2 Ağustos 2015 Pazar

MACERA GÜNLÜĞÜM

Bir önceki yazımda bahsettiğim büyük maceram buydu işte: Amsterdam'a gitmek. Neden koca yaz hiçbir yazımda bundan söz etmedim? Çünkü başıma gelen kötü şeylerin suçunu başkalarına atma huyum var. (Kısacası nazara inanıyorum.) Ama ne oldu biliyor musunuz? İŞE YARAMADI SÜRTÜKLER. Oradaydım ve buradayım. İşte büyük maceramı anlatmaya başlamadan önce üst sınıf aile çocukları için küçük bir not: Evet, milyonlarca kez yurt dışına çıkmış ve duygularını normal şekilde yaşayan sizler için, vardığım ve döndüğüm günü de sayarsak 4 günlük yurt dışı seyahetimi "büyük maceram" olarak adlandırmam size komik geliyor olabilir ama hayatında böyle şeyler pek olmayan benim için yeterince büyüktü. Belki de hiçbiriniz bu şekilde düşünmemişsinizdir ve öyleyse üzgünüm ama çok az sayıdaki arkadaşlarımın hepsi götlek oldukları için benimle çok dalga geçtiler. Agresifliğim bu yüzden dostlarım.)

GÜN BİR

Hava Alanı

9.30: Şu an hava alanındayım, annem istediğimiz yere oturamayacağımız için surat asarken, (Bence insan Amsterdam'a gidiyorken böyle şeyler için surat asmamalı.) ben biraz dolaşma bahanesiyle ondan uzaklaştım ve şu an bir köşede not defteri uygulamasına bunları yazıyorum. 
Dün eklediğim (yani bundan bir önceki) yazıdaki heyecansızlığım -neyse ki!- tamamen geçti ve hem bu yüzden hem malum sebeplerle çok mutluyum.  Heyecansızlığımı  seyahetlerden önce nedense hep kapıldığım karamsarlığıma bağlıyorum. Tembelliğin yarattığı can sıkıntısı olabilir bu, EVET, seyahate gitmeye bile üşeniyorum. Gerçi bu ilk YURT DIŞINA çıkışım olduğu için böyle hissetmem diye düşünmüştüm ama demek ki tembelliğim sınır tanımıyor.  Ne yazık ki böyleyim işte. Ama artık önemli değil! Bir yere uçakla gideceksem hava alanına vardığım an düzelirim çünkü hava alanları gerçekten çok güzel yerler. Bilmiyorum... Benim içimi açıyor. 
Annem sırada önümüzde bekleyen çocukla sohbet etmeye koyuldu.  Tahmin etmiştim zaten çünkü yabancılar ve annem çok arkadaş canlısı oluyorlar. Ne yazık ki ben değilim. Bu yüzden de şu anda annemin yanında olmadığıma çok memnunum ama... Evet. Yine tahmin ettiğim gibi beni çağırıyor.  Ama önemli değil.  5 dakikalık bir sohbet için krize girmeyeceğim.
Not: Annem, tam bir Türk'e yaraşır şekilde, ben uzakteyken hakkında her şeyi öğrenmiş: 21 yaşındaymış (Halbuki benden en fazla 1-2 yaş büyük görünüyor), Tasarım-Pazarlama okuyormuş, Manchester'a yakın bir köydenmiş (İngiliz olduğunu tahmin etmiştim zaten, İngiliz erkekleri şıp diye belli oluyor, kemik yapıları falan...) çalışıyormuş ama tatile çıkmak için bırakmış. Geziyormuş.  Anlattığına göre orada kamp yapacakmış. (Annemin tahminin aksine coffie shoplara gitmiyor.) VE ÇOK TATLI ASDFGHJKL

10.30: Boss (passaport-kontrol) başarıyla atlatıldı, tuvalette annem pisliğe, Arapların pisliğine, insanların pisliğine sövdü ve şu an duty free kısmındayız. Burası çok kalabalık ve ilk kez kalabalıktan hiç rahatsızlık duymuyorum. Çünkü... Yani şu an yanımdaki masada, nereden geldiğini bilmediğim ve önemi de olmayan, çarşaflı bir kadın ve yine nereden geldiğini bilmediğim gibi önemi de olmayan raspalı bir kadın birlikte oturuyorlar. Zaten neden oturmasınlar di mi?  Ama insanların öyle ötekileştirildiği bir ülkede büyüdüm ki acayip geliyor işte... (Evet, daha yurt dışına adım atmadan, ülkeden tiksinmeye başladım.) Kötü bir acayiplik değil tabii çünkü böyle bir yer de büyümüş de olsam kendime bunu ilke edinmedim. Bence böylesi çok daha güzel. Herkesin öteki olması ve dolayısıyla kimsenin ötekileştirilmemesi.
Neyse. Duty Free kısmı daha ucuz olur diye bekliyordum ama değilmiş. Paramı orada harcamaya karar verdim, kalırsa, buradan da dönüşte bir şeyler alacağım. O kocaman çikolata barlarının gözümü döndürmesine izin vermiyorum! (3 lira = 1 euro.)
Annem kahvesini bitirdikten sonra kalktık, son çağrı dediği için kapılara koşturduk, o sırada kaybolmuş bir çocuk gördüm, biraz ileride annesini de gördüm (Annesi olduğunu kadının yanında çocuğun ikizinin olmasından anladım.) ama annem bizi koşturttuğu için bir şey yapamadım - umarım birbirlerini bulmuşlardır ve şu an yapılan kayıp çocuk duyurusu o çocuk için değildir!
Şu an uçağa gidiyoruz. Daha önce bindim tabii ama ilk kez bu kadar uzun süre bineceğim!  Herhalde bir sonraki notu orada yazarım. 😁

