şey kazandıran, bu kazanımlarımı geliştiren, kesinlikle çok yararlı ve hoş bulduğum canım uğraşım. 
6 - Kitap okumak mı? Yoksa bir şeyler yazmak mı?
Yapma... Bu çevresinde en az 5 kişi olmadan nefes alamayan ergenlerle "Instagram takipçileri mi? Isntagram beğenileri mi?" diye sormak gibi bir şey benim için... Bir yandan da "Nefes almak mı su içmek mi?" sorusuna eş değer... Ve de "Bazuka mı saksafon mu?" kadar saçma...
7 - Şiir mi? Roman mı? Hikaye mi?
Roman!
8 - En çok etkilendiğin film?
Bu soruyu okuduğumda aklıma belli bir film gelmediğinden de anlaşılacağı üzere beni öyle çok beynimden vuran, dünyamı değiştiren, zihnimi sarsan bir film hiç olmadı. (Açıkçası animeleri çok daha iyi buluyorum.) Ancak 3 Aptallar filmini çok beğendim. Son derece eğlenceli ve iç açıcı bir filmdi bence. Mamma Mia yine aynı şekilde. Sonra bir takım romantik komediler (Evet. Romantik komedi. Eskiden bayılırdım ve hala da bir kısmını çok seviyorum. Belki de bu hayranlığım romantik komedilerin dalga geçilesi şeyler olduğunu öğrenince bitti. Ya da gerçekten dalga geçilesiler.): Mesela Leap Year, Proposal, Made of Honor.  5 Centimeter per Second  ilk izleyip bitirdiğimde olmasa da zamanla anlattığı duyguyu ÇOK İYİ anlattığından ve ben bunu sonradan fark ettiğimden zamanla gözümde beni o beyinden vurulma etkisini yaratacak kadar etkileyen ve hayranlığımı kazanan bir film olmuştur. Yine bir anime filmi olan Ookami Kodomo no Ame to Yuki annelik, aile, aşk gibi kavramlar hakkında her hatırladığımda tüylerimi diken diken eden (Şimdi de oldu.) hem sıcak hem vurucu bir filmdi. Hayao Miyazaki'ye ve filmlerine zaten laf yok. (Yine de favorim 5CPS'nin yönetmeni Makoto Shinkai hala.) Tim Burton filmlerini de severim... Ve tabii ki animasyonlar. Ejderhanı Nasıl Eğitirsin olsun, efsane Buz Devri olsun, Shrek ve daha nicesi olsun hepsine tercih ederim bir takım animasyon filmleri. Kısacası film izlemeyi seviyorum ama benim için animasyonlar (animeler) gibi değiller kesinlikle.  
9 - Hangi tür kitap & film?
Roman ve animasyon.
10 - Öğrenci olmak mı iş hayatı mı?
Eğer sevdiğin işi yapıyorsan iş hayatı galiba. Yani şu an öğrenci olduğumdan bundan kötüsünü düşünemiyorum - tabii mesela muhasebecilik gibi bir işte çalışmak dışında. Ne olursa olsun seni bağlayan zorunlulukları sen kendin yaratıyorsun aslında iş hayatında veya onlardan kurtulmak daha kolay en azından. En iyisi mi ben liseli bir velet olarak çenemi kapatayım ve sözü büyüklerime bırakayım. u_u
11 - Kitap okumak mı film izlemek mi? 
KİTAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAP!!!!! 
12 - Klasik giyinmek mi spor giyinmek mi? 
Benim belli bir tarzım yok, varsa da nedir, bilmiyorum. Yalnız sevgilim spor giyinmenin tam bir örneği. Bu özelliği çok hoşuma gittiğinden ve ödül alsa ödül törenine bile puma eşofmanla gidecek beden eğitimi öğretmenimden sonra spor giyinmek deyince aklıma gelen ilk kişi olduğundan bunları belirtmek istedim. ^-^
13 - Almaktan asla vazgeçemeyeğin şey?
Ben 16 yaşında evin rızkımın peşine düştüm, su için para harcasam içim titriyi, aileme harcattığım en ufak para için kabuslar görür oldum, can dostumun evini soyacağım, oropsu olurum olmadı gibi bir cümle kurdum sen bana almaktan asla vazgeçemeyeceğim şeyi soruyorsun be mim... 
14 - En sevdiğin yemek nedir?
EATH. PİRZOLA. DAHA ŞİMDİDEN AĞZIMIN SUYU AKMAYA BAŞLIYAH.
 
