21 Aralık 2015 Pazartesi

Bana Bile Ulaşabilecek Kadar Popüler Mim

Şu anda ders çalışıyor olmam gerek ancak sağ elimin yüzük parmağını yaktığım [Yine bir patates kazası (Bu sıralar canım çok patates cipsi çekiyordu, ben de sanki sırf "ev yapımı" diye benim yaptığım yağ içindeki cips, Lays ya da Raffles'ınkinden daha sağlıklı olacakmış gibi yapayım dedim.) ama bu yağ patlatmayı becerdiğim seferin yanında hiçbir şey sayılır.] için, yazı yazamıyorum ve yazmadan çalışamam. Peki elim yanmasaydı çalışıyor olur muydum? Eh, en azından bunu yazıyor olmazdım. Olasılıklar yarı yarıya: Ya çalışıyor ya da yatıyor olurdum. (Henüz basılmamış biyografimin annem tarafından konulmuş adı bile "Yatay Pozisyonda Hayat" sonuçta.) Öyle çok çalışmam lazım ki! Bildiğiniz gibi seneye 12. sınıf olacağım, yani hayatımı belirlemeyecek (18 yaşında girdiğim bir sınavın, 70-80 yıl sürmesi olası hayatımı etkilemesine izin vermeyeceğim, hayır.) ama kendi ayaklarımın üstünde durmamı sağlayacak sınava gireceğim ve bunun için şimdiden çalışmaya başlamam gerekiyor. Doğrusunu isterseniz başlamıştım ama derslerle bir arada yürütemedim. Sonra dersleri de yürütememeye başladım. Yani Fizik dışında tüm notlarım iyi ama Fiziğim berbat. Çünkü bu sene farklı bir öğretmen giriyor, tamam, geçen sene de Fiziğim iyi değildi belki ama o öğretmen daha iyi not veriyordu, şimdiki çalışmamın yarısıyla dersi kolayca geçiyordum. Oysa bu öğretmen hem kötü not veriyor hem de dersi Esen gibi işe yaramaz zorlukta sorular içeren bir kitaptan işleyip sınavda en kolay tipteki soruları soruyor. "Zor soruyu yapabiliyorsan kolayı da yapabilmen gerekir" diyebilirsiniz ama Esen'deki "zor" soruları ancak ezberleyebilirsin, anlayamazsın, tabii Einstein değilsen. Bugün okula gitmememin nedeni de hafta sonuyla birleştirip bu üç günde derslerimi toparlamaktı ancak neredeyse hiçbir şey yapamadım. Çünkü dikkatimi dağıtan başka şeyler de var. Okunacak, çizilecek ve yazılacak şeyler... Şu an tam olarak gerçeklerle hayallerim arasındaki ayrılıkta duruyorum. Şahsen gelecek için şimdiyi çarçur etmeyi müthiş saçma buluyorum. Yani her anını çalışarak geçirmek de, ne amaçla olursa olsun, hiçbir anını çalışarak geçirmemek kadar saçma. (Çünkü o amaca ulaştığında ne önüne ne de arkana baktığında hiçbir şey göremeyeceksin.) İnsan şimdiyi yaşarken geleceğini kurabilmeli ama bu çok zor. Diyeceksiniz ki "Bir düzen oturtmayı başarabilirsen hem kendine hem zevklerine zaman ayırabilirsin." Pekala, ben bu düzeni oturturum ama o düzen zevklerime uyacak mı bakalım? Mesela ders çalışırken aklıma bir hikaye fıkri geliyor ya, onu hemen o an yazmalıyım. Çünkü hikayeyi aklındayken, hayır, içindeyken yazmakla onu sonradan hatırlayarak yazmak aynı şey değil. Ya da bir çizimi, nasıl bir çizim olacağı aklımda tam olarak canlanmışken ve elim aklımdaki çizgileri kağıda dökmeye hazırken yapmakla hatırladığım kadarıyla çizmeye çalışmak....  Bu, tıpkı şuna benziyor: Çikolatanın tadı her zaman aklındadır ama o tadı hatırlamakla çikolata yemek kesinlikle aynı şey değildir, değil mi? Öyle olsa, sadece tadını hatırlamak için çikolata yemek yeterli olurdu. 
