14 Eylül 2015 Pazartesi

Size Karşı Dürüst Olacağım

Bu yazıyı yazmamam için sebepler: (Olay yaratacak bir yazı olacakmış gibi söyledim bunu (Üstelik başlık da böyle hissettiriyor... Sanırım?) ama sadece kişisel bir yazı olacak. (Aslında tüm yazılarım bir şekilde kişisel olsalar da bu yazının direkt öyle olmasını planlıyorum - tabii az sonra sayacağım nedenleri görmezden gelip sahiden yazarsam.) Ki bu da benim için yeterince "olay" ve sadece benim umursamadığımı hesaba katarsak... HER NEYSE.)
1 - İyi bir ruh halinde değilim ve bu da yazıyı gereksiz şekilde karartacak.
2 - Kimse umursamıyor. (Bu madde yukarıdaki maddenin kanıtı oluyor. ^^)
Bu yazıyı yazmam için sebepler:
1 - Aslında "bu yazıyı yazmamam için sebepler"in 2. maddesi doğru değil çünkü ben umursuyorum.
2 - Ve ben umursuyorum çünkü ara sıra bu blog aracılığıyla geçmişe gidip hayatımın o dönemini hatırlamak hoşuma gidiyor. Bazen aklıma bazı anılarım geliyor ama bu anıların ne zaman yaşandığını hatırlayamıyorum, hatta gerçekten yaşandığından bile emin olamıyorum ve "Keşke bunun hakkında bir şeyler yazmış olsaydım" diye geçiriyorum içimden... Zaten bir keresinde blogdaki tüm yazıları sildiğim için acayip pişmanım. Çoğu insan önemsemiyor bunu ama benim için önemli. Göründüğümden çok daha "kendini beğenmiş" ya da "egoist" olduğumdan mı acaba? Belki de geçmişi anmak gereksiz bir şeydir. Belki ben de o nefret ettiğim "saplanıp kalmış"lardanımdır (Sonuncusunu neden söyledim? Çünkü bu bloğu açalı...  4 mü, 5 mi? Bilmiyorum, en ufak bir fikrim bile yok ama epey uzun zaman oldu herhalde ve başından beri takip ettiğim bloglardan hiçbiri artık tek bir yazı bile eklemiyor. Anasayfadaki yazıların tamamı en fazla geçen seneden beri takip ettiğim bloglara ait ki birçoğunun yazarını sadece birkaç aydır takip ediyorum aslında. Bir bakıma diyebiliriz ki, eskilerden geriye kalan tek kişi, benim. Ve bu nasıl hissettiriyor biliyor musunuz? Onlarca dostunun fidan olmasını izlemiş ama kendisi hala toprağın derinliklerindeki bir tohum nasıl hissederse öyle. Hayatına dokunduğum ya da hayatıma dokunan herkes bir şekilde gelişiyor.  Arkadaşlarımı eski halleriyle kıyasladığınızda hepsi ne kadar da farklı ve bu ne kadar güzel bir farklılık! Peki ya ben? Mesela 2 yıl önceki halimle bugünkü halim arasında ne fark var? Hala bu bloğu yazıyorum. Hala berbat bir şablonum var. Hala yazılarım aynı oranda okun(m)uyor. Tıpkı eskiden olduğu gibi (Hatta belki daha bile fazla!) şişman, çirkin, aptal, asosyal, yalnız, bunalımlı ve iticiyim. Hayal dünyasında yaşamaya aynen devam ediyorum. Değişen tek şey kendime karşı duyduğum durmadan büyüyen nefret. Bir gün bende fidana dönüşecek miyim? Bir gün bende çiçek açacak mıyım? İşte bazen bu yüzden bende bloğu bırakmayı düşünmüyorum. Aranızda umursayan varsa bile dikkate almayın, bırakamayacağımı biliyorum, sadece bırakmak istiyorum.
Ama bırakmayacağım çünkü...
Hayır, bırakamayacağım için değil. Bir kere, milletin bloğuna yazmayı bırakması hayatın anlamını keşfettikleri anlamına gelmiyor ve "gelişmek" daha çok anlamsız ilişkiler üzerine kurulu arkadaşlık edinmek anlamına mı gelmeli? Diğerleri popülerleşirken benim popülerleşemememin "gelişmediğim" anlamına gelmesi, elma veremeyen bitkinin bitki olmaması kadar mantıksız çünkü tüm bitkiler "elma ağacı" değildir ki. (Zaten tüm bitkiler elma ağacı olsa hayatta kalamazdık çünkü hayatta kalmak için başka bitkilere de ihtiyacımız vardır.) Üstelik bazı tohumların topraktan çıkması daha uzun zaman alabilir. İşte bende böyleyim. Ben diğerleri gibi gelişmiyorum çünkü benim gelişimim farklı. Evet, ne onlar gibi gelişiyorum, ne de onlar kadar hızlı ama gelişiyorum.
Artık insanlarla iletişim kurmaktan çekinmiyorum. Şey, yani, sanal ortamda... (Eskiden bunun bile benim için ne kadar zor olduğu ve bu yüzden ne kadar çok fırsatı kaçırdığımı hesap ederseniz önemli bir şey bu!) Evet, 3D olan 3 arkadaşımdan birini kaybettiğimi, birinin zaten hep meşgul olduğunu, diğeriniyse muhtemelen temelli kaybetmediğimi ama dışarı çıkarken yanımda biri olsun diye defalarca çağırmama rağmen daima çeşitli bahanelerle reddettiğini ve benim gibi biri için bunun "ARTIK SENDEN BIKTIM BU YÜZDEN LÜTFEN BUNDAN BÖYLE ARKADASLIĞIMIZ ARA SIRA SOĞUKÇA HAL HATIR SORMA ÜZERİNE KURULU OLSUN SADECE" anlamına geldiğini göz önünde bulunduracak olursanız KISACASI GERÇEK HAYATTA HİÇ ARKADAŞIM YOK ama bu sosyalleşmeye engel değil. Kendi başınıza da dışarı çıkabilirsiniz! Ve bende -çıkabileceğim kadar olmasa da (paranoya yüzünden!)- çıktım. Çalıştım, çizdim, okudum, izledim, yazdım..  Artık daha az korkağım, daha az tembelim, kendimle barışmama daha çok var ama en azından kendimi kabullenebiliyorum ve daha iyi bir ruh halinde olsam kendim hakkında kesinlikle daha fazla pozitif şey sayabilirdim. (Elbette önceki paragrafta olduğumdan çok daha iyiyim (YAZMANIN GÜCÜ!) ama televizyonda acıklı bir film oynar, annem ne kadar şişman olduğum hakkında konuşup durur ve yazmak süper gücümün bile dağıtamadığı kara bulutlar kalbimdeyken, hala tam olarak "iyi" hissetmiyorum- "kötü"ye daha yakın bir nötrüm.)
Kısacası şu ki ben Ayşe, Fatma, Emin, Mehmet, kuronekomimi-chan, uykusuz koala kakası vb. değilim. Ben Alice Lawliet'im ve şimdiye dek olduğum en iyi Alice Lawliet'im! En azından, karamsarlığın etkisinde buraya saçmasapan şeyler yazan bir Alice Lawliet'ten çok daha iyiyim yani.
Not: Şehri terk ediyorum. (Açıklama: Dedem kötü durumda (Ve ailedeki bazı başka yaşlıakrabalar da, aslında onlardan dolayı biz kötü durumdayız, belki bu da beni etkilemiştir.), anneannem de süper sayılmaz, bu yüzden tatilin geri kalanında memlekette onlara destek oluyor olacağım. Muhtemelen dönünce yazacak daha çok şeyim olur ve okullar açılmadan vaktim kalırsa yazarım. Okullar açılınca zaten yazacağım. Sizi çok seviyorum. *sımsıkı sarılır*)

Gercektensahidenciddenbirilerinesarilmakistedimbuyuzdenkendimitutamadimuzgunum

12 Eylül 2015 Cumartesi

Işık ve Gölge

Hepimiz Light Yagami karakterini yanlış anlıyoruz.

Light ne ilahi adalet dağıtıcısı, ne de psikopat bir megaloman. O canı sıkılmış bir çocuk sadece.

İlk bakışta imrenilecek biri gibi görünebilir Light. Başarılı, yakışıklı, yetenekli... Kim onun gibi olmak istemez ki? Kimse çünkü kimse o değil. (Şükürler olsun ki!) Light Yagami doğuştan sınırsız potansiyelle ödüllendirmişti ama 17 yaşında sıradan bir liseli sınırsız potansiyelle ne yapabilir ki?

Eğer Light Yagami Death Note'u asla bulmasaydı Kira yine de ortaya çıkardı. Çünkü Kira'yı oluşturan şey defter değildi. Kira'yı oluşturan Light'ın kendisiydi. Tüm o birincilikler, ödüller, zaferler tatminsizliği, tatminsizlik can sıkıntısını, can sıkıntısı da Kira'yı doğurdu. Yani Light Yagami defteri bulmasa bile Kira ortaya çıkacaktı. Ama ne zaman? Üniversiteyi birincilikle bitirdiğinde mi? Polis teşkilatına alındığında mı? Şef konumuna yükseldiğinde mi? Kaçıncı birincilik, kaçıncı ödül, kaçıncı zaferinde? Bunu asla bilemeyiz çünkü Light Yagami defteri buldu. 


Light defteri buldu ve kendi oyununu kurdu. "Katil" kimliğini "Tanrı" rolünün ardında gizledi. İdealleri uğruna her şeyi yapma bahanesiyle masum insanları öldürdü. Kazanmak etrafında kurulu adalet anlayışını saptırttı. Sınırsız potansiyelli Light Yagami "Tanrıcılık Oyunu"nu oynarken çok eğleniyordu şüphesiz. Ama egosu çoktan tanrıyı geçmiş Kira'yı nereye kadar götürürdü bu "Tanrıcılık Oyunu"? Ne var ki bunu da bilmiyoruz çünkü Light defterden çok daha iyi bir şey buldu. Onu çok daha uzun süre oyalayacak ve hevesini canlı tutacak bir şey, dağa doğrusu birini... 

