21 Aralık 2015 Pazartesi

Bana Bile Ulaşabilecek Kadar Popüler Mim

Şu anda ders çalışıyor olmam gerek ancak sağ elimin yüzük parmağını yaktığım [Yine bir patates kazası (Bu sıralar canım çok patates cipsi çekiyordu, ben de sanki sırf "ev yapımı" diye benim yaptığım yağ içindeki cips, Lays ya da Raffles'ınkinden daha sağlıklı olacakmış gibi yapayım dedim.) ama bu yağ patlatmayı becerdiğim seferin yanında hiçbir şey sayılır.] için, yazı yazamıyorum ve yazmadan çalışamam. Peki elim yanmasaydı çalışıyor olur muydum? Eh, en azından bunu yazıyor olmazdım. Olasılıklar yarı yarıya: Ya çalışıyor ya da yatıyor olurdum. (Henüz basılmamış biyografimin annem tarafından konulmuş adı bile "Yatay Pozisyonda Hayat" sonuçta.) Öyle çok çalışmam lazım ki! Bildiğiniz gibi seneye 12. sınıf olacağım, yani hayatımı belirlemeyecek (18 yaşında girdiğim bir sınavın, 70-80 yıl sürmesi olası hayatımı etkilemesine izin vermeyeceğim, hayır.) ama kendi ayaklarımın üstünde durmamı sağlayacak sınava gireceğim ve bunun için şimdiden çalışmaya başlamam gerekiyor. Doğrusunu isterseniz başlamıştım ama derslerle bir arada yürütemedim. Sonra dersleri de yürütememeye başladım. Yani Fizik dışında tüm notlarım iyi ama Fiziğim berbat. Çünkü bu sene farklı bir öğretmen giriyor, tamam, geçen sene de Fiziğim iyi değildi belki ama o öğretmen daha iyi not veriyordu, şimdiki çalışmamın yarısıyla dersi kolayca geçiyordum. Oysa bu öğretmen hem kötü not veriyor hem de dersi Esen gibi işe yaramaz zorlukta sorular içeren bir kitaptan işleyip sınavda en kolay tipteki soruları soruyor. "Zor soruyu yapabiliyorsan kolayı da yapabilmen gerekir" diyebilirsiniz ama Esen'deki "zor" soruları ancak ezberleyebilirsin, anlayamazsın, tabii Einstein değilsen. Bugün okula gitmememin nedeni de hafta sonuyla birleştirip bu üç günde derslerimi toparlamaktı ancak neredeyse hiçbir şey yapamadım. Çünkü dikkatimi dağıtan başka şeyler de var. Okunacak, çizilecek ve yazılacak şeyler... Şu an tam olarak gerçeklerle hayallerim arasındaki ayrılıkta duruyorum. Şahsen gelecek için şimdiyi çarçur etmeyi müthiş saçma buluyorum. Yani her anını çalışarak geçirmek de, ne amaçla olursa olsun, hiçbir anını çalışarak geçirmemek kadar saçma. (Çünkü o amaca ulaştığında ne önüne ne de arkana baktığında hiçbir şey göremeyeceksin.) İnsan şimdiyi yaşarken geleceğini kurabilmeli ama bu çok zor. Diyeceksiniz ki "Bir düzen oturtmayı başarabilirsen hem kendine hem zevklerine zaman ayırabilirsin." Pekala, ben bu düzeni oturturum ama o düzen zevklerime uyacak mı bakalım? Mesela ders çalışırken aklıma bir hikaye fıkri geliyor ya, onu hemen o an yazmalıyım. Çünkü hikayeyi aklındayken, hayır, içindeyken yazmakla onu sonradan hatırlayarak yazmak aynı şey değil. Ya da bir çizimi, nasıl bir çizim olacağı aklımda tam olarak canlanmışken ve elim aklımdaki çizgileri kağıda dökmeye hazırken yapmakla hatırladığım kadarıyla çizmeye çalışmak....  Bu, tıpkı şuna benziyor: Çikolatanın tadı her zaman aklındadır ama o tadı hatırlamakla çikolata yemek kesinlikle aynı şey değildir, değil mi? Öyle olsa, sadece tadını hatırlamak için çikolata yemek yeterli olurdu. 
Öte yandan; ailem zengin değil, garanti bir geçim kaynağımız yok ve kesinlikle "zengin koca"ların (hatta orta halli ve fakir kocaların da) isteyebileceği biri değilim. Yani "iyi bir yere gelmek"ten başka çarem yok. Üstelik sadece iyi bir yere gelmem de yetersiz, ben para kazanmalıyım. Beni gerçekten çok zor yetiştiren ebeveynlerime hak ettikleri rahatlığı kazandırabilmek için, kendim için değil. Tanıdığım çoğu yaşıtım kendi evlerinde oturuyor, arabaları var vs... (Ve yine de kendilerini fakir sanıyorlar.) Benim ailem de bu rahatlıkları fazlasıyla hak ediyorlar. Hiçbir zaman gurur duyabilecekleri bir evlat olmadım, muhtemelen mürüvvetimi görmek ya da torun sevgisi gibi mutlulukları da yaşatamayacağım onlara. (Tabii sırf ailelerimizi mutlu etmek için evlenip çocuk yapacağımız tamamen benim gibi birini bulmazsam ki BU ACAYİP ÇILGINCA OLURDU.) En azından maddi şeylerle gözlerini boyamak istiyorum. Gerçi acayip çalışsam bile kesinlikle para kazanabileceğim bir meslek var mı ki bu ülkede? Tamam, belki vardır ama her ne kadar paraya delice ihtiyaç duysam da sırf para için meslek seçmek benim ideallerime çok aykırı. Veee işte yine geldik ideallerle gerçekler arasındaki uçuruma.
Aslında bu yazının ana konusu bunlar değil, sevgili Yuu tarafından mimlenmiş olduğum mim. Ancak şimdiden kendi başına bir yazı olabilecek kadar uzun yazdım, değil mi? (Muhtemelen bu konuda birileriyle konuşmalıyım ve konuşabileceğim insanlar da var (Onlara çok teşekkür ediyorum çünkü yazıyı okumaları muhtemel.) ama konu sıkıcı olduğu için (Evet, sadece bu yüzden.) yazmak istemiyorum.) Yine de kısaltmaya filan uğraşmayacağım çünkü uzun yazmayı seviyorum, ne zamandır bu kadar uzun bir şey yaz(a)mıyordum ve bir daha ne zaman yazacağım da belli olmaz. Ne kadar uzunsa o kadar doyuruyor beni. (Sanırım yazma konusunda da yemek konusunda olduğum kadar pisboğazım.) Şiiri sevmememin sebebi de bu olabilir. Neyse, geçelim artık mime. Aslında ne içerdiği hakkında tam olarak bir fikrim yok. Yuu'nun dediği kadarıyla sevdiğimiz, sevmediğimiz ve takıntılı olduğumuz şeylerden bahsediyoruz. Ancak bu çok sınırsız bir konu bence. Yani sevdiğim, sevmediğim ve takıntılı olduğum onlarca şey var şahsen. Ve hangi birinden bahsedeceğimi bilmediğim için, çok başarılı yazabileceğimi sanmıyorum. Çok popüler bir mim (Bkz: Bana bile ulaştı. Not: Başlık buldum!), herkes yapmış ama ben ancak Yuu, River ve Shuu'nunkileri okumaya fırsat bulabildim. Onlar çok güzel yapmışlar, eee, insanların değişik ilgi alanları olunca tabii... Tamam, lafı daha fazla uzatmadan ("Daha ne kadar uzatabilirdin ki?" diye soracak olursanız, oh, daha hiçbir şey görmediniz bebeğim...) mime geçiyorum nihayet:

  • İlk olarak şu an yaptığım halde sevmediğim bir şeyle başlayalım: Maddeler halinde yazmak. Bunun hakkında sevmediğim dışında söyleyebileceğim fazla bir şey yok. 
  • Yine sevmediğim bir şey: (İlk 2 maddede sevmediğim şeylere yer vermiş olabilirim ama neredeyse obsesif-kompülsif teşhisi konulabilecek kadar fazla ve garip takıntılara sahip biri olarak, hala bu mimin büyük oranda takıntılarımı içereceğine dair inancımı koruyorum.) Şu anki gökyüzü. Güneşli ama bulutsuz, mavi gökyüzü. Üstelik berbat bir mavi. Yani kusmuk mavi olsaydı, kesinlikle bu tonunda olurdu. Size bu tonun "bebe mavisi" olduğunu söyleyebilirim ama emin değilim çünkü google görsellere göre farklı bebe mavileri var. Benim kast ettiğim şu bebe mavisi. (Umarım bahsettiğim gökyüzü gözünüzde canlanmıştır.) Tamam, kıyafetlerde ve eşyalarda güzel durabilir ama kesinlikle gökyüzünde değil. Gökyüzü bu renge bürülü olduğunda, içimden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Çünkü dünya bana çok durgun geliyor. Ders çalışmak için ayırdığım şu üç gün boyunca da hava hep böyleydi ve hayır, gökyüzü üzerinde bahane üretmeye çalışmıyorum. (Yok artık.) Gökyüzü kapalı ve hatta yağmurlu olsaydı daha iyi çalışacağımdan emindim. (Ama o zaman da kumrular ıslanırdı. Biliyor musunuz, pencere pervazımıza gelen kumrular var. Onlara yem veriyoruz. Sanırım ben onlar için onlara yemek veriyor oluşum dışında pek bir anlam ifade etmiyorum ama onlar beni mutlu ediyor.) 
  • Saçlarımdan ve dudaklarımdan gerçekten nefret ediyorum ama saçlarım için daha fazla endişelenmeme gerek kalmayacak çünkü hızla ve çok dökülüyorlar. Zaten her zaman az saçım olmuştur (3 yaşına dek keldim!), bu gidişle kesinlikle kel kalacağım. Ve o zaman nefret etmek için sadece dudaklarım kalacak. Onlardan nefret etmemin sebebi estetik nedenler değil bu arada, bana fiziksel olarak acı vermeleri. Üç haftadan beri geçmeyen yaralar çok canımı acıtıyor. 
  • Herkeste güzellik bulabilen biriyim ama kendim dışında. (Tamam, ikinci maddede bahsettiğim mimin içeriği hakkındaki inancım çürümeye başlıyor.) Yani çoğu zaman, bazen aynaya bakıp normal bir insana benzediğimi düşündüğüm olmuyor değil açıkçası ama hemen içimden yükselen bir ses "Kapa çeneni yalancı" deyip düşüncelerimi boğuyor  
  • Şarkı söylemeyi gerçekten severim, sevdiğim bir şarkıya mutlaka eşlik ederim ve sesimin güzel olmasını isterdim ama o kadar da çok değil çünkü bunun şarkı söylemek için bir gereklilik olduğunu düşünmüyorum. (Sadece bazen "Bu sefer güzel söylediğime eminim!" deyip sesimi telefona kaydettiğimde yaşadığım hayal kırıklığı hoş olmuyor.) 
  • İnsanlar "SENİ SEVİYORUM ALICE, BENİ RAHATSIZ ETMİYORSUN VE HAKKINDA HİÇBİR KÖTÜ DÜŞÜNCEM YOK" demedikleri sürece benden nefret ettiklerini düşünür ve hatta bu yüzden onlardan uzak dururum. (Tam bir aptalım.) Özellikle yetişkinler. Yakın bir aile bireyim olmadıkları sürece (Ki yakın bir aile bireyi derken kast ettiğim sadece annem, anneannem ve dedem - Hatta bir süredir anneannemden bile tam olarak emin olamıyorum, davranışları eskisine göre daha soğuk geliyor ama kendime "KADIN 80 YAŞINDA, SAÇMALAMAYI KES" diyerek kendimi durduruyorum.) hiçbir yetişkinin yanında kendimi rahat hissetmiyorum. Benden nefret ediyorlar ve hakkımda berbat şeyler düşünüyorlarmış gibi geliyor. Öğretmenler, saydıklarım dışındaki TÜM aile bireylerim ve onların arkadaşları vs... ÖZELLİKLE arkadaşlarımın aileleri. Psikopat ilkokul öğretmenim yüzünden yaşadığım bazı şeyler nedeniyle, hala velilerinin arkadaşlarımla "O kızdan uzak durmanı istiyorum!" dediğini düşünüyorum. Oysa ben yetişkinleri severim, benden nefret ettiklerini düşünmenin bende uyandırdığı korku dışında. (Evet, yanlarındayken çoğunlukla korkuyorum.)  
  • Adını unuttum ama ergen fobisi anlamına gelen bir fobi olduğunu okumuştum bir yerde, gerçek midir uydurma mı bilemem (Önemli de değil) ama gerçekse bende var olabilir. Gerçi yaşıtlarımdan korkmuyor, onlardan tiksiniyorum sadece. Beyni yerine genitalleriyle düşünen, çirkin görünüşlü yaratıklar... Ama tüm arkadaşlarım da yaşıtlarım olduğu için, bu tiksintiyi umursamamaya çalışıyorum. ("Yetişkinlerden korkuyor, ergenlerden tiksiniyorsan geriye kim kalıyor?" sorusuna cevabım: Üniversiteliler. Onlara da çok bayılmıyorum ama ne yetişkin, ne de ergen olarak fena değiller. Çocuklara ve yaşlılara karşı hislerimse karışık, "çocuk"/"yaşlı" derken ne kadar "çocuk"/"yaşlı", buna bağlı. Bir an kimsenin farklı yaş gruplarına karşı duyduğum hisleri önemsemediğini fark ettiğim için bu konuyu kapatıyorum artık. Gerçi neden insanlar başka birinin herhangi bir konudaki fikrini ya da hislerini önemsesinler ki? Eh, bunu bilmiyorum ama yazıların yanındaki rakamlar birilerinin onları okuduğunu gösteriyor. Dolayısıyla bu sadece benim diğer maddeye geçmek için bahanem.)
  • Eğer ille yapmam gerekmeyen bir şeyi yapıyorsam mutlaka başıma kötü bir şey geleceğini düşünürüm. Mesela cips almak için evden çıkacaksam (Ki az sonra bunu yapacağım için bu örneği vermezsem iyi olurdu ama neyse...) araba çarpacağını filan hayal ederim. Sanırım bu, o ille yapmam gereken şey, genellikle neredeyse yapmamam gereken bir şey (Mesela cips almak gibi, bu ahlaki olarak kötü bir şey değil ama 150 kilo olmama kesinlikle gerek yok.) olduğundan dolayı, bir tür kendini durdurma mekanizması. Peki işe yarıyor mu? Bazen. 
  • Aslında başıma gelebilecek kötü şeyler başka koşullarda da aklıma geliyor.
  • Görünüşe göre takıntılarımdan bahsetmek için cesaretim yok. 
Bu kadar çünkü aklıma bahsedecek daha fazla şey gelmiyor. Daha doğrusu yazacak çok fazla şey var. Yani ömrümün 16 yıl + 10 ayı boyunca sevdiğim, sevmediğim ve taktığım şeylerden hangi birinden bahsedebilirim ki? Bana daha spesifik şeylerle gelmelisiniz. (Ve bir daha asla kapısını çalmadılar.)
Yine de bana bu insanın tüm enerjisini sömüren renkteki gökyüzüne rağmen yapacak bir şeyler verdiği için Yuu-chan'a çoook teşekkürler!!!
foop-mcfawn:

Smol pie escapes in toilet ಡ◡ಡ
Şimdi gidip ya Peridot gibi kendi üstüme sifonu çekip boklarla yüzleşeceğim ya da çalışma masama oturup... Hey, yine boklarla yüzleşeceğim! Anlaşılan boklardan kaçış yok. 

11 Aralık 2015 Cuma

Yazıyla İletişim Kurmak

Ben
Ben
İşe yaramayacağını biliyordum. Henüz bunu söylemek için erken olabilir (Bu yazıyı, bir önceki yazımdan hemen ertesi gün başladım yazmaya.) ama yazarken de biliyordum. Peki ya siz şunu biliyor musunuz? Böyle olduğu için mutluyum. Konuşacak birilerini bulabilseydim yazmayı cidden bırakacaktım. Ama her ne kadar direk içimi dökebileceğim birini bulmuş olsam da, hatta bu kişiyle gerçekten iyi bir ilişki kursam bile, tam olarak mutlu olamayacaktım. Çünkü buraya yazmayı seviyorum. Buraya yazmak bana farklı hissettiriyor. İnsanların önünde olduğum o basit kişilikten sıyrılıp sıra dışı birine dönüştüğüm yer burası. Size göre hiç de sıra dışı biri değilimdir belki ancak gerçek hayatta nasıl biri olduğumu bilmiyorsunuz. Ben, geçek hayatta, asla aldırmayacağınız biriyim. Şişmanım. Dudaklarım yaratılıştan aşağı sarktığı için hep somurtuyormuş gibi görünürüm. Göz altlarım mosmor, yanaklarım izlerle kaplı, dudaklarım yaralar içindedir. Hiç davetkâr bir görünüşüm olmadığı gibi bu itici görünüşe göre oluşturduğunuz önyargıları değiştirecek bir kişilik de sergilemem. Konuştuğumda bile, ki bu şekilde ifade etmemden de anlayabileceğiniz gibi pek yapmam bunu, ağzımdan öyle etkileyici sözler çıkmaz hiç. Hayatınıza katmak isteyebileceğiniz bir varlık olduğumu hayatta düşünmezsiniz. Mesela okul arkadaşlarımın, bana "arkadaş" deme sebepleri, aslında olması gerektiği gibi hayatlarına kattığım anlam değil, karşılığında onlara "canım" diyecek, yanlarında dolaşacak, can sıkıntılarını gidermek için başvurabilecekleri yeni bir opsiyon olacak, bir isim daha katarak arkadaş listelerini biraz daha uzatacak, kısacası diğer insanlara muhtaç oldukları sevgi ve ilgiye değdiklerinin bir başka kanıtı olmam. (Gerçi onlar için arkadaşlığın anlamı zaten budur belki.) Eski okul arkadaşlarım için de eğlenceli anılarının bir parçasıyım işte. (Başka da arkadaşım yok.) Defne böyle sıradan, hatta sıkıcı biri.
Ama Alice farklı. O, iyi ya da kötü, duygularını ve düşüncelerini onları yazarken duyduğu tutkuyla değerli kılan biri. Ve şu an fark ettim ki, evet, diğer insanların yazdıklarıma verdiği değer önemli, "tüm yayınlananlar" kısmında bir yazının yanında parlayan o mavi tek sayıyı görmek beni mutlu ediyor, insanlar yazdıklarımı aşağıladığında kendimi berbat hissediyorum vb... (Birbirine muhtaç olan diğerleri gibi olmadığına inanan biri için müthiş utanç verici bir şey bu.) Ama bu bloğun amacı bundan (Diğer insanların varlığımı takdir etmesini sağlamaktan) ibaret değil. Ben aynı zamanda kendim için yazıyorum. Çünkü yazmak daha iyi düşünmemi sağlıyor. Bir problemden bahsetmek için oturuyorum bilgisayarın başına mesela ve yazarken o problem halloluveriyor. Sanki yazının kendi düşünceleri varmış gibi... Kalemimi oynatarak ya da tuşlara basarak onunla iletişime geçiyorum ve doğru kelimelerle kurulmuş doğru cümleler karşılığında bana problemimin çözümünü veriyor. Bu inanılmaz büyüleyici bir şey. İki insan arasında kurulabilecek alelade ve sıradan bağdan çok daha özel bir kere. Ben bunu diğer insanlarla iletişim kurmak için kullanıyor olabilirim ama bu yokken onlarla kurduğum ilişkinin de hiçbir anlamı kalmıyor. Sadece yazmaya bağlı yaşayamam. Her ne kadar depresyondayken aksini savunsam da ben de bir insanım. Diğer insanlarla iletişim kurmaya ve onların sevgisine muhtacım. Ama yazmadan da yaşayamam.
Sanırım, diğer insanlarla iletişimimi güçlendirirken, kadim dostumu biraz ihmal etmiştim ve bana küsmüş. Şimdi barıştık. Olsun, yok ziyanı, sıkı dostlar arasında olur böyle. Önemli olan birbirimizi asla tamamen bırakamayacağımız.
Not: Bir süredir problemlerimden başka bir şeyden söz etmediğimi biliyorum ancak anlamış olmanız gerektiği gibi, bu problem sona ermiş... Gibi görünüyor en azından. Söz veremesem de, (Çünkü hayatta ne olacağı hiç belli olmuyor.) sizi bu konuda sıkmaya devam etmeyeceğimden oldukça eminim. Ama sıkılıyorsanız da, burada durmanız için zorlayan kimse yok. Çünkü bahsedeceğim diğer şeylerin de acayip eğlenceli olacağının garantisini veremem. Ben sadece içimden geldiği gibi yazıyorum. Ve içimde sadece çok az miktarda eğlence bulunur.