Amsterdam (!!!111!!!1!1!1!)
23.30
Woah...
WOAH.
WOOOOOOOOOAAAHHHHHHHHH!!!
Pasaport kontrolünü de atlatıp Amsterdam hava alanına vardığımız an başka bir dünyaya geldiğimizi anladım. Hemen tuvalette. Çünkü benim dünyamda hiç kimse, özellikle de hiçbir genç kız, tuvalette annenizi beklerken kabin boşaldığında önce size haber vermez. "Sırasını tutsaymış" diye dalar.  Ben tuvalette annemi beklerken tam 3 farklı kız, kabinlerin boşalmasını beklediğimi düşünüp, girmeden bana haber verdi. Bu aslında anormal bir şey değil - yani öyle olmamalı çünkü basit bir görgü kuralı. İşte o zaman neden annemin ve diğer tüm biraz yer görmüş, kültürlü, görgülü insanların sürekli şikayet ettiklerini anladım çünkü düşündüğümden bile daha hayvani bir yerde yetiştirilmişim ki bu basit görgü kurallarının kullanımı karşısında hayrete düşüyor ve hayran kalıyorum.  Zaten insanlar. İnsanlar o kadar kibarlar ki... Gerçekten anlatamam. Güler yüzle karşılanmayıp güler yüzle uğurlanmadığımız hiçbir mağaza olmadı şu ana dek. (Çok kalabalık olan hediyelik eşya dükkanları hariç.)  Zaten herkes çok kibar, cana yakın, sevecen... Ellerinden geldiğince sohbet açmaya çalışıyorlar hep. 
Şehir... Kısaca şöyle diyeyim: Şehrin güzel yerleri ile kötü yerlerini birbirinden ayıran tek şey mağazalar. Tabii ki güzelliğiyle dikkat çeken binalar var ama kötü yerindeki binalar ile güzel yerindeki binalar arasında pek bir fark yok. (İstanbuldaki gecekondu-köşk farkına rastlamanız mümkün değil.) Hepsi bildiğimiz Amsterdam evleri. Sadece bazısı daha güzel hepsi o. Sokaklar da.  Her sokak ayrı güzel. Gerçekten. Bir tane çirkin binaya ya da sokağa rastlamadım henüz. İnanmak güç geliyor (Gerçi Avrupa'ya gittiyseniz gelmeyebilir çünkü Avrupa'da her yer böyleymiş.), biliyorum, ben de hala inanmakta zorlanıyorum ama sahiden öyle. Hem de her yer yemyeşil. Ya şu milliyetçi herifleri hiç anlamıyorum gerçekten. İnsanlar burayı kendileri yaratmış ve masal şehrine çevirmişler. Bizse elimizde olan cennetti cehenneme çeviriyoruz. Buradan o yere döneceğim için üzülüyorum. Neyse... (Anladığınız gibi burada aldığım her nefesle yaşadığım yere olan tiksintim artıyor ve nasıl geri döneceğim hakkında hiçbir fikrim yok: Annemi beni kilise avlusuna bırakması konusunda ikna etmeye çalışıyorum)
Görgüsüzlük etmek istemezdim arkadaşlar ama etmekten kendimi alamayacağım ne yazık ki. Otel odamızın manzarasına bakar mısınız lütfen? Zengin değiliz biz. Şehrin orta halli bir otel odasının manzarası bu. O terastan sarkınca görünen bahçeler bile öyle güzel ki.

Otele vardığımızda saat dörttü. Hızlıca eşyaları yerleştirdik, mükemmel manzaralı otel odamıza fangasm geçirdik, sonra da hemen dışarı fırladık zaten. Yalnız sahiden küçük bir şehir. Yani birkaç saatte bile şehrin önemli kısmını dolaştık bile diyebilirim. Dönerken tramvayla döndük ama. Bu kadar erken dönmüş olmamızın sebebi ise yorgunluk ve doğrusu soğuk.  Annem gelmeden hava durumuna bakmayı akıl etmişti iyi ki, yoksa burada yazlık kıyafetlerle ne yapardık, hiç bilmiyorum çünkü hava BUZ GİBİ. Gerçekten. Yağmur yağıp duruyor zaten. Bu annemin biraz moralini bozsa da bence daha iyi.  Üşümeyi her zaman sıcağa tercih ederim. İnsanı dinç tutar - ya da en azından beni.

En çok görmek istediğim yerlerden biri olan Red Light District'i (Kırmızı Fener Sokağı) de gördüm ama doğrusu çok etkilenmedim. Şehrin diğer yerleri kesinlikle daha güzel. Beyoğlu'nun çok daha marjinal versiyonu diyebilirim.  Marihuana çeken penis mıknatısları, bong, otlu çikolatalar satan yerleri  geçip, menüde çeşitli uyuşturucuların bulunduğu coffie shoplar görünmeye başlayınca yaklaştığınızı anlıyor, vitrinde sergilenen yarı çıplak kadınları ve sex shopları görünce ulaşmış oluyorsunuz.

