18 Ağustos 2015 Salı

Lise: Seni Öldürmeyen Şey Güçlendirir

Başlangıç Notu: Giriş kısmı fazla uzun sürse de bu yazı okul zamanı tavsiyeleri (?) hakkında. Notun Notu: (Ciddiyim.) "Sen nerenle tavsiye vereceksin acaba?" diyenler elbette "Saçınızı bu şekilde toplamak tüm erkekleri hayran bırakacak ;)" ya da "Okulda Popüler Olma Yolları" gibi tavsiyelerden söz etmiyorum. Öyle bir şey arıyorsanız yanlış blogdasınız. ("Bu tür şeylerin olduğu bloglar mı var?" Oh bebeğim. Sadece "okulda popüler olma yolları"nı googlella. Peki ben bunu nereden biliyorum? 3. sınıftayken gerçekten araştırdım. Hiçbir zaman yaptım mı? Hayır. (Fazla tembelim.) Alice Lawliet'ten şoke edici itiraflar röportajı sona ermiştir.) Ben benim gibi sorunlulara (ya da en azından okulla sorunlulara) tavsiye vereceğim.



UYARI: BU YAZI BİRÇOĞUNUZUN YÜZLEŞMEYE DAHA VARKEN ADINI BİLE DUYMAK İSTEMEDİĞİNİZ ŞEY HAKKINDADIR. Sizi iyi anlıyorum çünkü eskiden ben de yaz mevsiminde o şeyi ananlara lanet ederdim ama artık onları da anlıyorum. Nefret  o kadar büyük ki o hayatınızda yokken bile onsuz nefes alamıyorsunuz. Onsuz normal hayatınızı yaşamanız mümkün olmuyor.  
Uyarıldığınız için artık o kelimeyi kullanabilirim: Okul. Dediğim gibi, daha onunla yüzleşmenize var, son ana dek beklemek istiyorsanız bu yazıyı okumamalısınız.
Aslında okulla ilgili korkutucu olan şey içindeki insanlar (yani öğretmenler ve öğrenciler) değil. Her sabah erken kalkmak değil. O heyula gibi yükselen bina değil. (Heyula'nın kelime anlamının burada kullandığım şekliyle hiçbir alakası olmadığını öğrendim az önce ama artık aydınlandığım halde cahilliğimi bırakıp hatamı düzeltmeyeceğim. Bu genel hayat görüşüm değil ama şu anda böyle yapıyorum. Nedenini ben de bilmiyorum.) Sizi bekleyen kazık sınavlar, ödevler, dersler değil. Korkutucu olan asıl şey şu: (Yine bir uyarıda bulunmak istiyorum. Okul konusunda ciddi anlamda hassasiyetiniz varsa lütfen bunu okumayın çünkü gerçekten korkutucu bir bakış açısı. En azından bence öyle.) Her sabahın köründe kalkıp size tamamen yabancı bir grup insanla 8 saat boyunca bir binanın içine tıkılı kalmaya gitme zorunluluğu.
Arkadaşlarınız var "size tamamen yabancı bir grup insan" kısmını silebilirsiniz. Geriye sadece "her sabahın köründe kalkıp 8 saat boyunca bir binanın içine tıkılı kalmaya gitme zorunluluğu" kısmı kalır ki bu da arkadaşlarınız varken çok kötü değildir çünkü bu zorunlulukla yüzleşirken sizin yanınızdadırlar, her şeyle tek başınıza savaşmazsınız, "en azından onları göreceğim" diye kendinizi motive edebilirsiniz... Burada yazıya küçük bir ara vermek istiyorum.
Az önce okul arkadaşıma attığım mesaj.
Ulan bir zamanlar okulda arkadaşlarım vardı be. Okul saatleri içinde konuşuyordum. Hatta konuşmakla kalmayıp gülüyor, ağrıyor, çığlık çığlığa bağırıyordum. En son okul deneyimimi düşününce o kadar acayip geliyor ki. Ama bir zamanlar arkadaşlarım vardı. Anlatsam bir şey anlamayacağınız oyunlar oynardık. Milletle dalga geçerdik. Birbirimize şakalar yapardık. ÇÖPLÜK. (Çöplük = Cam kenarı en arka sıra oluyor ve bizim grup orada otururdu. Adını nereden aldığı aşikar değil mi? Yani benim içinde olduğum bir grubun mekanı "Çöplük"ten başka bir ad alamazdı.) Neyse... (Kısaca bahsetme gereği duydum çünkü o zamanki tüm yazılarımı sildim. (Shuu'nun yazısında da bahsettiğim gibi LANET OLSUN!) Eğer silmeseydim o zamanların gerçekliğinden hiç şüphem olmazdı. İŞTE BU YÜZDEN YAZILARINIZI YA DA BLOĞUNUZU SİLMEMELİSİNİZ ARKADAŞLAR. Ne kadar saçmalamış olursanız olun en azından "Vay be, o zamanlar ne kadar şapşalmışım, artık öyle olmadığım için mutluyum" diye düşünebilirsiniz!) Not: Bu arada eski okulum sabah 9'dan akşam 6'ya kadardı. Ana-babası çalışanlar için pilot okul yani. Buna rağmen orada çok daha az devamsızlık yapardım. (Nedenleri belli...)
Dönelim konumuza... *blog tekrar karanlık bulutlarla çevrelenir* Ama hiç arkadaşınız olmadığını hayal edin. (Umarım böyle bir durumda değilsinizdir.) Tamam, bu da bazıları, hayran olduğum bir insan grubu olan "yalnız kurtlar" için sorun değil. Ama korna sesinden bile korkan biri olduğunuzu ve tüm gün kızların cırtlak kahkahalarına maruz kaldığınızı hayal edin. (Bu ben oluyorum ve bazı moron politikacıların görüşlerine -aynı nedenlerle olmasa da- katılmak durumundayım. Gerçekten. Hepsinin değil ama bazı kızların kahkahası cehennemin theme müziği gibi... Tabii ki bu kızları suçlamıyorum. O kahkaha doğal kahkahaları olmasa da bunun bana öyle hissettirdiğini bilemezler sonuçta.) 8 saat boyunca, 40 dakikada bir 10 dakika arayla, (Ki yağmur/kar varsa ya da sadece çok soğuksa o 10 dakikalık arada kaçabileceğiniz hiçbir yer yoktur çünkü tuvalete gitseniz bile HER YER BÖCEK GİBİ KIZ KAYNIYORDUR.) bu sese katlanmak zorundasınız ve dersleriniz sıklıkla boş geçiyorsa ya da öğretmenler kimseye ses etmiyorsa 40 DAKİKA BOYUNCA KATLANMAK ZORUNDA KALIRSINIZ. Sonra o sesler kafanızda dönmeye başlar, dönerler, dönerler, dönerler, birbirine girip kafanızın içini patlatırcasına doldururlar ama kafanız, sesler tarafından parçalanamayacak kadar sert bir maddeden yapıldığı için, sesler kesilene dek elinizden sadece parçalanması için dua etmek gelir. Ve bu sürede sıranızda oturmalı, dersi dinlemeli, kimseyi öldürmemelisinizdir. (Tamam. Bitti. Derince bir nefes alıp arkanıza yaslanabilirsiniz. Size bu korkunç şeyi anlattığım için benden iğrenmeden önce bilmelisiniz ki: Bu. En. Kötüsü. Değil. Sadece hafifletilmiş versiyon.)
Gördüğünüz gibi bu işkenceden başka bir şey değil. Ama zihinsel işkence ve ne yazık ki fiziksel işkencenin aksine, zihinsel işkence, iz bırakmaz. Yani kafanız parçalanıyormuş gibi hissetseniz bile sıranızda oturabilmeye devam ettiğiniz sürece sorun yok demektir. :)
Ama ne var biliyor musunuz? Bu bok sizi öldürmüyor. Size garantisini verebilirim dostlarım. Çünkü ben, görüp görebileceğiniz neredeyse en korkak, en güçsüz insan olan ben bile bunu ATLATTIM. Yalan söylemeyeceğim - kolay olmadı. Hazırlıksız yakalandım. (9. sınıf beklenmedik şekilde iyi geçince tüm lise hayatımın kolay geçeceğini sanmıştım....) Ama bu sefer öyle olmayacak.
Aşağıda vereceğim tavsiyeleri çoğunlukla kendim için yazıyorum. Yazmak daha iyi oluyor ama burada da yayınlamamın sebebi hem sizin de yararlanmanız (Umarım yararlanırsınız?) hem de insanlar okuduğu (Yani sanırım?) için burayı daha ciddiye almam. Bir kağıt ya da word belgesine yazarsam asla okumam. Ama buraya yazınca daha çabuk ulaşabileceğim için ihtiyaç duyunda okurum muhtemelen.
  • Her gün vitamin al ve yanına ağrı kesici almayı ihmal etme: Aranızda bu sorundan muzdarip olan var mı bilmiyorum ama (Gereksiz Not: Google "muzdarip"i "mustarip" sanıyor. Hatta bunu yazarken bile altını çizdi. Biri onu fena kandırmış olmalı ama kandırıldığını kabul etmeyi reddediyor. Gereksiz Notun Gerekliliği: Her zaman Google'a güvenemezsiniz.) ben çok ciddi halsizlik sıkıntısı çekiyorum. Yaşlı kadınlar gibi konuştuğumun biliyorum. (Bende de halsizlik var Kadriye, çok çekiyom valla...) Ama "halsizlik" kelimesi tam olarak durumuma uyan şey. Bir kez yatağa değdim mi tüm gece bir daha kalkmadığımı bilirim ki bu çok korkunç bir şey. Bu şekilde geçirilen vakit açıkça çöpe giden vakit. (Çünkü yataktayken çoğu zaman telefonla uğraşıyorum, nadiren kitap okuyorum, bazense hiçbir şey yapmıyorum bile - tabii ki üzülmekten, sızlanmaktan, ağlamaktan başka...)  İşte bunu YAPMA ALICE!!!
  • Ders Çalış: DÜZENLİ OLARAK!!! Klişe bir tavsiye olduğunu biliyorum ama belki benden duymak daha çok işe yarar diye düşündüm. :) Kaç haftalık dersi bir geceye yığmaya kalkma! Hem işe yaramıyor hem de uykuluyken ayık kalmaya çalışmaktan nefret ediyorsun. (Zaten yapamadığın içi işe yaramıyor.) Kendini ders çalışamayacak kadar halsiz, yorgun, hasta, kötü, üzgün ve/ve ya depresif hissetmeni biliyorum ve BİLMEDİĞİMİ SÖYLEYEMEZSİN çünkü BEN SENİM. Ama eğer ders çalışmazsan, sonradan çekeceğin pişmanlığın, şu an hissettiğinle karşılaştırılamayacağını söylememe bile gerek yok bu yüzden. Şimdi kontrolü bedenine ver ve kıpırda kızım!
  • Ama sadece ders çalışma: Evdeki tüm zamanını ders çalışarak geçirmenin ruh sağlığına faydası olmaz. Yani notların düzelirse olur ama ruh halin kötüyken notların düzelmez. Bu yüzden ders çalışmak dışındaki vaktini onu iyileştirecek şeylere harca. Mesela...
  • Film izle: Anime ya da dizi izlemeni söylemiyorum (Zaten anime izleyebilecekken dizi izleyeceğini sanmam ama belli olmaz, bazen ilgi alanların değişebiliyor ve şaşırtıcı olabiliyor.) çünkü sürükleyici olabiliyorlar ve eğer öylelerse çok uzun olmayan bir filmin kaybettireceğinden daha fazla vakit kaybettirirler. En iyisi sen bir film izle. Hatta kendine izlemek istediğin filmlerin listesini yap ki sonra aramak için ekstra vakit kaybetme. Ama film izleyecek vaktin bile yoksa (mesela sınav haftası ya da bir önceki hafta gibi zamanlarda) dergi ya da ansiklopedi oku: Çünkü bir dergiyi bitirmen ne kadar sürebilir ki ve bir ansiklopediyi bir oturuşta bitirebilecek kadar zeki değilsin (İçindeki bilgileri kavramak için ara vermen gerekir, tabii dahi değilsen, o durumda sadece dergi okuyabilirsin ama DAHİYSEN ZATEN BUNLARA İHTİYAÇ DUYACAĞINI SANMIYORUM?) ama kitap ve çizgi roman okumaya bir başladın mı bir daha başından kalmayacağını iyi biliyorsun. İçine güzel hisler depolayacak anime, çizgi film, kitap ve çizgi romanları/mangaları hafta sonları ve tatillere sakla: İşte hafta sonlarını bunlara ayır. Bol bol oku-izle. Zor bir hafta için güzel hisler biriktir. Not: İzleme-okuma sorun değil ama yazmak-çizmek... Çünkü ilham geldi mi eline hakim olamazsın. Kalemi tuttuğun an elin otomatikman kafandakileri kağıda aktarmaya başlar. Dersleri iyi olan yazar ve çizer arkadaşlardan bu konuda tavsiye bekliyorum: Diyelim dersi dinlerken ya da ders çalışırken, aklınıza bir görüntü geldi ya da aklınızda bir kurgu oluştu, ne yapıyorsunuz?
  • Her zaman internet paketin olsun: Sizin okulunuzda telefon yasak mı bilemem ama bizim okul gayet rahat bu konuda. Her sene tehdit ediyorlar ama hiçbir şey yapmıyorlar. Kantinde müdürün gözünün içine bakarak mesajlaşmak mümkün. Bu yüzden telefonumu kullanabilirim.(Tabii internet paketi alabilirsem...) Mesela sınıftakilerden sıkıldım mı? Açarım interneti. Girerim Omegle'ye. Her cins insan elimin altında. Ya da herkesin konuşmaya can attığı (ya da öyle olduklarını iddia ettikleri) tumblr. İnanın bana mesaj attığınız kimse sizi geri çevirmez. "Okuldayım. Sıkılıyorum. Bana ilginç bir şeyler anlat." falan yazın sadece. Geri çevirseler bile tek yapmanız gereken binlerce blogdan başka birini bulmak. Bunu herhangi bir sosyal ağ sitesinde uygulayabilirsiniz. Herkes ilgi istiyor. Hey, durun bir dakika, siz zaten çok şanslısınız. Çünkü ben değilsiniz. Dünyanın en çaresiz, en ilgi isteyen, en yalnız kişisiyle konuşma olanağınız var: Ben! Yorum bırakın ya da mail gönderin. Asla, asla, asla geri çevirmem çünkü muhtemelen o sırada bir sapıkla konuşuyorumdur zaten. Can sıkıntınız geçtikten sonra çekip gitmeniz de önemsiz. Unutmayın ki çok fazla kalp kırıcı deneyim yaşadım ve buna alışığım. ;) (Durun...)