Onun seviyesinde ve en az onun kadar potansiyele sahip biri. Canavarları tanıyan ve bu yüzden Light'ın içindeki Kira'yı da görebilen biri. Onu defedebilecek biri. 

L'i. 


Televizyon aracılığıyla gerçekleşen ilk "tanışma"larındaki meydan okuma karşısında Light mangada; biraz şaşırmış, biraz sarsılmış, biraz da öfkelenmiş görünüyor yalnızca. Aslında Light'ın duyguları çok ön planda bile değil. Ama animede Light sadece sarsılmış değil, aynı zamanda, L'in meydan okuyuşuyla tamamen gaza gelmiş. Yüzündeki ifade tam altın bulmuş madenci ifadesi. 

Fakat Light'ın bu hislerini açıkça belli ettiği bir sahne hem anime hem mangada var.
"Lanet olsun! Ezdi geçti beni! Hayatımda ilk kez böyle küçük düştüm."

Meşhur "ben L'im" sahnesinden sonraki sahne. Hayatı boyunca ilk kez yenilgiyi tadan Light Yagami önce öfkeden deliye dönüyor ama sonra...

İşte Kira'nın ilk ortaya çıkışı.
Bunu seviyor. Çünkü yenilginin beraberinde getirdiği "mücadele" duygusuyla ilk kez tanışıyor ve "mücadele" ya da "rekabet" bu dünyadaki en muhteşem histir.



Ve bu hissi ona tattıran kişi L. En büyük düşmanı. Kira'nın en çok ortadan kalkmasını istediği kişi... Peki ya Light'ın?Derken Misa ortaya çıkıyor, shinigami gözlerine sahip ve Light'ın her dediğini yapmaya hazır biri, L'i öldürebileceğini söylüyor. Ve Light'ın tepkisi bu. Tamam, bu tepkiyi Light'ın, durmadan nasıl kurtulacağını düşündüğü L'den bu kadar kolayca kurtulacak olması karşısında yaşadığı şaşkınlık ve rahatlama olarak da algılayabilirsiniz. AMA bu en ve nadir acıklı sahnelerden biriyle aynı bölümde gerçekleşiyor: "Light'ın Kira olmasını istemezdim çünkü o benim ilk arkadaşım."

Fevkalade acıklı bir sahne bu çünkü ikisi de bunun yalan olduğunu biliyorlar. Light ve Ryuzaki arkadaş filan değil çünkü onlar aynı zamanda Kira ve L. Yani birbirlerinin kellesi için yemin etmiş azılı düşmanlar... İşin yürek paralayıcı tarafı da bu zaten. Eğer Light, Kira ve Ryuzaki, L olmasaydı, mükemmel bir ikili olabilirlerdi ama Light = Kira/Ryuzaki = L ve dolayısıyla bunu asla bilemeyeceğiz... Derdim ama biliyoruz. Çünkü "Eğer Light Kira olmasaydı..." konulu bir arcımız var: Light'ın defterin sahipliğini bıraktıktan ve Kira olduğuna dair tüm anılarını yitirdikten sonra L ile birlikte yeni Kira'nın peşine düşmelerini konu alan Yotsuba arcı! (Ah üstat Ohba, sen var ya...)

  
Light'ın yüzündeki gülümsemeyi görüyor musunuz? Gözlerindeki değişim Kira olmanın ona ne yaptığını gösteriyordu zaten ama bu gülümseme daha fazlasını gösteriyor. Gerçekten mutlu bir Light'ı. Her ne kadar Light, Kira iken defterin onu mutlu ettiğini söylese de, manevi açıdan huzurlu olmayan hiçbir insan gerçekten mutlu olamaz. Evet, Kira olmak, Light'ı can sıkıntısından kurtarmıştı ama onu mutlu ettiği anlamına gelmez bu. Kanıtı da işte bu gülümseme. Çünkü burada gerçekten mutlu. Ve bunun sebebi L. 

Burada Light'ın kavga başlatmasının sebebi, hala Kira şüphelisi olması değil, hatta L'in onun Kira olduğunu kanıtlayamadığı için depresyona girmesi de değil, L'in motivasyonunu kaybetmiş olması. 
Ve L'in motivasyonunu kaybetmiş olmasının nedeni... Tamam; büyük ölçüde Kira'yı yakalamanın en büyük amacı, Light'ın da Kira olduğundan çok emin ama yanılmış olması çünkü yenilmeyi sevmiyor. Ama ben inanıyorum ki, küçücük bir parçası da, Light'ın Kira olmasını istedi çünkü başından beri kendisiyle özdeşleştirdiği Kira'nın tanıştıklarından beri hayran kaldığı Light Yagami olması fikrini sevdi.
Tabii ki L'i ve davayı bırakıp sıkıcı hayatına dönmek istemiyor.

İşte bu da Light'ın her şeyi can sıkıntısından yaptığı teorimi doğrulayan bölüm. Sağlıklı bir zihinle düşünen Light görüşlerinin Kira'ya benzediğini ama asla Kira olamayacağını çünkü katil olmadığını fark eder. Kira olmayan Light'ın bu çelişmeyi yaşadığını gördüğümüz tek yer de burası değil üstelik. 

Kısacası Light ile Ryuzaki, Kira ile L'den önce karşılaşmış olsaydı Kira asla ortaya çıkmazdı. Ama Kira olmasaydı Light ile L de muhtemelen tanışamayacaklardı... (Hatta 6. cilde bakılacak olursa tanışsalar bile aralarında bu dinamik oluşmayacaktı.) Ne kadar üzücü değil mi? Shakespeare resmen halt etmiş Romeo & Juliet'i yazarken... Üstelik bu daha hiçbir şey.

Çünkü ben bu yazıyı genelde mangayı esas alarak yazdım. Oysa L-Light ilişkisinin potansiyelini en azından mangadan çok daha iyi kullanan bir animesi var Death Note'un. Ve o animenin de bir yağmurlu sahnesi...

Not/Bilgilendirme(?): Şu an bunları yazarken deliler gibi yağmur yağması kaderin bir oyunu mudur?

Bir kere bu sahnede çalışan animasyoncular öyle iyi bir iş çıkarmışlar ki L ile Light arasında geçen o diyalog ve müzik olmasa bile hüzünlenebilir insan o yağmuru izlerken. Tam sahnenin ruhuna uygun, dünyanın sonu gelmişçesine yağan, çılgın bir yağmurdur bu... Sanki gökyüzü ağlıyormuş gibi yağar. (Şu an tam olarak öyle bir yağmur yağdığı için nasıl olduğunu biliyorum.)
Ama kalbimizi parçalara ayırmaya kararlı yapımcılara yağmur yetmez. Sahneye bir de çanlardan bahseden L'i koyarlar. Death Note'daki çoğu kişinin aksine son derece duyarlı olan L, tıpkı Light'ın Kira olduğunu başından beri bildiği gibi, her şeyin yakında biteceğini de anlamıştır. Çanların son kez çaldığını duyan L, ilişkilerinin tamamı yalan ve oyunlar üstüne kurulu ama yine de hayatı boyunca ilk kez gerçekten bir şeyler hissettiği Light'ı, dürüst olmaya davet eder.
"Hayatında bir kez olsun doğruyu söylediğin oldu mu?"
Bu sahnedeki her şey o kadar mükemmel ki. Bir anda yağmur sesinin kesilişi. Death Note'da hep özellikle vurgulanan gözlere yakın çekim. Light'ın sarsılmış ve L'in sıra dışı şekilde tükenmiş ifadesi. Hepimizin Light'ın bir kez olsun dürüst olacağını sandığımız o an. Ama Light için çok geçtir.
"Neden bahsediyorsun sen Ryuzaki?" 
Ve yalan söylemeye devam eder:
"Elbette bazen yalan söylerim ama kim her zaman dürüst olabilir ki? İnsanlar mükemmel değildir. Herkes yalan söyler. Ama en azından sevdiğim insanlara asla yalan söylemem. Benim cevabım bu." 
Ve L de böyle söyleyeceğini biliyordur zaten:
"Böyle söyleyeceğini tahmin etmiştim." 
Çünkü kendisi demiştir: "Yalancı canavarlar en korkunç olanlar çünkü onlar diğerlerinden çok daha kurnazlar. İnsan kalbini hiç anlamasalar da insanmış gibi davranırlar ve nasıl sevileceğini hiç bilmeden arkadaşlık ararlar. O canavarlarda biriyle karşılaşsam muhtemelen onlar tarafından yenilirdim çünkü gerçekte o canavar benim." diye... Ve belki de "Vedalaşma vakti geldi" derken yenildiğini çoktan anlamıştır.
Sonra bir de çoğu kişinin "fanservice" olarak yorumladığı ayak masajı sahnesi var. Doğrusu başta bende öyle görmüştüm bunu ama daha derin bir açıklaması olması gerektiğini düşündüm. Ve altını kazınca şu açıklamayı getirdim: İnsanlar duygularını çeşitli fiziksel yollarla ifade ederler. Dostlarımıza sarılır ve onları öperiz. Düşmanlarımızla dövüşürüz. Sevgililerimizle sevişiriz. Ama L ile Light neydi ki? Dost mu? Düşman mı? Aşık mı? Görünüşte sadece iş ortağıydılar, görünenin altındaysa birbirinin kellesini almaya ant içmiş düşmanlar, peki ya onların da altında ne yatıyordu birbirlerine dokunmak için bir bahane olacak? Belki hepsi belki hiçbiri. Eşi görülmemiş, adı konulmamış, absürt bir ilişkileri vardı işte... Ve bu ilişkiye de ancak absürt bir temas giderdi: Ayak masajı.
L canavarlar tarafından yenildi çünkü o tam olarak bir canavar değildi. Yalancı canavarlar onun düşündüğünden çok daha korkunçtur. Yalan söylemeyi bir an olsun bırakamazlar çünkü yalanlarını aldığınızda onlardan geriye başka hiçbir şey kalmaz. Yalan söylemeden yaşayamazlar. Yalan söylemek nefes almak gibidir adeta, hayır, aldıkları her nefes yalandır. Biliyorum çünkü bende onlardan biriyim. Bende bir Light Yagami'yim. Biz hayatımızı yalanlar üstüne kurarız çünkü gerçeklerle yaşayamayız.
Yalan söyler, oyunlar kurar, diğer canavarları oyunlarımızın içine çekeriz. (Ancak bir canavar bu oyunların içine düşer zaten.) Ve ne olursa olsun oyunu kazanır ama sonunda daima kaybederiz. Tıpkı Light'ın da kaybettiği gibi.