(Herkes gif koyuyor, hemde renkli renkli koyuyor, her şeye koyuyor, ben öyle sap gibi mal mal yazıyorum anca, (Aman her boka uygun gif bulmaya mı uğraçacağım TUMBLR MI LAN BURASI!?) hazır uygun da bulmuşken koyayım dedim bir tane - bu koyulmasa olmazdı zaten. ;)
15 - En sevdiğin dizi? 
Zaten 3 tane izlemekteyim: Walking Dead, Sherlock, Once Upon A Time. Dizi izleyemem ki ben. Ay gerçek insanların olduğu şeyler belli miktarda animeden sonra insanı boğuyor veya kesmiyor galiba artık. Gerçi animeler de o kadar harika değil. Koca yaz hiç izlemedim diyebilirim. Tüm en güzel animeleri izlemişim gibi geliyor bana... Genel olarak bir şey izlemek zahmetli ya. Walking Dead'e sırf oyunu yüzünden başladım ve oyun kadar olmasa da yine de bayıldım. Sherloğa ise annem bakıyordu, o izlerken gele gide, beni de hastası yaptı. (Hala favorim Poirot ama. Sahi onun da dizisi var di mi? Tamam o zaman, onu da izledim, internetten açıp olmasa da televizyonda yemek yerken filan hep denk geldim - izlemediğim kalmadı böylece.) Once Upon A Time'a ise Frozen için. O da güzel de ne bileyim - sıkıcı yea. Da Vinci'nin şifresi ve Taht Oyunlarını merak ediyorum ama uğraşamam valla.
16 - Özel bir yeteneğin olsa bunun ne olmasını isterdin?
Işınlanma.
17 - Hasta olmanın kötü yanı nedir?
Çerezli Köyü çeşmesi gibi durmadan akan burun, akabinde sümüğünüzü silmekten ıpıslak olan kol, başınızın içinde uydu gibi dönen kaya parçası, o bilmeden yuttuğunuz ve intikam olsun diye kaz tüyüyle durmadan boğazınızı gıdıklayan küçük adam, buz gibi odanızda yalnız başınıza duvarı izleyerek geçirilen saatler... EAPÇIAAA!!! Ha bir de her yere bulaşan tükürükler tabii. -_-" Üstelik ben çok sık hasta olurum ve bu yüzden artık kimse hasta oldum mu dikkate bile almıyor. (Hatta şu anda da başımda dönüp duran kaya parçasını ve yanaklarıma sarmaşık gibi yayılan sıcaklığı hissedebiliyorum.) Yine de okula gitmezsem benim için bir nimet. 
18 - Alınacaklar listen var mı? Varsa nedir? 
 Ben 16 yaşında evin rızkımın peşine düştüm, su için para harcasam içim titriyi, aileme harcattığım en ufak para için kabuslar görür oldum, can dostumun evini soyacağım, oropsu olurum olmadı gibi bir cümle kurdum sen bana alınacaklar listesi diyorsun be mim... 
Mimleyecek kimsem yok - vardıysa da herkes mimlenmiş galiba ama canı isterse yapsın diye aşkıma paslıyorum. :3 