Öte yandan; ailem zengin değil, garanti bir geçim kaynağımız yok ve kesinlikle "zengin koca"ların (hatta orta halli ve fakir kocaların da) isteyebileceği biri değilim. Yani "iyi bir yere gelmek"ten başka çarem yok. Üstelik sadece iyi bir yere gelmem de yetersiz, ben para kazanmalıyım. Beni gerçekten çok zor yetiştiren ebeveynlerime hak ettikleri rahatlığı kazandırabilmek için, kendim için değil. Tanıdığım çoğu yaşıtım kendi evlerinde oturuyor, arabaları var vs... (Ve yine de kendilerini fakir sanıyorlar.) Benim ailem de bu rahatlıkları fazlasıyla hak ediyorlar. Hiçbir zaman gurur duyabilecekleri bir evlat olmadım, muhtemelen mürüvvetimi görmek ya da torun sevgisi gibi mutlulukları da yaşatamayacağım onlara. (Tabii sırf ailelerimizi mutlu etmek için evlenip çocuk yapacağımız tamamen benim gibi birini bulmazsam ki BU ACAYİP ÇILGINCA OLURDU.) En azından maddi şeylerle gözlerini boyamak istiyorum. Gerçi acayip çalışsam bile kesinlikle para kazanabileceğim bir meslek var mı ki bu ülkede? Tamam, belki vardır ama her ne kadar paraya delice ihtiyaç duysam da sırf para için meslek seçmek benim ideallerime çok aykırı. Veee işte yine geldik ideallerle gerçekler arasındaki uçuruma.
Aslında bu yazının ana konusu bunlar değil, sevgili Yuu tarafından mimlenmiş olduğum mim. Ancak şimdiden kendi başına bir yazı olabilecek kadar uzun yazdım, değil mi? (Muhtemelen bu konuda birileriyle konuşmalıyım ve konuşabileceğim insanlar da var (Onlara çok teşekkür ediyorum çünkü yazıyı okumaları muhtemel.) ama konu sıkıcı olduğu için (Evet, sadece bu yüzden.) yazmak istemiyorum.) Yine de kısaltmaya filan uğraşmayacağım çünkü uzun yazmayı seviyorum, ne zamandır bu kadar uzun bir şey yaz(a)mıyordum ve bir daha ne zaman yazacağım da belli olmaz. Ne kadar uzunsa o kadar doyuruyor beni. (Sanırım yazma konusunda da yemek konusunda olduğum kadar pisboğazım.) Şiiri sevmememin sebebi de bu olabilir. Neyse, geçelim artık mime. Aslında ne içerdiği hakkında tam olarak bir fikrim yok. Yuu'nun dediği kadarıyla sevdiğimiz, sevmediğimiz ve takıntılı olduğumuz şeylerden bahsediyoruz. Ancak bu çok sınırsız bir konu bence. Yani sevdiğim, sevmediğim ve takıntılı olduğum onlarca şey var şahsen. Ve hangi birinden bahsedeceğimi bilmediğim için, çok başarılı yazabileceğimi sanmıyorum. Çok popüler bir mim (Bkz: Bana bile ulaştı. Not: Başlık buldum!), herkes yapmış ama ben ancak Yuu, River ve Shuu'nunkileri okumaya fırsat bulabildim. Onlar çok güzel yapmışlar, eee, insanların değişik ilgi alanları olunca tabii... Tamam, lafı daha fazla uzatmadan ("Daha ne kadar uzatabilirdin ki?" diye soracak olursanız, oh, daha hiçbir şey görmediniz bebeğim...) mime geçiyorum nihayet:

  • İlk olarak şu an yaptığım halde sevmediğim bir şeyle başlayalım: Maddeler halinde yazmak. Bunun hakkında sevmediğim dışında söyleyebileceğim fazla bir şey yok. 