 Animenin silinmiş sahnelerinden L'in cenaze sahnesinde (İyi ki silmişler çünkü 25. bölüm öyle bir sahneyi daha kaldıramazdı ya da daha doğrusu ben kaldıramazdım...) Light L'le birlikte insanlığının son kırıntılarını da gömer ve devamını biliyorsunuz. Dünya yavaş yavaş Kira'nın istediği yöne doğru ilerlerken artık Kira'yı yakalamaya çalışmak yasa dışı hale gelmiştir. Sonra ortaya L'in varisleri çıkar. Kira'yı yakalama amacıyla kurulan gizli bir örgütün beyni Near ile ondan bağımsız hareket ediyormuş gibi görünen Mello ama aslında ikisi de aynı yolda ilerlemektedir. Bu Kira'yı çok heyecanlandırır çünkü L'den beri ilk kez karşısına bir engel çıkmaktadır:
Bir bakıma hala L'le savaşıyordur, hayır, Kira buna inanmak ister çünkü devam etmek için ona motivasyon veren tek şeydir L düşüncesi.

Ama elbette bir L değillerdir. Light oyuna girdiklerinden beri Near ile Mello'yu, L'ye asla yapmadığı bir şekilde, küçümser çünkü L bile onu yenememişken kim yenebilir ki?  
Ve manga ile anime çok farklı şekillerde biter. Evet, ikisinde de Kira ölür fakat anime, sadece canı sıkılan bir çocuğun eline geçen güçle nasıl bir canavara dönüştüğünün, öyle ki ona istediği her şeyi verebilecek kişiyle karşılaştığında bile dostluk hissedemez hale gelişinin öyküsünü anlatır. Manganın ulaştığı sonuçsa bambaşka ve ben bundan da bahsetmek istiyorum. Ayrıca yağmurlu sahneyi başlı başına analiz etmeyi de. Bu yazıda hissettiğim eksiklikleri kapatmak. L'in varislerinin karakter incelemesini yapmayı. Kira özel timindekilerin de. Light'ın moda anlayışından bahsetmeyi bile. Daha çok Death Note'dan bahsetmek istiyorum. Çünkü her yazımda ondan söz etmemem susuzluğumun bastırıldığı anlamına gelmiyor. Sadece günlük hayatımın bir paçası olmadığı için üstüne yazmıyorum. Ama inanın ne zaman okusam/izlesem aklımda hemen bir yazı taslağı oluşuyor. Yani bundan sonra Death Note hakkında daha fazla yazı yayımlayabilirim. Elbette tepkilerinize bağlı olarak. Light ve L ilişkisi üzerine yazmak uzun zamandır yapmam gereken bir şeydi. "Yapmam gereken" çünkü resmen zorunluluk hissediyordum. Sonunda bitirdiğim bu görevi yerine getirebildiğim için öyle mutluyum ki! 
Peki bu upuzun yazıda esas söylemek istediğim nedir? Eğer Light ve L arasında düşmanlık/rekabetten başka bir şey olmadığını düşünüyorsanız sizin hakkınızda 3 şey biliyorum: 1- Animeyi izlemediniz. 2- Sezileriniz zerre kadar gelişmemiş. 3- Dolayısıyla da satır aralarını okuma konusunda bir felaketsiniz. Ha Light ve L'in arasında romantik bir şeyler olduğunu düşünmekte serbestsiniz ama şunu bilmelisiniz ki: Aşk en güçlü his değildir. İnsanlar arasında, sevgi ve cinsellikten başka, çok daha güçlü bağlar kuran birçok his vardır. Light ve L arasında romantizm olabilir mi? Olabilir ama bundan çok daha fazlası da vardı. Hayatınızın antagonistini bulduğunuzda anlarsınız. 
"Ama sen L'i her şeyden çok seviyorsun!" L'i çok, çok, çok fazla sevdiğim ve Light'dan da bir o kadar nefret ettiğim doğru. Ama L'in tek antagonistinin Light olduğunu biliyorum. Çünkü ikisi arasındaki ilişkiyi çok iyi anlıyorum. Sonuçta bir zamanlar benim de kendi L'im vardı. Ve bende tıpkı Light gibi onu öldürdüm ve er geç bende öleceğim. 

7 Eylül 2015 Pazartesi

Belzamor: 2. Kısım



Lucinda nasıl olduğunu hiç anlamadan tüm hazırlıklar tamamlanmış ve misafirlerin ağırlanacağı gün gelip çatmıştı. Uyanır uyanmaz evin hafiflediğini hisseti. Endişe, telaş ve stres, tüm o sorumluluklarla birlikte evin üstünden kalmış ama heyecan hala oradaydı. Yataktan fırlamadan önce bir süre sevinç ve coşkunun tadını çıkardı. 
Neyse ki onu iyi tanıyan dadısı, o günkü dersleri iptal etmişti. Gerçi küçük kız için iyi olmamıştı bu, akşama kadarki uzun saatleri nasıl geçireceği hakkında hiçbir fikri yoktu çünkü. Vaktini Bayan Watson'ın sıkıcı dersleriyle geçirmeyi bile, heyecanla baş etmeye yeğleyebilirdi. 
Ama heyecanla baş etmesine gerek kalkmadı. Çünkü kalkar kalkmaz dadısı tarafından alıkonuldu. İlk iş (dün gece yıkanmış olmasına rağmen) banyoya sürüklendi ve tüm vücudu üstünde tek bir bakteri kalmayana dek ovuldu, saçları öyle bir köpürtüldü ki köpüklerin hacmi kafasının hacmini geçti, sonunda banyodan çıktığında öğlen olmuş ve boğulmasına da ramak kalmıştı. 
Öğle yemeğini bahçede yedi. Hem hava, sanki evin ruh halini paylaşırmışçasına güzel olduğu, hem de günlerdir silinen eve bir kırıntı dökülse birilerinin kalpten gitmesi tehlikesi yüzünden. Öyle heyecanlıydı ki lokmalar boğazından geçmiyordu. 