30 Kasım 2015 Pazartesi

Neden Kızları Sevmiyorum?

Tamam, şu an saat neredeyse 12 ve ben 6 buçukta kalkacağım. Yani şu an uykuda, bilinç  altım hangi zıkkımı bilinç üstüme çıkardıysa onu seyrediyor olmam gerekirdi. Ama yatarken genelde hikaye fikirleri üstünde düşünmeme rağmen, bu gece kızlar üstüne düşüneceğim tuttu bu gece.. Ve neden onları sevmediğim. "Kızları sevmemekten", "berbat bir feminist" ve "kadın düşmanı" olmaktan bu blogda çok fazla söz ediyorum. Ya da en azından ben öyle hatırlıyorum. Belki sildiğim ya da yayınlamadığım yazılarımda söz ediyorumdur, bu yüzden siz pek fazla bilmiyorsunuzdur. Ama yapıyorum. Burada belli etmesem bile kızları gerçekten  hiç sevmiyorum.
Bu konuyu yarın yazmam daha doğru olurdu muhtemelen. Ama kendimi robot gibi hissetmeye başladım. Fazla düzenli bir uykum var. Her gün hemen hemen aynı saatte uyuyorum, 10 buçuk gibi ve eğer 10 buçukta uyuyamazsam, kendimi berbat hissediyorum. "Lanet olsun, uykusuz kalacağım" berbatlığını kast etmiyorum ama. Bu, "YARIN NASIL HAYATTA KALACAĞIM?" berbatlığı. Panikliyorum. Tıpkı insan korktuğu bir şeyle karşılaştığında olduğu gibi, kalp atışlarım hızlanıyor. (Evet, şu anda da böyle.) Bende uyku fobisi gibi bir şey olduğunu söylerdim ama bunun sebebini biliyorum: ANNEM. Geçen seneden, yani 6-6 buçuk gibi kalkmaya başladığımdan beri benim uykumu kendisine dert edinmiş durumda. Ailemin (anne tarafımın yani) uykuya düşkünlüğünden kaynaklanmakta bu. Ne  bizim evde, ne de anneannemlerle teyzemlerin evlerinde haftasonları 11'den önce kalkılmaz. Yani yetişkinler kalkmaz. Biz çocuklara da ya bu uyku düzenine uyum sağlamak (Ki küçük yaşlarda mümkün değildir bu çünkü bildiğiniz gibi, çocuk bünyesi erken yatıp erken kalkmaya programlıdır.) ya da o evin her bireyi masaya oturana dek kimse karnını doyuramayacağı için yetişkinler kalkıp kahvaltıyı (kahvaltı kılığındaki öğlen yemeğini, demek daha doğru olur herhalde) hazırlayana dek açlıktan sürünmek düşer. Annemin 12'de kalktığını söyleyince arkadaşlarımın verdiği tepkilerden bunun normal bir şey olmadığını biliyorum ama bizde böyle işte. Bu yüzden 6 buçukta kalktığım için, başta annem olmak üzere tüm ailenin gözünde acıların çocuğuyum. Ödev yetiştirmek ya da ders çalışmak için ayakta kaldığımda, annemin sokağa atılmış köpek yavrusuymuşum gibi bakarak "zavallı yavrucuğum" diyişi yok mu... Benim için üzüldüğünü biliyorum ama bu, benim de kendim için üzülmeme sebep oluyor - sanki çok kötü bir durumdaymışım gibi... Bu yüzden bu gece bu saçmalığı bozmak istiyorum! Alt tarafı biraz uykusuz kalırım, hepsi o. Zaten 10 buçukta yattığımda bile, neden bilmem, asla "dinç" bir şekilde uyanamıyorum. Belki bir zamanlar başıma gelmiştir ancak inanın bana, şu anda uykunu almışlığın nasıl bir his olduğunu hayal edemiyorum. Hep halsizim. Anlattığım gibi, hayatımın gayet güzel gitmesine rağmen hem de... Varsın bu gece biraz daha az uyuyarak yarın halsiz uyanayım, ne olacak? Yarın sınav yok, bir şey yok... Zaten bu yazıyı bu gece bitirebileceğimi sanmıyorum, gittiği kadar yazarım işte.
Dönelim asıl konuya. Kızlar... Şimdi hiçbir kız, kızları sevmez zaten. (İstisnaların kaideyi bozmadığını savunuyorsanız tabii - çünkü istisnalar var. Hatta burada bir okuyucum kendisinin böyle olmadığından bahsetmişti. Yani hiçbir kız derken, büyük çoğunluğu demek istiyorum.) Ben bunun ilk çağlardan kalma bir içgüdü olduğunu düşünüyorum. (Tıpkı şimdi her zaman her yerde yemek bulabileceğimiz halde, yemeği bulmanın ve saklamanın zor olduğu ilk çağlardan kalma bir içgüdüyle hala dolaplarımızı aldığı kadar yemekle doldurmamız gibi.) O zamanlar erkekler kadınlar için hayati bir önem taşıyordu, dolayısıyla her kadın arasında erkek kapma savaşı (mümkünse en güçlü, en kıllı ve en aptalını) vardı. Bunu ilk çağlarla sınırlamak da doğru olmaz, çok uzun süre erkekler, kadınlar için tek "geçim kaynağı" olmaya devam ettiler. Koşulların kadınları (en azından her kadını yani) erkeklere muhtaç bırakmadığı bu modern çağda bile hala eşinin eline bakan ve buna mecbur bırakılan birçok kadın varken, bu içgüdünün sürmesi doğal, hatta kaçınılmaz.
Fakat ben, tam bir feminizm idolü tarafından yetiştirilmiş, babasının hayatında sadece maddi etkisi olan ve queer bir kız olarak bu içgüdüyle hemcinslerime böylesine bir antipati besliyor olabilir miyim? İşte benden uykumu çalan mesele buydu. Sonra aklıma bazı tatsız anılar geldi ve o dakikadan sonra uykuya dalmanın imkansızlığını kabullenip bu yazıyı yazmaya giriştim
İlk okulda, en yakın arkadaşım olan kızın, benim yerime başka bir kızla oynayarak ortaokulun sonlarına dek sürecek dostluklarının temellerini atışı. Aynı kızların sonraki "en yakın arkadaşımla" alışveriş merkezine gittiklerini facebook'tan öğrenişim ve kızın bir anda benimle konuşmayı kesmesi. Yalnızlıkla baş etmemek için takıldığım abuk subuk insanlar ve onlarla yaptığım, konuştuğum saçmalıklar. Yalnızlığı kabul edişim.Yalnızlıktan kurtularak alındığım gruptaki kızların okul gezisinde benim yerine birbirleriyle oturması. Gittiğim yaz okullarında (Yaz okulunun ne olduğunu bilmeyenler için: Anne-babası çalışan ve ona göz kulak olacak yakınları bulunmayan çocukların yazları bir takım sportif faaliyetler (en başta yüzmek, basketbol/voleybol/futbol oynamak, egzersiz yapmak vb.) yaparak vakit geçirdikleri yer.) tribünün en arkasında, kullanılmayan soyunma odasında, bahçede ya da yalnızlığımı gözlerden uzak yaşayabileceğim herhangi bir yerde, kitabımla başbaşa geçen, sıcaktan genleşmiş uzun saatler. Dershanede devamlı kitap okuyup resim çizerek dikkat çekmek istemediğim için geleceğim için endişelenirken diğerlerinin arkadaşlarıyla kaygısız konuşmalarını dinlemek zorunda kalarak geçirdiğim teneffüsler. Ve tüm bunlar sonucunda kendime ve diğerlerine olan güvenim yok olduğu için o kişiyi sonsuza dek kaybetmem.
Ben kızları bu yüzden sevmiyorum işte. Her zaman birbirleriyle eşleşip beni hep dışarıda bıraktıkları, güvenimi paramparça ettikleri ve parçaları yine beni yaraladığı için. (Biliyorum, çok dramatik oldu ama benden ne bekliyorsunuz ki?) Peki ya onlar neden bana bunu yaptılar hep? Doğruya doğru, ben farklı olduğu için dışlanan şu sıradışı insanlardan değilim. Dışlandığım için farklıyım ben. Ve ne olursa olsun, farklılığımı seviyorum. Yine de gece yarısı bu eski anıları düşünmek canımı yakıyor. Muhtemelen yarın hiçbiri umurumda olmayacak ama bu gece soruyorum: Neden beni dışladınız? Yoksa başından beri acayip miydim ben? Kendimi canavar addedişim boşuna değil miydi? Sizi erkekler karşısında her daim savunurum ve savunacağım da çünkü saçma "kız" kurallarınız, onlardan aşağı muamelesi görmenizi gerektirmiyor. (Erkeklerin de bir yığın saçma yönü var ve bundan da başka bir yazıda değinebilirim.) Yine de KURALLARINIZ ÇOK SAÇMA. Bu yüzden, sizden ne kadar nefret etsem haklıyım.
Fakat eskisi kadar etmiyorum artık.
Çünkü sizinle zaman geçirmenin de güzel olabileceğini gördüm. Yüzünüzde o güzel gülümsemelerinizi oluşturmanın doğurduğu muhteşem hissi tattım. Vücutlarınızın, hem de her birinin, güzelliğinin farkına vardım. Sevginizin kuvvetini keşfettim. Ve dünyada en çok sevdiğim kişinin beni doğuran kişi, yine bir kadın, olduğunu anladım.
Yani kadın düşmanı değilim. Sadece hala erkekleri biraz kayırıyor ve kızlara daha soğuk yaklaşıyorum. Umarım bir gün karşımdaki kişinin cinsiyeti, tıpkı adı ve yaşı gibi bir etiket haline gelir.
Not: Dün gece 1 buçukta yattım ve hala hayattayım. Ne oldu yani?
Alakasız Not: Geçen gün yazdığım yazıyı ve bunu yazım açısından hiç beğenmiyorum. Yazım tarzım çok ruhsuz geliyor. Yazarken de o tutkuyu ve hevesi hissedemiyorum. Çok garip ama yazmak da çizmek gibi ihmal edince unutalabiliyormuş demek ki. Merak ettiğim, bunun size yansıyıp yansımadığı. Yazışımda bir farklılık hissediyor musunuz? Lütfen beni bilgilendirin.
Not (Evet, yine.) Bundan sonra cinsiyetler hakkında yazmayı planlıyorum.


... Not'u: Aslında bu yazının yerine challenge yazıları olmalıydı burada ama nedense yapmam gereken hiçbir şeyi yap(a)mamak gibi bir huyum var. -_-"

28 Kasım 2015 Cumartesi

Bunu Silmeyeceğim.