Ama birileriyle sohbet etmek istemiyorsanız da internetten yararlanabilirsiniz. Nasıl yararlanacağınızı biliyorsunuz zaten. Benim tavsiyem, havanızın değişmesini istiyorsanız şayet, değişik siteler. (kızlar soruyor gibi mesela :) Bildiğiniz değişik siteler yoksa (Ki yazarların mutlaka vardır çünkü hikayeler için araştırmalar yaparken değişik sitelere rastlayabiliyoruz.) araştırın. Öğrenin. Farklı dünyalara açılmaktan korkmayın!
  •  Kendinize bir yer edinin: Her okulun buna müsait olmadığını biliyorum. Bazen bazı okullar görüyorum, tamamen beton yığını, bahçesinde birkaç bank ve pota dışında bir şey yok. Yalnızlığa meyilli bir insansanız okul tercihinizi iyi yapın. Kaydolmadan önce okulu mutlaka bir görün. (Birkaç puan yüksek diye güzelim okulu kenara atmayın. Aralarında sadece birkaç puan fark varsa ve zaten puanınız öyle çok yüksek bir şey değilse gelecekte hangisini seçtiğiniz pek fark etmeyecek. Hatta puanı azıcık daha düşük olup diğerinden daha ünlüyse o okula gidin. Gerçi ben gittim ve mutlu muyum? Hahaha. Ama o ayrı, bu ayrı şimdi, lütfen karıştırmayın şimdi efendim. u_u") Çünkü böyle bir okulda okumanın nasıl bir şey olduğunu hayal bile edemiyorum. Neyse ki benim okulum bu konuda çok iyi. Herkes belli yerlerde takılıyor, yalnız kalınabilecek YIĞINLA yer var, en fazla geçerken "Bu kız burada yalnız başına ne yapıyor?" diye bakıyorlar hepsi o. Ama patlayan kafamın her yere saçılan parçalarını birilerinin boğazına sokarak öldürmeden önce yüzümde "hepinizden tiksiniyorum" ifadesiyle "buradan bir an önce çıkmazsam etraf kıpkırmızı olacak" hızıyla sınıftan çıkıp sessiz bir köşede 10 dakikalığına da olsa rahatlayabilmek çok güzel bir opsiyon. (Bahçesi olmayan küçük bir okulda bu dinlenmeyi yaşayabileceğiniz tek yerin tuvalet olacağını unutmayın.)
  • En arka sıraya oturmayın: Kesinlikle kimse tarafından görülmek istemiyorsanız tabii ve inanın bana, başta çekici bir fikir gibi gelse de, BERBAT BİR FİKİR.
  • KONUŞUN: Sınıftakilerle konuşamıyorsanız bile (Ki lütfen deneyin!) derslerde mutlaka konuşun. Sorunun yanıtını biliyorsanız söyleyin. Sorunuz varsa sorun. İtiraz edin. Kimse size konuştunuz diye aptal gözüyle bakmaz ve bakıyorsa da sorun ondadır? Konuşmadığınızda bakacağı gözle bakmazlar en azından. Çünkü hiç konuşmazsanız daha tuhaf görüneceksiniz ve insanlar yanınıza yaklaşmaktan çekinecek. Yalnızlık sizin seçiminiz değilse eğer konuşun. Konuştukça anlaşabileceğiniz insanların ortaya çıkması ihtimali artacak. Heyecanlanıyorsanız eğer bir okyanusun kıyısında durduğunuzu hayal edin ya da uzaydaki yerinizi. Bunlarla kıyaslandığınızda siz sadece bir toz parçasısınız. Kendinizi ne kadar utandırırsanız utandırın bunun hiçbir önemi yok çünkü bu an sonsuza dek yok olacak. (Böyle düşünceler sizi karamsarlığa itiyorsa sadece 10 yıl sonrasını düşünmek de yeterli olabilir. Liseden kurtulmuş bağımsız ve özgür halinizi. Muhtemelen bu anı hatırlamayacak bile.)
Ayrıca kendinize bir mutlu yer edinebilir (Okulda sevdiğiniz bir yer belirleyip buraya gelince kendinizi mutlu hissetmeye programlayın. Yani mutluymuş rolü yapın. Saçma görünebilir ama bünyenizi kandırmak düşündüğünüzden daha kolaydır.) ve okula "arkadaş" götürebilirsiniz. (Bu nasıl hiç aklıma gelmedi bilmiyorum (Oysa eski okuluma (Gerçi yalnız hissettiğim için değil de arkadaşlarımla birlikte oynamak için tam aksine.) ve annemin iş yerine (Bu sefer gerçekten kendimi tedirgin hissettiğim için.) götürürdüm oyuncak ayımı "Bu yaşta ne oyuncak ayısı?" diyorsanız lütfen burayı acilen terk edin. Haydi. Naş naş.)
Şahsen bunları yaptığım sürece tekrar depresyona gireceğimi sanmam ama eğer girersem diye ya da girmemek için buraya birkaç öneri daha bırakmak istiyorum:
  • Yemek krizine girdiğinde: Tüm kızların (öyle olmadıkları halde) şişman hissettiğini (Çünkü hepsi birer sürtük.) biliyorum. (Mesela benim sınıfımdaki tüm kızlar "şişman" ve buna 1.75 boyundaki 49 kiloluk kız da dahil - şimdi nasıl manyaklarla birlikte okuduğumu anlıyor musunuz? :) Ben o kızların yerinde olsam hiçbir şey beni yemekten alıkoyamazdı (İşte bu yüzden o kızların yerinde değilim zaten.) ama bu kızlar şişman oldukları sanrısına kapılmışlar bir kere. Eskiden olsa anoreksi hikayelerini zevkle dinlerdim (yalan yok) ama artık daha iyi bir insanım. Olmadıkları şeyler gibi davranarak (şişman/çirkin) kendilerine hayatı yeterince zindan ediyorlar zaten, bir de benim uğraşmama gerek yok, bu yüzden bu maddeyi hepinizle paylaşıyorum. Abur cubur yerine yedikten sonra daha az pişmanlık verecek şeyler yemeyi deneyebiliriz kızlar. Salata falan demeyeceğim çünkü insanın o durumdayken salatayı yemek kabul etmediğini biliyorum. Meyveli yoğurt (Activia?) ya da şu diet mısır gevreklerinden (Kellogs K falan?) söz ediyorum. Saçma gözükebilir ama o tür bir kriz esnasında ne yediğiniz çok fazla fark etmiyor tadı güzel bir şey olduğu sürece. Bunu söylüyorum çünkü bu krizler esnasında akla gelen ilk şey abur cubur oluyor ama bu tek seçenek değil. Daha az zararlı ve daha az yağlı, sevdiğiniz, lezzetli bir şeyler yiyebilirsiniz. Böyle kendinizi abur cubur yediğinizde olduğu kadar kötü hissetmezsiniz.