Güç bela yemeğini bitirdikten sonra görünüşe göre migren ağrıları iyice artan dadısı (Lucinda buna sevinmediğini söyleyemezdi, dadısının azarlamalarıyla bu güzel günün mahvolmasını hiç istemezdi.), onu annesine, tabağını da mutfağa götürmesi için Claire'i yollamıştı. Küçük kız hoplaya zıplaya hizmetçiyi takip etti. Annesi günlerdir tiyatrolara, partilere, galerilere gitmiyordu ama yine de Lucinda onu doğru düzgün görebilmiş değildi henüz.
Annesi onu prova odasında bekliyordu. Lucinda odaya girer girmez Claire'ın şaşkın bakışları altında "Anneciğim!" diye kendini kadının kucağına attı. Dadısı orada olsa günlerdir onca zorlukla kazandığı tüm artıları silebilirdi bu davranışı ama orada değildi. 
"Lucinda!" Annesi gülümseyip kızına sarıldı. "Nasılsın?"
"Çok mutluyum, efendim."
"Öyleyse sanırım bu seni daha da mutlu edecek."
Çıkardığı elbise Lucinda'yı daha mutlu etmedi. Mutlu olmak için öyle harika sebepleri vardı ki elbiseler bunlarla baş ölçüşemezdi. Yine de yüzüne en tatlı gülümsemesini kondurup annesine içtenlikle teşekkür etmeyi ihmal etmedi. 
Lucinda vaktini baloya dek annesiyle geçirmeyi tercih ederdi ama kadının hazırlanması için vakte ihtiyacı vardı. Ayrıca Lucinda'nın da hazırlanması gerekiyordu. Böylece Claire onu odasına götürdü ve elbiseyi giymesine yardım etti. Ardından saçlarını tarayıp elbisenin desenleriyle uyumlu pembe bir kurdeleyle başının üstüne toplayınca küçük kız masal prenseslerine benzemişti. 
"Kesinlikle balonun en tatlı küçük kızı olacaksınız Bayan Lucinda," diye hayranlığını çekinmeden dile getirdi Claire, parlayan gözleri sözlerinde yalan olmadığını gösteriyordu. 
Balo elbisesini de giydikten sonra Lucinda'nın uzun saatleri konukların gelmesini bekleyerek geçirmekten başka yapacak bir şeyi kalmamıştı. Oyuncak bebeklerinden birkaçını alıp ana girişe bakan pencerenin önüne gitti. Gerçek bir balo yapılacakken balo oyunu oynamak eğlenceli değildi ama gerçek baloya saatler olduğundan yapacak başka bir şeyi yoktu. Bebekleriyle oynadı. En sevdiği hikaye kitabını okudu. Çenesi düşük hizmetçi kızların dedikodularını dinledi. Ofladı ve pofladı. Neyse ki gelen ilk konukları gören ilk kişi olma şerefine erişebildi. 
At arabası seslerini duyduğunda uyuyakalmak üzereydi. Başını kaldırıp ana girişe giren arabaları görünce neredeyse çığlık atacaktı. Hemen konukları karşılamak için kapıya koştu. Davetiyeleri kontrol eden uşağın yanında durup gelenlere gülümsüyordu. Kızına attığı kıvanç dolu bakışlarına bakılırsa annesinin çok hoşuna gitmiş olacaktı bu davranışı. Lucinda da kendisiyle gururlanmıştı. 
Beyaz gömleklerinin üstündeki siyah ceketleriyle penguen gibi giyinmiş beyler ve onların papağanları taklit eder gibi rengarenk tüylerle donanmış eşlerini izlemek başlı başına bir eğlenceydi. (Bazılarının yanında çocukları da oluyordu, balo kendi evlerinde düzenlenmediği için biraz utangaç ve Lucinda'nınkinden bambaşka bir heyecan içindeki çocuklar...) Lucinda konuklardan bazılarını tanıyor, bazılarınıysa tanımıyor ama hepsine gülümsüyordu. Mutluluğunu gizlemesi imkansızdı çünkü. 
Çok geçmeden bahçe arabalarla, balo salonu da konuklarla doldu, son havadisleri kulaktan kulağa yayan fısıltılara müzik sesi eş oldu, erkeklerle de kızlar ve dans başladı! Rengarenk çiftler dans pistinde kelebekler gibi dönüyor, birleşiyor, ayrılıyorlardı. Lucinda yetişkinlerin karmaşık harmonisini bir süre izledikten sonra kendi işine bakmaya koyuldu. Dans etmeyen herkesin elinde sıcak limonata ya da şarap kadehi vardı ama kimse köşede davetkarca bekleyen tatlılara el sürmüyordu - en azından henüz. (Özellikle genç hanımlar çikolata kokusundan zehirliymiş gibi kaçıyordu. Dadısının anlattığına göre bunun nedeni, baloların onlar için önemli bir eş bulma fırsatı olması ve hiçbir erkeğin obur bir hanımı tercih etmemesiydi. Neyse ki Lucinda'nın hiç böyle dertleri yoktu!) Yani bu Lucinda için iyi bir fırsattı. Hızlıca etrafını kontrol ettikten sonra ağzını ve ellerini doldurabildiği kadar tatlıyla doldurup, ganimetinin tadını çıkarmak üzerine masanın altına saklandı. (Kimsenin onu dilediğince tıkınmaktan alıkoyamamasını garantiye almak istiyordu.)
"Ondan bir parça alabilir miyim?" 
Ondan az ileriye çömelmiş çocuk konuşunca, ağzına attığı çikolatalı çörek neredeyse boğazına takılıyordu. Onu hiç görmemişti. Masa altının karanlığında ve çömelmiş vaziyette yüzünü pek iyi göremiyordu ama daha önce tanıştıklarını sanmıyordu.
"Şu kaplan kadın tepsinin önünde duruyordu da."
"Kaplan kadın mı?"
"Hani kocaman, siyah çizgili turuncu elbiseli."
Lucinda onu görmüştü. "Yanında maymun kulaklı adamla gezen mi?"
Kıkırdadılar. Lucinda ona bir parça çörek uzattı. 
Çocuk çöreği alıp dolu ağzına tıkıştırdı "Teşekkürler."
"Bir şey değil."
Bir süre sessizce midelerini doldurduktan sonra, şeker ve çikolata lekeleriyle kaplanmış halde masanın altından çıktılar.  
"Ben John Rean." Yağlı elini Lucinda'ya uzattı.
Lucinda eli kendi yağlı eliyle sıktı. "Ben de Lucinda Whitton."
"Whitton mı?" diye sordu John şaşkınlıkla. "Yani burası senin evin mi?"
"Evet," diye doğruladı Lucinda başını sallayarak.
"Eviniz kocaman!" 
"Evet."
Masanın altından aydınlığa çıkınca, üstlerine bir çekingenlik çökmüştü. Birbirlerine kaçamak bakışlar atarak neye benzediklerini anlamaya çalışıyorlardı. 
Çocuğun saçları koyun gibi kırpılmıştı, boyu da Lucinda'dan kısaydı ama onunla aynı yaşta gözüküyordu. Gözlerinde, Lucinda'ya ara sıra bahçede ya da mahzende oynarken gördüğü hizmetçi çocuklarını andıran, enerjik bir şeyler vardı. (Aralarında bir anlaşma varmışçasına, bu çocuklarla birbirlerine asla bulaşmazlardı.) Daha önce ailesinin onu tanıştırdığı oğlanlara hiç benzemiyordu, onlar gibi kasıntı bir duruşu ve garip bir konuşması yoktu. 
Bir süre daha sessizce birbirlerini incelediler. Başka ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Neyse ki son hızla oğlanın üstüne atlayan bir cüce, bu garip duruma son verdi.
"Ağabey!"
İlk şoku atlatınca Lucinda bunun bir cüce değil, küçük bir kız olduğunu anladı. Ona "ağabey"diye seslendigine göre, John'un kardeşi olacaktı ama buna inanmak zordu çünkü birbirlerine hiç benzemiyorlardı. Kız ağabeyi gibi çilliydi ama ağabeyi sarışınken, onun saçtan çok kürkü gibi duran kızıl saçları vardı. Gözleri de maviden çok grimsiydi ve Lucinda'ya bakarken bir kedininki gibi kısılmışlardı. 
"Alma!" John kız kardeşine sarıldı, sonra da onu Lucinda'yla tanıştırdı. "Alma, bu Lucinda Whitton. Lucinda, bu da kız kardeşim Alma."
İki kız birbirlerine baktılar ama bir şey söylemediler. 
Sonra Alma, "Burnun patates gibi," deyiverdi birdenbire. 
John kahkahayı basarken, Lucinda şaşkınlıktan donakaldı. Yanıt vermek için ağzını açtı ama diyecek hiçbirşey bulamadı. Hiç kardeşi yoktu, dolayısıyla böyle bir durumda ne demesi gerektigini öğrenememişti.
Lucinda aşağılanmış hissediyordu ama görünüşe göre bu, aradaki buzları eritmişti. Alma artık öyle bakmıyordu. (Bakışları yumuşayınca sinsi bir cüceye benzemediği,  aslında tatlı bir kız olduğu da ortaya çıkmıştı.) 
İki kardeş ve Lucinda bahçeye doğru yürümeye başladılar. 
"Ne yapalım?" diye sordu John Alma'ya. 
Alma bir an düşündü. "Saklambaç."
Lucinda artık kendisini aralarında istemediklerini düşünmeye başlamıştı ki, Alma ona vurup "Ebe sensin!" deyince rahatladı. Tabii hala birlikte oynayacakları için, ebe olduğu için değil.
"Neden ben?" diye itiraz etti.
"Çünkü burası senin evin," diye araya girdi John, "Tüm iyi saklanma yerlerini biliyorsundur."
Lucinda daha fazla karşı çıkamadı, ikiye karşı birdi. Ayrıca haksız sayılmazlardı. Kesinlikle onu bulamayacakları saklanma yerleri biliyordu. (Hepsini dadısının üstünde denemişti üstelik.)
Kapının önünde bekleyen uşağı kale olarak belirlediler, kuralları belirlediler (Eve saklanmak yoktu.) ve böylece oyun başladı. 
Aslında bahçede oynamak Lucinda'nın çok hoşuna gitmemişti. Evde kalmayı tercih ederdi. Tamam, her yerde yetişkinler vardı ama en azından karanlık değildi. Bahçe aydınlatılmıştı ve orada burada ellerinde içkileriyle çiftler görünüyordu ama neticede geceydi. Yani karanlığın hakim olduğu zaman dilimi ve karanlık da Lucinda'nın baş düşmanı... Dolayısıyla tüm saklanma yerlerini bilmesine rağmen kardeşleri bulması çok kısa sürmedi çünkü o yerleri gece karanlığında hayal etmek onları aramak için cesaretini kırıyordu. 
Ama kardeşler Lucinda'nın düşündüğünden çok daha kolay yerlere saklanmışlardı. (John arabalarının altına, Alma da en yakın ağacın arkasına.) Onları bulmayı başarınca bu oyunda kazanmanın kolay olacağını düşündü. Ardından kardeşler arasındaki küçük bir tartışmanın ardından Alma ebe oldu. Mızmızlanarak talihini değiştirmeye çalıştıysa da işe yaramadı. Zavallı kız "Öyleyse saymaya başlıyorum." diyerek kaderine razı gelmek zorunda kaldı.
"Şey..." Başını uşağın sırtına yaslanıp saymaya başlayan Alma ile tekrar arabanın altına saklanmak için hazırlanan John dönüp Lucinda'ya baktı. "Oyuna içeride devam etsek olmaz mı?"
"Neden ki?" Alma'nın küçük dudakları hemen yukarı kıvrıldı. "Yoksa karanlıktan korkuyor musun?"
Lucinda John'a baktı. "T-Tabii ki hayır!" 
"Tamam öyleyse. Saymaya başla Alma." 
Alma gözlerini kapatıp saymaya başlar başlamaz o da koşmaya başlamıştı. Lucinda arkasından bakakaldı. Ama etrafta korkutucu olmayan bir saklanma yeri düşünürken çocuk geri döndü ve kızı elinden tutup peşinden sürükledi. 
"Birlikte saklanalım," dedi Alma'nın onları duyamayacağı kadar uzaklaştıktan sonra. 
Lucinda bu teklifi memnuniyetle kabul etti. "Olur."
"Saklanma yerlerini bilen sensin." John Lucinda'ya dönüp gülümsedi. "Bizi bulamayacağı bir yere götür beni." 
Lucinda başını salladı ve onu bildiği en gizli yere götürdü: 
Gizli ve aynı zamanda da sessiz, ürkütücü, dipsiz karanlıktaki kömürlüğe.
John mekanın korkutuculuğunu iyice arttıran sessizliği böldü: "Onu görebileceğimiz bir yere saklansak daha iyi olmaz mıydı?" 
"Bana bizi asla bulamayacağı bir yere götürmemi söyledin!" diye itiraz etti Lucinda. 
"Doğru ama şimdi kaleden ayrıldığından emin olmak için beklememiz gerek."
Lucinda yanıt vermedi. Şaşırtıcı bir şekilde, durumdan rahatsızlık duymuyordu. Bu gerçekten çok şaşırtıcıydı çünkü Lucinda gündüz bile gelmediği bu yere gece geleceğini ancak kabuslarında görebilirdi. Ama şimdi buradaydı işte ve daha da şaşırtıcısı, (Evet, daha şaşırtıcısı bile vardı!) hiç korkmuyordu. Galiba bunun nedeni, kalbinin hızla çarpmasının nedeniyle aynıydı: Elini sımsıkı tutan el. (Normalde ancak korkunun sebep olabileceği hızlı kalp atışlarının, bu sefer korkusuzluğuyla aynı sebepten kaynaklanması ne garipti.) Üstelik John da aynı şekilde hissediyor olmalıydı, az önceki itirazına rağmen hiçbir şey yapmaya yeltenmemişti çünkü. 
İkisinin de birbirlerinin elini bırakmak gibi bir niyeti yoktu.
Ama sonsuza dek orada kalamazlardı. Bir süre bekledikten sonra, istemeye istemeye kömürlükten çıktılar ve kale-uşağa doğru son hız koşmaya başladılar. (Elleri ayrılmıştı.) Alma'yı sobelemeyi başarmışlardı ama kız ortalıklarda yoktu. Zavallı kız onları ararken kim bilir nerelerde kaybolmuştu? 
Bu sefer onlar onu aramaya başladılar ve sonunda arka bahçede bulduklarında, kız neredeyse gözyaşları içindeydi. Aslında onları yakalayamadığı için tekrar ebe olması gerekirdi ama haline acıyan John, ebeliğe gönüllü oldu. 
Alma, erkek kardeşinin aksine, birlikte saklanma yönünde hiçbir istek göstermeden gidip bir çalının içine girdi. Lucinda da onu takip etmeye yeltenmedi, zaten o çalının içine sığmazdı. Bir süre nereye saklanacağını düşündükten sonra, bahçıvan araç-gereçlerinin durduğu kulübeye saklanmakta karar kıldı. Evet, kulübe karanlıktı ama az önceki anlardan sonra, karanlık, Lucinda'ya o kadar korkunç gelmemeye başlamıştı. Belzamor ona her zaman karanlığın içindeki tehlikelerden bahseder ve sadece onun yanındayken güvende olduğunu söylerdi ama az önce, kömürlükte,  Belzamor orada olmamasına rağmen karanlık ona hiçbir şey yapmamıştı. 
Bu yüzden cesaret gösterip kulübeye saklandı. Daha korkutucuydu ama en azından John saymayı bitirene dek buna dayanabilirdi. 50 saniye sonra, John saymayı bitirip kaleden uzaklaşmış olurdu. Böylece Lucinda da saymaya başladı. Kalp atışlarıyla ritmikti sayışı: 1, 2, 3, 4, 5... 
"Lucinda."
Lucinda sıçrayarak arkasına döndüğünde, Belzamor'la burun buruna geldi. 
"Belzamor," dedi peltek gibi konuşarak, çığlık atmamak için dilini hızla ısırınca ağzı kan tadıyla dolmuştu. "Burada ne arıyorsun?"
"Senin için geldim."
Korkmaması gerekirdi çünkü Belzamor yanındaydı ama korkuyordu Lucinda.  
"Ben hep senin yanındayım," dedi Belzamor,"Ne de çabuk unuttun."
"Unutmadım!"
Lucinda'nın kalbi (işte bu sefer korkudan) hızla çarpıyor, vücudu sanki karanlık tüm gücünü emmiş gibi titriyordu. Bu yüzden oradan kaçmak istemesine rağmen hareket edemedi.
"Ama o oğlanla oynuyordun." Belzamor ise iki kara delikten oluşan gözlerini ona dikmişti. Güven verici hiçbir şey yoktu gözlerinde.
"Evet, John'la," dedi Lucinda güçlükle. 
Belzamor'un tehditkar varlığı tüm odayı kaplamıştı. Sanki karanlığın ta kendisiydi. İçinde tüm o korkunç şeyleri gizleyen karanlık...
"Demek John ha?" Belzamor'un gülümsemesi öyle soğuktu ki Lucinda tüylerinin diken diken olduğunu hisseti. "Peki şimdi nerede senin 'John'un?" 
Lucinda yakınlarda olmasını diliyordu.
"Burada değil ve asla olmayacak. Muhtemelen onu bir daha görmeyeceksin bile. Oğlan çocukları, daima küçük kızların kalbini kırar Lucinda. Henüz bilmiyorsun ama yakında öğreneceksin. Sabah gitmiş olacak ve bir daha asla seni düşünmeyecek. Bu hep böyle olur, çok geçmeden anlayacaksın."
Lucinda gözlerinin yaşlarla dolduğunu hissetti. Belzamor yumuşamıştı. Ama bu kızı daha iyi hissettirmedi. 
"Ama ben hep burada, seninle birlikte olacağım Lucinda." Konuşmasına devam ederken sesi, kötü zamanlarında yanında olup onu teselli eden sevgili dostunun sesiydi yine. "Korkmana, yalnız hissetmene, üzülmene asla izin vermeyeceğim. Yalan söylemediğimi biliyorsun tatlım çünkü bugüne dek hiç yapmadım. Hem ben insanlar gibi yalan söylemem." Sesi tekrar sertleşti: "Ama insanlar söyler! Anne ve babanın hep birlikte olacağınızı söylediğini hatırla! Dadının, o iğrenç kadının, istediklerini yapman için seni defalarca nasıl kandırdığını hatırla! O hizmetçi kızın benim var olmadığımı iddia etmesini hatırla! İnsanlar istediklerini yapman için daima sana yalan söyler Lucinda. Birkaç seneye kalmadan seni okula gönderecekler, orada sıkıntıdan patlayacak, yapmak istemediğin birçok şey yapmaya zorlanacak, kendin olmaktan çıkıp o nefret ettiğin "hanımefendi"lere dönüşeceksin! Onların istediklerini yapmayı öğreneceksin. Her zaman korse giymek, asla çikolata yememek ve moronun tekiyle evlenmek zorunda kalacaksın."
Lucinda'ya elini uzattı. "Ama benimle kalırsan bunların hiçbiri olmaz." 
Lucinda önce arkadaşının kendine uzattığı eline, ardından gözlerine baktı. Kısa ve sessizliğin ardından: "Ama bir daha beni mutlu eden hiçbir şey de olmaz." dedi kararlı bir sesle, hem de tüm korkusuna rağmen. "Bu yüzden artık seni istemiyorum Belzamor! Dostluğumuz bitti. Git!" Kelimeler ağzından güçlükle çıkmıştı ama çıkmışlardı!
İşte bu Belzamor'u çıldırtmıştı. Sesi birden değişiverdi. Lucinda hayatı boyunca hiç bu kadar korkunç bir ses duymamıştı. Ne babasının ta Hindistan'dan getirdiği vazoyu kırdığında, ne odasında gizlice sıçan beslemeye kalkarak dadısına az kalsın kalp krizi geçirttiğinde, ne de annesinin makyaj malzemeleriyle duvarlara resim çizmeye kalktığında. Kimse ona bu kadar yoğun bir öfkeyle bağırmamıştı. Bu sesi duymak korkuyu kaşıkla yemek gibiydi. Bu karanlığın çığlıydı. 
Birden kulübenin kapısı hızla açıldı. "Lucinda!"
John'du bu. Varlığı karanlığın içinde bir ışık yakmıştı sanki. Lucinda bu ışığa tutunarak oradan kaçtı.
"Buldum seni!" John çabucak uşağa koşup onu sobeledi. "Sobe!" Neşeyle ona doğru döndü: "Eh, sen öyle bağırırken hiç de zor olmadı hani! Sahi, neden bağırıyor-" Gülümsemesi silindi. "Bekle, ağlıyor musun?"
Lucinda arkasını dönüp gözlerini sildi. "Hayır!" Sesi öyle sert çıkmıştı ki, kendisi bile ürktü.
"Şey..." Onu kırmaktan çekinircesine tane tane konuştu John. "Sen... Karanlıktan korkuyor musun?" 
"Evet!" John'un yumuşak tavrına karşın, Lucinda daha da öfkelenmişti. "Evet, korkuyorum! Ne olmuş öyleyse?" diye haykırdı öfkeyle.
"Sadece... Bence sen çok cesursun!" 
"Ha?" Lucinda şaşkınlıkla John'a döndü. "Cesur mu?"
Çocuk gülümseyerek başını salladı. "Evet, öyle! Karanlıktan korkmana rağmen o karanlık kulübede tek başına durabildin!" Kıkırdadı. "Alma bunu asla yapamazdı."
"O da mı karanlıktan korkuyor?" diye sordu Lucinda. 
John başını salladı. "Evet."
"Peki sen korkmaz mısın?" 
"Hayır," dedi John. "Erkekler korkmaz."
"Neden?"
"Çünkü birilerinin cesur olması gerekiyor."
Tam o sırada Alma saklandığı çalıdan fırlayıp John'u sobeleyerek sohbetlerini böldü. Kardeşinin mızmızlanmalarına aldırmayan John, Lucinda'yı sobelemiş olmasına rağmen büyük bir beyefendilik göstererek, korkusuyla mücadele ettiği için onu kazanan ilan etti. Böylece saklambaç oyununa son verip başka birçok oyuna evin içinde devam ettiler. 