  • Yine sevmediğim bir şey: (İlk 2 maddede sevmediğim şeylere yer vermiş olabilirim ama neredeyse obsesif-kompülsif teşhisi konulabilecek kadar fazla ve garip takıntılara sahip biri olarak, hala bu mimin büyük oranda takıntılarımı içereceğine dair inancımı koruyorum.) Şu anki gökyüzü. Güneşli ama bulutsuz, mavi gökyüzü. Üstelik berbat bir mavi. Yani kusmuk mavi olsaydı, kesinlikle bu tonunda olurdu. Size bu tonun "bebe mavisi" olduğunu söyleyebilirim ama emin değilim çünkü google görsellere göre farklı bebe mavileri var. Benim kast ettiğim şu bebe mavisi. (Umarım bahsettiğim gökyüzü gözünüzde canlanmıştır.) Tamam, kıyafetlerde ve eşyalarda güzel durabilir ama kesinlikle gökyüzünde değil. Gökyüzü bu renge bürülü olduğunda, içimden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Çünkü dünya bana çok durgun geliyor. Ders çalışmak için ayırdığım şu üç gün boyunca da hava hep böyleydi ve hayır, gökyüzü üzerinde bahane üretmeye çalışmıyorum. (Yok artık.) Gökyüzü kapalı ve hatta yağmurlu olsaydı daha iyi çalışacağımdan emindim. (Ama o zaman da kumrular ıslanırdı. Biliyor musunuz, pencere pervazımıza gelen kumrular var. Onlara yem veriyoruz. Sanırım ben onlar için onlara yemek veriyor oluşum dışında pek bir anlam ifade etmiyorum ama onlar beni mutlu ediyor.) 
  • Saçlarımdan ve dudaklarımdan gerçekten nefret ediyorum ama saçlarım için daha fazla endişelenmeme gerek kalmayacak çünkü hızla ve çok dökülüyorlar. Zaten her zaman az saçım olmuştur (3 yaşına dek keldim!), bu gidişle kesinlikle kel kalacağım. Ve o zaman nefret etmek için sadece dudaklarım kalacak. Onlardan nefret etmemin sebebi estetik nedenler değil bu arada, bana fiziksel olarak acı vermeleri. Üç haftadan beri geçmeyen yaralar çok canımı acıtıyor. 
  • Herkeste güzellik bulabilen biriyim ama kendim dışında. (Tamam, ikinci maddede bahsettiğim mimin içeriği hakkındaki inancım çürümeye başlıyor.) Yani çoğu zaman, bazen aynaya bakıp normal bir insana benzediğimi düşündüğüm olmuyor değil açıkçası ama hemen içimden yükselen bir ses "Kapa çeneni yalancı" deyip düşüncelerimi boğuyor  
  • Şarkı söylemeyi gerçekten severim, sevdiğim bir şarkıya mutlaka eşlik ederim ve sesimin güzel olmasını isterdim ama o kadar da çok değil çünkü bunun şarkı söylemek için bir gereklilik olduğunu düşünmüyorum. (Sadece bazen "Bu sefer güzel söylediğime eminim!" deyip sesimi telefona kaydettiğimde yaşadığım hayal kırıklığı hoş olmuyor.) 
  • İnsanlar "SENİ SEVİYORUM ALICE, BENİ RAHATSIZ ETMİYORSUN VE HAKKINDA HİÇBİR KÖTÜ DÜŞÜNCEM YOK" demedikleri sürece benden nefret ettiklerini düşünür ve hatta bu yüzden onlardan uzak dururum. (Tam bir aptalım.) Özellikle yetişkinler. Yakın bir aile bireyim olmadıkları sürece (Ki yakın bir aile bireyi derken kast ettiğim sadece annem, anneannem ve dedem - Hatta bir süredir anneannemden bile tam olarak emin olamıyorum, davranışları eskisine göre daha soğuk geliyor ama kendime "KADIN 80 YAŞINDA, SAÇMALAMAYI KES" diyerek kendimi durduruyorum.) hiçbir yetişkinin yanında kendimi rahat hissetmiyorum. Benden nefret ediyorlar ve hakkımda berbat şeyler düşünüyorlarmış gibi geliyor. Öğretmenler, saydıklarım dışındaki TÜM aile bireylerim ve onların arkadaşları vs... ÖZELLİKLE arkadaşlarımın aileleri. Psikopat ilkokul öğretmenim yüzünden yaşadığım bazı şeyler nedeniyle, hala velilerinin arkadaşlarımla "O kızdan uzak durmanı istiyorum!" dediğini düşünüyorum. Oysa ben yetişkinleri severim, benden nefret ettiklerini düşünmenin bende uyandırdığı korku dışında. (Evet, yanlarındayken çoğunlukla korkuyorum.)  