  • Spor yapın: Hepimiz spordan nefret ediyoruz ama aslında etmiyoruz. Vücut tipimiz yüzünden spor bize göre değilmiş gibi hissettiriliyoruz. Halbuki bu yanlış! Şişmanlar da spor sevebilir, spor yapabilir. Denediğinizde o kadar kötü olmadığını göreceksiniz, inanın bana. Çoğu kişinin aksine beden dersi daima en nefret ettiğim ders oldu çünkü basitçe aşağılanırdım. Kenarda otursam "Koca kıçını daha da mı büyütüyorsun?", elime bir top alsam "Aaa hayret, spor yapıyor!" olurdu ama kuzenlerimle tenis ve badminton oynamayı (Özellikle badminton'a bayılırım.) her zaman sevdim, denize/havuza bir kez girdim mi tüm gün çıkmam, yürüyüş yapmaya başladığımda da sevdiğimi gördüm. (Sadece şu anda her gün aynı müzikleri dinleyerek aynı yerde yürümekten sıkılmış haldeyim.) Kendinize bir şans verin. Çünkü spor, kilo verdirmenin yanı sıra, insanın zihnini açan bir şey. Deniz kenarında yürüyüş yaparken, evde otururken düşündüğünüzden çok daha iyi düşüneceğinize emin olabilirsiniz. Ayrıca kendinizi kötü hissederken, yorgunluktan kötü hissedecek haliniz bile kalmayana dek egzersiz yapmak iyi bir seçenektir.
  • Görüntünüzü güzel tutun: Demek istediğim şey şu ki depresyonun ruhunuzdan hayatınıza sıçramasına izin vermeyin. Aynaya baktığınızda görmek istediğiniz gibi görünün. Odanızı toplayın. Depresyonlu olduğunuz her tarafınızdan belli olmasın. Eğer sizi daha güzel hissettiriyorsa makyaj yapmaktan çekinmeyin. Sokakta gördüğünüz o güzel kızların %99'ının yüzleri gerçekten o kadar pürüzsüz ya da saçları o kadar güzel değil. Bunun için uğraşıyorlar  ve böyle kendilerini iyi hissettiklerine göre buna değiyor demektir. Beğendiğiniz şeyleri giymeye çalışın. Kısacası: Çirkin görünmek de sizi çok kötü hissettirebilir. Bu yüzden güzel görünün. Çirkin bir çevrede yaşamak da sizi kötü hissettirebilir. Bu yüzden odanızı ve evinizi de güzel tutun.
  • Gerçek anlamda sosyalleşin: Dışarı çıkın. Parka gidin. Sinemaya gidin. Müzeye gidin. Arkadaşlarınızla ya da tek başınıza. Okul dışında yaklaşık 3 arkadaşa sahip ve bu 3 arkadaştan 1.si: çok çalışkan, 2.si: balerinlikle çok meşgul, 3.sü: artık takılmak için fazla sinir bozucu olan biri olarak (?) ben okul zamanı arkadaşlarımla pek fazla vakit geçiremiyorum. Ama arada bir buluşuyoruz ve HARİKA OLUYOR. Mesela geçen yıl pikniğe gittik ve o kadar iyi geldi ki... Piknikten sonraki hafta okulda kendimi çok daha güçlü hissettim. Yani arkadaşlarınızla mümkün olduğunca buluşun. Ama arkadaşlarınızla buluşamıyorsanız da sorun değil. Kendi başınıza da takılabilirsiniz. Yalnızken dışarıda güvende hissetmiyorsanız sizi anlıyorum (Ben hissetmiyorum.) ama bu ancak üstüne gidilerek yenilebilecek bir şey. Ayrıca kalabalık olmayan yerlere de gidebilirsiniz. Mesela kütüphaneye ya da ormana. "Başıma iç açarım" diye korkmayın (dedi ormana gidip birkaç gün sonra gazetelere bile çıkan biri tarafından eve dek takip edilen kız.), biraz risk almadıkça hayatı yaşamanın ne anlamı var ki? ;) Ayrıca kalabalık o yalnızlık hissini bastıracaktır. Evet, insan kalabalığın içinde de yalnız hissedebilir ama o başka tür bir yalnızlık. En azından insanların arasındayken ağlayamaz ya da kendinize zarar veremezsiniz.
  • İletişim kurmaktan çekinmeyin: Gerçek hayatta ve sanal hayatta. Sanal hayatta bu zaten çok kolay. Tamam, tabii ki kolay değil, bunu biliyorum ama mantıken kolay çünkü aslında karşınızda biri yok. O sadece birkaç piksel tamam mı? Pencereyi kapattığınız an sonsuza dek yok oluyor. "Her zaman internet paketin olsun" maddesinde sanal sohbet yollarından bahsetmiştim zaten. Gerçek hayatta da hemen gibi yabancılarla konuşun demeyeceğim ama aslında bunu da yapabilirsiniz. Konuşacak kimseniz yoksa gidip yalnız birini bulun ve sohbet açın. Ne yapacak ki? Kabalık ederse çekip giderseniz. Sonuçta o yabancı biri. Muhtemelen bir daha görüşmeyeceksiniz. En fazla elinde anlatacak bir hikaye olur hepsi o. Ama biliyorum ki bu çok zor ve özgüven isteyen bir şey. Bu yüzden bu maddede size tavsiyem daha çok tanıdığınız insanlarla iletişim kurmanız. Arkadaşlarınızla zaten kurarsınız ama mesela aileniz. Kendinizi kötü hissettiğinizde sevdiğiniz bir akrabanızla alelade bir sohbet bile çok daha iyi hissettirebilir. Sonuçta onlar sizin AİLENİZ. Aile kavramı tamamen herkesin zor zamanlarda yanında olacak ve bu dünyada "yabancı" kategorisine girmeyen birkaç insana sahip olması mantığı üstüne kurulu. (Kan bağı yeterince kuvvetli değil çünkü kediler belli bir süreden sonra ebeveynlerini ve yavrularını tanımıyor mesela.) Eğer akrabalarınızla aynı şehirle yaşıyorsanız (şanslısınız) onları ziyaret edin ama yaşamıyorsanız arayın. Hem onları sevindirdiğiniz için hem de sizinle konuşmaktan mutluluk duyan birileriyle konuştuğunuz için çok daha iyi hissedeceksiniz.
  • Kendinize görevler verin: Bazen hayat sıkıcılaşır. Neden yaşadığınızı bilemez hale gelirsiniz. Devam edecek güç bulamazsınız. (Kısacası YUKARIDAKİ MADDELERİ UYGULAMAZ / UYGULAYAMAZSINIZ YA DA MADDELER İŞE YARAMAZ VE BUM! D E P R E S Y O N D A S I N I Z!)  Buna varoluşsal can sıkıntısı denir. Bu hale geldiğinizde hayatın sıkıcı akışını bozacak şeyler yapın. Mesela önceki maddedeki yabancılarla konuşma işini. Ya da otobüse atlayıp hiç bilmediğiniz bir yere gidin. Birilerini stalklayın. Çıplak fotoğraflarınızı internet sapıklarına gönderin. (Yüzünüzü göstermeden çünkü başınıza bela açmak istemezsiniz.) Bilmiyorum. Bıkkınlık seviyenize göre değişir. Bazen hiçbiri yeterli olmaz ve bir yerleri bombalamanız gerekebilir. O zaman kendinize bir dur deyin ve hastaneye yönelin. Neyse... Siz benden daha iyi bilirsiniz. İnanın bana eskiden böyle şeyler yapardım. Çünkü o zaman beni motive eden ve gerekirse zorlayan biri vardı. Ama kendim de yapabilirim. Siz de yapabilirsiniz. Bunu atlatabiliriz. Yapabiliriz. Cesaretimiz kırılır ya da pes eder gibi olursak   yapmamız gereken tek şey şunu izlemek - tekrar yapacak cesaret ve şevki bulana dek. (Bir kez izlediğinizde Shia'nın "Just do it!" diyen sesi kafanızdan asla çıkmayacak ve vazgeçtiğiniz her an kulaklarınızda çınlayacak zaten.)
  