Sınavlarım bitti. Reglim geçti. (Aslında diğer kadınların regliye bağladığı pek çok şeyin sahtekarlık olduğunu düşünürdüm (Çünkü aslında berbat bir femnist/büyük bir kadın düşmanıyım.) ama kendi üstümde yaptığım gözlemler sonucunda, canavar olmama bağladığım pek çok şeyin (Ama hepsinin değil, hayır.) gerçekten de hemen reglimin öncesine geldiğini fark etim.) Yani kötü bir ruh halinde olmak için hiçbir sebebim yok. Bu yüzden nihayet doğru düzgün bir yazı yazmayı becerebileceğime inanıyorum ama göreceğiz tabii. 

Geçen gün aynı amaçla bir yazı daha yazmaya çalıştım ama yazarken kafam alev aldı resmen ve düşüncelerimi kelimelere dökmek yangından mal kaçırmaya döndü. Nedenini bilmiyorum; belki reglidir, belki sınavladan doğan stres... Ama berbat bir yazı olduğu için onu da hemen kaldırdım. (Bu yüzden muhtemelen onu görmediniz bile.) Bir öncekiyse yazı değil, acı patlamasıydı zaten. Bu arada o gün neden o kadar acı duyduğumu anlatmayacağım. Hem anlatmaya çalışmamın da son yazı katliamına neden olduğunu düşünmem, hem de henüz yakınlarıma bile anlatmamışken sadece ilginç şeyler duymayı bekleyen ve duyduklarında "Bu muydu? İnsanlar neler neler yaşıyor, sen kalkıp da buna üzülüyorsun... Şımarık mızmız ergen!" gibi şeyler söyleyecek insanlara anlatmam hiç adil olmaz, değil mi? (Sadece güzel yorumlar için teşekkür ederim. Eğer umursuyorlarsa cevaplarımı görebilecekleri kadar uzun süre yayında tutmaya çalıştım yazıyı ama göremedilerse de şimdi teşekkür ediyorum. Çünkü bazı yorumların toparlanmama çok yardımı oldu gerçekten.)

Sınavlardan söz etmiyorum. Bu yıl gerçekten çok ve düzenli bir şekilde çalışıyorum. Bir süredir buralara uğramamamın bir sebebi de buydu. Ama asıl sebebi kendi kendime bir karar vermiş olmam: Geçen yıldan sonra bu yılla ilgili beklentilerim de düşüktü haliyle, ancak baktım ki işler iyi gidiyor, "işler bozulana dek bloğa bakmayacağım" diye adak adadım kendime. (Eminim siz de bazen bu saçmalığı yapıyorsunuzdur, bilirsiniz, "Eğer şuradaki kuş uçarsa iyi bir not alacağım" ya da "Bu kalem düşerse mesaj atacak" gibi şeyler... "Batıl İnanç" kavramı insanların anlayamadıklarını açıklama ihtiyacından doğmuştur, anlanamayan açıklanmaya başlayınca da, bu sefer her şeyin üstünde kontrolümüz olduğunu hissetme ihtiyacını karşılamaya yönelmiştir. Bu "şu olursa bu olur/ olmaz" inanışları da bu yönelimin bir ürünüdür.) Nasıl olsa bir şey olacak ve mutluluğum bozulacaktı ya? Sonsuza dek sürecek hali yoktu ya! Ama zorlayıcı bir süre devam etti... Üstelik takipçi sayım da asla ulaşacağını düşünemediğim bir rakamı bulmuştu: 80. Dolayısıyla heyecanlandım ve sınavlar bitince artık yazmaya karar verdim.

Olanları buna bağlamanın hiçbir en ufak bir mantıksal yanı yok ama beynim bir türlü atamıyor işte kalbimden aptalca inançlarımı...

Ama ne var biliyor musunuz? Gerçek mutluluk sanıldığı kadar kolay kaybedilen bir şey değilmiş. Gerçek mutluluktan söz ediyorum ama. Birine ya da herhangi bir şeye bağlı olan mutluluktan değil. Hayatın güzelliklerini görebilmekle ilgili olandan. "Hayatın güzellikleri" kelimesinin kulağa unicornlar ya da nyan-cat gibi geldiğinin farkındayım ama böyle bir şey gerçekten var, bunu size temin ederim. Gökyüzünün güzelliği karşısında duyulan mutluluk, O mesaj attığında duyulan mutluluğa benzemez. Bu, özgür bir mutluluktur. Hatta kaynağı özgürlük bile olabilir... Evet, öyle olmalı çünkü eski halimle şu anki halim arasındaki en büyük fark bu: Artık özgürüm. Kendimi mutlu hissetmek için hiçkimseye ihtiyacım yok, en azından ailem burada olduğu sürece.

Çünkü nihayet ailenin her şeyden daha önemli olduğunu kavrayabildim.

İnsan, sanki ailesi onu sevmek zorunda olduğu için seviyormuş gibi hissediyor, halbuki böyle bir şey yok. Çocuklarını sevmeyen o kadar çok aile var ki. Ama benim ailem, bir aile çocuğunu ne kadar sevebilirse o kadar sevdiler beni. Gerçekten. Asla düzgün bir evlat olamama rağmen, hem de. (Hani şu incecik ve dolayısıyla da güzel (İncecik olan her kız güzeldir.), hamarat, konuşkan ve "maşallah"lık kızlardan...) Öyle olsaydım, beni ne kadar severdilerse, hep o kadar sevdiler yine de. (Hatta sürekli eleştirdiğim babam bile, kendi yoluyla, beni seviyordur.) Eskiden bundan daha kuvvetli bir his olabileceğine inanacak kadar aptaldım ama artık değil. Hiçbir şeyin "aile sevgisi"nden daha değerli olmadığını biliyorum artık. Bu yüzden, bu sevgiyi tadabileceğim son zamanlarımda, iyice tadını çıkarmak istiyorum.

Bunu ancak bunca zaman sonra anlayabilmiş olmam acıklı, değil mi? Fakat başka türlü olabileceğini de sanmıyorum. Sonuçta bir şeyin değerini en iyi, onu kaybettikten sonra anlarsınız. Aslında ben şanslı bile sayılırım çünkü her şey için çok geç olmadan anlayabildim bunu. Nasıl oldu, biliyor musunuz? Anneannemle bir belgesel izliyorduk. Hep gitmek istediği bir yeri gösterdiler belgeselde. Her zamanki gibi "Bir gün gideriz anneanneciğim" diyecektim ama diyemedim. Çünkü ağır bir gerçeğin farkına vardım o an. Artık önümüzde yeterince bir gün kalmamıştı. Anneannemin yaşının onlar basamağından belliydi bu. Ağrıyan kemiklerinden. Eskisi kadar iyi çalışmayan duyu organlarından. Buruşukluklar içindeki teninden. Evdeki ilaç kokusundan. İçeride oturan dedemin saçmasapan konuşmaları ve saçmasapan davranışlarından. Dakikada 1 milimetrelik yürüyüşünden. Bir zamanlar masmavi olan feri sönmüş gözlerinden... Artık sorun para gibi değil, zamandı. Para kazanmak zor olabilir ama imkansız değildir. Dünyada başka dünyaları  bile rahatlıkla dolduracak kadar para var ve Bahamalar'a gitmeye yetecek kadar bir kısmının bizim elimize geçmesi sadece şans meselesi. Ama ne yaparsanız yapın, size verilmiş zamandan daha fazlasına sahip olamazsınız. Ve bundan daha korkunç bir gerçek yok çünkü zamanınız yoksa sahip olduğunuz başka hiçbir şeyin önemi de yok.

Muhtemelen bendeki değişikliğin sebebi bu işte, bu gerçeği kavramış olmam. Hiçbir şey, sonsuza dek sürmez (Ne üzüntüler, ne mutluluklar...) çünkü sonsuz zamanımız yok. Gereğinden fazla mutsuz ve gerekenden az mutlu olmaya gerek yok.

Ha bu arada, size bir şey itiraf edeyim, bir ara bir daha yazamayacağımı düşündüğüm oldu. "İnsan mutluyken yazacak bir şey bulamıyor" derdim ama bu yalnızca bir mazaret olur, gibi geliyor bana. Kötü bir yazarın mazareti. Eğer öyle değilse... Hayır, yazmadan mutluluk olmaz zaten. Bu aptalca bir paradoks.

Daha uzun yazmayı planlıyordum ama yazacak şey kalmadı, aklıma gelmiyor. (Daha doğrusu konuyu nasıl oralara bağlayacağımı bilemiyorum.) Yine de doğru düzgün bir dönüş yazısı yazdığıma göre artık yazmaya devam edebilirim gibi.