Çıplak kadınların vitrinde sergilendiği bir yer olduğunu bildiğim halde görünce inanamadım. Bir an heykel sandım, sonra hareket etti, illüzyon diye düşündüm. (İnanmamakta ısrar etmişim resmen.) Sen de çok aptalmışsın diye düşünmeyin, vitrinler, öyle bir kırmızı ışıkla aydınlanıyor ki kadınlar çok değişik görünüyor. Yanlışlıkla gördüğüm kadının görüntüsünü hala hatırlıyorum. Asyalıydı. Ondan sonra diğer kadınlara bakmadım bile ama utandığım ya da onun gibi bir şey yüzünden değil. Sadece bunun insanlık dışı olduğunu düşündüm. Yani tamam, bu "kendi kararı" olabilir ve bunun için para alıyor ama yine de korkunç çünkü orası turistik bir yer ve insanlar genelde "uuu çok seksi" diye değil, "aaa, kendini satan karı, ne kadar ilginç" diye bakıyor sanki karşısındaki bir objeymiş gibi ama orada bir insan duruyor... Bu yüzden bakmadım işte.

Gelelim uyuşturucu konusuna. Evet, Hollanda'da yasal falan, tamam ama bu kadar ulu orta olmasını beklemiyordum her şeyin... Tüm kusurlarına rağmen İstanbul'da, saat dokuzda, yolda kafası iyi tiplere rastlama ihtimaliniz çok düşüktür.  "Orada rastlasan ne olacak ki?" demeyin. Red Light District'te yürürken herifin biri gelip omzuma geçirdi, bile isteye diyemem ama kesinlikle yanlışlıkla değil, ben tepki gösterince de dönüp bağırdı ama Türkiye'de birine çarpınca bağıracagınız türden değil. Dillerini bilmesem de ağzından çıkan kelimelerin anlamı olmadığını bilmek için ifadesiz gözlerine bakmak yeterliydi. Tıpkı orada karşılaştığım ne dediği belirsiz ve yüz ifadesi, hareketleri, davranışları değişik diğerleri gibi... (Mesela "koka moka" diye dolaşan herif.) Zaten annem aşırı karşı olduğu için (Uyuşturucu içmek dışında yapacağım her şeyi affedebileceğini ama bunu asla affetmeyeceğini söyler hep - şu eskiden uyuşturucu bağımlısı olan arkadaşı yüzünden olsa gerek...) hiçbir şekilde denemeyi düşündüğüm bir şey değil ama bugünden sonra KESİNLİKLE denemeyeceğimi anladım. Asla. Bir kere duygularını fazlasıyla yoğun yaşayan ve dolayısıyla ergenliğin diplerinde süzülen biri olarak o kafaya ulaşmak için hiçbir kimyasala ihtiyaç duymuyorum. O kafa ulaşmak isteyebileceğiniz bir kafa değil zaten. Ayrıca o hale gelmeyi istemem. (O hal = kendini bilmez bir canavar.) "Nasıl olsa birileri, bir şekilde bulacak, öyle bulmasındansa böyle bulması daha güvenli" mantığını kısmen anlıyorum ama... Yani böyleyken bağımlı olmamak ve bağımlıyken de  bırakmak çok zor görünüyor. Ayrıca gerçekten ulu orta kullanılacak bir ürün değil. Ne kişinin o halde görünmek isteyeceğini ne de milletin onları o halde görmek isteyeceğini sanmıyorum. (Ben hiç istemezdim.)

Belki beni tutucu bulabilirsiniz ama bulursanız bulun açıkçası.

Bana çarpan adam annemi bayağ korkutunca oradan hızla uzaklaştık. Tabii o saatten sonra pek bir şey fark etmiyor, her yerde var, dediğim gibi sigara niyetine içildiği için. Karnımız çok aç olmasa da deneme amaçlı şu külahta satılan patateslerden aldık.  Küçük boyu bile, iri ve kırmızı yanaklı Hollandalılara yaraşır şekilde, devasa. Ben, karnı tokken bile sorunsuz tıkınan ve kesinlikle yaşamak için değil yemek için yaşayan ben, bitiremedim ki bu da "tabakta bıraktığım" sayılı yemeklerdendir. O kadar sıra beklediğim halde bitiremedim.

Bir de o patatesi yağmur altında  yiyorsanız... Dediğim gibi çok soğuk ve habire yağmur yağmakta.
Gidip tramvay durağına sığındık. (Otobüslerin durduğu hiçbir yer görmedim, zaten çok fazla otobüs de görmedim, tramvaylar ise her yerde.) Fırsattan istifade de otelin yakınına giden otobüsü bulmaya çalıştık haritada ama harita gerçekten çok karmaşıktı. Otobüslerin üstünde de sadece kalktıkları yer yazıyor. Ama insanların pratik bir otobüs sistemine ihtiyaçları yok. Çünkü her yere bisikletle gidiyorlar.  Yani bisikletli göremeyeceğiniz tek bir yer bile yok. Güzel şey tabii ama burada yaşamaya başlasam fena dışlanırdım herhalde çünkü bisiklete binmeyi bilmiyorum.  (Evet. İşte. Benden skandal itiraf.)

Neyse. Burası güzel. Ben iyiyim. Yarı  Rijks ve Van Gogh müzelerine gideceğim. Özellikle Van Gogh için feci heyecanlıyım. Her şey harika!