Dediğim gibi bu önerileri daha çok kendim için maddeledim (İlk maddelerde direk kendime hitap ediyorum zaten ama sonrakileri belki başkaları da kullanır diye genele hitap ettim.) ama belki başka benim gibi sorunlu liseliler de yararlanır ve ben de burada yazınca daha fazla ciddiye alırım diye koyuyorum. Bence "popüler olma yolları"nı araştırsanız daha iyi olur. Bu arada son bir şey: 
 
Not: My inner weeaboo didn't let me... 

4 Ağustos 2015 Salı

İnsanlar

Hümanizm kimisine göre din karşıtıdır, kimisine göre din yanlısıdır, kimisine göre insan-sevgisidir, kimsine göre ben-merkezciliktir... Ama aslında hümanizm şudur: Rönesans ile birlikte doğan,eski Yunan/Roma'dan sonra Rönesans ile tekrar doğan, merkeze Tanrı'yı değil İnsan'ı koyan, sanat ve felsefe akımı. (Rijsk Müzesinde hümanizm akımının yarattığı değişikliği rahatlıkla görebiliyorsunuz: Ortaçağ'da bütün eserler dinle ilgiliyken Rönesans sonrası eserlerde sıradan insan yaşantısının resmedilişi görülmeye başlanır.) Hümanizmin kurucusu sayılan latin yazar Publius Terentius Afer'in "İnsanım ve insana ait olan hiçbir şey bana yabancı değildir." sözü her şeyi açıklar. ("Homo sum a me alienum puto.") 
Son derece anti-hümanist ve bunu kendileri de kabul eden bir ana-babanın kızı olarak hümanist olmam kaçınılmazdı çünkü annemin herkese bağırması ve babamın kimseyi sevmemesi, bu "herkes" ve "kimse"nin içine benim de dahil olmam, bende ister istemez empati kurma yeteneği geliştirdi. Yani benim bir hümanist olduğumu söyleyebilirsiniz. Ama bu benim insanı dünyanın merkezine koyduğum, diğer canlılardan daha önemli olduğunu savunduğum,Tanrı tanımadığım, herkesi sevdiğim, hiç kimseden nefret etmediğim anlamlarına gelmez. Kimse bu noktaya dikkat çekmiyor ama insan çok üstün yönleri olduğu gibi çok alçak yönleri de olan bir canlıdır ve eğer "hümanizm" insanı anlamakla ilgiliyse "hümanist" denen kişi bu alçak yönleri de anlar/anlamalıdır. (Ki ben hümanizmi bu olarak kabul ediyorum.) Mesela insanlar bir takım ünlü kişileri ilahlaştırmaya çok meraklı. Bu kişi bir sanatçı olabilir ya da daha kötüsü olmayabilir de. Sırf yüzü gözü düzgün ve  makyaj yapıyor ve/ve ya filtre kullanıyor diye ünlü olan çok kişi var internette. (Özellikle anime-manga-cosplay aleminde.) O kadar saçma ki. Çocuk sırf iyi görünüyor diye bizim geri zekalı kızlar ölüp bitiyor. O da normal bir insan halbuki. Senin yaşadığından çok farklı yaşamıyor ki. Onun da geceleri tam uyumak üzereyken aklına gelip uykusunu kaçıran utanç verici anıları var. O da yine uyumak üzereyken düşecekmiş gibi olup uyanıyor. Ve o da gece kalkıp  sıçıyor. Yani sadece onu ünlü yapan yönüyle tanıdığınız bir insana övgüler yağdırmadan önce lütfen bunları düşünün. (Yaratılana taptığınız kadar yaradana tapsanız cenneti garantilemiştiniz.) Neyse... Bu konuya başka bir yazda değineceğim. Gelelim asıl meseleye: (Asıl meseleye gelmeden önce bir soru: Az önce negatif-hümanizm gibi bir şey mi keşfettim ben?)
Ama "insanlar iğrençtir" diyenler daha bile korkutucu ki birçok kişi bu görüşte. (O millete tapanlar bile dahil buna, taptıkları kişi bir yana, genel olarak insanlar iğrenç onlara göre.) Tıpkı benmerkezci oldukları gibi. Çünkü bir dakika ama... SEN DE BİR İNSANSIN.
Sen de potansiyel sahtekarsın. Potansiyel dolandırıcısın. Potansiyel hırsızsın. Potansiyel tecavüzcüsün. Potansiyel katilsin. Sen şeker, baharat ve iyi olan her şeyden; onlarsa biber, zehir ve kötü olan her şeyden yaratılmadı. (Öyle olduğunu sanıyorsan çok fazla PPG izlemişsin.) Kimse hırsız, katil, tecavüzcü olarak doğmaz. Herkes bir annenin karnından çıkar - tamamen başkalarına muhtaç ve vicdandan yoksun halde. O idam edilmesi gerektiğine karar verdiğiniz (Çünkü siz, toplumun hiç suç işlememiş, masum, ak bir vatandaşı olarak mutlak adaletsiniz, ne doğru ne yanlış herkesten daha iyi bilirsiniz, cezalandırma yetisi de sizindir tabii!) tecavüzcü de evrensel lava oyununu oynadı, karanlıktan korktu, oyunlara alınmayınca arkadaşlarına küstü, banyo yapmamak ve dişlerini fırçalamamak için bahaneler uydurdu... Tıpkı her insan gibi. Ama sizin için o bir "canavar" çünkü "Kendi karanlığını anlayamayan diğerlerinin karanlığını da anlayamaz." (Bu sözü kimin söylediğini hiç bilmiyorum. Ama başlığın altına yazmalıyım. Çünkü bu bloğa giren herkes bu sözü görsün istiyorum.) Onu bir "canavar" yapan şeyin sizin içinizde olmadığını sanıyorsunuz ama var. Dediğim gibi siz güzel olan her şeyden yaratılmadınız ve o kötü olan her şeyden yaratılmadı. Dolayısıyla hepiniz potansiyel canavarlarsınız. Sadece içinizdeki karanlık sizi ele geçirmedi ama henüz. İlk fırsatta ele geçirebilir çünkü tanımadığınız düşmanla savaşamazsınız ve onu tanımıyorsunuz. Tanısanız hemen diğerlerini canavar addetmezdiniz.
Kısacası "insanlar iğrenç .s" diyenler bence bayağı yanlış düşünüyorsunuz çünkü "insanlar iğrenç" derken kast ettiğiniz şey "hepimiz, yaratılış olarak, iğrenciz" değil - "şu şu şu insanlar iğrenç" ve "şu insanlar"ın yerine herhangi bir insan grubu gelebilir: Solcular, eşcinseller, metalciler... Kimisine göre "iğrenç insanlar" bunlar oluyor ve onların da kendince haklı nedenleri var (Tıpkı sen kendi "şu insaları"nı iğrenç bulurken olduğu gibi) ve bu nedenleri seninkinden ne daha üstün ne daha alçak olmayan zihinleriyle üretiyorlar. Bu yüzden bir insan adalet olamaz. (*Light ve L'e dik dik bakar*) Hiçbirimiz adalet değiliz. Hiçbirimiz "doğru" değiliz. Hiçbirimiz ilah değiliz. İğrençsek eğer hepimiz iğrenciz. Sen de iğrençsin, ben de iğrencim, o da iğrenç. Kapiş? Öyleyse, tamam, haydi artık insanlardan iğrenmeye ve hayatınızı bir Chuck Palahniuk ya da Charles Bukowski romanında gibi yaşamaya devam edebilirsiniz.
Kalan var mı?
Sizden bir şey rica edeceğim: İnsan türünü henüz hiçbir şekilde etiketlenmemiş olarak hayal edin. Bebeklik halindeki gibi ama bebek olarak değil. Önünüzde bir parça hamur duruyormuş gibi. Yani o hamurla her şeyi yapabilirsiniz. İnsanlar da böyle. Sonsuz potansiyelle doğuyoruz. Dünyanın bir yerinde bir herif bir bebeği sebepsizce katlederken başka bir yerinde bir kadın bir bebek için kendi canını feda edebilir ve Evrim Teorisi bunu açıklayamadığı için eksik bir teori. Başka hiçbir canlı başka bir canlı için kendini feda etmez. (Kendi yavrusu olmadığı müddetçe çünkü analık içgüdüsü sadece insanlara has değil.) Sadece bu da değil: Ayrıca hiçbiri sınırlarını zorlamaz ya da kendi yolunu çizmeye çalışmaz. Bir bitki gündüzleri oksijen ve geceleri karbondioksit vermeyi bırakmaz ya da uçamayan hayvanlar uçmaya çalışmaz. Ama biz insanlar farklıyız ve bence bu hayret verici. Takdir edilesi. Hayranlık uyandırıcı. Tıpkı develerin hörgüçlerinde su biriktirebilmeleri ya da çitaların saatte bilmem kaç kilometre koşabilmesi gibi. Yine de şahsen hiçbir şeyi insan olmaya tercih etmezdim çünkü bu harika bir deneyim.
Not: O kadar sıcak ki beynim doğru düzgün çalışmıyor. Düşüncelerimi doğru ifade edemedim gibi hissediyorum... Bu yüzden muhtemelen bu yazıyı editleyeceğim ya da baştan yazacağım. Bu arada yorumlar açık olmadığı için size söz hakkı vermiyormuş gibi olmak istemem. Yorumlar açık olsa bile kimsenin bir şey söyleyeceğini sanmıyorum ama olur da söylemek isterseniz söyleyeceklerinizi mail adresime (defnelawliet@hotmail.com) gönderin. Bu yazıyı okuyan kişilerin bir de öyle bakmaları gerektiğini düşünüyorsanız yazıya eklerim. Mail atmak istemiyorsanız başka bir yazıya yorum da yazabilirsiniz. Kimsenin böyle bir isteği olmadığının farkındayım, sadece ne olur ne olmaz diye söyledim bunları, bu yüzden yorumları açmıyorum zaten. Okuyan ve değerlendiren herkese sonsuz teşekkürler!

2 Ağustos 2015 Pazar

MACERA GÜNLÜĞÜM

Bir önceki yazımda bahsettiğim büyük maceram buydu işte: Amsterdam'a gitmek. Neden koca yaz hiçbir yazımda bundan söz etmedim? Çünkü başıma gelen kötü şeylerin suçunu başkalarına atma huyum var. (Kısacası nazara inanıyorum.) Ama ne oldu biliyor musunuz? İŞE YARAMADI SÜRTÜKLER. Oradaydım ve buradayım. İşte büyük maceramı anlatmaya başlamadan önce üst sınıf aile çocukları için küçük bir not: Evet, milyonlarca kez yurt dışına çıkmış ve duygularını normal şekilde yaşayan sizler için, vardığım ve döndüğüm günü de sayarsak 4 günlük yurt dışı seyahetimi "büyük maceram" olarak adlandırmam size komik geliyor olabilir ama hayatında böyle şeyler pek olmayan benim için yeterince büyüktü. Belki de hiçbiriniz bu şekilde düşünmemişsinizdir ve öyleyse üzgünüm ama çok az sayıdaki arkadaşlarımın hepsi götlek oldukları için benimle çok dalga geçtiler. Agresifliğim bu yüzden dostlarım.)