9 Kasım 2014 Pazar

Ben bir davarım

İnanın bana elimden gelen her şeyi yapmıştım.
Meyvelerini de vermiş gibi görünüyordu. Sorulara daima ilk parmak kaldıran ben oluyordum, en çok artı bende olduğundan artı listesi bendeydi, muhteşem beynimin önünde Fem'in soruları bile duramazdı. Thales de kimdi!? Ama işte sınavdan aldığım not: 20. İnanın bana bunun nasıl olduğunu ancak Thales'le kapışabilecek beynim bile algılayamıyor. Çalışmasam, sınav zor olsa, konu zor olsa yüreğim gam yemeyecek. Ama sorulara bakıyorum da Güvender'in yıldızlı testini ful çözen birinin gözü kapalı çözeceği sorular. Peki ya ben neden yapamadım? Heyecan... Gerçekten de öyle. Heyecan yüzünden zaman sıkıntısı çektim. Ama heyecanını sikeyim affedersiniz! Hiçbir şeye yanmasam da annemin özel derse harcadığı paraya yanıyorum. Ve kadın şu anda işten çıkarılmakla karşı karşıya. Allah'ım neden bu? Kendimi sadece önümdeki şıkların değer verdiğim birini yitirmekle sınavdan bu notu almak olduğunu ve benim bu yola girdiğimi varsayarak avutuyorum. Ancak yine de isyan etmeden yapamıyorum. Neden Allah'ım? Tamam, alacağın can yerine not olsun, eyvallah ama arkadaşımla ettiğimiz dedikodular yüzünden mi? Senin bile ne kadar iğrenç bir kişiliği olduğunu bildiğin o bok beyinlinin kalbini kırmamdan mı? Fazla yaoi okumamdan mı? Kendi kendime namaz kılmaya karar verip üşenmemden mi? Süphaneke'yi unuttuğumdan mı? Neden!? Yoksa beni sınıyor musun? Azmimi mi ölçüyorsun? Pes edip isyan mı edecek yoksa yola devam mı diye mi merak ediyorsun? Sen de haklısın da hiçbir zaman azimli biri olamadım ki ben. Annemin de dediği gibi pes etmemem gerektiğini ve bu işlerin öyle kolay olmadığını biliyorum ama 150 liralık ders. İşten çıkarılma tehlikesi. Üstüne birde 1200 liralık ağız faciası. Bırak azmetmeyi, sonunda orospu olacağım gibime geliyor şu an. Ailemin asla bilmeyecekleri için onaylayacakları tek iş o. Onlardan gizli yapabileceğim başka iş yok. Biliyorum ben de, fıttırdım az birazcık ama ne yapayım. Bıktım be. Niye günde 5000 tane selfie çeken ya da sadece pixellerden oluşan "beğeni" denen şeyleri anasından babasından çok önemseyen zengin piçler "hoca 99'u 100 yapmadı :(((" diye mallanırken  hem anası hem babası işsiz kalacak gibi duran ve "bize ev al" diye ağzının içine bakılan ben elimden geleni yaptığım halde yine 20 alıyorum???
Neyse. Can gideceğine not gitsin. Sabırla çalışıp düzeltemezsem bu dünya yalan zaten.
Not: Neden birileri "nasılsın" diye sorup da ben "yuvarlanıp gidiyoruz işte" diye yanıt verdiğimde aklımda hep şu şarkı çalmaya başladı gene?
Bu arada dün TÜYAP'taydım. TÜYAP güzel şey. (Milyonlarca kitap... Literally cennet.)  Ancak onca kitabın cazip baş döndürücülüğünün üstüne eklenen insanların boğuculuğu ve dinlenecek yer sıkıntısından kaynaklanan baş dönmesi eklenince çok da uzun olmayan bir süre öncesine dek alışveriş merkezleri korkulu rüyası olan benim için probably cehenneme dönüştü bu sefer. Bir de Çarşamba da gideceğim. Geçen sene heyecanla beklediğim bu etkinliğe bu sene sanırım sırf parasını verdim diye gidiyorum. Yoksa affedersiniz sikseler gitmem dünden sonra.

7 Kasım 2014 Cuma

Bıktım. Bıktım aramızdaki bu patron-köle ilişkisinden.  Küçüklüğümden beri sürekli benim için türlü fedakarlığı yapıyorsun. Yapma artık. Gereksiz. Bunların hiçbirine değmem ben. Ne kadar denersem deneyeyim asla karşılığını vermeyeceğim, veremeyeceğim bunların. Beceriksiz, aptal, tembel, deli, bencil bir yaratığın tekiyim gırtlağına dek katrana batmış ama sen hala beni çıkarmak için çabalıyorsun. Yapma. Benim için hiçbir şey yapma artık. Çünkü yaptıklarının hepsi sadece vicdani yaralar açan boş çabalar. Asla emeklerinin, fedakarlığının, çabalarının karşılığını vermeyecek bir hatalı oluşumum ben. Yeterince çabalamadığımı ve fazla çabuk pes ettiğimi düşünüyorsun ancak doğru değil bunlar. Sadece senin kabullenemeyişinin fısıldadığı bahaneler ama içinde gerçeği sende biliyorsun. Tamamen çürümüş, ölü bir dişim ben ve artık kanal tedavisi için falan çok geç. Çek gitsin. Uğraşmaya devam etme, dediğim gibi değmem. Böyle yaparak bana da zarar veriyorsun. Beni hapsettiğin fedakarlık kafesinde, çabalarının karşılığını veremememin pişmanlığı kalbimi açgözlü bir fare gibi kemiriyor.
Hayatı sürekli mor bir kuyunun dibinde yaşayanların haklı tek konu en ufak bir depresiflik belirtisinde hemen bunun saçmalığından dem vuranların gerçek mutluluk ya da üzüntüyü hiç yaşamadıklarıdır çünkü bir ışık çakmadıkça karanlıktan başka hiçbir şey göremeyeceğinizi bilmezler.