GÜN İKİ

YORGUNLUKTAN GEBERİYORUM.
Aslında bunu yazmaya bile üşenirdim ama hayır, kararlıyım, ilk yurt dışı seyahatimdeki gözlemlerimi düzenli bir şekilde kaydedeceğim. u_u
Bugün en sevdiğim elbiselerimden birini giydim ama hava soğuk olduğu için altına kilotlu çorap da giymek zorunda kaldım ve çorap ikide bir kıçımdan kaydığı için azap dolu bir gün oldu. Amsterdam'da bile anksiyete krizi geçirmeyi başardım. Kendim azap çektiğim gibi surat asarak (Elimde değil ama o anlamıyor.) anneme de çektirdim. Evet, beni sevmeyenler, ilkin sizi memnun etme işini hallettiğime göre şimdi asıl işime geçebilirim: Sizi mutsuz etme işime. ;) (Güzeli sona saklama mantığı.)
HARİKAYDI. 
KENDİ GÖZLERİMLE VAN GOGH'UN ESERLERİNİ GÖRDÜM.
RIJKS MÜZESİNİ GEZDİM.
GERÇEK BİR JAPON RESTORANINA GİTTİM.
AMSTERDAM'DAYDIM VE HALA DA ORADAYIM.
Yarınki planla birlikte bütün Amsterdam'ı doyum tokum gezmiş olacağım umarım.
Ben bugünü anlatayım.
Resim koymayacağım dediysem de vitrayların güzelliğini göstermeden edemem.

RIJKS MÜZESİ

Resim koymuyorum çünkü merak ederseniz zaten internette müzedeki eserlerin muhteşem fotoğraflarını bulabilirsiniz sanırım. Ayrıca çok fazla fotoğraf çekmedim. Artık her şey internette olduğundan böyle şeyler için uğraşmayı saçma ve gereksiz buluyorum. Her güzelliğin fotoğrafını çekmek için uğraşmak yerine tadını çıkarmaya çalıştım.  Ama müzeye 9'da gelmiştik ve Van Gogh müzesi için 1'de randevumuz vardı. (Normalde müzeye saatle randevu almazsanız ama neden saat sorulduğunu göreceksiniz.) O muazzam binayı gördüğümüz halde bütün müzeyi 4 saatte dolaşabileceğimizi düşünmek tamamen bizim şapşallığımız aslında. TABİİ Kİ 4 saat yetmedi. Rijks tüm gününüzü ayırarak gezmeniz gereken bir yer. Bunun nedeni sadece çok fazla ve çok önemli eserlere sahip olması değil, aynı zamanda, sonradan öğrendiğimize göre kısa bir süre öncesine dek 10 yıldır restorasyonda olmasına rağmen mimari planının çok karmaşık olması. Ama eserler bir yana, kendisi bile bir sanat eseri, ona laf yok.

VAN GOGH MÜZESİ

Fakat daha harika bir şey varsa o da Van Gogh müzesidir. Öncelikle şunu bilmelisiniz ki gözümde Van Gogh'u geçebilecek başka bir ressam hiç olmadı ve yok da. (Olmayacak demiyorum ama doğrusu sanmıyorum.)
Dolayısıyla zaten baştan kazanmıştı ama beklentilerimi hiç boşa çıkarmadı. (Sadece Yıldızlı Gece tablosunun olmaması beni çok üzdü, acaba nerede o tablo, eve gidince bakmayı unutmamalıyım.) Tabii ki Rijsk Müzesi kadar gösterişli bir bina değil ama sadeliğiyle güzel. Üstelik teknolojiden de yararlanmışlar: Mesela eserleri mikroskop altında inceleyerek boya katmanlarını görebiliyorsunuz ya da sanatçı bakışıyla perspektifi yakalayabiliyorsunuz. Bu arada müzede sadece Van Gogh'un eserleri yok, arkadaşlarının, (Gaugin, Bernard, Toulouse gibi başka büyük resaamlar.) ilham aldıklarının ve ondan ilham alanların eserlerine de yer verilmiş.

Doğrusu orta çağ ve rönesans döneminin ağır başlı eserleryle dolu Rijks'den sonra Van Gogh o canlı renkleriyle insanın içini açıyor. Tamam, tabii ki orta çağ ve rönesans dönemi eserleri çok değerli, porteler ve dini motifler filan, çizimleri muazzam bir yetenek istiyor elbette... Ona sözüm yok fakat kesinlikle "yaratıcı" değiller ve bence sanatın anahtarı yaratıcılıktır. Rönesans dönemine dek tek çizdikleri dinlerine olan resmen hastalıklı düşkünlükleri zaten. İsa'nın ve azizlerin, azizelerin, inananların çektiği acılardan başka hiçbir şeyi resmetmemişler. Ne zaman ki hümanizm akımı çıkmış o zaman sanat hayatı biraz toparlanmış bence. Empresyonizmin doğuşuyla da yoluna girmiş. Empresyonistlerin tamamını severim ama Van Gogh başkadır. Hem kendi kişiliği hem ressam kişiliği olarak özel bir sevgi besliyorum kendisine. Ona inandıkları ve bugün onu tanımamızı sağladıkları için ailelerine de ayriyeten teşekkürlerimi yolluyorum.

Bu arada müze aşırı kalabalıktı. İyi ki gelmeden önce bilet almışız çünkü muazzam bir kalabalık vardı. Önce anlam veremedik (Çünkü Rijks o kadar kalabalık değildi.) ama içeri girince anladık ki gittiğimiz gün ölüm yıl dönümüymüş. Aşağıya resmini koyduğum çiçeklerden yapılan çalışma da ölüm yıl dönümü içinmiş.


Varlığımın fazla rahatsızlık vermesini önlemek için bu resmi küçük olarak koyuyorum: Çiçeklerden yapılmış Van Gogh resmini fark edebiliyorsunuz zaten.

Normal hediyelik mağazalarda çok güzel şeyler bulamadığımız için (Dünyada genel olarak bir hediyelik sıkıntısı olduğunu fark ettim: Magnetler, biblolar, hediyelikler birkaç yıldır çok zevksiz her yerde.) müzelerin hediyelik dükkanlarına saldırdık ama iyi oldu, çok da güzel oldu, bir sürü harika şey aldık zira.