GÜN BİR

Hava Alanı

9.30: Şu an hava alanındayım, annem istediğimiz yere oturamayacağımız için surat asarken, (Bence insan Amsterdam'a gidiyorken böyle şeyler için surat asmamalı.) ben biraz dolaşma bahanesiyle ondan uzaklaştım ve şu an bir köşede not defteri uygulamasına bunları yazıyorum. 
Dün eklediğim (yani bundan bir önceki) yazıdaki heyecansızlığım -neyse ki!- tamamen geçti ve hem bu yüzden hem malum sebeplerle çok mutluyum.  Heyecansızlığımı  seyahetlerden önce nedense hep kapıldığım karamsarlığıma bağlıyorum. Tembelliğin yarattığı can sıkıntısı olabilir bu, EVET, seyahate gitmeye bile üşeniyorum. Gerçi bu ilk YURT DIŞINA çıkışım olduğu için böyle hissetmem diye düşünmüştüm ama demek ki tembelliğim sınır tanımıyor.  Ne yazık ki böyleyim işte. Ama artık önemli değil! Bir yere uçakla gideceksem hava alanına vardığım an düzelirim çünkü hava alanları gerçekten çok güzel yerler. Bilmiyorum... Benim içimi açıyor. 
Annem sırada önümüzde bekleyen çocukla sohbet etmeye koyuldu.  Tahmin etmiştim zaten çünkü yabancılar ve annem çok arkadaş canlısı oluyorlar. Ne yazık ki ben değilim. Bu yüzden de şu anda annemin yanında olmadığıma çok memnunum ama... Evet. Yine tahmin ettiğim gibi beni çağırıyor.  Ama önemli değil.  5 dakikalık bir sohbet için krize girmeyeceğim.
Not: Annem, tam bir Türk'e yaraşır şekilde, ben uzakteyken hakkında her şeyi öğrenmiş: 21 yaşındaymış (Halbuki benden en fazla 1-2 yaş büyük görünüyor), Tasarım-Pazarlama okuyormuş, Manchester'a yakın bir köydenmiş (İngiliz olduğunu tahmin etmiştim zaten, İngiliz erkekleri şıp diye belli oluyor, kemik yapıları falan...) çalışıyormuş ama tatile çıkmak için bırakmış. Geziyormuş.  Anlattığına göre orada kamp yapacakmış. (Annemin tahminin aksine coffie shoplara gitmiyor.) VE ÇOK TATLI ASDFGHJKL

10.30: Boss (passaport-kontrol) başarıyla atlatıldı, tuvalette annem pisliğe, Arapların pisliğine, insanların pisliğine sövdü ve şu an duty free kısmındayız. Burası çok kalabalık ve ilk kez kalabalıktan hiç rahatsızlık duymuyorum. Çünkü... Yani şu an yanımdaki masada, nereden geldiğini bilmediğim ve önemi de olmayan, çarşaflı bir kadın ve yine nereden geldiğini bilmediğim gibi önemi de olmayan raspalı bir kadın birlikte oturuyorlar. Zaten neden oturmasınlar di mi?  Ama insanların öyle ötekileştirildiği bir ülkede büyüdüm ki acayip geliyor işte... (Evet, daha yurt dışına adım atmadan, ülkeden tiksinmeye başladım.) Kötü bir acayiplik değil tabii çünkü böyle bir yer de büyümüş de olsam kendime bunu ilke edinmedim. Bence böylesi çok daha güzel. Herkesin öteki olması ve dolayısıyla kimsenin ötekileştirilmemesi.
Neyse. Duty Free kısmı daha ucuz olur diye bekliyordum ama değilmiş. Paramı orada harcamaya karar verdim, kalırsa, buradan da dönüşte bir şeyler alacağım. O kocaman çikolata barlarının gözümü döndürmesine izin vermiyorum! (3 lira = 1 euro.)
Annem kahvesini bitirdikten sonra kalktık, son çağrı dediği için kapılara koşturduk, o sırada kaybolmuş bir çocuk gördüm, biraz ileride annesini de gördüm (Annesi olduğunu kadının yanında çocuğun ikizinin olmasından anladım.) ama annem bizi koşturttuğu için bir şey yapamadım - umarım birbirlerini bulmuşlardır ve şu an yapılan kayıp çocuk duyurusu o çocuk için değildir!
Şu an uçağa gidiyoruz. Daha önce bindim tabii ama ilk kez bu kadar uzun süre bineceğim!  Herhalde bir sonraki notu orada yazarım. 😁

Amsterdam (!!!111!!!1!1!1!)
23.30
Woah...
WOAH.
WOOOOOOOOOAAAHHHHHHHHH!!!
Pasaport kontrolünü de atlatıp Amsterdam hava alanına vardığımız an başka bir dünyaya geldiğimizi anladım. Hemen tuvalette. Çünkü benim dünyamda hiç kimse, özellikle de hiçbir genç kız, tuvalette annenizi beklerken kabin boşaldığında önce size haber vermez. "Sırasını tutsaymış" diye dalar.  Ben tuvalette annemi beklerken tam 3 farklı kız, kabinlerin boşalmasını beklediğimi düşünüp, girmeden bana haber verdi. Bu aslında anormal bir şey değil - yani öyle olmamalı çünkü basit bir görgü kuralı. İşte o zaman neden annemin ve diğer tüm biraz yer görmüş, kültürlü, görgülü insanların sürekli şikayet ettiklerini anladım çünkü düşündüğümden bile daha hayvani bir yerde yetiştirilmişim ki bu basit görgü kurallarının kullanımı karşısında hayrete düşüyor ve hayran kalıyorum.  Zaten insanlar. İnsanlar o kadar kibarlar ki... Gerçekten anlatamam. Güler yüzle karşılanmayıp güler yüzle uğurlanmadığımız hiçbir mağaza olmadı şu ana dek. (Çok kalabalık olan hediyelik eşya dükkanları hariç.)  Zaten herkes çok kibar, cana yakın, sevecen... Ellerinden geldiğince sohbet açmaya çalışıyorlar hep. 
Şehir... Kısaca şöyle diyeyim: Şehrin güzel yerleri ile kötü yerlerini birbirinden ayıran tek şey mağazalar. Tabii ki güzelliğiyle dikkat çeken binalar var ama kötü yerindeki binalar ile güzel yerindeki binalar arasında pek bir fark yok. (İstanbuldaki gecekondu-köşk farkına rastlamanız mümkün değil.) Hepsi bildiğimiz Amsterdam evleri. Sadece bazısı daha güzel hepsi o. Sokaklar da.  Her sokak ayrı güzel. Gerçekten. Bir tane çirkin binaya ya da sokağa rastlamadım henüz. İnanmak güç geliyor (Gerçi Avrupa'ya gittiyseniz gelmeyebilir çünkü Avrupa'da her yer böyleymiş.), biliyorum, ben de hala inanmakta zorlanıyorum ama sahiden öyle. Hem de her yer yemyeşil. Ya şu milliyetçi herifleri hiç anlamıyorum gerçekten. İnsanlar burayı kendileri yaratmış ve masal şehrine çevirmişler. Bizse elimizde olan cennetti cehenneme çeviriyoruz. Buradan o yere döneceğim için üzülüyorum. Neyse... (Anladığınız gibi burada aldığım her nefesle yaşadığım yere olan tiksintim artıyor ve nasıl geri döneceğim hakkında hiçbir fikrim yok: Annemi beni kilise avlusuna bırakması konusunda ikna etmeye çalışıyorum)
Görgüsüzlük etmek istemezdim arkadaşlar ama etmekten kendimi alamayacağım ne yazık ki. Otel odamızın manzarasına bakar mısınız lütfen? Zengin değiliz biz. Şehrin orta halli bir otel odasının manzarası bu. O terastan sarkınca görünen bahçeler bile öyle güzel ki.

Otele vardığımızda saat dörttü. Hızlıca eşyaları yerleştirdik, mükemmel manzaralı otel odamıza fangasm geçirdik, sonra da hemen dışarı fırladık zaten. Yalnız sahiden küçük bir şehir. Yani birkaç saatte bile şehrin önemli kısmını dolaştık bile diyebilirim. Dönerken tramvayla döndük ama. Bu kadar erken dönmüş olmamızın sebebi ise yorgunluk ve doğrusu soğuk.  Annem gelmeden hava durumuna bakmayı akıl etmişti iyi ki, yoksa burada yazlık kıyafetlerle ne yapardık, hiç bilmiyorum çünkü hava BUZ GİBİ. Gerçekten. Yağmur yağıp duruyor zaten. Bu annemin biraz moralini bozsa da bence daha iyi.  Üşümeyi her zaman sıcağa tercih ederim. İnsanı dinç tutar - ya da en azından beni.

En çok görmek istediğim yerlerden biri olan Red Light District'i (Kırmızı Fener Sokağı) de gördüm ama doğrusu çok etkilenmedim. Şehrin diğer yerleri kesinlikle daha güzel. Beyoğlu'nun çok daha marjinal versiyonu diyebilirim.  Marihuana çeken penis mıknatısları, bong, otlu çikolatalar satan yerleri  geçip, menüde çeşitli uyuşturucuların bulunduğu coffie shoplar görünmeye başlayınca yaklaştığınızı anlıyor, vitrinde sergilenen yarı çıplak kadınları ve sex shopları görünce ulaşmış oluyorsunuz.

Çıplak kadınların vitrinde sergilendiği bir yer olduğunu bildiğim halde görünce inanamadım. Bir an heykel sandım, sonra hareket etti, illüzyon diye düşündüm. (İnanmamakta ısrar etmişim resmen.) Sen de çok aptalmışsın diye düşünmeyin, vitrinler, öyle bir kırmızı ışıkla aydınlanıyor ki kadınlar çok değişik görünüyor. Yanlışlıkla gördüğüm kadının görüntüsünü hala hatırlıyorum. Asyalıydı. Ondan sonra diğer kadınlara bakmadım bile ama utandığım ya da onun gibi bir şey yüzünden değil. Sadece bunun insanlık dışı olduğunu düşündüm. Yani tamam, bu "kendi kararı" olabilir ve bunun için para alıyor ama yine de korkunç çünkü orası turistik bir yer ve insanlar genelde "uuu çok seksi" diye değil, "aaa, kendini satan karı, ne kadar ilginç" diye bakıyor sanki karşısındaki bir objeymiş gibi ama orada bir insan duruyor... Bu yüzden bakmadım işte.