Lucinda gözlerini açtığında kendini prova odasında buldu. Gecenin anıları zihnine yağarken, çok şey olan bir gecenin ardından herkesin hissettiği gibi, sanki her şey rüyaymış gibi hissetti. Ama olmadığını herkesten çabuk kavradı çünkü rüya olsa duvardaki saatin gösterdiğine göre 12'de, hem de öğlenin 12'sinde, burada, balo kıyafetleri içinde olmazdı. Tüm bunlar rüya olmadığının kesin kanıtıydı, yine de rüyaymış gibi hissetmekten kendini alamıyordu çünkü gerçekleşen her şey bir rüya gibiydi. 
"Lucinda!" diye odaya daldı dadısı. "Ah sonunda buldum seni! Yaramaz kız!"
Lucinda'yı tuttuğu gibi kulağından çekerek azarlar eşliğinde odadan çıkardı. Lucinda odadan çıktığı gibi gerçek dünyaya dönmüştü. Gerçek dünyaya dönmesiyle de rüyanın verdiği tüm o güzel hisler de kayboldu. 
Bayan Watson baloda alkol zehirlenmesi geçirdiği için, Lucinda o gün de serbestti. Üstündeki elbise çıkarılıp günlük elbisesini giydikten ve kahvaltısını (ya da öğle yemeğini) yaptıktan sonra serbest bırakıldı. Gününün geri kalanını, bu güzel düşün kalıntılarının kaldırılmasını izleyerek geçirdi. O uyanana dek balo salonu çoktan toplanmıştı. Kalan şeyleri halletmek de çok uzun sürmedi. Akşam olmadan ev eski haline dönmüştü. 
Son süslemeler, küçük kızın ruhunda kalan son neşe kırıntılarıyla birlikte götürülüp, kim bilir ne zaman gerçekleşecek bir sonraki baloya dek yerlerine kaldırıldığında Lucinda kalkıp dadısının yanına gitti. 
Dadı, salonun en sevdiği köşesine kurulmuş, bir yandan bir moda dergisini karıştırırken diğer yandan da örgü örüyordu. Tıpkı balonun Lucinda'yı mutlu ettiği gibi bitişi de diğer birçok çalışanla birlikte onu mutlu ediyordu. ("Balo" herkesin çok şey yaparken Lucinda'nın hiçbir şey yapmaması anlamına geldiği için bu doğaldı.) Çünkü Lucinda'nın "sıkıcı" diye tanımladığı evin "huzuru" geri dönüyordu balo bitince. 
"Dadı."
Kadın söylene söylene yanıt verdi: "Ne var Lucinda?"
"John bir daha ne zaman gelir? Ve de Alma?"
"John mu?" Dadısı kaşlarını çattı. "Hangi John? Yoksa... John Burnett mi?" Yüzünde oluşan gülümseme Lucinda'yı ürkütmüştü. (Daha önce hiç görmediği türden, sinsi ve garip bir gülümsemeydi bu.) 
"Hayır!" Lucinda yüzünü buruşturdu. Babasının yakın bir meslektaşının oğluydu John Burnett. Uzun, çelimsiz, kambur duruşlu ve hep kıyafetleri üstünden sarkan vücuduyla Lucinda'ya bir askılığı hatırlatırdı ondan birkaç yaş büyük bu çocuk. Burnett'ler sık sık Whitton'lara sıkıcı ziyaretlerde bulunur ve aileleri ikisini yakınlaştırmaya çalışırdı. Ama Lucinda onunla takılmamayı, o da kahyanın oğluyla takılmayı tercih ederdi. (Lucinda birkaç kez onları garip şeyler yaparken yakalamıştı ama oğlanların bundan haberi olduğunu sanmıyordu çünkü her geldiğinde o şeyleri yapmaya devam ediyorlardı.) 
"John ve Alma Rean."
"Rean mi?" Dadısı dudak bükerek örgüsüne döndü. "Rean'ler tüccar değiller mi? Herhalde baban birlikte iş yaptıkları için çağırmıştır. Bir daha geleceklerini sanmam. Ah, Lucinda, tüccarların oğullarıyla oynamamalısın!" 
Lucinda bahçeye çıkıp kömürlüğe indi. Canı başka bir şey istese çığlık çığlığa ağlayarak bu isteğini yerine getirtirdi mutlaka. Ama ne kadar ağlarsa ağlarsın şu anda istediği şeyi kimsenin yerine getiremeyeceğini biliyordu. Bu yüzden sessizce akıttı gözyaşlarını. Sonra birden ayağa kalkıp karanlığın sessizliğine haykırdı: 
"Belzamor!" 
Karanlıktan yanıt gelmedi. 
"Belzamor! Belzamor... Belzamor!"
Onu tavan arasında aradı. Depoda aradı. Kullanılmayan tüm odalarda. Her karanlık köşeye baktı. Defalarca adını haykırdı ama hiçbir yerde bulamadı. Gitmişti. Tabii giderdi, sonuçta kovulmuştu. 
O an Lucinda onun gitmesini istemişti. Ama şu anda burada olmasını istiyordu. Hangisinin doğru olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu. Sadece çok yalnızdı. 