Müzeleri dolaşmak bayağ yorduğu halde çıkışta gene dolaştık. Dolaşırken rastladığımız "Sumo" adlı Japon lokantasında da sushi yedik. Tabii İstanbul'da da var Japon lokantaları ama böyle değil. Yani İstanbul'da herhangi bir zamanda tüm masaları dolu bir Japon lokantasına rastlayamazsınız. Oysa burada sürekli öyle.  (İnsanların kendi yemek kültürleri olmadığı için dizi-filmlerden de bildiğimiz gibi Japon, Çin, Tai, Hint, Arjantin lokantaları falan çok popüler tabii.) Üstelik çatal-bıçak da isteyemiyorsunuz. (İstanbul'da istiyoruz çünkü.) O yüzden çubukla yemek zorunda kaldık ama iyi oldu, milletten baka baka öğrendim, daha önce geldiği kadar zor değilmiş. (Yalnız o şeylerle pilav ya da noodle nasıl yenir asla anlamıyiciğim...) Artık İstanbul'da Japon lokantasına gittiğimde rezil olmayacağım! Sushi de güzeldi. Ve tabii ki yine her yerdeki gibi Türk'e rastladık. Gerçekten hem yaşayan hem turist çok fazla Türk var.  Yani İngilizce bilmeseniz bile idare edebilirsiniz çünkü her yerde size yardım edecek bir Türk bulmanız mümkün. (Burası böyleyse Almanya'yı düşünemiyorum bile - mini, pardon, devasa Türkiye olmalı.)
Sonra hediyeliklerden bir sürü şey aldık. Bugün bayağ alış veriş yaptık.  En azından kendimiz için yaptığımız alış veriş bitti. Görgüsüzlük ederek millete alacaklarımızı daha sonraya bıraktık. Aslında pek güzel şeyler bulamadık hediyelik çünkü dediğim gibi, hediyelikler konusunda, uluslar arası bir sıkıntı var belli ki. 
Ben yorgunluktan ölmeden önce bugünlük bu kadar!

GÜN ÜÇ
Westernkerk

Westernkerk'ün kulesine çıktık ve kiliseyi gezdik. Zorlu bir çıkış oldu ama en azından düşmek imkansızdı çünkü merdiven sahanlığı çok dardı. Ama değdi: Manzara kesinlikle harikaydı.
İniş ise daha bile zordu çünkü geri geri iniliyor. Bu arada burası fazla ünlü değil galiba ama ben öneririm. Anne Frank evinin yanında dikkat çekemiyor olsa gerek.  Peki neden Anne Frank evinden bahsetmiyorum?  Çünkü giremedik. Günün her saatinde arka sokağa dek uzanan bir kuyruk oluyor. Zaten az kaldığımız için vaktimizi o kuyrukta harcamaya cesaret edemedik ama bir dahaki gelişimde mutlaka gitmek istiyorum. 
İşte buraya çıktım...

Ama bu manzaraya değdi sanrım, hı, ne dersiniz?

Daha son başka bir kiliseye gittik: Yine bir protestan kilisesi olan (Gerçi bu ilk başta Katolik kilisesiymiş.) Nieukerk'e. Yine çok güzeldi ama doğrusu Westernkerk kadar değil. Sadece kulesi olmadığından değil, aynı zamanda, katolik kilisesinden çevrilen bir protestan kilisesi olduğu için aydınlanmayı temsil eden protestan kiliselerinin iç açıcılığına tamamen ulaşamamış. (Westernkerk çok aydınlık ve katolik kiliseleri kadar gösterişli değildi örneğin ama Nieukerk hala yeterince aydınlık değil ve hala bir katolik kilisesinin ihtişamını taşıyor.)




Westernkerk: Ne kadar sade (bir kilise için) ve güzel değil mi?


Nieukerk. Gördüğünüz gibi arada kalmış. Fakat vitrayların güzelliğine diyecek yok. 
Annem Old Church'e de gitmek istedi (Kime yol sorsak bize güldü çünkü şehirde bir sürü eski kilise var ama bizim aradığımız turistik yerler haritasında olandı.) ama vazgeçtik çünkü zaten kapalıydı ve yeterince kilise gördüğümüze karar verdik. Böylece istikamet Sex Müzesi'ne çevrildi.

Önceden çok istekli olmama rağmen sonradan vazgeçmiştim ama gelmişken gireyim deyip girdim. Girmez olaydım, girmemle çıkmam bir oldu zaten, 4 euro boşa gitti.... Biz tabii "müze" deyince bilgi verici bir şeyler beklemiştik saf gibi ama neredeee... Sol taraftaki vitrinde garip garip heykel ve resimler sergilenirken sağ taraftaki vitrinde gerçek boyutlardaki fahişe-pezevenk mankenleri duruyordu. Pardesüsünü açıp malını sergileyerek kahkaha atan robotu görünce attığım beş adımı gerisingeri gittim ve müzeden çıktım.  Annem de en fazla 10 dakika daha kaldı zaten ve söylediğine göre daha ileride de bilgi nağmına bir şey yokmuş: Yine seks pozisyonlarını gösteren çeşitli heykeller, resimler, mankenler. İlgi çekici tek şey playboy dergisinin olmadığı dönemlerde üstünde çıplak kadın resimleri bulunan kartlarmış. Kısacası müze değil, erotic shop gibi bir yer, sadece hiçbir şey satılmıyor. Sıradaki uyuşturucu kokan tiplerden anlamalıydık ya neyse... Biletçiye de rezil oldum, bilet alırken garip garip bakan adam, daha bir dakika olmadan çıktığımı görünce kıs kıs güldü. Haklıydı.