Gelelim uyuşturucu konusuna. Evet, Hollanda'da yasal falan, tamam ama bu kadar ulu orta olmasını beklemiyordum her şeyin... Tüm kusurlarına rağmen İstanbul'da, saat dokuzda, yolda kafası iyi tiplere rastlama ihtimaliniz çok düşüktür.  "Orada rastlasan ne olacak ki?" demeyin. Red Light District'te yürürken herifin biri gelip omzuma geçirdi, bile isteye diyemem ama kesinlikle yanlışlıkla değil, ben tepki gösterince de dönüp bağırdı ama Türkiye'de birine çarpınca bağıracagınız türden değil. Dillerini bilmesem de ağzından çıkan kelimelerin anlamı olmadığını bilmek için ifadesiz gözlerine bakmak yeterliydi. Tıpkı orada karşılaştığım ne dediği belirsiz ve yüz ifadesi, hareketleri, davranışları değişik diğerleri gibi... (Mesela "koka moka" diye dolaşan herif.) Zaten annem aşırı karşı olduğu için (Uyuşturucu içmek dışında yapacağım her şeyi affedebileceğini ama bunu asla affetmeyeceğini söyler hep - şu eskiden uyuşturucu bağımlısı olan arkadaşı yüzünden olsa gerek...) hiçbir şekilde denemeyi düşündüğüm bir şey değil ama bugünden sonra KESİNLİKLE denemeyeceğimi anladım. Asla. Bir kere duygularını fazlasıyla yoğun yaşayan ve dolayısıyla ergenliğin diplerinde süzülen biri olarak o kafaya ulaşmak için hiçbir kimyasala ihtiyaç duymuyorum. O kafa ulaşmak isteyebileceğiniz bir kafa değil zaten. Ayrıca o hale gelmeyi istemem. (O hal = kendini bilmez bir canavar.) "Nasıl olsa birileri, bir şekilde bulacak, öyle bulmasındansa böyle bulması daha güvenli" mantığını kısmen anlıyorum ama... Yani böyleyken bağımlı olmamak ve bağımlıyken de  bırakmak çok zor görünüyor. Ayrıca gerçekten ulu orta kullanılacak bir ürün değil. Ne kişinin o halde görünmek isteyeceğini ne de milletin onları o halde görmek isteyeceğini sanmıyorum. (Ben hiç istemezdim.)

Belki beni tutucu bulabilirsiniz ama bulursanız bulun açıkçası.

Bana çarpan adam annemi bayağ korkutunca oradan hızla uzaklaştık. Tabii o saatten sonra pek bir şey fark etmiyor, her yerde var, dediğim gibi sigara niyetine içildiği için. Karnımız çok aç olmasa da deneme amaçlı şu külahta satılan patateslerden aldık.  Küçük boyu bile, iri ve kırmızı yanaklı Hollandalılara yaraşır şekilde, devasa. Ben, karnı tokken bile sorunsuz tıkınan ve kesinlikle yaşamak için değil yemek için yaşayan ben, bitiremedim ki bu da "tabakta bıraktığım" sayılı yemeklerdendir. O kadar sıra beklediğim halde bitiremedim.

Bir de o patatesi yağmur altında  yiyorsanız... Dediğim gibi çok soğuk ve habire yağmur yağmakta.
Gidip tramvay durağına sığındık. (Otobüslerin durduğu hiçbir yer görmedim, zaten çok fazla otobüs de görmedim, tramvaylar ise her yerde.) Fırsattan istifade de otelin yakınına giden otobüsü bulmaya çalıştık haritada ama harita gerçekten çok karmaşıktı. Otobüslerin üstünde de sadece kalktıkları yer yazıyor. Ama insanların pratik bir otobüs sistemine ihtiyaçları yok. Çünkü her yere bisikletle gidiyorlar.  Yani bisikletli göremeyeceğiniz tek bir yer bile yok. Güzel şey tabii ama burada yaşamaya başlasam fena dışlanırdım herhalde çünkü bisiklete binmeyi bilmiyorum.  (Evet. İşte. Benden skandal itiraf.)

Neyse. Burası güzel. Ben iyiyim. Yarı  Rijks ve Van Gogh müzelerine gideceğim. Özellikle Van Gogh için feci heyecanlıyım. Her şey harika!

GÜN İKİ

YORGUNLUKTAN GEBERİYORUM.
Aslında bunu yazmaya bile üşenirdim ama hayır, kararlıyım, ilk yurt dışı seyahatimdeki gözlemlerimi düzenli bir şekilde kaydedeceğim. u_u
Bugün en sevdiğim elbiselerimden birini giydim ama hava soğuk olduğu için altına kilotlu çorap da giymek zorunda kaldım ve çorap ikide bir kıçımdan kaydığı için azap dolu bir gün oldu. Amsterdam'da bile anksiyete krizi geçirmeyi başardım. Kendim azap çektiğim gibi surat asarak (Elimde değil ama o anlamıyor.) anneme de çektirdim. Evet, beni sevmeyenler, ilkin sizi memnun etme işini hallettiğime göre şimdi asıl işime geçebilirim: Sizi mutsuz etme işime. ;) (Güzeli sona saklama mantığı.)
HARİKAYDI. 
KENDİ GÖZLERİMLE VAN GOGH'UN ESERLERİNİ GÖRDÜM.
RIJKS MÜZESİNİ GEZDİM.
GERÇEK BİR JAPON RESTORANINA GİTTİM.
AMSTERDAM'DAYDIM VE HALA DA ORADAYIM.
Yarınki planla birlikte bütün Amsterdam'ı doyum tokum gezmiş olacağım umarım.
Ben bugünü anlatayım.
Resim koymayacağım dediysem de vitrayların güzelliğini göstermeden edemem.

RIJKS MÜZESİ

Resim koymuyorum çünkü merak ederseniz zaten internette müzedeki eserlerin muhteşem fotoğraflarını bulabilirsiniz sanırım. Ayrıca çok fazla fotoğraf çekmedim. Artık her şey internette olduğundan böyle şeyler için uğraşmayı saçma ve gereksiz buluyorum. Her güzelliğin fotoğrafını çekmek için uğraşmak yerine tadını çıkarmaya çalıştım.  Ama müzeye 9'da gelmiştik ve Van Gogh müzesi için 1'de randevumuz vardı. (Normalde müzeye saatle randevu almazsanız ama neden saat sorulduğunu göreceksiniz.) O muazzam binayı gördüğümüz halde bütün müzeyi 4 saatte dolaşabileceğimizi düşünmek tamamen bizim şapşallığımız aslında. TABİİ Kİ 4 saat yetmedi. Rijks tüm gününüzü ayırarak gezmeniz gereken bir yer. Bunun nedeni sadece çok fazla ve çok önemli eserlere sahip olması değil, aynı zamanda, sonradan öğrendiğimize göre kısa bir süre öncesine dek 10 yıldır restorasyonda olmasına rağmen mimari planının çok karmaşık olması. Ama eserler bir yana, kendisi bile bir sanat eseri, ona laf yok.

VAN GOGH MÜZESİ

Fakat daha harika bir şey varsa o da Van Gogh müzesidir. Öncelikle şunu bilmelisiniz ki gözümde Van Gogh'u geçebilecek başka bir ressam hiç olmadı ve yok da. (Olmayacak demiyorum ama doğrusu sanmıyorum.)
Dolayısıyla zaten baştan kazanmıştı ama beklentilerimi hiç boşa çıkarmadı. (Sadece Yıldızlı Gece tablosunun olmaması beni çok üzdü, acaba nerede o tablo, eve gidince bakmayı unutmamalıyım.) Tabii ki Rijsk Müzesi kadar gösterişli bir bina değil ama sadeliğiyle güzel. Üstelik teknolojiden de yararlanmışlar: Mesela eserleri mikroskop altında inceleyerek boya katmanlarını görebiliyorsunuz ya da sanatçı bakışıyla perspektifi yakalayabiliyorsunuz. Bu arada müzede sadece Van Gogh'un eserleri yok, arkadaşlarının, (Gaugin, Bernard, Toulouse gibi başka büyük resaamlar.) ilham aldıklarının ve ondan ilham alanların eserlerine de yer verilmiş.

Doğrusu orta çağ ve rönesans döneminin ağır başlı eserleryle dolu Rijks'den sonra Van Gogh o canlı renkleriyle insanın içini açıyor. Tamam, tabii ki orta çağ ve rönesans dönemi eserleri çok değerli, porteler ve dini motifler filan, çizimleri muazzam bir yetenek istiyor elbette... Ona sözüm yok fakat kesinlikle "yaratıcı" değiller ve bence sanatın anahtarı yaratıcılıktır. Rönesans dönemine dek tek çizdikleri dinlerine olan resmen hastalıklı düşkünlükleri zaten. İsa'nın ve azizlerin, azizelerin, inananların çektiği acılardan başka hiçbir şeyi resmetmemişler. Ne zaman ki hümanizm akımı çıkmış o zaman sanat hayatı biraz toparlanmış bence. Empresyonizmin doğuşuyla da yoluna girmiş. Empresyonistlerin tamamını severim ama Van Gogh başkadır. Hem kendi kişiliği hem ressam kişiliği olarak özel bir sevgi besliyorum kendisine. Ona inandıkları ve bugün onu tanımamızı sağladıkları için ailelerine de ayriyeten teşekkürlerimi yolluyorum.

Bu arada müze aşırı kalabalıktı. İyi ki gelmeden önce bilet almışız çünkü muazzam bir kalabalık vardı. Önce anlam veremedik (Çünkü Rijks o kadar kalabalık değildi.) ama içeri girince anladık ki gittiğimiz gün ölüm yıl dönümüymüş. Aşağıya resmini koyduğum çiçeklerden yapılan çalışma da ölüm yıl dönümü içinmiş.


Varlığımın fazla rahatsızlık vermesini önlemek için bu resmi küçük olarak koyuyorum: Çiçeklerden yapılmış Van Gogh resmini fark edebiliyorsunuz zaten.

Normal hediyelik mağazalarda çok güzel şeyler bulamadığımız için (Dünyada genel olarak bir hediyelik sıkıntısı olduğunu fark ettim: Magnetler, biblolar, hediyelikler birkaç yıldır çok zevksiz her yerde.) müzelerin hediyelik dükkanlarına saldırdık ama iyi oldu, çok da güzel oldu, bir sürü harika şey aldık zira.