6 Kasım 2014 Perşembe

Beni Duygusal Olarak Parçalayan Şarkılar Part 1

Öyle durma,
Dizlerini acıtacaksın.
Dudaklarından öptüm ve döndüm
Ama ihtiyaç duyduğum tek şeydi bu.
Seni eriten volkanların,
Etrafına kurma dünyanı.

Senin için olduğum şey, gerçek değil.
Senin için olduğum şey, buna ihtiyacın yok.
Senin için olduğum şey, senin benim için olduğun şey değil.
Sen bana millerce dağ veriyorsun ama ben denizi soracağım.

Kendini öyle küçültme önümde...
Dudaklarını öptüm ve döndün.
İhtiyaç duyduğun tek şey bu mu?
Aşkımı, beni eriten volkanlara sürükleme.
Senin için olduğum şey, gerçek değil.
Senin için olduğum şey, buna ihtiyacın yok.
Senin için olduğum şey, senin benim için olduğun şey değil.
Sen bana millerce dağ veriyorsun ama sana soracağım şey...
Sana verdiğim şey,
Sadece sürüklendiğim şey.
Yeni bir şey değil bu, hayır, hayır
Sadece yeni bir buluş aşaması
Gerçekten ihtiyaç duyduğum şey
Beni kanatan şey...
Ama bu yeni bir hastalık gibi
Tanrım, iyileştirmek için çok genç...

Senin için olduğum şey, gerçek değil
Seni eriten volkanlar
Hala çok genç...
Seni eriten volkanlar
Hala çok genç...
Senin için olduğum şey, senin benim için olduğun şey değil.
Seni eriten volkanlar
Hala çok genç... (x3)

Senin için olduğum şey, gerçek değil
Dudaklarını öptüm
Hala çok genç...
Senin için olduğum şey, buna ihtiyacın yok.
Dudaklarını öptüm
Hala çok genç...
Senin için olduğum şey, senin benim için olduğun şey değil
Dudaklarını öptüm
Hala çok genç...(x3)

Bu şarkı, bazı hislerimi binlerce kelimeyle yapabileceğimden daha iyi anlatıyor.