Sonra kanal turuna çıktık. Tabii ki kanal turu çok güzeldi. Üstelik bildiğimiz yerlerde değil bilmediğimiz yerlere götürdü. Ayrıca gittiğimiz yerler hakkında kulaklıklarla bilgi de verildi. Hem pek çok yer görmüş hem bilgi edinmiş oldum. Kanal turu harikaydı işte.

Kanal turunda pek fazla resim çekmediğim ve çektiklerim de güzel olmadığı için koyamıyorum.

Ondan sonra annemin arkadaşıyla buluştuk ve onun tavsiyesiyle Rembrant'ın evine gittik. Fena değildi ama mutlaka görmeniz gereken bir yer değil, sanat meraklısıysanız bile, sıkı Rembrant hayranlarının hoşuna gidebilir ancak. En ilginç yanı 18. yüzyıl yaşantısı hakkında verdiği bilgiler.

Ardından market dolaştık. Bir sürü ıvır zıvır aldık ama fiyatlarını liraya çevirdiğinizde bile Türkiye'de bulabileceğinizden daha ucuza geliyorlar. (Mesela 3 euroya 7 tane tahta askı aldık. Annem 5 euroya falan üç tane okuma gözlüğü aldı. Ben de 2 euroya çakma stabilo aldım. Ve tabii dünya kadar abur cubur...) Hediyelik mağazalarda harcadığımız vakti marketlerde harcasak daha iyi olurdu doğrusu. (Annem her gün kürtettiği insanlar için dandik hediyelikler almak istemeseydi...)

Rembrantplenium market alış verişi dışında gelinecek bir yer değil. Turistik değil ve turistler sıcak karşılanmıyor pek. Yani kimse size kötü davranmıyor ama günlük hayatlarına karışmanız garipseniyor. Herhangi bir binasını alıp İstanbul'un herhangi bir semtine koysan kiralar fırlar ama şehrin diğer bölgeleriyle kıyasla pek güzel bir bölge değil.

Yani Amsterdam cennete çok yakın ama DEĞİL. Uyuşturucu kokusu ve bisiklet terörü bir süre sonra bezdiriyor. Bunu şikayet etmek için söylemiyorum, hep övdüm, biraz da kötü yanlarından söz edeyim dedim sadece ki fazla nazar değdirmeyin. *dev bir laleyle öldürülür ve organları dev takunyalara konularak cehennem hediye mağazasının vitrinlerini süsler*

Fazla yüklerimizi bırakmak için tramvayla otele dönerken annem 2 gündür aşina olduğumuz yerler hakkında "Yarın bu saatte burada olmayacağız" deyince önce biraz hüzünlendim ama burada olmuş olmamız bile öyle güzel ki. Duraktan otele doğru yürürken yanından geçtiğim evlere dokundum hep. Sevdiğim şeylere dokunurum.  Denize dokunurum.  Bitkilere dokunurum. Hayvanlara dokunurum.  İnsanlara dokunurum. Sanat eserlerine dokunurum. (Evet, yasak olsalar bile ki çoğu zaman öyledirler zaten ama bu benim için bir "gelenek" ve evet, Rijks ile Van Gogh'daki eserlere de dokundum. Küçük bir not: İnsanlar öyle güvençli ki  dünyanın en değerli eserlerine dokunmanız bile teknik olarak mümkün - bu eller size  garanti veriyor.) Dokunurum, bir iz bırakmak için değil, bir iz almak için. Benim elimin oraya değmiş olması o binayı hiç mi hiç ilgilendirmiyor ama o binaya dokunmuş olmak bu eller için önemli.  İnsanlara iz bırakmak için dokunabilirdim, eğer bu iz onlar için yara ya da pislik gibi istenmeyecek bir şey olmasa,  ne yazık ki öyle kabiliyetlerim yok ama bana kendisine dokunma izni veren insanlara dokunmayı önemsiyorum. Çünkü dokunmak sevdiğin bir şeyi kendine katmak anlamına geliyor, duyguların somut hali gibi, soyutu somuta çevirmek gibi ya da... Bilemiyorum.  Sadece dokunmak önemli. (Hayır, gerçekten ucubik bir sapık değilim, Sex Müzesiyle karşılaşana dek ben de öyle düşünüyordum ama gerçekten sapık olmak için beş adımdan fazla dayanmak gerekiyor olmalı. Aslında bu sapıklık işleri konusunda emin değilim.  Üzgünüm.)
Otele eşyalarımızı bıraktıktan sonra yemek yemek üzere lokantaya gittik, orada uzun süre oturup otele dönmeyi, dönüş için hazırlığa koyulmayı planlıyorduk ama işler öyle yürümedi: Lokantada uzun süre oturmadık, çıkınca turistik yerlere gitmekten keşfedemediğimiz otel yakınlarında dolaşır bulduk kendimizi, sessiz sakin ama tedirgin bir sessiz sakinlik değil kesinlikle... Suç oranının sıfır olmadığı, uyuşturucu serbest (Biliyorum, çok abarttım bunu ve tamam, tutucuyum işte. Kabul ediyorum. Ne yapalım?), her şeyden önce de tamamen yabancı bir şehirde kendimi bir kez olsun tedirgin hissetmedim (Belki Red Light District'te biraz...), hatta, annem yeterince hediyelik almadığını düşündüğü için yarın sabah hediyelik mağazalarını gezerken beni otel civarında dilediğimce dolaşmam üzere bırakması için anlaştık.  Bir kez daha buraya geldiğimde yapacağım bu olacak: O güzelim kanalın yanındaki örneklerin dinlenme yeri olan çimenliklere uzanıp tüm gün etrafı seyredeceğim, belki kitap okuyacağım, çizim yapacağım, yazı yazacağım.  Öyle hediyeliklerde, turistik yerlerde, şurada burada kendimi kaybetmeyceğim. Nasıl olsa "görülmesi gereken" yerlerin büyük kısmını gördüm. "Benim görmem gereken yerleri" görmeliyim bir dahaki gelişimde. Çatı süslemeleri, ördeğin iki bacakları arasındaki fark, göl kenarına konulmuş bir bank gibi mesela...
Kısacası son gecemizi o güzelim evlerin arasında, mehtabın altında, loş ışıklı ama dinginlik verici sokak lambalarının aydınlattığı sakin sokaklarda dolaşarak kapanışı zirvede yaptık.  (Aslında kapanış sayılmaz çünkü yarın yarım gün daha buradayız: Vondelpark'a gideceğiz ama yine çok güzel olacaktır. Yani yazacak farklı şeyler olacağını sanmıyorum.)
İşte o bahsettiğim yer. Sonsuza dek burada kalabilirim. Yani sonsuza dek olmasa da uzunca bir süre...
 -İLK "MACERAMIN" SONU-