  • Adını unuttum ama ergen fobisi anlamına gelen bir fobi olduğunu okumuştum bir yerde, gerçek midir uydurma mı bilemem (Önemli de değil) ama gerçekse bende var olabilir. Gerçi yaşıtlarımdan korkmuyor, onlardan tiksiniyorum sadece. Beyni yerine genitalleriyle düşünen, çirkin görünüşlü yaratıklar... Ama tüm arkadaşlarım da yaşıtlarım olduğu için, bu tiksintiyi umursamamaya çalışıyorum. ("Yetişkinlerden korkuyor, ergenlerden tiksiniyorsan geriye kim kalıyor?" sorusuna cevabım: Üniversiteliler. Onlara da çok bayılmıyorum ama ne yetişkin, ne de ergen olarak fena değiller. Çocuklara ve yaşlılara karşı hislerimse karışık, "çocuk"/"yaşlı" derken ne kadar "çocuk"/"yaşlı", buna bağlı. Bir an kimsenin farklı yaş gruplarına karşı duyduğum hisleri önemsemediğini fark ettiğim için bu konuyu kapatıyorum artık. Gerçi neden insanlar başka birinin herhangi bir konudaki fikrini ya da hislerini önemsesinler ki? Eh, bunu bilmiyorum ama yazıların yanındaki rakamlar birilerinin onları okuduğunu gösteriyor. Dolayısıyla bu sadece benim diğer maddeye geçmek için bahanem.)
  • Eğer ille yapmam gerekmeyen bir şeyi yapıyorsam mutlaka başıma kötü bir şey geleceğini düşünürüm. Mesela cips almak için evden çıkacaksam (Ki az sonra bunu yapacağım için bu örneği vermezsem iyi olurdu ama neyse...) araba çarpacağını filan hayal ederim. Sanırım bu, o ille yapmam gereken şey, genellikle neredeyse yapmamam gereken bir şey (Mesela cips almak gibi, bu ahlaki olarak kötü bir şey değil ama 150 kilo olmama kesinlikle gerek yok.) olduğundan dolayı, bir tür kendini durdurma mekanizması. Peki işe yarıyor mu? Bazen. 
  • Aslında başıma gelebilecek kötü şeyler başka koşullarda da aklıma geliyor.
  • Görünüşe göre takıntılarımdan bahsetmek için cesaretim yok. 
Bu kadar çünkü aklıma bahsedecek daha fazla şey gelmiyor. Daha doğrusu yazacak çok fazla şey var. Yani ömrümün 16 yıl + 10 ayı boyunca sevdiğim, sevmediğim ve taktığım şeylerden hangi birinden bahsedebilirim ki? Bana daha spesifik şeylerle gelmelisiniz. (Ve bir daha asla kapısını çalmadılar.)
Yine de bana bu insanın tüm enerjisini sömüren renkteki gökyüzüne rağmen yapacak bir şeyler verdiği için Yuu-chan'a çoook teşekkürler!!!
foop-mcfawn:

Smol pie escapes in toilet ಡ◡ಡ
Şimdi gidip ya Peridot gibi kendi üstüme sifonu çekip boklarla yüzleşeceğim ya da çalışma masama oturup... Hey, yine boklarla yüzleşeceğim! Anlaşılan boklardan kaçış yok. 