14 Eylül 2015 Pazartesi

Size Karşı Dürüst Olacağım

Bu yazıyı yazmamam için sebepler: (Olay yaratacak bir yazı olacakmış gibi söyledim bunu (Üstelik başlık da böyle hissettiriyor... Sanırım?) ama sadece kişisel bir yazı olacak. (Aslında tüm yazılarım bir şekilde kişisel olsalar da bu yazının direkt öyle olmasını planlıyorum - tabii az sonra sayacağım nedenleri görmezden gelip sahiden yazarsam.) Ki bu da benim için yeterince "olay" ve sadece benim umursamadığımı hesaba katarsak... HER NEYSE.)
1 - İyi bir ruh halinde değilim ve bu da yazıyı gereksiz şekilde karartacak.
2 - Kimse umursamıyor. (Bu madde yukarıdaki maddenin kanıtı oluyor. ^^)
Bu yazıyı yazmam için sebepler:
1 - Aslında "bu yazıyı yazmamam için sebepler"in 2. maddesi doğru değil çünkü ben umursuyorum.
2 - Ve ben umursuyorum çünkü ara sıra bu blog aracılığıyla geçmişe gidip hayatımın o dönemini hatırlamak hoşuma gidiyor. Bazen aklıma bazı anılarım geliyor ama bu anıların ne zaman yaşandığını hatırlayamıyorum, hatta gerçekten yaşandığından bile emin olamıyorum ve "Keşke bunun hakkında bir şeyler yazmış olsaydım" diye geçiriyorum içimden... Zaten bir keresinde blogdaki tüm yazıları sildiğim için acayip pişmanım. Çoğu insan önemsemiyor bunu ama benim için önemli. Göründüğümden çok daha "kendini beğenmiş" ya da "egoist" olduğumdan mı acaba? Belki de geçmişi anmak gereksiz bir şeydir. Belki ben de o nefret ettiğim "saplanıp kalmış"lardanımdır (Sonuncusunu neden söyledim? Çünkü bu bloğu açalı...  4 mü, 5 mi? Bilmiyorum, en ufak bir fikrim bile yok ama epey uzun zaman oldu herhalde ve başından beri takip ettiğim bloglardan hiçbiri artık tek bir yazı bile eklemiyor. Anasayfadaki yazıların tamamı en fazla geçen seneden beri takip ettiğim bloglara ait ki birçoğunun yazarını sadece birkaç aydır takip ediyorum aslında. Bir bakıma diyebiliriz ki, eskilerden geriye kalan tek kişi, benim. Ve bu nasıl hissettiriyor biliyor musunuz? Onlarca dostunun fidan olmasını izlemiş ama kendisi hala toprağın derinliklerindeki bir tohum nasıl hissederse öyle. Hayatına dokunduğum ya da hayatıma dokunan herkes bir şekilde gelişiyor.  Arkadaşlarımı eski halleriyle kıyasladığınızda hepsi ne kadar da farklı ve bu ne kadar güzel bir farklılık! Peki ya ben? Mesela 2 yıl önceki halimle bugünkü halim arasında ne fark var? Hala bu bloğu yazıyorum. Hala berbat bir şablonum var. Hala yazılarım aynı oranda okun(m)uyor. Tıpkı eskiden olduğu gibi (Hatta belki daha bile fazla!) şişman, çirkin, aptal, asosyal, yalnız, bunalımlı ve iticiyim. Hayal dünyasında yaşamaya aynen devam ediyorum. Değişen tek şey kendime karşı duyduğum durmadan büyüyen nefret. Bir gün bende fidana dönüşecek miyim? Bir gün bende çiçek açacak mıyım? İşte bazen bu yüzden bende bloğu bırakmayı düşünmüyorum. Aranızda umursayan varsa bile dikkate almayın, bırakamayacağımı biliyorum, sadece bırakmak istiyorum.
Ama bırakmayacağım çünkü...
Hayır, bırakamayacağım için değil. Bir kere, milletin bloğuna yazmayı bırakması hayatın anlamını keşfettikleri anlamına gelmiyor ve "gelişmek" daha çok anlamsız ilişkiler üzerine kurulu arkadaşlık edinmek anlamına mı gelmeli? Diğerleri popülerleşirken benim popülerleşemememin "gelişmediğim" anlamına gelmesi, elma veremeyen bitkinin bitki olmaması kadar mantıksız çünkü tüm bitkiler "elma ağacı" değildir ki. (Zaten tüm bitkiler elma ağacı olsa hayatta kalamazdık çünkü hayatta kalmak için başka bitkilere de ihtiyacımız vardır.) Üstelik bazı tohumların topraktan çıkması daha uzun zaman alabilir. İşte bende böyleyim. Ben diğerleri gibi gelişmiyorum çünkü benim gelişimim farklı. Evet, ne onlar gibi gelişiyorum, ne de onlar kadar hızlı ama gelişiyorum.
Artık insanlarla iletişim kurmaktan çekinmiyorum. Şey, yani, sanal ortamda... (Eskiden bunun bile benim için ne kadar zor olduğu ve bu yüzden ne kadar çok fırsatı kaçırdığımı hesap ederseniz önemli bir şey bu!) Evet, 3D olan 3 arkadaşımdan birini kaybettiğimi, birinin zaten hep meşgul olduğunu, diğeriniyse muhtemelen temelli kaybetmediğimi ama dışarı çıkarken yanımda biri olsun diye defalarca çağırmama rağmen daima çeşitli bahanelerle reddettiğini ve benim gibi biri için bunun "ARTIK SENDEN BIKTIM BU YÜZDEN LÜTFEN BUNDAN BÖYLE ARKADASLIĞIMIZ ARA SIRA SOĞUKÇA HAL HATIR SORMA ÜZERİNE KURULU OLSUN SADECE" anlamına geldiğini göz önünde bulunduracak olursanız KISACASI GERÇEK HAYATTA HİÇ ARKADAŞIM YOK ama bu sosyalleşmeye engel değil. Kendi başınıza da dışarı çıkabilirsiniz! Ve bende -çıkabileceğim kadar olmasa da (paranoya yüzünden!)- çıktım. Çalıştım, çizdim, okudum, izledim, yazdım..  Artık daha az korkağım, daha az tembelim, kendimle barışmama daha çok var ama en azından kendimi kabullenebiliyorum ve daha iyi bir ruh halinde olsam kendim hakkında kesinlikle daha fazla pozitif şey sayabilirdim. (Elbette önceki paragrafta olduğumdan çok daha iyiyim (YAZMANIN GÜCÜ!) ama televizyonda acıklı bir film oynar, annem ne kadar şişman olduğum hakkında konuşup durur ve yazmak süper gücümün bile dağıtamadığı kara bulutlar kalbimdeyken, hala tam olarak "iyi" hissetmiyorum- "kötü"ye daha yakın bir nötrüm.)
Kısacası şu ki ben Ayşe, Fatma, Emin, Mehmet, kuronekomimi-chan, uykusuz koala kakası vb. değilim. Ben Alice Lawliet'im ve şimdiye dek olduğum en iyi Alice Lawliet'im! En azından, karamsarlığın etkisinde buraya saçmasapan şeyler yazan bir Alice Lawliet'ten çok daha iyiyim yani.
Not: Şehri terk ediyorum. (Açıklama: Dedem kötü durumda (Ve ailedeki bazı başka yaşlıakrabalar da, aslında onlardan dolayı biz kötü durumdayız, belki bu da beni etkilemiştir.), anneannem de süper sayılmaz, bu yüzden tatilin geri kalanında memlekette onlara destek oluyor olacağım. Muhtemelen dönünce yazacak daha çok şeyim olur ve okullar açılmadan vaktim kalırsa yazarım. Okullar açılınca zaten yazacağım. Sizi çok seviyorum. *sımsıkı sarılır*)

Gercektensahidenciddenbirilerinesarilmakistedimbuyuzdenkendimitutamadimuzgunum

12 Eylül 2015 Cumartesi

Işık ve Gölge

Hepimiz Light Yagami karakterini yanlış anlıyoruz.

Light ne ilahi adalet dağıtıcısı, ne de psikopat bir megaloman. O canı sıkılmış bir çocuk sadece.

İlk bakışta imrenilecek biri gibi görünebilir Light. Başarılı, yakışıklı, yetenekli... Kim onun gibi olmak istemez ki? Kimse çünkü kimse o değil. (Şükürler olsun ki!) Light Yagami doğuştan sınırsız potansiyelle ödüllendirmişti ama 17 yaşında sıradan bir liseli sınırsız potansiyelle ne yapabilir ki?

Eğer Light Yagami Death Note'u asla bulmasaydı Kira yine de ortaya çıkardı. Çünkü Kira'yı oluşturan şey defter değildi. Kira'yı oluşturan Light'ın kendisiydi. Tüm o birincilikler, ödüller, zaferler tatminsizliği, tatminsizlik can sıkıntısını, can sıkıntısı da Kira'yı doğurdu. Yani Light Yagami defteri bulmasa bile Kira ortaya çıkacaktı. Ama ne zaman? Üniversiteyi birincilikle bitirdiğinde mi? Polis teşkilatına alındığında mı? Şef konumuna yükseldiğinde mi? Kaçıncı birincilik, kaçıncı ödül, kaçıncı zaferinde? Bunu asla bilemeyiz çünkü Light Yagami defteri buldu. 


Light defteri buldu ve kendi oyununu kurdu. "Katil" kimliğini "Tanrı" rolünün ardında gizledi. İdealleri uğruna her şeyi yapma bahanesiyle masum insanları öldürdü. Kazanmak etrafında kurulu adalet anlayışını saptırttı. Sınırsız potansiyelli Light Yagami "Tanrıcılık Oyunu"nu oynarken çok eğleniyordu şüphesiz. Ama egosu çoktan tanrıyı geçmiş Kira'yı nereye kadar götürürdü bu "Tanrıcılık Oyunu"? Ne var ki bunu da bilmiyoruz çünkü Light defterden çok daha iyi bir şey buldu. Onu çok daha uzun süre oyalayacak ve hevesini canlı tutacak bir şey, dağa doğrusu birini... 

Onun seviyesinde ve en az onun kadar potansiyele sahip biri. Canavarları tanıyan ve bu yüzden Light'ın içindeki Kira'yı da görebilen biri. Onu defedebilecek biri. 

L'i. 


Televizyon aracılığıyla gerçekleşen ilk "tanışma"larındaki meydan okuma karşısında Light mangada; biraz şaşırmış, biraz sarsılmış, biraz da öfkelenmiş görünüyor yalnızca. Aslında Light'ın duyguları çok ön planda bile değil. Ama animede Light sadece sarsılmış değil, aynı zamanda, L'in meydan okuyuşuyla tamamen gaza gelmiş. Yüzündeki ifade tam altın bulmuş madenci ifadesi. 

Fakat Light'ın bu hislerini açıkça belli ettiği bir sahne hem anime hem mangada var.
"Lanet olsun! Ezdi geçti beni! Hayatımda ilk kez böyle küçük düştüm."

Meşhur "ben L'im" sahnesinden sonraki sahne. Hayatı boyunca ilk kez yenilgiyi tadan Light Yagami önce öfkeden deliye dönüyor ama sonra...

İşte Kira'nın ilk ortaya çıkışı.
Bunu seviyor. Çünkü yenilginin beraberinde getirdiği "mücadele" duygusuyla ilk kez tanışıyor ve "mücadele" ya da "rekabet" bu dünyadaki en muhteşem histir.



Ve bu hissi ona tattıran kişi L. En büyük düşmanı. Kira'nın en çok ortadan kalkmasını istediği kişi... Peki ya Light'ın?Derken Misa ortaya çıkıyor, shinigami gözlerine sahip ve Light'ın her dediğini yapmaya hazır biri, L'i öldürebileceğini söylüyor. Ve Light'ın tepkisi bu. Tamam, bu tepkiyi Light'ın, durmadan nasıl kurtulacağını düşündüğü L'den bu kadar kolayca kurtulacak olması karşısında yaşadığı şaşkınlık ve rahatlama olarak da algılayabilirsiniz. AMA bu en ve nadir acıklı sahnelerden biriyle aynı bölümde gerçekleşiyor: "Light'ın Kira olmasını istemezdim çünkü o benim ilk arkadaşım."