2 Kasım 2014 Pazar

Ben çok utangacım.
Hayır, iletişim konusunda değil, şey, en azından çoğunlukla değil yani. Pekala, mesela sınıfa yeni gelen kızla isteksizce de olsa rahatça konuşabiliyorum ancak hala minibüsten inerken sıkıntı yaşıyorum, eskiden tanımadığım ya da fazla yakın olmadığım hiç kimseyle asla konuşamazdım. Sanırım şu anda utangaçlıktan çok cesaretsizim... Neyse! En çok utandığım kısım ise... İltifatlar!!! 
Tamam, eğer çok fazla duyuyorsam (Ki eğer daha önce 3 kere falan duyduysam o benim için çok sık edilen bir iltifattır.) ve alışkın olduğum birindense dert etmiyorum ama bir yabancıdan, "özel" kişiden, etkilendiğim birinden falansa kalbim hızla atmaya başlıyor, bir anda üstüme kırmızı boya dökülmüş gibi kızarıyorum, (Gerçekten çok çabuk ve çok fazla kızarırım, aslında yanaklarım her zaman kırmızıdır ama utandığımda daha da kızarır, bu yüzden annem beni Heidi'ye benzetiyor - başkalarında sevimli buluyorum ama kendim için bu çok utanç verici.) bazen titremeye bile başlıyorum... Belki de iltifat almaya alışkın olmadığımdandır ama bu özelliğimden kurtulmak istiyorum çünkü gerçekten kaba davranabiliyorum. Yani o kadar utanıyorum ki nasıl nazik davranacağımı unutuyorum. Karşımdaki kişi de bunu kabalığıma yoruyor olacak. ;w; İnternette bile bu böyle! Hikayemi yayımladığım bir sitede hikayem güzel yorumlar almış. Nasıl heyecanlandığımı size anlatamam... Orada olsaydınız gözlerimdeki pırıltılardaki galaksiyi görebilirdiniz gerçekten. Heyecandan 5 dakika boyunca odamda tavşan gibi zıpladım. Kalp atışlarımı ve titreyen elimi sakinleştirmem ise 15 dakika falan sürdü. Ama yazdığım yorumu görseniz sanki yazarken nobel ödülünü almakla meşgulüm de aldığım övgüler umurumda değil... (Oysa o yanıtları yazarken heyecandan elimden oluk oluk ter akıyor!!!) Gerçi orada biraz daha resmi bir dil kullanmak lazım geliyor haliyle lakin yine de okuduğumda bana çok soğuk geliyor. Belki burada da yapmışımdır kim bilir? Eğer bazen kaba geliyorsam gerçekten özür dilerim. Aslında gelen her yorum make my heart go doki doki~  Yani takip edip yorum yazan herkese bayılıyorum! ^_^ Sanırım bu internetteki uslubumla alakalı...  
Bir süredir okuldakiler, annem, bir de tabii ki sevgilim dışında konuştuğum kimse yoktu. Ben de ilk kez biraz omeglede takılayım dedim. (Sosyal hayatım omegleye girecek kadar çöküşte anlayacağınız.) Böylece ingilizlerin de türkler kadar abaza olduklarını görmüş oldum... Ama en azından arada birkaç ilginç insana rastladım biliyor musunuz? Mesela bir ıstakoz. Yaklaşık yarım saat boyunca titanlardan, zombilerden, omegledeki tüm o sapık heriflerden falan bahsettikten sonra akşam yemeğine gitmek için çıktı. Bana skype'ını verdi ama ya ben doğru skype'ı bulamadım (Gerçi aramada çıkan herkese mesaj attım) ya da resmimi görünce fikrini değiştirdi... Bilmiyorum. İngilizcemi geliştirmem ve İngilizce ödevi için iyi bir fırsat olabilirdi. Sonra Hintli bir mühendisle birkaç saat sohbet ettim. Bir de kendi yaşımda bir başka İngiliz'le. O da çok hoş biriydi ama en fazla yarım saat konuşabildim çünkü bana sevgilim olup olmadığını sorup olduğunu öğrendikten sonra "bunu duyduğuma sevindim, senin gibi birinin sevgilisi olmasa bu dünyada bir şeylerin yanlış olduğunu düşünürdüm, çok tatlı bir kişiliğin var" dedi ve BUNU ADETA GÖRGÜSÜZCE BURADA PAYLAŞMADAN EDEMİYORUM ÇÜNKÜ UZUN ZAMANDIR VE BELKİ DE HAYATIM BOYUNCA DUYDUĞUM EN TATLI İLTİFATTI AMA BEN OLACAK SALAK BU İLTİFATI KALDIRMAYIP "oh my god thats just too much for me i cant even ugh youre to kind sorry" DEYİP ÇIKTI!  Gerçekten  dediği benim gibi sadece saçlarına iltifat edilince bile üzerine kırmızı boya dökülmüş gibi olup kalp atışları fora geçen biri çok fazlaydı. >//////////m//////////< Ama sosyal açlığım saatlerce tecavüzcü kuzen rpsi yapanından tut pussy loverına kadar her türlü sapık manyak ve arada çıkan tek tük adam gibi adamla konuşarak fazlasıyla dindi. Bir de o ıstakozu bulaydım iyiydi.
Yani elbette iltifat almayı seviyorum ama iltifat alınca çoooook fazla utanıyorum. Gerçekten acayip. Bunun bir çözümü var mı ki? Çünkü iltifat almayı herkes gibi bende seviyorum ve bana iltifat edebilecek kadar nazik insanlara kaba davranmak istediğim en son şey. Bu yüzden bana iyi şeyler, hatta iyi şeylere de gerek yok, sadece yorum yazan herkes bilsin ki eğer soğuk ya da kaba geliyorsam nedeni öyle olmam değil, beni fazla mutlu etmeniz ve gerçekten bir avuç okuyucumu tanışmasak da çoook fazla seviyorum! >/////m/////< Yani beni okumanız sizi kucaklamak istemem için bir neden... *böyle bir ruh hastasının kendisini kucaklamak istediğini öğrenen bir avuç okuyucu da ortadan kayboldu*   