Ama yatma vakti gelene dek asıl sorunu göremedi. 
"Dur!" dedi lambayı söndürmek üzere olan dadısına. 
"Ne var Lucinda?" diye sordu dadısı huysuz huysuz. "Hikaye istiyorsan hiç halim yok." Oysa tüm gün tembellik etmekten başka bir şey yapmamıştı. 
"Hayır, sadece... Bugün senin yanında yatsam olmaz mı?"
Dadısı kaşlarını çattı. "Saçmalama Lucinda, artık 7 yaşındasın!" Tekrar lambayı söndürmeye yeltendi ama küçük kız onu yine durdurdu. 
"O zaman... Hiç değilse ışığı söndürmesen?" 
"Mumlar bedava mı sanıyorsun sen? Bu saçma korkularından vazgeç artık Lucinda! İyi geceler." Bu sefer dadısı lambayı söndürdü ve odadan çıkıp kapıyı kapattı.
Lucinda karanlıkla baş başa kalmıştı. 
Dün geceye dek, senelerdir başına gelmemişti bu. 5 yıl önce, her zaman dadısının ya da en azından bir hizmetçinin onunla olduğu çocuk odasından gönderilip bu odaya atıldığında, Belzamor'la tanışmış ve o zamandan beri ondan hiç ayrılmamıştı. Belzamor geceleri onu korur, kötü şeylerin yanına yaklaşmasına izin vermezdi. Ama artık o yoktu. Yanına gitmeye kalksa, dadısının onu çok kötü azarlayıp odasına geri yollayacağını da biliyordu. 
Gözlerini kapattı. O gıcırtı neydi? Camın ardında odaya girmeye çalışan bir şey olabilir miydi? Yoksa çoktan içeri girmiş, gardıroba mı saklanmıştı? Bacağına değen şey oyuncağının kolu muydu yoksa..? 
Gözlerini açtığında hala her şey karanlıktı. Ah şu gece bitmek bilmiyordu! Bir an Lucinda çığlık atmayı düşündü. O zaman mutlaka birileri odasına gelir ve o sakinleşene kadar başında beklerdi. (Bu sabaha dek sürse bile.) Ama bunu her gece yapamazdı, yoksa onu başka bir odaya atarlardı. Başka bir çözüm bulmalıydı. 
Aklına John geldi. Karanlıkta bile öyle güven vericiydi ki Lucinda hiç korkmamıştı. Bu düşünce, aklında bir ışık yaktı. John burada değildi ama sözleri onunlaydı: "Birileri cesur olmalı."
Artık onun için yanında olacak Belzamor ya da John yoktu. Yalnızca Lucinda ve... Lucinda vardı. Ve John, Lucinda'nın cesur olduğunu da söylemişti.
Aniden yataktan kalktı. Eğer hızlı davranmasaydı cesaretini kaybedebilirdi. Bir an karanlığın ortasında durdu. Hiçbir şey üstüne atlamayınca, adım atmaya cesaret edebildi.
İlk önce en kolay gelen yerden başladı. Kapı kolunu çevirirken kalbi güm güm atıyordu ama açılmadığını görünce rahatladı. İstenmeyen hiçbir şey içeri giremezdi. 
Bu ona devam etmek için cesaret vermişti ama yine de gardırobu kontrol etmek kolay olmadı. Gardırobu açıp titreyen koluyla kıyafetleri karıştırırken her an bir şeyin kolunu yutmasını bekliyordu. Ama gardırobu kapattığında koluna hiçbir şey olmamış ve büyük ölçüde rahatlamıştı - tabii çıkan gıcırtının ödünü koparması sayılmazsa. 
Sonra yere uzanıp kolunu yatağın altına uzattı. Eli bir şeye deyince bir an korkudan zihni durdu ama sonra çalışmaya devam ederek bu kadar yumuşak bir şeyin canavar  olamayacağını çözdü. Cismi biraz yoklayınca, oyuncak tavşanlı Daisy olduğunu anladı. "Korkma Daisy," diye fısıldadı tavşana sarılarak. 
Şimdi işin en zor kısmına gelmişti. Perdenin arkasını kontrol etmeye. Zihni sürekli perdenin arkasında göz göze gelebileceği şeyle ilgili görüntüler oluştururken bunu yapmak hiç kolay değildi. Hatta bir an yapamayacak gibi hissetti ama neredeyse refleks olarak hızla çekiverdi perdeyi.
Karşısında duran tek şey ay ve yıldızlarla donanmış gece gökyüzüydü. 
Yıldızlara bakarken içindeki tüm korku uçup gitti Lucinda'nın. Yatağına döndü ve hiç korkmadan uykuya daldı. Uzun bir uyku çekti. Bir daha da asla karanlıktan korkmadı çünkü onunla tanışmıştı, adı Belzamor'du ve artık hayatında yeri yoktu. 

Bu öyküyü ne kadar zor yazdığımı tahmin edemezsiniz. Sadece hikayeyi planlama kısmında değil, şaşırtıcı şekilde yazma kısmında da çok sorun yaşadım ve bir aydır bu öyküyle uğraşıyorum denebilir. (İlk kısımda Lucinda'nın dadısının yanına gitmesinden sonra hikayenin kalanını son birkaç günde yazmış olsam da. Giriş kısmını bir türlü içime sinmedi, 5 kez yeniden yazdım ve sonunda ilk yazdığım halini kullandım. Arada hikayeyi tamamen başka bir şeye çevirmeye bile niyetlendim! İyi ki yapmamışım. Bir de hikayenin bazı kısımlarını tamamen karanlıkta yazdım. Ben de karanlıkla verdiğim savaşı kazanalı çok oldu ama hala bu eski korku ara ara girer içime. Ne yazık ki, bu hikayeyi yazarken hiç girmedi.) Sonunda bitirdiğim için çok mutluyum. Ama güzel olmadıysa, üstünde uğraşmaya hevesliyim. Çünkü bu hikayede anlatmak, betimlemek istediğim çok şey vardı ve bunu yapabildiğimden emin olmalıyım. Bu yüzden lütfen beni ne düşündüğünüzden haberdar edin!  
Not 1: Fakat yeniden yazacak olursam da mutlaka araya başka bir hikaye sokacağım Kafamda öyle çok fikir birikti ki... Ve biraz hava değişikliğine ihtiyacım var.
Not 2: *birden uzun zamandır taslakta bekleyen diğer yazıyı hatırladı* Ü... Ühü... Ühühü... Üzgünüm sevgililerim, eski eşlerim beni bırakmıyor. *kafasındaki yeni fikirleri, iyice eskiyip yeni yeni-fikirleri yazmasına izin vermemeleri için çekmeceye kaldırır ve bu döngü muhtemelen ölene dek sürecek*

Belzamor: 1. Kısım

Normalde öykü dediğiniz şey, elbette roman kadar uzun olmamakla birlikte, kısa olması gereken bir şey değildir. Hikaye sürdüğü kadar devam eder. Okuyucu ister okur, ister okumaz. Fakat ben henüz okuyucudan saygı bekleyecek değil, onu okuduğu için okuyucuya saygı duyacak seviyede bir yazar olduğumdan ve bu hikaye benim için bile çok uzun olduğundan iki kısma ayırdım. İkinci kısmını da az sonra yayınlayacağım İyi okumalar dostlarım!