Fevkalade acıklı bir sahne bu çünkü ikisi de bunun yalan olduğunu biliyorlar. Light ve Ryuzaki arkadaş filan değil çünkü onlar aynı zamanda Kira ve L. Yani birbirlerinin kellesi için yemin etmiş azılı düşmanlar... İşin yürek paralayıcı tarafı da bu zaten. Eğer Light, Kira ve Ryuzaki, L olmasaydı, mükemmel bir ikili olabilirlerdi ama Light = Kira/Ryuzaki = L ve dolayısıyla bunu asla bilemeyeceğiz... Derdim ama biliyoruz. Çünkü "Eğer Light Kira olmasaydı..." konulu bir arcımız var: Light'ın defterin sahipliğini bıraktıktan ve Kira olduğuna dair tüm anılarını yitirdikten sonra L ile birlikte yeni Kira'nın peşine düşmelerini konu alan Yotsuba arcı! (Ah üstat Ohba, sen var ya...)

  
Light'ın yüzündeki gülümsemeyi görüyor musunuz? Gözlerindeki değişim Kira olmanın ona ne yaptığını gösteriyordu zaten ama bu gülümseme daha fazlasını gösteriyor. Gerçekten mutlu bir Light'ı. Her ne kadar Light, Kira iken defterin onu mutlu ettiğini söylese de, manevi açıdan huzurlu olmayan hiçbir insan gerçekten mutlu olamaz. Evet, Kira olmak, Light'ı can sıkıntısından kurtarmıştı ama onu mutlu ettiği anlamına gelmez bu. Kanıtı da işte bu gülümseme. Çünkü burada gerçekten mutlu. Ve bunun sebebi L. 

Burada Light'ın kavga başlatmasının sebebi, hala Kira şüphelisi olması değil, hatta L'in onun Kira olduğunu kanıtlayamadığı için depresyona girmesi de değil, L'in motivasyonunu kaybetmiş olması. 
Ve L'in motivasyonunu kaybetmiş olmasının nedeni... Tamam; büyük ölçüde Kira'yı yakalamanın en büyük amacı, Light'ın da Kira olduğundan çok emin ama yanılmış olması çünkü yenilmeyi sevmiyor. Ama ben inanıyorum ki, küçücük bir parçası da, Light'ın Kira olmasını istedi çünkü başından beri kendisiyle özdeşleştirdiği Kira'nın tanıştıklarından beri hayran kaldığı Light Yagami olması fikrini sevdi.
Tabii ki L'i ve davayı bırakıp sıkıcı hayatına dönmek istemiyor.

İşte bu da Light'ın her şeyi can sıkıntısından yaptığı teorimi doğrulayan bölüm. Sağlıklı bir zihinle düşünen Light görüşlerinin Kira'ya benzediğini ama asla Kira olamayacağını çünkü katil olmadığını fark eder. Kira olmayan Light'ın bu çelişmeyi yaşadığını gördüğümüz tek yer de burası değil üstelik. 

Kısacası Light ile Ryuzaki, Kira ile L'den önce karşılaşmış olsaydı Kira asla ortaya çıkmazdı. Ama Kira olmasaydı Light ile L de muhtemelen tanışamayacaklardı... (Hatta 6. cilde bakılacak olursa tanışsalar bile aralarında bu dinamik oluşmayacaktı.) Ne kadar üzücü değil mi? Shakespeare resmen halt etmiş Romeo & Juliet'i yazarken... Üstelik bu daha hiçbir şey.

Çünkü ben bu yazıyı genelde mangayı esas alarak yazdım. Oysa L-Light ilişkisinin potansiyelini en azından mangadan çok daha iyi kullanan bir animesi var Death Note'un. Ve o animenin de bir yağmurlu sahnesi...

Not/Bilgilendirme(?): Şu an bunları yazarken deliler gibi yağmur yağması kaderin bir oyunu mudur?

Bir kere bu sahnede çalışan animasyoncular öyle iyi bir iş çıkarmışlar ki L ile Light arasında geçen o diyalog ve müzik olmasa bile hüzünlenebilir insan o yağmuru izlerken. Tam sahnenin ruhuna uygun, dünyanın sonu gelmişçesine yağan, çılgın bir yağmurdur bu... Sanki gökyüzü ağlıyormuş gibi yağar. (Şu an tam olarak öyle bir yağmur yağdığı için nasıl olduğunu biliyorum.)
Ama kalbimizi parçalara ayırmaya kararlı yapımcılara yağmur yetmez. Sahneye bir de çanlardan bahseden L'i koyarlar. Death Note'daki çoğu kişinin aksine son derece duyarlı olan L, tıpkı Light'ın Kira olduğunu başından beri bildiği gibi, her şeyin yakında biteceğini de anlamıştır. Çanların son kez çaldığını duyan L, ilişkilerinin tamamı yalan ve oyunlar üstüne kurulu ama yine de hayatı boyunca ilk kez gerçekten bir şeyler hissettiği Light'ı, dürüst olmaya davet eder.
"Hayatında bir kez olsun doğruyu söylediğin oldu mu?"
Bu sahnedeki her şey o kadar mükemmel ki. Bir anda yağmur sesinin kesilişi. Death Note'da hep özellikle vurgulanan gözlere yakın çekim. Light'ın sarsılmış ve L'in sıra dışı şekilde tükenmiş ifadesi. Hepimizin Light'ın bir kez olsun dürüst olacağını sandığımız o an. Ama Light için çok geçtir.
"Neden bahsediyorsun sen Ryuzaki?" 
Ve yalan söylemeye devam eder:
"Elbette bazen yalan söylerim ama kim her zaman dürüst olabilir ki? İnsanlar mükemmel değildir. Herkes yalan söyler. Ama en azından sevdiğim insanlara asla yalan söylemem. Benim cevabım bu." 
Ve L de böyle söyleyeceğini biliyordur zaten:
"Böyle söyleyeceğini tahmin etmiştim." 
Çünkü kendisi demiştir: "Yalancı canavarlar en korkunç olanlar çünkü onlar diğerlerinden çok daha kurnazlar. İnsan kalbini hiç anlamasalar da insanmış gibi davranırlar ve nasıl sevileceğini hiç bilmeden arkadaşlık ararlar. O canavarlarda biriyle karşılaşsam muhtemelen onlar tarafından yenilirdim çünkü gerçekte o canavar benim." diye... Ve belki de "Vedalaşma vakti geldi" derken yenildiğini çoktan anlamıştır.
Sonra bir de çoğu kişinin "fanservice" olarak yorumladığı ayak masajı sahnesi var. Doğrusu başta bende öyle görmüştüm bunu ama daha derin bir açıklaması olması gerektiğini düşündüm. Ve altını kazınca şu açıklamayı getirdim: İnsanlar duygularını çeşitli fiziksel yollarla ifade ederler. Dostlarımıza sarılır ve onları öperiz. Düşmanlarımızla dövüşürüz. Sevgililerimizle sevişiriz. Ama L ile Light neydi ki? Dost mu? Düşman mı? Aşık mı? Görünüşte sadece iş ortağıydılar, görünenin altındaysa birbirinin kellesini almaya ant içmiş düşmanlar, peki ya onların da altında ne yatıyordu birbirlerine dokunmak için bir bahane olacak? Belki hepsi belki hiçbiri. Eşi görülmemiş, adı konulmamış, absürt bir ilişkileri vardı işte... Ve bu ilişkiye de ancak absürt bir temas giderdi: Ayak masajı.
L canavarlar tarafından yenildi çünkü o tam olarak bir canavar değildi. Yalancı canavarlar onun düşündüğünden çok daha korkunçtur. Yalan söylemeyi bir an olsun bırakamazlar çünkü yalanlarını aldığınızda onlardan geriye başka hiçbir şey kalmaz. Yalan söylemeden yaşayamazlar. Yalan söylemek nefes almak gibidir adeta, hayır, aldıkları her nefes yalandır. Biliyorum çünkü bende onlardan biriyim. Bende bir Light Yagami'yim. Biz hayatımızı yalanlar üstüne kurarız çünkü gerçeklerle yaşayamayız.
Yalan söyler, oyunlar kurar, diğer canavarları oyunlarımızın içine çekeriz. (Ancak bir canavar bu oyunların içine düşer zaten.) Ve ne olursa olsun oyunu kazanır ama sonunda daima kaybederiz. Tıpkı Light'ın da kaybettiği gibi.

 Animenin silinmiş sahnelerinden L'in cenaze sahnesinde (İyi ki silmişler çünkü 25. bölüm öyle bir sahneyi daha kaldıramazdı ya da daha doğrusu ben kaldıramazdım...) Light L'le birlikte insanlığının son kırıntılarını da gömer ve devamını biliyorsunuz. Dünya yavaş yavaş Kira'nın istediği yöne doğru ilerlerken artık Kira'yı yakalamaya çalışmak yasa dışı hale gelmiştir. Sonra ortaya L'in varisleri çıkar. Kira'yı yakalama amacıyla kurulan gizli bir örgütün beyni Near ile ondan bağımsız hareket ediyormuş gibi görünen Mello ama aslında ikisi de aynı yolda ilerlemektedir. Bu Kira'yı çok heyecanlandırır çünkü L'den beri ilk kez karşısına bir engel çıkmaktadır:
Bir bakıma hala L'le savaşıyordur, hayır, Kira buna inanmak ister çünkü devam etmek için ona motivasyon veren tek şeydir L düşüncesi.