Ve genç kızın notları burada sona eriyor... Durun durun, hemen şenliğe başlamayın, sadece aptal bir şakaydı! Aslında böyle şeylerin şakasını bile yapmam. (Yine saçma inanışlarım yüzünden.) Neyse... 4. günümde tahmin ettiğim gibi yazacak fazla bir şey olmadığından o gün hakkında not almadım. Vondelpark harikaydı ama neyse ki burada da hala güzel parklar var - her ne kadar nesilleri tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olsa da... Vondelpark'ı gezdik, biraz daha alış veriş yaptık, sonra da ben hapse girmeden ülkeyi hızlıca terk ettik. İşte bu şaka değil.
Ulaşım sistemleri gerçekten boktan. Hani biz akbillerimizle istediğimiz kadar basabiliriz ya? Bunlarda yok bir kere öyle şey. Böyle bir şey olmadığı gibi, bunu yapamamanız için, inerken de basmak zorundaymışsınız. Ne biri bize bunu söyledi, ne birini basarken gördük, ne de son güne dek tramvayda yapılan anonsları duyduk. Gerçekten çok saçma. Benim kartım check-in dedikleri şeyi yapmadığım için iptal oldu ama anneminkine kendi dibidikliği sayesinde bir şeycik olmadı: Bastığına emin olamadığı için tekrar basıyormuş çünkü.
Neyse, gelelim, benim genel analizime:
 
Şehrin muhtelif yerlerinde çekilmiş resimler.
Bir kere gerçekten masal şehri. Devamlı durup fotoğraf çekmek/fotoğraf çekilmek istiyorsunuz ve bu insanlara garip geliyor çünkü onlar için o normal bir sokak. Yani birinin durup apartmanınızın fotoğrafını çektiğini ya da mahallenizde poz verdiğini düşünsenize? Böyle bir şey bu onlar için. Çünkü her yer güzel. Gerçekten çirkin hiçbir yer yok. Damsquare'in etrafı şehrin en kötü yeri ama orası bile tüm o genel evleri, coffie shopları, marihuana kokusunu çıkardığınızda estetik bir yer. "Eksiği yok fazlası var" denir ya öyle işte.
Yalnız "bisiklet terörü" var. Tamam, bisiklet kullanıp çevreyi kirletmiyorsunuz, egzoz dumanı ve trafik yok, güzel ama... Hani burada bisiklete gezmek için binilir ya? (Tabii bir yerden bir yere gitmek için de kullanılabilir ama yine de "bisiklete binmek" işi eğlencelidir.) Onlar için böyle değil. Bisikletleri tamamen bizim araba kullandığımız gibi kullanıyorlar ve burada ne kadar çok araba varsa orada da o kadar bisiklet var. Üstelik buradan gelen birinin orada bisiklet sürmesi mümkün değilmiş çünkü kendince kuralları varmış. Bisikletliler arasındaki kuralları bilmem de biz yayaları bağlayan kural bisiklet yoluna girmemek oluyor ve bisikletliler yaya yoluna girebiliyorlar ama siz bisiklet yoluna girdiğinizde büyük olay çıkarıyorlar.
Sonra marihuana konusu. Özellikle Dam Meydanı'nın etrafındaki bölgeler marihuana kokusundan geçilmiyor. O iğrenç kokunun marihuana kokusu olduğunu nereden anladığımızı soracak olursanız 1- Daha önce duyduğum hiçbir kokuya benzemeyen iğrenç bir koku. ("Bu kadar iğrenç kokuyorsa millet nasıl kullanıyor?" diye soracak olursanız da İŞTE ONU HİÇ BİLMİYORUM BEN DE.) 2- Menüsünde uyuşturucu bulunan coffieshopların önünde artıyor koku. 3- Milleti içerken görüyoruz ve o kokuyu duyuyoruz. Normal sigaradan daha kalın ve kokusu farklı. Ne olabilir? Tabii ki de marihuana! Yemin ederim ya muhafazakara bağlarsınız ya sigara kullanarak dönersiniz çünkü o kokudan sonra sigara kokusu ciğerlere bayram gibi geliyor. Valla. Sigara kokusu duyduğumda durup içime çekiyordum o iğrenç kokuyu ciğerlerimden söksün diye.
Resim net olmadığı için üzgünüm.