Neden Avatar? (Bütün Müthiş Yönleriyle)





1 - Kadın Karakterler
Avatar tartışmasız olarak gördüğüm en iyi kadın karakterlere sahip seri. Diğer çizgi filmlerdeki kadın karakterlere bakmamış, animelerdeki geri zekalı kaltaklara takılmamış, harikalar yaratmış herifler. Ne sırıtık suratlı Mary Sue'larla karşı karşıyayız ne de o mal tsunderelerle. Karşımızdakiler erkekler kadar güçlü, hayır, "erkekler kadar güçlü" demenin hakaret olacağı kadar çok güçlü ve kişilikli kadın karakterler. Toph var lan bir kere her şeyden önce. Bana göre gelmiş geçmiş en iyi kadın/kız karakter yani. Diğerleri de gerek çizgi filmler olsun, gerek animeler olsun, hatta fantastik romanlar olsun diğer tüm hemcinslerine taş çıkartacak düzeyde. Korra olsun, Katara olsun, Asami olsun... Ha bazılarına göre Katara Mary Sue, Asami ise bayan mükemmeliktir, bana göre alakası yok. Asami'nin taş gibi bir hatun olması onu bayan mükemmellik yapmaz ve Katara kadar güçlü bir su bükücü ise bence LOK'da yok. Kız yağmuru durdurdu, Azula'yla savaşıp yendi, tsunami yarattı be. Zaten her fırsatta kızın hafiften Mary Sue'ya çalmasıyla alttan alttan dalga geçiyorlar seride. O intikamcı moduna girmesi de muhtemelen Mary Sue imajını kurtarmaktandı ama sonuçta kurtardılar mı kurtardılar! Seviyorum Katara'yı ben. Neyse, Katara'yı falan geç de, Avatar'daki kadın karakterler gibisi yok bence.



2 - Kötü Karakterler
Avatar'ın "çizgi film" olduğunu varsayarsak (Ki bu konudaki (Avatar çizgi film midir anime midir konusundaki) görüşlerimi şu yazıda açıklamıştım.) en azından benim bildiğim diğer çizgi filmlerden çok farklıdır. Mesela Azula kötü olmakta iyidir ancak o kötü kızın ardında daima bir canavar olarak algılanmış o güvensiz çocuğu görürüz zaman zaman. Çocuklara kötülüğü özendirmemek adına çizgi filmlerdeki kötüler genelde çirkindir ancak Noatak aka Amon hiç öyle mi? (Allah'ı var, yakışıklı adam.) Ayrıca kötüler bile romantik ya da şaşkın olabilirler. (Bolin'in Ghazan ve Ming Hua ile olan ve ATLA'nın lemurun toprak büktüğüne inanan muhafızları gibi yerlerden fazlasıyla gelen sahnesini hatırlayın.) Kısacası kötüleri sadece "kötü" olarak çıkmazlar karşımıza. Hatta yolları kötü olsa da amaçları iyi bile olabilir. (Zaten LOK'un tüm kötü karakterleri bir siyasi görüşü temsil ediyordu. Bunu bir çizgi filmde aktarmaları... Muhteşemden başka ne denir ki?) Bunu ATLA'da pek görmedik çünkü esasında sadece bir tane kötü karakterimiz vardı ve ATLA daha çocuklara yönelikken LOK daha çok küçükken ATLA izlemiş genç/genç yetişkinlere yönelik. Dolayısıyla daha derine kaçabiliyorlar ama hala en anti-homo'su da dahil tüm fandomın desteklediği Korrasami'yi canon yapmıyorlar. (Gerçi ben Korrasami'yi yerine Korra'nın tek ve Asami'nin Iroh 2'yle olmasını tercih ederim.