Ama elbette bir L değillerdir. Light oyuna girdiklerinden beri Near ile Mello'yu, L'ye asla yapmadığı bir şekilde, küçümser çünkü L bile onu yenememişken kim yenebilir ki?  
Ve manga ile anime çok farklı şekillerde biter. Evet, ikisinde de Kira ölür fakat anime, sadece canı sıkılan bir çocuğun eline geçen güçle nasıl bir canavara dönüştüğünün, öyle ki ona istediği her şeyi verebilecek kişiyle karşılaştığında bile dostluk hissedemez hale gelişinin öyküsünü anlatır. Manganın ulaştığı sonuçsa bambaşka ve ben bundan da bahsetmek istiyorum. Ayrıca yağmurlu sahneyi başlı başına analiz etmeyi de. Bu yazıda hissettiğim eksiklikleri kapatmak. L'in varislerinin karakter incelemesini yapmayı. Kira özel timindekilerin de. Light'ın moda anlayışından bahsetmeyi bile. Daha çok Death Note'dan bahsetmek istiyorum. Çünkü her yazımda ondan söz etmemem susuzluğumun bastırıldığı anlamına gelmiyor. Sadece günlük hayatımın bir paçası olmadığı için üstüne yazmıyorum. Ama inanın ne zaman okusam/izlesem aklımda hemen bir yazı taslağı oluşuyor. Yani bundan sonra Death Note hakkında daha fazla yazı yayımlayabilirim. Elbette tepkilerinize bağlı olarak. Light ve L ilişkisi üzerine yazmak uzun zamandır yapmam gereken bir şeydi. "Yapmam gereken" çünkü resmen zorunluluk hissediyordum. Sonunda bitirdiğim bu görevi yerine getirebildiğim için öyle mutluyum ki! 
Peki bu upuzun yazıda esas söylemek istediğim nedir? Eğer Light ve L arasında düşmanlık/rekabetten başka bir şey olmadığını düşünüyorsanız sizin hakkınızda 3 şey biliyorum: 1- Animeyi izlemediniz. 2- Sezileriniz zerre kadar gelişmemiş. 3- Dolayısıyla da satır aralarını okuma konusunda bir felaketsiniz. Ha Light ve L'in arasında romantik bir şeyler olduğunu düşünmekte serbestsiniz ama şunu bilmelisiniz ki: Aşk en güçlü his değildir. İnsanlar arasında, sevgi ve cinsellikten başka, çok daha güçlü bağlar kuran birçok his vardır. Light ve L arasında romantizm olabilir mi? Olabilir ama bundan çok daha fazlası da vardı. Hayatınızın antagonistini bulduğunuzda anlarsınız. 
"Ama sen L'i her şeyden çok seviyorsun!" L'i çok, çok, çok fazla sevdiğim ve Light'dan da bir o kadar nefret ettiğim doğru. Ama L'in tek antagonistinin Light olduğunu biliyorum. Çünkü ikisi arasındaki ilişkiyi çok iyi anlıyorum. Sonuçta bir zamanlar benim de kendi L'im vardı. Ve bende tıpkı Light gibi onu öldürdüm ve er geç bende öleceğim. 

7 Eylül 2015 Pazartesi

Belzamor: 2. Kısım



Lucinda nasıl olduğunu hiç anlamadan tüm hazırlıklar tamamlanmış ve misafirlerin ağırlanacağı gün gelip çatmıştı. Uyanır uyanmaz evin hafiflediğini hisseti. Endişe, telaş ve stres, tüm o sorumluluklarla birlikte evin üstünden kalmış ama heyecan hala oradaydı. Yataktan fırlamadan önce bir süre sevinç ve coşkunun tadını çıkardı. 
Neyse ki onu iyi tanıyan dadısı, o günkü dersleri iptal etmişti. Gerçi küçük kız için iyi olmamıştı bu, akşama kadarki uzun saatleri nasıl geçireceği hakkında hiçbir fikri yoktu çünkü. Vaktini Bayan Watson'ın sıkıcı dersleriyle geçirmeyi bile, heyecanla baş etmeye yeğleyebilirdi. 
Ama heyecanla baş etmesine gerek kalkmadı. Çünkü kalkar kalkmaz dadısı tarafından alıkonuldu. İlk iş (dün gece yıkanmış olmasına rağmen) banyoya sürüklendi ve tüm vücudu üstünde tek bir bakteri kalmayana dek ovuldu, saçları öyle bir köpürtüldü ki köpüklerin hacmi kafasının hacmini geçti, sonunda banyodan çıktığında öğlen olmuş ve boğulmasına da ramak kalmıştı. 
Öğle yemeğini bahçede yedi. Hem hava, sanki evin ruh halini paylaşırmışçasına güzel olduğu, hem de günlerdir silinen eve bir kırıntı dökülse birilerinin kalpten gitmesi tehlikesi yüzünden. Öyle heyecanlıydı ki lokmalar boğazından geçmiyordu. 