"Korkma. Perdenin arkasında cam, camın ardındaysa ay ve yıldızlar var sadece. Gardırobun içinde kıyafetlerden başka bir şey yok, duvarın içinde de farelerden. Köşeler de tertemiz, örümcek ağları ve pislik yumakları dışında. Gölgeler hiçbir korkunç yaratığı gizlemiyor. Uykuya daldığında aç canavarlar üstüne atlamayacak. Hiçbir kötücül ruh sana zara vermeyecek. Çünkü ben buradayım ve seni karanlıktaki her şeyden koruyacağım. Bu yüzden hiç korkma küçük kız. Mışıl mışıl uyu ve tatlı rüyalar gör."
***
Sabah olup karanlık dağıldığında hizmetçi kız içeri girdi. Küçük hanım (şaşırtıcı olmayan bir şekilde) hala uyuyordu. Günlük işlerine koyulmadan önce bir an durup kıza baktı. Perdelerin arasından zar zor içeri sızan cılız ışık, yüzünü olduğundan solgun göstererek, kızı bir ölüye benzetiyordu. Bu görüntü karşısında nedense ürperen hizmetçi, perdeleri açıp, her zamanki gibi hanımını uyandırma görevini güneş ışığına bıraktı.
Küçük kız göz kapaklarını gıdıklayan güneş ışığıyla çok geçmeden uyandı. Yataktan kalkmadan önce uzun uzun esnedi. İyi uyuduğunu gösteriyordu bu.
"Günaydın Claire," diye seslendi hizmetçi kıza.
"Günaydın hanımefendi," diye yanıtladı Claire başını ona doğru çevirip gülümseyerek.
Küçük kız yataktan inip ipek terliklerini ayağına geçirdi. Ayak bileklerine dek uzanan geceliği, yere sürdüğü terliklerine dolanarak, zengin bir kahvaltı tepsinin onu beklediği masaya doğru ilerledi.  Kabuğunu çatlamak için yumurtaya vurmaya başladığında hala esneyip gözlerini ovuşturmaktan kendini alamıyordu.
Claire sessizce kıkırdadı.  (Neyse ki yumurtasına odaklanmış küçük hanım fark etmemişti.) "Kahvaltınızı bir an önce bitirseniz iyi olur Bayan Lucinda," dedi yatağı toplarken, "Dadınızın sizinle konuşacak önemli şeyleri varmış."
Kaşığın ritmik vuruşunun sesi, metal tepsiye çarpmasıyla aniden kesildi. Lucinda hızla Claire'e döndü. "Balo olacak, değil mi?"
Kızın uykunun izleri tamamen silinmiş, heyecanla parlayan gözlerini gören Claire bu sefer kıkırdamasını bastıramadı. "Sadece bir an önce kahvaltınızı bitirin Bayan Lucinda."
"Claire, lütfen söyle bana!" Taburesinden fırlayıp, neye uğradığını şaşıran hizmetçinin eteklerine sarıldı. "Claire! Lütfen, Claire? Claire!"
Claire sertçe geri çekilip kızın küçük ellerinden kurtuldu. "Lütfen kahvaltınızı bitirin küçük hanım!"
Ama Lucinda kahvaltı masasına dönmedi. "Ah, biliyorum, bir balo olacak!" Kollarını açıp kendi etrafında dönmeye başladı. "Biliyorum, biliyorum işte, balo var!" Geceliğinin uzun eteği yeri süpürürken, "biliyorum" ve "balo" kelimeleri neşeli kahkahalarına karışıyordu.
"Bayan Lucinda!" dedi Claire biraz sert olduğunu umduğu bir sesle. Normal bir çocuğa bu kadar sert davranmak gerekmezdi ama Bayan Lucinda ağırbaşlı bir leydi olmak üzere yetiştiriliyordu ve- İşte, o "ağırbaşlı leydi",  peşinde uçusan geceliği ve çığlıklarla, bir fişek gibi son sürat dadısının odasına fırlamıştı bile.

Dadı, giderek yükselen çığlıkları duyunca içinden dua okumaya başladı ama çığlıkların kaynağı gövdesine çarpınca duaları küfre dönüştü. "NE YAPTIĞINI SANIYORSUN LUCINDA?" dedi patlamak üzere olan bir çaydanlık gibi tıslayarak. Buhar ve kaynar su püskürtebilse Lucinda'nın birkaç ciddi yanık almadan oradan uzaklaşması mümkün olmazdı.
"Özür dilerim dadıcığım," dedi Lucinda en iyi köpek yavrusu bakışını takınarak. Ama kabahati, köpek yavrusu bakışıyla affedilmek için çok büyüktü. Tokattan kaçamadı. O kocaman el, hızla yanağına çarptığı an gözyaşları yanaklarına dizildi. Yine de dadının sert ifadesi yumuşatamadı bu içler acısı manzara.
"Kendine gel Lucinda! Ne yaptığını sanıyorsun böyle bağırıp etrafta koşuşturarak?  Bunlar bir hanımefendiye değil, ancak delilere yakışacak davranışlar!"
"Özür dilerim efendim" dedi Lucinda tekrar, burnunu çekişlerinin arasında.
"Burnunu çekme." Sonunda biraz yumuşayan dadı, cebinden çıkardığı peçeteyi küçük kıza uzattı. Lucinda peçeteyi alıp sümkürdü.
"Görünüşe göre o çenesi düşük kızdan haberi çoktan almışsın?"
Dadısının haberi veren kendisi olmadığı için üzüldüğü açıkça belliydi. "Hayır dadıcığım," diye yalan söyledi Lucinda teselli etme amacıyla. (Arada bir ona kurabiye getiren Claire, bunu dadısına anlatmaması için onu sıkı sıkı uyarır, anlatırsa dadısının çok üzüleceğini ve insanları üzmemek için yalan söylemenin sakıncası olmadığını söylerdi. Lucinda'nin yalan söylemekte sakınca görmemesinin nedeni buydu.) "Claire bana hiçbir şey söylemedi. Ne oldu?" Kaşlarını kaldırıp gözlerini kocaman açarak yüzüne mutlak bir hayret ifadesi verdi.
Ama dadısını kandıramamıştı, "Bildiğin üzere bir balo düzenlenecek," diye devam etti kadın hiç oralı olmadan, "Ayak altında dolaşma. Balo salonuna ya da mutfağa gitmeyi aklının ucundan bile geçirme. Anne babanı rahatsız etme."
Çilekli ve çikolatalı pasta mı yoksa böğürtlenli ve çikolatalı pasta mı yapılacağını merak eden Lucinda başıyla onayladı. En iyisi mutfağa gidip kontrol etmesiydi. Aşçı böğürtlen ve çikolatalı pasta yapmaya karar verirse ne olurdu? Lucinda asla böyle bir şeye izin veremezdi. Peki ama mutfağa nasıl sızacaktı?
Bir an paniğe kapıldı ama az sonra tekrar gevşedi. Onu bekleyen bir balo varken, böğürtlenler bile keyfini kaçıramazdı. Lucinda bayılırdı balolara. Balolarda daima bir sürü yiyecek olurdu - BİR SÜRÜ! Üstelik ne kadar yerse yesin kimse "Büyüdüğünde korsene sığamayacaksın!" diye onu durdurmaya çalışmazdı. Sonra hep yeni bir elbise alınırdı. Ayrıca çalışanları sinirlendirmek çok eğlenceli olurdu çünkü ona kızacak vakit bile bulamazlardı. Çoğu zaman hüzünlü bir yalnızlık içinde bekleyen balo salonu temizlenir, en güzel takımlar çıkarılır, iran halıları serilir ve konuklar gelirdi! Tüm eve büyülü müzik sesleri yayan ve leziz yemek kokuları saçan balo salonunu doldururlardı. Her biri prens ve prenses gibi giyinmiş çiftler müziğin büyüsü ve leziz kokular eşliğinde salınırken Lucinda bile kendinden geçerdi. Babası ve arkadaşları sohbet ederken hiçbir şey anlamasa bile yanlarında durur, onları dinlerdi. "Ne kadar tatlı bir kız," derlerdi babasının arkadaşları. Annesi ve diğer hanımların dedikodularına katılırdı. "Tam bir küçük hanımefendi," diye takdir ederlerdi onu. Bazen çocuklar olurdu. Diğer odalara saklanıp anlamadığı işler çeviren çiftler çenesini kapalı tutması için eline birkaç bozukluk bırakırdı. Doğum gününden bile güzel geçerdi balolar. (Doğum gününde hediyeler olmasına rağmen hem de!) Onca şeye katlanarak hak ettiği takdiri görür ve en önemlisi hiç olmadığı kadar eğlenirdi.
"Lucinda!" Dadısının sesiyle sıçrayarak kendine geldi. "Beni dinliyor musun sen?"
"Elbette efendim!" dedi Lucinda.
"Öyleyse üstünü giyinip derhal çalışma odasına! Bay Watson seni bekliyor."
"Pekala efendim." Reverans yapıp odadan çıktı.