11 Aralık 2015 Cuma

Yazıyla İletişim Kurmak

Ben
Ben
İşe yaramayacağını biliyordum. Henüz bunu söylemek için erken olabilir (Bu yazıyı, bir önceki yazımdan hemen ertesi gün başladım yazmaya.) ama yazarken de biliyordum. Peki ya siz şunu biliyor musunuz? Böyle olduğu için mutluyum. Konuşacak birilerini bulabilseydim yazmayı cidden bırakacaktım. Ama her ne kadar direk içimi dökebileceğim birini bulmuş olsam da, hatta bu kişiyle gerçekten iyi bir ilişki kursam bile, tam olarak mutlu olamayacaktım. Çünkü buraya yazmayı seviyorum. Buraya yazmak bana farklı hissettiriyor. İnsanların önünde olduğum o basit kişilikten sıyrılıp sıra dışı birine dönüştüğüm yer burası. Size göre hiç de sıra dışı biri değilimdir belki ancak gerçek hayatta nasıl biri olduğumu bilmiyorsunuz. Ben, geçek hayatta, asla aldırmayacağınız biriyim. Şişmanım. Dudaklarım yaratılıştan aşağı sarktığı için hep somurtuyormuş gibi görünürüm. Göz altlarım mosmor, yanaklarım izlerle kaplı, dudaklarım yaralar içindedir. Hiç davetkâr bir görünüşüm olmadığı gibi bu itici görünüşe göre oluşturduğunuz önyargıları değiştirecek bir kişilik de sergilemem. Konuştuğumda bile, ki bu şekilde ifade etmemden de anlayabileceğiniz gibi pek yapmam bunu, ağzımdan öyle etkileyici sözler çıkmaz hiç. Hayatınıza katmak isteyebileceğiniz bir varlık olduğumu hayatta düşünmezsiniz. Mesela okul arkadaşlarımın, bana "arkadaş" deme sebepleri, aslında olması gerektiği gibi hayatlarına kattığım anlam değil, karşılığında onlara "canım" diyecek, yanlarında dolaşacak, can sıkıntılarını gidermek için başvurabilecekleri yeni bir opsiyon olacak, bir isim daha katarak arkadaş listelerini biraz daha uzatacak, kısacası diğer insanlara muhtaç oldukları sevgi ve ilgiye değdiklerinin bir başka kanıtı olmam. (Gerçi onlar için arkadaşlığın anlamı zaten budur belki.) Eski okul arkadaşlarım için de eğlenceli anılarının bir parçasıyım işte. (Başka da arkadaşım yok.) Defne böyle sıradan, hatta sıkıcı biri.
Ama Alice farklı. O, iyi ya da kötü, duygularını ve düşüncelerini onları yazarken duyduğu tutkuyla değerli kılan biri. Ve şu an fark ettim ki, evet, diğer insanların yazdıklarıma verdiği değer önemli, "tüm yayınlananlar" kısmında bir yazının yanında parlayan o mavi tek sayıyı görmek beni mutlu ediyor, insanlar yazdıklarımı aşağıladığında kendimi berbat hissediyorum vb... (Birbirine muhtaç olan diğerleri gibi olmadığına inanan biri için müthiş utanç verici bir şey bu.) Ama bu bloğun amacı bundan (Diğer insanların varlığımı takdir etmesini sağlamaktan) ibaret değil. Ben aynı zamanda kendim için yazıyorum. Çünkü yazmak daha iyi düşünmemi sağlıyor. Bir problemden bahsetmek için oturuyorum bilgisayarın başına mesela ve yazarken o problem halloluveriyor. Sanki yazının kendi düşünceleri varmış gibi... Kalemimi oynatarak ya da tuşlara basarak onunla iletişime geçiyorum ve doğru kelimelerle kurulmuş doğru cümleler karşılığında bana problemimin çözümünü veriyor. Bu inanılmaz büyüleyici bir şey. İki insan arasında kurulabilecek alelade ve sıradan bağdan çok daha özel bir kere. Ben bunu diğer insanlarla iletişim kurmak için kullanıyor olabilirim ama bu yokken onlarla kurduğum ilişkinin de hiçbir anlamı kalmıyor. Sadece yazmaya bağlı yaşayamam. Her ne kadar depresyondayken aksini savunsam da ben de bir insanım. Diğer insanlarla iletişim kurmaya ve onların sevgisine muhtacım. Ama yazmadan da yaşayamam.
Sanırım, diğer insanlarla iletişimimi güçlendirirken, kadim dostumu biraz ihmal etmiştim ve bana küsmüş. Şimdi barıştık. Olsun, yok ziyanı, sıkı dostlar arasında olur böyle. Önemli olan birbirimizi asla tamamen bırakamayacağımız.
Not: Bir süredir problemlerimden başka bir şeyden söz etmediğimi biliyorum ancak anlamış olmanız gerektiği gibi, bu problem sona ermiş... Gibi görünüyor en azından. Söz veremesem de, (Çünkü hayatta ne olacağı hiç belli olmuyor.) sizi bu konuda sıkmaya devam etmeyeceğimden oldukça eminim. Ama sıkılıyorsanız da, burada durmanız için zorlayan kimse yok. Çünkü bahsedeceğim diğer şeylerin de acayip eğlenceli olacağının garantisini veremem. Ben sadece içimden geldiği gibi yazıyorum. Ve içimde sadece çok az miktarda eğlence bulunur.