3 - Engel Tanımamazlık
Bu kadar inanılmaz engelli karakterin bulunduğu bir başka seri de bilmiyorum ben kendi adıma. *-*  Bu arada Teo isimli şu dahi çocuğu hatırlayan var mı? Şahsen Toph'u kimselere yakıştırmıyorum, her ne kadar Lin'i de Su Yin'i de sevsem de, birisiyle evlenmemiş olmasını hayal ederdim (Aşk meşkle ilgilenmek için fazla harika çünkü bence.) ancak evlendiyse de Teo'yla olmasını onaylayabilirdim. Çizgi romanlardaki Satoru'yu gözüm tutmadı. Hem Teo'yla öyle çok aşk kuşu gibi de olmazlardı - daha çok pratik bir beraberlik olurdu. Neyse... Bir yerlerde şöyle bir şey okumuştum: "Bugün kızımın kör olacağını öğrendiğim için üzülüyordum ama o kolumu tuttu ve dedi ki "Üzülme anne, Toph gibi güçlü olacağım." Artık ne kadar doğrudur bilemem, sonuçta çok var böyle duygu sömürüsü şeysileri ancak bu çok güzeldi. Ayrıca kendi adıma konuşmak gerekirse engelli karakterlerin bu kadar olumlu şekilde ön plana çıkarıldıkları bir çizgi film bilmemekteyim ben.

 4 - Bükücülük
Sadece Avatar evrenine has ve herhangi bir efsane vb.'ye dayanmayan bu şey (Araştırdım, evet.), bana kalırsa hayal gücünün ürettiği en güzel süper güçlerdendir.(Bu arada herhangi bir şeye dayanıyorsa da ben cahıllıkten bilmiyorsam lütfen bilgilendiriniz.)  Sizi bilemem ama şu giflere bakmak bile yetiyor ahlanmama. Ne bükmek isterdin derseniz, bilmiyorum. Kendimi su bükücülüğe yakın hissediyorum ama toprak da olabilir, hava ise ayrı  bir eğlenceli, öte yandan zaman zaman milletin ağzına ateş sokmam gerekmiyor değil. Hava güçlerim olsa her yere Aang gibi hava topuyla gidebilirdim, hatta "hava yolu" diye yeni bir toplu taşıma yolu bile icat edebilirdim, tamamen doğa dostu bir toplu taşıma yolu olurdu üstelik ehe. Ne "ay şoför bey havalandırmayı açar mısınız, piştik burada be!" derdi olurdu ne de "arkada akbil uzatmayanlar var" derdi. Millet akbilini/parasını mı uzatmıyor? Hooop hava bükerek alırsın cebinden. Anamıza bacımıza dokunan mı var? Salarsın aşağı... Ulan Aang, yanlış devirde yaşamışsın be. Bu devirde yaşasan ne iş yapardık seninle! Gerçi hangi element işe yaramaz ki?  Hepsi birbirinden müthiş!  İşte bu yüzden en iyisi Avatar olm- Öhöm, tamam, sen artık çekilsen iyi olacak benim kıro ticaretçi tarafım... Neyse lan işte, bükme mükme güzel işler, şimdi aklıma geldi de küçükken kuzenimle oyunlarda hep bükücü olurduk biz. İster Hogwarts'ta okuyalım, ister Indiana Jones'culuk oynayalım, ister ben prenses o prens olsun - ille olurdu işin içinde bir bükücülük. Ama harbi güzel güç be. Aang'in yaptığı o hava topuyla uçarak git okula, uçarak gel eve, suyla banyoda oyna, sinirlenince yak ateşinle, toprakla da oyna dur işte.
5 - Tabii ki mesaj
Tüm çocuk çizgi filmlerinin verdiği belli başlı mesajlar vardır: Arkadaşlığın önemi, iyilik, dürüstlük vb. gibi... Ancak Avatar bunların çok ötesinde mesajlar da veriyor bence ve bunların başında şu geliyor: Hiçbir şey safi kötülükten oluşmaz, kötülük kadar iyilik de vardır, ayrıca kötülüğün içinde bile iyilik bulunabilir. Aslında burada uzun uzun yazmıştım ancak sanırım şu gönderi Avatar'ın ve Avatar kadar Legend of Korra'nın da ne kadar harika bir seri olduğunu burada ne kadar kelime kullanırsam kullanayım yapabileceğimden çok daha iyi bir şekilde açıklıyor. (Gerçekten gözünüz yaşarabilir.)