Basamakları sıçrayarak inerken bir ıslık tutturdu. (Dadısı bunun ancak kaba erkek çocuklarına yakışır, çirkin bir davranış olduğunu söylerdi ama Lucinda yine de vazgeçemezdi alışkanlığından.) Balo için sabırsızlanıyordu ve sevgili dostuna haberi vermek için de. Ne yazık ki balo için en az 3 gün (3! Koca! Gün!), haberi dostuna vermek içinse gece olana dek beklemeliydi. Vakit öldürmek için bahçeye çıkmaya karar verdi. Dadısının çok yaramazlık yaptığında üstünde kullandığı oklava gibi, uzun ve sert öğretmenin onu beklediği çalışma odasının önünden geçerken sesini alçalttı.

Lucinda'yı yatmak için hazırlayan Dadı hala söyleniyordu: "Bir daha dersi asarsan, yemin ederim, o gözlerini oyacağım Lucinda!"
"Özür dilerim dadıcığım, bir daha yapmayacağıma söz veriyorum." Ancak hınzırca parlayan gözlerinde pişmanlık ve uslanmışlık belirtisi görememiş olacak ki dakikalardır özenle taradığı saçları sözünün altını çizercesine çekmeyi ihmal etmedi yaşlı kadın: "Yapmayacaksın!"
Ardından kızın saçlarını taramaya devam etti.
Geceliğini giydikten, dişlerini fırçaladıktan ve çekilen saçları tekrar tarandıktan sonra Lucinda nihayet yatağa girmeye hazırdı. Komodinin üzerinde duran ayıcığını kapıp battaniyenin altına girdi. Başını güzelce kabartılmış, lavanta kokulu yastığa yaslayarak gözlerini beklentiyle dadısına dikti.
"Ne?" diye böğürdü kadın yapmacık bir şaşkınlıkla. "Bunca yaramazlıktan sonra hala hikaye mi bekliyorsun?"
Lucinda bakmayı sürdürdü.
"Peki, peki..." Dadı, kızın yanıtını beklemeden yatağın ucuna ilişti. "Ama sadece bir tane, ona göre!" Ardından derslerini asan cahil kızlarla beslenen kültürlü canavarların öyküsünü anlattı ona. Lucinda dadısını üzmemek için bir süre korkmuş numarası yaptıktan sonra "uyuyakaldı." Küçük kızın gözlerinin kapandığını gören dadısı buna çok rahatlamıştı doğrusu. (Hikayeyi nasıl bitireceği hakkında hiçbir fikri yoktu zira.) Işığı söndürüp odadan çıktı.
Lucinda'nın kapının kapandığını duyar duymaz gözlerini açtı. "Merhaba Belzamor."
Tanıdık bir karanlık yatağına doğru süzüldü. "Küçük kız."
Lucinda alnında bir gıdıklanma hissedince sessizce kıkırdadı. Sonunda sevgili dostuna kavuşmuştu.
Onu sevgiyle öptü. Sonra büyük haberi vermek için yatağında doğruldu: "Sana harika bir haberim var!" Arkadaşının biçimsiz yüzünde beliren şaşkın ifadeyi görünce daha da heyecanlandı. "Bir balo yapılacak!"
Küçük kızın heyecanı arkadaşının ifadesi değişene dek sürdü ancak. Doğru ya, Belzamor balolardan hiç hoşlanmazdı. Tamamen unutmuştu bunu Lucinda.
"Haydi ama, yapma Belzamor" dedi arkadaşına. "Balolar harikadır! Balo yapılacağı zaman ev çok güzelleşir. İstediğim kadar yer, şarkı söyler, dans ederim ama kimse bana kızmaz! Konuklar gelir. Hatta bazen aralarında çocuklar bile olur! Neden sen baloları sevmiyorsun ki?"
"Tam da saydığın nedenlerden ötürü..." diye mırıldandı Belzamor asık bir suratla.
Aralarındaki zıtlıkları göz önüne alırsanız, bu ikilinin dostluğunu çok garip bulabilirdiniz çünkü birbirlerinden öyle farklıydılar ki! Bir kere Belzamor'un cüssesi neredeyse gardıropla yarışacak büyüklükteyken, Lucinda komodinin en üst çekmecesine ulaşmak için bile fazla ufak tefekti. Işık Belzamor'u kaçırırdı ama Lucinda karanlıktan korkardı. Sadece bu değil, Belzamor, başta balolar olmak üzere Lucinda'nın sevdiği pek çok şeyden nefret ediyordu: Açık renkler (mavi, sarı ve Lucinda'nın favorisi olan pembe gibi), müzik sesi, evcil hayvanlar, süslü elbiseler... ve insanlar. (Özellikle Lucinda'nın dadısı.) Ama elbette Lucinda hariç, Lucinda özeldi ve dostluklarının temelini tam da bu oluşturuyordu.
"Ah sevgili Belzamor, lütfen suratını asma!" dedi küçük kız kollarını kocaman dostuna dolayarak. Ardından esneyip tekrar yatağa uzandı. "Uykum geldi. Sanırım bugün çok yorulmuşum..."
Belzamor bu sözlerin üzerine derhal harekete geçti. O odada dolanırken küçük kız da uykulu gözlerle onu izledi.
"Kapı kilitli, pencereler de. İçeri kimse giremez ve kimse dışarı çıkamaz. Gardırobun içinde ya da perdelerin arkasında hiçbir şey saklanmıyor."
"Hmmm..." Lucinda şakacıktan bir şüpheyle çenesini ovdu. "Peki ya yatağımın altı?"
"Orada sadece ben varım."
Lucinda sessizce kıkırdadı. "İyi geceler Belzamor..." Uyku onu kollarına çekmeden önce kelimeler zar zor döküldü ağzından.
"İyi geceler küçük kız."

Diğer günler Lucinda dünkü hoppa tavırlarını unutturacak kadar ağırbaşlıydı. Kahvaltısının hepsini bitirdi, dün dersini ektiği için özür olarak Bayan Watson'a çiçek ve çikolata götürdü (Hem de hiçbirini yemeden!), dersini büyük bir dikkat ve ilgiyle dinledi, ödevlerini yaptı. Tüm gün tam bir hanımefendiydi. Dadısının umduğu gibi nihayet aklının başına gelmiş olması ya da heyecanın kaybolması değildi bunun nedeni, tam aksine, balodan önce ceza almak istememesiydi. Dünkü yaramazlıklarından sonra dadısının baloya katılmasına izin vermeme olasılığı vardı ve bunun gerçekleşmesinden müthiş korkuyordu. Bu yüzden birkaç gün dişini sıkmaya karar vermişti.
Yine de yapılan hazırlıkları gördükçe heyecanlanmaktan kendini alamıyordu ama onun suçu değildi bu çünkü heyecan tüm eve bulaşmıştı. Bayan Watson'la dersleri, ikide bir koridordan gelen seslerle bölünüyordu. Birileri sürekli koşuşturuyor, bağırıp çağırıyor, azarlanıyor ya da azarlıyordu. Arada bir hüngür hüngür ağlayan hizmetçileri duyduğu bile oluyordu Lucinda'nın. Bazense dikkat dağıtıcı tabak-çanak şıngırtıları geliyordu kulağına. O vakitten sonra balo hayallerine kapılan kızla derse devam etmek katiyen mümkün olmuyordu. Halı dövme seslerini müzik sesi olarak duyan kız, gün boyunca kopamıyordu bir daha hayaller aleminden.
Ama bu hengamenin kalbi kesinlikle mutfaktı. Çeşitli ağız sulandırıcı kokular saçan kazanların ve her türlü hamur ürününü pişiren fırının durmadan çalıştığı mutfak öyle sıcaktı ki, aşçı ve yardımcıları yanlışlıkla kendilerini de pişirip, yaptıkları tüm o leziz yemeklerle birlikte sofrada yer alsalar kimse şaşırmazdı neredeyse. Zaten sıcak yüzünden artan stres seviyesine dayanamayıp bayılanlar oluyordu sürekli. (Yani aile doktorunun bile boş vakti yoktu!) Bu yüzden Lucinda'nın mutfağın yanına yaklaşması bile kesinlikle yasaktı.
Gerçi bu hengamenin içinde migreni tutan zavallı dadısının, kızla ilgilenecek hali yoktu. Yine de Lucinda tedbiri elden bırakmıyor, dadısının yanında hanımefendiyi oynamayı sürdürüyordu. Banyo vakitlerinde balo hakkında bilgi edinmek için ağzını ararken en kibar tavrını takınıyor, (Balonun bir bilim adamı adına düzenlendiğini, kimlerin katılacağını ve pastanın çilek-çikolatalı olacağını -yaşasın!- öğrenmişti bu sayede.)  ona hep "efendim" diye sesleniyor, reverans yapmayı hiç unutmuyordu. Ama kibarlığının tek nedeni dadısı değildi.
Annesi (şaşırtıcı bir şekilde) evdeydi. (Aslında babası da evdeydi ama evdeki zamanını çalışma odasında  geçirdiğinden, varlığıyla yokluğu bir sayılıdı.) Gerçi Lucinda için değil, talimat vermek için oradaydı ama olsun. Yine de oradaydı!
Balo henüz gelmemişti bile ama tüm bunlar Lucinda'nın mutlu olması için yeterliydi zaten. O çok nefret ettiği sessiz, sıkıcı, ölgün eve hayat gelmişti - daha ne isteyebilirdi ki? Ama dahası da vardı: Balo!
Lucinda'nın mutluluğuna gölge düşüren tek şey Belzamor'du. Arkadaşı "balo" sözünü duyduğundan beri buz küpüne dönmüştü adeta. Lucinda bunun nedeninin farkındaydı: Belzamor'un nefreti, Lucinda'nın ilgisini, kendisinden çeken şeyler üstünde toplanırdı genellikle. Bu Lucinda'yı üzüyordu ama aldırmamaya çalışıyordu çünkü bu konuda yapabileceği bir şey yoktu. Ne heyecanını bastırabilir ne de baloyu engelleyebilirdi. Belzamor'un tüm surat asmalarına rağmen sonunda balo günü gelecekti ve geldi de.