Bir de o iğrenç kokan maddenin envai çeşit ürünü tüm hediyeliklerde mevcut: Marihuanalı kek, kurabiye, lolipop, magnet, rozet, bileklik, gözlük, şapka, tişört... Tıpkı laleler ya da takunyalar gibi ülkenin bir simgesi haline gelmiş.
Gece hayatı da sadece ve tamamen bu iğrenç kokulu madde üzerine kurulu. Mağazalar ve dükkanlar
5'te kapanıyor ve açık kalan çok az yer de sadece 10'a kadar açık. Sonra açık olan tek yer coffieshoplar ve marihuana sonrası şeker krizini gidermek için tatlı dükkanları. O kokuya dayanamazken böyle yerlerde takılacak halimiz olmadığı için mecbur eve dönüyoruz. (Ev dedim ya...) Yani arası yok. Oysa İstanbul'da geceleri içmeden bile eğlenebilirsiniz.
İnsanlar, evet, çok kibarlar fakat... Parasını verdiğiniz sürece. Yani para vermiyorsanız nazik değiller demiyorum, nazikler, o genel halleri ama bu nezaket seviyesi parayla artabiliyor/azalabiliyor. Mesela burada bir garson normal hayatında ne kadar kibarsa mesleğini yaparken de o kadar kibardır. Oysa orada saat 5'e dek aşırı kibarlar, 5'ten sonra kibarlıkları azalıyor, bunun açıklamasınıysa şöyle yapıyorlar: "Beni satın almıyorsunuz." E ama sen bana nezaketini satıyorsun kardeşim. Örneğin son gün son alış verişlerimizi yaparken girdiğimiz bir hediyelikte 2 euroluk bir bileklik aldım. (Keşke almasaydım. "I love Amsterdam" yazan bilekliği başka nerede takacağım sanki? Plastik bilekliğe 6 lira verdim gaza gelip.) Adama uzatırken para üstündeki çizgilerden masanın altına düştü. Parayı ona uzattığımı gördüğü halde bulana dek gitmemize izin vermedi. Annem acelemiz olduğunu söyleyince de dükkana girdiğimizde yüzünde güller açan adamdan "That's kinda rude but okay." diye trip yedik.
Yine de güzel memleket. Üstelik tam bana göre: Yalnızlığı umursamam, (Burada da arkadaşım var diyemem zaten.) burada kalsam da bir gece hayatım olmayacak, (Yani oradaki gece hayatının eksikliği önemsiz.) tembelim, (Her yerde bank olduğu yetmiyormuş gibi bank koyamadıkları yere sandalye koymuşlar küçücük şehirde.) çok fazla yerim, (Porsiyonlardan söz etmiş miydim?), sanat severim (Müzeler <3) ve soğuk havayı tercih ederim. (Bu mevsimde çok soğuk olduğundan söz etmiştim.) Yalnız şöyle bir sorun var: Ben çoğusuna göre dünyanın en güzelliklerinden olan İstanbul Boğazı'ndan sıkılmış insanım. (Her gün kıyısında yürüyüş yaptığım için.) Oradan sıkılmaz mıyım? Bence bir yıl sıkılmam.
Bu arada zamanımızı çok dolu dolu geçirmişiz gerçekten. 2 yarım ve 2 tam gün geçirmişiz gibi gelmiyor hiç - sanki en az 1 hafta kalmışız gibi hissediyorum... Normalde hiç böyle hissetmem ve normalde anneme çaktırmasam da (Onun için tatilden dönmek = iş demek olduğundan dolayı.) dönmekten hep mutluluk duyarım. Bu sefer hiç öyle olmadı. Orada bir ay daha kalabilirdim rahat.
Tek kötü yanı... MANYAK GİBİ PARA HARCADIK. Annemin ayırdığı parayı aşmadık ama zaten aylarca didinerek çok yüksek bir para ayırmıştı. Yani o paradan bayağ artması gerekiyordu... Aldıklarımızın resmini çektim. Ama görmemişliğimi bu kadar belli edip daha fazla görgüsüzleşmek istemiyorum. Sadece hem yemek masasını hem sehpayı kapladıklarını söyleyebilirim...
Bu arada işin ilginç yanı bizim Hollanda'dan döndüğümüz günün ertesi günü Hollandalı akrabalarımız buraya geldiler. Yani annemin kuzeni ve ailesi. Aslında daha önce gelmişlerdi (Annemin kuzeni zaten hep geliyor ama kocası ve çocukları onunla gelmiyor.) ama çok küçüklerdi o zaman. (Yine de ben kaldıkları otelde nasıl oynadığımızı hatırlıyorum.) Yani benim ilk kez oraya gitmem gibi onlar da ilk kez buraya geliyor.





2 yorum:

  1. Eğlendiğine çok sevindim. Ben de liseye geçerken babamlar hediye olsun diye Mısır'a götürmüşlerdi. İlk defa yurt dışına çıktığım için müthiş heyecanlıydım. Sonra bahtsızlığıma darbe çıktı. O günden beri bir yere giderken kimseye söylemiyorum. Kendimin de uğursuz olduğuma inanıyorum. :D
    Sürekli markete gidip gelen zengin çocuklar heyecanımızı anlayamaz :D

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Amma bahtsızmışsın ha! Umarım bir dahaki seyahatinde doğal afet ya da öyle bir şey olmaz yine. :D

      Sil