Müzeleri dolaşmak bayağ yorduğu halde çıkışta gene dolaştık. Dolaşırken rastladığımız "Sumo" adlı Japon lokantasında da sushi yedik. Tabii İstanbul'da da var Japon lokantaları ama böyle değil. Yani İstanbul'da herhangi bir zamanda tüm masaları dolu bir Japon lokantasına rastlayamazsınız. Oysa burada sürekli öyle.  (İnsanların kendi yemek kültürleri olmadığı için dizi-filmlerden de bildiğimiz gibi Japon, Çin, Tai, Hint, Arjantin lokantaları falan çok popüler tabii.) Üstelik çatal-bıçak da isteyemiyorsunuz. (İstanbul'da istiyoruz çünkü.) O yüzden çubukla yemek zorunda kaldık ama iyi oldu, milletten baka baka öğrendim, daha önce geldiği kadar zor değilmiş. (Yalnız o şeylerle pilav ya da noodle nasıl yenir asla anlamıyiciğim...) Artık İstanbul'da Japon lokantasına gittiğimde rezil olmayacağım! Sushi de güzeldi. Ve tabii ki yine her yerdeki gibi Türk'e rastladık. Gerçekten hem yaşayan hem turist çok fazla Türk var.  Yani İngilizce bilmeseniz bile idare edebilirsiniz çünkü her yerde size yardım edecek bir Türk bulmanız mümkün. (Burası böyleyse Almanya'yı düşünemiyorum bile - mini, pardon, devasa Türkiye olmalı.)
Sonra hediyeliklerden bir sürü şey aldık. Bugün bayağ alış veriş yaptık.  En azından kendimiz için yaptığımız alış veriş bitti. Görgüsüzlük ederek millete alacaklarımızı daha sonraya bıraktık. Aslında pek güzel şeyler bulamadık hediyelik çünkü dediğim gibi, hediyelikler konusunda, uluslar arası bir sıkıntı var belli ki. 
Ben yorgunluktan ölmeden önce bugünlük bu kadar!

GÜN ÜÇ
Westernkerk

Westernkerk'ün kulesine çıktık ve kiliseyi gezdik. Zorlu bir çıkış oldu ama en azından düşmek imkansızdı çünkü merdiven sahanlığı çok dardı. Ama değdi: Manzara kesinlikle harikaydı.
İniş ise daha bile zordu çünkü geri geri iniliyor. Bu arada burası fazla ünlü değil galiba ama ben öneririm. Anne Frank evinin yanında dikkat çekemiyor olsa gerek.  Peki neden Anne Frank evinden bahsetmiyorum?  Çünkü giremedik. Günün her saatinde arka sokağa dek uzanan bir kuyruk oluyor. Zaten az kaldığımız için vaktimizi o kuyrukta harcamaya cesaret edemedik ama bir dahaki gelişimde mutlaka gitmek istiyorum. 
İşte buraya çıktım...

Ama bu manzaraya değdi sanrım, hı, ne dersiniz?

Daha son başka bir kiliseye gittik: Yine bir protestan kilisesi olan (Gerçi bu ilk başta Katolik kilisesiymiş.) Nieukerk'e. Yine çok güzeldi ama doğrusu Westernkerk kadar değil. Sadece kulesi olmadığından değil, aynı zamanda, katolik kilisesinden çevrilen bir protestan kilisesi olduğu için aydınlanmayı temsil eden protestan kiliselerinin iç açıcılığına tamamen ulaşamamış. (Westernkerk çok aydınlık ve katolik kiliseleri kadar gösterişli değildi örneğin ama Nieukerk hala yeterince aydınlık değil ve hala bir katolik kilisesinin ihtişamını taşıyor.)




Westernkerk: Ne kadar sade (bir kilise için) ve güzel değil mi?


Nieukerk. Gördüğünüz gibi arada kalmış. Fakat vitrayların güzelliğine diyecek yok. 
Annem Old Church'e de gitmek istedi (Kime yol sorsak bize güldü çünkü şehirde bir sürü eski kilise var ama bizim aradığımız turistik yerler haritasında olandı.) ama vazgeçtik çünkü zaten kapalıydı ve yeterince kilise gördüğümüze karar verdik. Böylece istikamet Sex Müzesi'ne çevrildi.

Önceden çok istekli olmama rağmen sonradan vazgeçmiştim ama gelmişken gireyim deyip girdim. Girmez olaydım, girmemle çıkmam bir oldu zaten, 4 euro boşa gitti.... Biz tabii "müze" deyince bilgi verici bir şeyler beklemiştik saf gibi ama neredeee... Sol taraftaki vitrinde garip garip heykel ve resimler sergilenirken sağ taraftaki vitrinde gerçek boyutlardaki fahişe-pezevenk mankenleri duruyordu. Pardesüsünü açıp malını sergileyerek kahkaha atan robotu görünce attığım beş adımı gerisingeri gittim ve müzeden çıktım.  Annem de en fazla 10 dakika daha kaldı zaten ve söylediğine göre daha ileride de bilgi nağmına bir şey yokmuş: Yine seks pozisyonlarını gösteren çeşitli heykeller, resimler, mankenler. İlgi çekici tek şey playboy dergisinin olmadığı dönemlerde üstünde çıplak kadın resimleri bulunan kartlarmış. Kısacası müze değil, erotic shop gibi bir yer, sadece hiçbir şey satılmıyor. Sıradaki uyuşturucu kokan tiplerden anlamalıydık ya neyse... Biletçiye de rezil oldum, bilet alırken garip garip bakan adam, daha bir dakika olmadan çıktığımı görünce kıs kıs güldü. Haklıydı.

Sonra kanal turuna çıktık. Tabii ki kanal turu çok güzeldi. Üstelik bildiğimiz yerlerde değil bilmediğimiz yerlere götürdü. Ayrıca gittiğimiz yerler hakkında kulaklıklarla bilgi de verildi. Hem pek çok yer görmüş hem bilgi edinmiş oldum. Kanal turu harikaydı işte.

Kanal turunda pek fazla resim çekmediğim ve çektiklerim de güzel olmadığı için koyamıyorum.

Ondan sonra annemin arkadaşıyla buluştuk ve onun tavsiyesiyle Rembrant'ın evine gittik. Fena değildi ama mutlaka görmeniz gereken bir yer değil, sanat meraklısıysanız bile, sıkı Rembrant hayranlarının hoşuna gidebilir ancak. En ilginç yanı 18. yüzyıl yaşantısı hakkında verdiği bilgiler.

Ardından market dolaştık. Bir sürü ıvır zıvır aldık ama fiyatlarını liraya çevirdiğinizde bile Türkiye'de bulabileceğinizden daha ucuza geliyorlar. (Mesela 3 euroya 7 tane tahta askı aldık. Annem 5 euroya falan üç tane okuma gözlüğü aldı. Ben de 2 euroya çakma stabilo aldım. Ve tabii dünya kadar abur cubur...) Hediyelik mağazalarda harcadığımız vakti marketlerde harcasak daha iyi olurdu doğrusu. (Annem her gün kürtettiği insanlar için dandik hediyelikler almak istemeseydi...)

Rembrantplenium market alış verişi dışında gelinecek bir yer değil. Turistik değil ve turistler sıcak karşılanmıyor pek. Yani kimse size kötü davranmıyor ama günlük hayatlarına karışmanız garipseniyor. Herhangi bir binasını alıp İstanbul'un herhangi bir semtine koysan kiralar fırlar ama şehrin diğer bölgeleriyle kıyasla pek güzel bir bölge değil.

Yani Amsterdam cennete çok yakın ama DEĞİL. Uyuşturucu kokusu ve bisiklet terörü bir süre sonra bezdiriyor. Bunu şikayet etmek için söylemiyorum, hep övdüm, biraz da kötü yanlarından söz edeyim dedim sadece ki fazla nazar değdirmeyin. *dev bir laleyle öldürülür ve organları dev takunyalara konularak cehennem hediye mağazasının vitrinlerini süsler*

Fazla yüklerimizi bırakmak için tramvayla otele dönerken annem 2 gündür aşina olduğumuz yerler hakkında "Yarın bu saatte burada olmayacağız" deyince önce biraz hüzünlendim ama burada olmuş olmamız bile öyle güzel ki. Duraktan otele doğru yürürken yanından geçtiğim evlere dokundum hep. Sevdiğim şeylere dokunurum.  Denize dokunurum.  Bitkilere dokunurum. Hayvanlara dokunurum.  İnsanlara dokunurum. Sanat eserlerine dokunurum. (Evet, yasak olsalar bile ki çoğu zaman öyledirler zaten ama bu benim için bir "gelenek" ve evet, Rijks ile Van Gogh'daki eserlere de dokundum. Küçük bir not: İnsanlar öyle güvençli ki  dünyanın en değerli eserlerine dokunmanız bile teknik olarak mümkün - bu eller size  garanti veriyor.) Dokunurum, bir iz bırakmak için değil, bir iz almak için. Benim elimin oraya değmiş olması o binayı hiç mi hiç ilgilendirmiyor ama o binaya dokunmuş olmak bu eller için önemli.  İnsanlara iz bırakmak için dokunabilirdim, eğer bu iz onlar için yara ya da pislik gibi istenmeyecek bir şey olmasa,  ne yazık ki öyle kabiliyetlerim yok ama bana kendisine dokunma izni veren insanlara dokunmayı önemsiyorum. Çünkü dokunmak sevdiğin bir şeyi kendine katmak anlamına geliyor, duyguların somut hali gibi, soyutu somuta çevirmek gibi ya da... Bilemiyorum.  Sadece dokunmak önemli. (Hayır, gerçekten ucubik bir sapık değilim, Sex Müzesiyle karşılaşana dek ben de öyle düşünüyordum ama gerçekten sapık olmak için beş adımdan fazla dayanmak gerekiyor olmalı. Aslında bu sapıklık işleri konusunda emin değilim.  Üzgünüm.)
Otele eşyalarımızı bıraktıktan sonra yemek yemek üzere lokantaya gittik, orada uzun süre oturup otele dönmeyi, dönüş için hazırlığa koyulmayı planlıyorduk ama işler öyle yürümedi: Lokantada uzun süre oturmadık, çıkınca turistik yerlere gitmekten keşfedemediğimiz otel yakınlarında dolaşır bulduk kendimizi, sessiz sakin ama tedirgin bir sessiz sakinlik değil kesinlikle... Suç oranının sıfır olmadığı, uyuşturucu serbest (Biliyorum, çok abarttım bunu ve tamam, tutucuyum işte. Kabul ediyorum. Ne yapalım?), her şeyden önce de tamamen yabancı bir şehirde kendimi bir kez olsun tedirgin hissetmedim (Belki Red Light District'te biraz...), hatta, annem yeterince hediyelik almadığını düşündüğü için yarın sabah hediyelik mağazalarını gezerken beni otel civarında dilediğimce dolaşmam üzere bırakması için anlaştık.  Bir kez daha buraya geldiğimde yapacağım bu olacak: O güzelim kanalın yanındaki örneklerin dinlenme yeri olan çimenliklere uzanıp tüm gün etrafı seyredeceğim, belki kitap okuyacağım, çizim yapacağım, yazı yazacağım.  Öyle hediyeliklerde, turistik yerlerde, şurada burada kendimi kaybetmeyceğim. Nasıl olsa "görülmesi gereken" yerlerin büyük kısmını gördüm. "Benim görmem gereken yerleri" görmeliyim bir dahaki gelişimde. Çatı süslemeleri, ördeğin iki bacakları arasındaki fark, göl kenarına konulmuş bir bank gibi mesela...
Kısacası son gecemizi o güzelim evlerin arasında, mehtabın altında, loş ışıklı ama dinginlik verici sokak lambalarının aydınlattığı sakin sokaklarda dolaşarak kapanışı zirvede yaptık.  (Aslında kapanış sayılmaz çünkü yarın yarım gün daha buradayız: Vondelpark'a gideceğiz ama yine çok güzel olacaktır. Yani yazacak farklı şeyler olacağını sanmıyorum.)
İşte o bahsettiğim yer. Sonsuza dek burada kalabilirim. Yani sonsuza dek olmasa da uzunca bir süre...
 -İLK "MACERAMIN" SONU-

Ve genç kızın notları burada sona eriyor... Durun durun, hemen şenliğe başlamayın, sadece aptal bir şakaydı! Aslında böyle şeylerin şakasını bile yapmam. (Yine saçma inanışlarım yüzünden.) Neyse... 4. günümde tahmin ettiğim gibi yazacak fazla bir şey olmadığından o gün hakkında not almadım. Vondelpark harikaydı ama neyse ki burada da hala güzel parklar var - her ne kadar nesilleri tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olsa da... Vondelpark'ı gezdik, biraz daha alış veriş yaptık, sonra da ben hapse girmeden ülkeyi hızlıca terk ettik. İşte bu şaka değil.
Ulaşım sistemleri gerçekten boktan. Hani biz akbillerimizle istediğimiz kadar basabiliriz ya? Bunlarda yok bir kere öyle şey. Böyle bir şey olmadığı gibi, bunu yapamamanız için, inerken de basmak zorundaymışsınız. Ne biri bize bunu söyledi, ne birini basarken gördük, ne de son güne dek tramvayda yapılan anonsları duyduk. Gerçekten çok saçma. Benim kartım check-in dedikleri şeyi yapmadığım için iptal oldu ama anneminkine kendi dibidikliği sayesinde bir şeycik olmadı: Bastığına emin olamadığı için tekrar basıyormuş çünkü.
Neyse, gelelim, benim genel analizime:
 
Şehrin muhtelif yerlerinde çekilmiş resimler.
Bir kere gerçekten masal şehri. Devamlı durup fotoğraf çekmek/fotoğraf çekilmek istiyorsunuz ve bu insanlara garip geliyor çünkü onlar için o normal bir sokak. Yani birinin durup apartmanınızın fotoğrafını çektiğini ya da mahallenizde poz verdiğini düşünsenize? Böyle bir şey bu onlar için. Çünkü her yer güzel. Gerçekten çirkin hiçbir yer yok. Damsquare'in etrafı şehrin en kötü yeri ama orası bile tüm o genel evleri, coffie shopları, marihuana kokusunu çıkardığınızda estetik bir yer. "Eksiği yok fazlası var" denir ya öyle işte.
Yalnız "bisiklet terörü" var. Tamam, bisiklet kullanıp çevreyi kirletmiyorsunuz, egzoz dumanı ve trafik yok, güzel ama... Hani burada bisiklete gezmek için binilir ya? (Tabii bir yerden bir yere gitmek için de kullanılabilir ama yine de "bisiklete binmek" işi eğlencelidir.) Onlar için böyle değil. Bisikletleri tamamen bizim araba kullandığımız gibi kullanıyorlar ve burada ne kadar çok araba varsa orada da o kadar bisiklet var. Üstelik buradan gelen birinin orada bisiklet sürmesi mümkün değilmiş çünkü kendince kuralları varmış. Bisikletliler arasındaki kuralları bilmem de biz yayaları bağlayan kural bisiklet yoluna girmemek oluyor ve bisikletliler yaya yoluna girebiliyorlar ama siz bisiklet yoluna girdiğinizde büyük olay çıkarıyorlar.
Sonra marihuana konusu. Özellikle Dam Meydanı'nın etrafındaki bölgeler marihuana kokusundan geçilmiyor. O iğrenç kokunun marihuana kokusu olduğunu nereden anladığımızı soracak olursanız 1- Daha önce duyduğum hiçbir kokuya benzemeyen iğrenç bir koku. ("Bu kadar iğrenç kokuyorsa millet nasıl kullanıyor?" diye soracak olursanız da İŞTE ONU HİÇ BİLMİYORUM BEN DE.) 2- Menüsünde uyuşturucu bulunan coffieshopların önünde artıyor koku. 3- Milleti içerken görüyoruz ve o kokuyu duyuyoruz. Normal sigaradan daha kalın ve kokusu farklı. Ne olabilir? Tabii ki de marihuana! Yemin ederim ya muhafazakara bağlarsınız ya sigara kullanarak dönersiniz çünkü o kokudan sonra sigara kokusu ciğerlere bayram gibi geliyor. Valla. Sigara kokusu duyduğumda durup içime çekiyordum o iğrenç kokuyu ciğerlerimden söksün diye.
Resim net olmadığı için üzgünüm.

Bir de o iğrenç kokan maddenin envai çeşit ürünü tüm hediyeliklerde mevcut: Marihuanalı kek, kurabiye, lolipop, magnet, rozet, bileklik, gözlük, şapka, tişört... Tıpkı laleler ya da takunyalar gibi ülkenin bir simgesi haline gelmiş.
Gece hayatı da sadece ve tamamen bu iğrenç kokulu madde üzerine kurulu. Mağazalar ve dükkanlar
5'te kapanıyor ve açık kalan çok az yer de sadece 10'a kadar açık. Sonra açık olan tek yer coffieshoplar ve marihuana sonrası şeker krizini gidermek için tatlı dükkanları. O kokuya dayanamazken böyle yerlerde takılacak halimiz olmadığı için mecbur eve dönüyoruz. (Ev dedim ya...) Yani arası yok. Oysa İstanbul'da geceleri içmeden bile eğlenebilirsiniz.
İnsanlar, evet, çok kibarlar fakat... Parasını verdiğiniz sürece. Yani para vermiyorsanız nazik değiller demiyorum, nazikler, o genel halleri ama bu nezaket seviyesi parayla artabiliyor/azalabiliyor. Mesela burada bir garson normal hayatında ne kadar kibarsa mesleğini yaparken de o kadar kibardır. Oysa orada saat 5'e dek aşırı kibarlar, 5'ten sonra kibarlıkları azalıyor, bunun açıklamasınıysa şöyle yapıyorlar: "Beni satın almıyorsunuz." E ama sen bana nezaketini satıyorsun kardeşim. Örneğin son gün son alış verişlerimizi yaparken girdiğimiz bir hediyelikte 2 euroluk bir bileklik aldım. (Keşke almasaydım. "I love Amsterdam" yazan bilekliği başka nerede takacağım sanki? Plastik bilekliğe 6 lira verdim gaza gelip.) Adama uzatırken para üstündeki çizgilerden masanın altına düştü. Parayı ona uzattığımı gördüğü halde bulana dek gitmemize izin vermedi. Annem acelemiz olduğunu söyleyince de dükkana girdiğimizde yüzünde güller açan adamdan "That's kinda rude but okay." diye trip yedik.
Yine de güzel memleket. Üstelik tam bana göre: Yalnızlığı umursamam, (Burada da arkadaşım var diyemem zaten.) burada kalsam da bir gece hayatım olmayacak, (Yani oradaki gece hayatının eksikliği önemsiz.) tembelim, (Her yerde bank olduğu yetmiyormuş gibi bank koyamadıkları yere sandalye koymuşlar küçücük şehirde.) çok fazla yerim, (Porsiyonlardan söz etmiş miydim?), sanat severim (Müzeler <3) ve soğuk havayı tercih ederim. (Bu mevsimde çok soğuk olduğundan söz etmiştim.) Yalnız şöyle bir sorun var: Ben çoğusuna göre dünyanın en güzelliklerinden olan İstanbul Boğazı'ndan sıkılmış insanım. (Her gün kıyısında yürüyüş yaptığım için.) Oradan sıkılmaz mıyım? Bence bir yıl sıkılmam.
Bu arada zamanımızı çok dolu dolu geçirmişiz gerçekten. 2 yarım ve 2 tam gün geçirmişiz gibi gelmiyor hiç - sanki en az 1 hafta kalmışız gibi hissediyorum... Normalde hiç böyle hissetmem ve normalde anneme çaktırmasam da (Onun için tatilden dönmek = iş demek olduğundan dolayı.) dönmekten hep mutluluk duyarım. Bu sefer hiç öyle olmadı. Orada bir ay daha kalabilirdim rahat.
Tek kötü yanı... MANYAK GİBİ PARA HARCADIK. Annemin ayırdığı parayı aşmadık ama zaten aylarca didinerek çok yüksek bir para ayırmıştı. Yani o paradan bayağ artması gerekiyordu... Aldıklarımızın resmini çektim. Ama görmemişliğimi bu kadar belli edip daha fazla görgüsüzleşmek istemiyorum. Sadece hem yemek masasını hem sehpayı kapladıklarını söyleyebilirim...
Bu arada işin ilginç yanı bizim Hollanda'dan döndüğümüz günün ertesi günü Hollandalı akrabalarımız buraya geldiler. Yani annemin kuzeni ve ailesi. Aslında daha önce gelmişlerdi (Annemin kuzeni zaten hep geliyor ama kocası ve çocukları onunla gelmiyor.) ama çok küçüklerdi o zaman. (Yine de ben kaldıkları otelde nasıl oynadığımızı hatırlıyorum.) Yani benim ilk kez oraya gitmem gibi onlar da ilk kez buraya geliyor.