Güç bela yemeğini bitirdikten sonra görünüşe göre migren ağrıları iyice artan dadısı (Lucinda buna sevinmediğini söyleyemezdi, dadısının azarlamalarıyla bu güzel günün mahvolmasını hiç istemezdi.), onu annesine, tabağını da mutfağa götürmesi için Claire'i yollamıştı. Küçük kız hoplaya zıplaya hizmetçiyi takip etti. Annesi günlerdir tiyatrolara, partilere, galerilere gitmiyordu ama yine de Lucinda onu doğru düzgün görebilmiş değildi henüz.
Annesi onu prova odasında bekliyordu. Lucinda odaya girer girmez Claire'ın şaşkın bakışları altında "Anneciğim!" diye kendini kadının kucağına attı. Dadısı orada olsa günlerdir onca zorlukla kazandığı tüm artıları silebilirdi bu davranışı ama orada değildi. 
"Lucinda!" Annesi gülümseyip kızına sarıldı. "Nasılsın?"
"Çok mutluyum, efendim."
"Öyleyse sanırım bu seni daha da mutlu edecek."
Çıkardığı elbise Lucinda'yı daha mutlu etmedi. Mutlu olmak için öyle harika sebepleri vardı ki elbiseler bunlarla baş ölçüşemezdi. Yine de yüzüne en tatlı gülümsemesini kondurup annesine içtenlikle teşekkür etmeyi ihmal etmedi. 
Lucinda vaktini baloya dek annesiyle geçirmeyi tercih ederdi ama kadının hazırlanması için vakte ihtiyacı vardı. Ayrıca Lucinda'nın da hazırlanması gerekiyordu. Böylece Claire onu odasına götürdü ve elbiseyi giymesine yardım etti. Ardından saçlarını tarayıp elbisenin desenleriyle uyumlu pembe bir kurdeleyle başının üstüne toplayınca küçük kız masal prenseslerine benzemişti. 
"Kesinlikle balonun en tatlı küçük kızı olacaksınız Bayan Lucinda," diye hayranlığını çekinmeden dile getirdi Claire, parlayan gözleri sözlerinde yalan olmadığını gösteriyordu. 
Balo elbisesini de giydikten sonra Lucinda'nın uzun saatleri konukların gelmesini bekleyerek geçirmekten başka yapacak bir şeyi kalmamıştı. Oyuncak bebeklerinden birkaçını alıp ana girişe bakan pencerenin önüne gitti. Gerçek bir balo yapılacakken balo oyunu oynamak eğlenceli değildi ama gerçek baloya saatler olduğundan yapacak başka bir şeyi yoktu. Bebekleriyle oynadı. En sevdiği hikaye kitabını okudu. Çenesi düşük hizmetçi kızların dedikodularını dinledi. Ofladı ve pofladı. Neyse ki gelen ilk konukları gören ilk kişi olma şerefine erişebildi. 
At arabası seslerini duyduğunda uyuyakalmak üzereydi. Başını kaldırıp ana girişe giren arabaları görünce neredeyse çığlık atacaktı. Hemen konukları karşılamak için kapıya koştu. Davetiyeleri kontrol eden uşağın yanında durup gelenlere gülümsüyordu. Kızına attığı kıvanç dolu bakışlarına bakılırsa annesinin çok hoşuna gitmiş olacaktı bu davranışı. Lucinda da kendisiyle gururlanmıştı. 
Beyaz gömleklerinin üstündeki siyah ceketleriyle penguen gibi giyinmiş beyler ve onların papağanları taklit eder gibi rengarenk tüylerle donanmış eşlerini izlemek başlı başına bir eğlenceydi. (Bazılarının yanında çocukları da oluyordu, balo kendi evlerinde düzenlenmediği için biraz utangaç ve Lucinda'nınkinden bambaşka bir heyecan içindeki çocuklar...) Lucinda konuklardan bazılarını tanıyor, bazılarınıysa tanımıyor ama hepsine gülümsüyordu. Mutluluğunu gizlemesi imkansızdı çünkü. 
Çok geçmeden bahçe arabalarla, balo salonu da konuklarla doldu, son havadisleri kulaktan kulağa yayan fısıltılara müzik sesi eş oldu, erkeklerle de kızlar ve dans başladı! Rengarenk çiftler dans pistinde kelebekler gibi dönüyor, birleşiyor, ayrılıyorlardı. Lucinda yetişkinlerin karmaşık harmonisini bir süre izledikten sonra kendi işine bakmaya koyuldu. Dans etmeyen herkesin elinde sıcak limonata ya da şarap kadehi vardı ama kimse köşede davetkarca bekleyen tatlılara el sürmüyordu - en azından henüz. (Özellikle genç hanımlar çikolata kokusundan zehirliymiş gibi kaçıyordu. Dadısının anlattığına göre bunun nedeni, baloların onlar için önemli bir eş bulma fırsatı olması ve hiçbir erkeğin obur bir hanımı tercih etmemesiydi. Neyse ki Lucinda'nın hiç böyle dertleri yoktu!) Yani bu Lucinda için iyi bir fırsattı. Hızlıca etrafını kontrol ettikten sonra ağzını ve ellerini doldurabildiği kadar tatlıyla doldurup, ganimetinin tadını çıkarmak üzerine masanın altına saklandı. (Kimsenin onu dilediğince tıkınmaktan alıkoyamamasını garantiye almak istiyordu.)
"Ondan bir parça alabilir miyim?" 
Ondan az ileriye çömelmiş çocuk konuşunca, ağzına attığı çikolatalı çörek neredeyse boğazına takılıyordu. Onu hiç görmemişti. Masa altının karanlığında ve çömelmiş vaziyette yüzünü pek iyi göremiyordu ama daha önce tanıştıklarını sanmıyordu.
"Şu kaplan kadın tepsinin önünde duruyordu da."
"Kaplan kadın mı?"
"Hani kocaman, siyah çizgili turuncu elbiseli."
Lucinda onu görmüştü. "Yanında maymun kulaklı adamla gezen mi?"
Kıkırdadılar. Lucinda ona bir parça çörek uzattı. 
Çocuk çöreği alıp dolu ağzına tıkıştırdı "Teşekkürler."
"Bir şey değil."
Bir süre sessizce midelerini doldurduktan sonra, şeker ve çikolata lekeleriyle kaplanmış halde masanın altından çıktılar.  
"Ben John Rean." Yağlı elini Lucinda'ya uzattı.
Lucinda eli kendi yağlı eliyle sıktı. "Ben de Lucinda Whitton."
"Whitton mı?" diye sordu John şaşkınlıkla. "Yani burası senin evin mi?"
"Evet," diye doğruladı Lucinda başını sallayarak.
"Eviniz kocaman!" 
"Evet."
Masanın altından aydınlığa çıkınca, üstlerine bir çekingenlik çökmüştü. Birbirlerine kaçamak bakışlar atarak neye benzediklerini anlamaya çalışıyorlardı. 
Çocuğun saçları koyun gibi kırpılmıştı, boyu da Lucinda'dan kısaydı ama onunla aynı yaşta gözüküyordu. Gözlerinde, Lucinda'ya ara sıra bahçede ya da mahzende oynarken gördüğü hizmetçi çocuklarını andıran, enerjik bir şeyler vardı. (Aralarında bir anlaşma varmışçasına, bu çocuklarla birbirlerine asla bulaşmazlardı.) Daha önce ailesinin onu tanıştırdığı oğlanlara hiç benzemiyordu, onlar gibi kasıntı bir duruşu ve garip bir konuşması yoktu. 
Bir süre daha sessizce birbirlerini incelediler. Başka ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Neyse ki son hızla oğlanın üstüne atlayan bir cüce, bu garip duruma son verdi.
"Ağabey!"
İlk şoku atlatınca Lucinda bunun bir cüce değil, küçük bir kız olduğunu anladı. Ona "ağabey"diye seslendigine göre, John'un kardeşi olacaktı ama buna inanmak zordu çünkü birbirlerine hiç benzemiyorlardı. Kız ağabeyi gibi çilliydi ama ağabeyi sarışınken, onun saçtan çok kürkü gibi duran kızıl saçları vardı. Gözleri de maviden çok grimsiydi ve Lucinda'ya bakarken bir kedininki gibi kısılmışlardı. 
"Alma!" John kız kardeşine sarıldı, sonra da onu Lucinda'yla tanıştırdı. "Alma, bu Lucinda Whitton. Lucinda, bu da kız kardeşim Alma."
İki kız birbirlerine baktılar ama bir şey söylemediler. 
Sonra Alma, "Burnun patates gibi," deyiverdi birdenbire. 
John kahkahayı basarken, Lucinda şaşkınlıktan donakaldı. Yanıt vermek için ağzını açtı ama diyecek hiçbirşey bulamadı. Hiç kardeşi yoktu, dolayısıyla böyle bir durumda ne demesi gerektigini öğrenememişti.
Lucinda aşağılanmış hissediyordu ama görünüşe göre bu, aradaki buzları eritmişti. Alma artık öyle bakmıyordu. (Bakışları yumuşayınca sinsi bir cüceye benzemediği,  aslında tatlı bir kız olduğu da ortaya çıkmıştı.) 
İki kardeş ve Lucinda bahçeye doğru yürümeye başladılar. 
"Ne yapalım?" diye sordu John Alma'ya. 
Alma bir an düşündü. "Saklambaç."
Lucinda artık kendisini aralarında istemediklerini düşünmeye başlamıştı ki, Alma ona vurup "Ebe sensin!" deyince rahatladı. Tabii hala birlikte oynayacakları için, ebe olduğu için değil.
"Neden ben?" diye itiraz etti.
"Çünkü burası senin evin," diye araya girdi John, "Tüm iyi saklanma yerlerini biliyorsundur."
Lucinda daha fazla karşı çıkamadı, ikiye karşı birdi. Ayrıca haksız sayılmazlardı. Kesinlikle onu bulamayacakları saklanma yerleri biliyordu. (Hepsini dadısının üstünde denemişti üstelik.)
Kapının önünde bekleyen uşağı kale olarak belirlediler, kuralları belirlediler (Eve saklanmak yoktu.) ve böylece oyun başladı. 
Aslında bahçede oynamak Lucinda'nın çok hoşuna gitmemişti. Evde kalmayı tercih ederdi. Tamam, her yerde yetişkinler vardı ama en azından karanlık değildi. Bahçe aydınlatılmıştı ve orada burada ellerinde içkileriyle çiftler görünüyordu ama neticede geceydi. Yani karanlığın hakim olduğu zaman dilimi ve karanlık da Lucinda'nın baş düşmanı... Dolayısıyla tüm saklanma yerlerini bilmesine rağmen kardeşleri bulması çok kısa sürmedi çünkü o yerleri gece karanlığında hayal etmek onları aramak için cesaretini kırıyordu. 
Ama kardeşler Lucinda'nın düşündüğünden çok daha kolay yerlere saklanmışlardı. (John arabalarının altına, Alma da en yakın ağacın arkasına.) Onları bulmayı başarınca bu oyunda kazanmanın kolay olacağını düşündü. Ardından kardeşler arasındaki küçük bir tartışmanın ardından Alma ebe oldu. Mızmızlanarak talihini değiştirmeye çalıştıysa da işe yaramadı. Zavallı kız "Öyleyse saymaya başlıyorum." diyerek kaderine razı gelmek zorunda kaldı.
"Şey..." Başını uşağın sırtına yaslanıp saymaya başlayan Alma ile tekrar arabanın altına saklanmak için hazırlanan John dönüp Lucinda'ya baktı. "Oyuna içeride devam etsek olmaz mı?"
"Neden ki?" Alma'nın küçük dudakları hemen yukarı kıvrıldı. "Yoksa karanlıktan korkuyor musun?"
Lucinda John'a baktı. "T-Tabii ki hayır!" 
"Tamam öyleyse. Saymaya başla Alma." 
Alma gözlerini kapatıp saymaya başlar başlamaz o da koşmaya başlamıştı. Lucinda arkasından bakakaldı. Ama etrafta korkutucu olmayan bir saklanma yeri düşünürken çocuk geri döndü ve kızı elinden tutup peşinden sürükledi. 
"Birlikte saklanalım," dedi Alma'nın onları duyamayacağı kadar uzaklaştıktan sonra. 
Lucinda bu teklifi memnuniyetle kabul etti. "Olur."
"Saklanma yerlerini bilen sensin." John Lucinda'ya dönüp gülümsedi. "Bizi bulamayacağı bir yere götür beni." 
Lucinda başını salladı ve onu bildiği en gizli yere götürdü: 
Gizli ve aynı zamanda da sessiz, ürkütücü, dipsiz karanlıktaki kömürlüğe.
John mekanın korkutuculuğunu iyice arttıran sessizliği böldü: "Onu görebileceğimiz bir yere saklansak daha iyi olmaz mıydı?" 
"Bana bizi asla bulamayacağı bir yere götürmemi söyledin!" diye itiraz etti Lucinda. 
"Doğru ama şimdi kaleden ayrıldığından emin olmak için beklememiz gerek."
Lucinda yanıt vermedi. Şaşırtıcı bir şekilde, durumdan rahatsızlık duymuyordu. Bu gerçekten çok şaşırtıcıydı çünkü Lucinda gündüz bile gelmediği bu yere gece geleceğini ancak kabuslarında görebilirdi. Ama şimdi buradaydı işte ve daha da şaşırtıcısı, (Evet, daha şaşırtıcısı bile vardı!) hiç korkmuyordu. Galiba bunun nedeni, kalbinin hızla çarpmasının nedeniyle aynıydı: Elini sımsıkı tutan el. (Normalde ancak korkunun sebep olabileceği hızlı kalp atışlarının, bu sefer korkusuzluğuyla aynı sebepten kaynaklanması ne garipti.) Üstelik John da aynı şekilde hissediyor olmalıydı, az önceki itirazına rağmen hiçbir şey yapmaya yeltenmemişti çünkü. 
İkisinin de birbirlerinin elini bırakmak gibi bir niyeti yoktu.
Ama sonsuza dek orada kalamazlardı. Bir süre bekledikten sonra, istemeye istemeye kömürlükten çıktılar ve kale-uşağa doğru son hız koşmaya başladılar. (Elleri ayrılmıştı.) Alma'yı sobelemeyi başarmışlardı ama kız ortalıklarda yoktu. Zavallı kız onları ararken kim bilir nerelerde kaybolmuştu? 
Bu sefer onlar onu aramaya başladılar ve sonunda arka bahçede bulduklarında, kız neredeyse gözyaşları içindeydi. Aslında onları yakalayamadığı için tekrar ebe olması gerekirdi ama haline acıyan John, ebeliğe gönüllü oldu. 
Alma, erkek kardeşinin aksine, birlikte saklanma yönünde hiçbir istek göstermeden gidip bir çalının içine girdi. Lucinda da onu takip etmeye yeltenmedi, zaten o çalının içine sığmazdı. Bir süre nereye saklanacağını düşündükten sonra, bahçıvan araç-gereçlerinin durduğu kulübeye saklanmakta karar kıldı. Evet, kulübe karanlıktı ama az önceki anlardan sonra, karanlık, Lucinda'ya o kadar korkunç gelmemeye başlamıştı. Belzamor ona her zaman karanlığın içindeki tehlikelerden bahseder ve sadece onun yanındayken güvende olduğunu söylerdi ama az önce, kömürlükte,  Belzamor orada olmamasına rağmen karanlık ona hiçbir şey yapmamıştı. 
Bu yüzden cesaret gösterip kulübeye saklandı. Daha korkutucuydu ama en azından John saymayı bitirene dek buna dayanabilirdi. 50 saniye sonra, John saymayı bitirip kaleden uzaklaşmış olurdu. Böylece Lucinda da saymaya başladı. Kalp atışlarıyla ritmikti sayışı: 1, 2, 3, 4, 5... 
"Lucinda."
Lucinda sıçrayarak arkasına döndüğünde, Belzamor'la burun buruna geldi. 
"Belzamor," dedi peltek gibi konuşarak, çığlık atmamak için dilini hızla ısırınca ağzı kan tadıyla dolmuştu. "Burada ne arıyorsun?"
"Senin için geldim."
Korkmaması gerekirdi çünkü Belzamor yanındaydı ama korkuyordu Lucinda.  
"Ben hep senin yanındayım," dedi Belzamor,"Ne de çabuk unuttun."
"Unutmadım!"
Lucinda'nın kalbi (işte bu sefer korkudan) hızla çarpıyor, vücudu sanki karanlık tüm gücünü emmiş gibi titriyordu. Bu yüzden oradan kaçmak istemesine rağmen hareket edemedi.
"Ama o oğlanla oynuyordun." Belzamor ise iki kara delikten oluşan gözlerini ona dikmişti. Güven verici hiçbir şey yoktu gözlerinde.
"Evet, John'la," dedi Lucinda güçlükle. 
Belzamor'un tehditkar varlığı tüm odayı kaplamıştı. Sanki karanlığın ta kendisiydi. İçinde tüm o korkunç şeyleri gizleyen karanlık...
"Demek John ha?" Belzamor'un gülümsemesi öyle soğuktu ki Lucinda tüylerinin diken diken olduğunu hisseti. "Peki şimdi nerede senin 'John'un?" 
Lucinda yakınlarda olmasını diliyordu.
"Burada değil ve asla olmayacak. Muhtemelen onu bir daha görmeyeceksin bile. Oğlan çocukları, daima küçük kızların kalbini kırar Lucinda. Henüz bilmiyorsun ama yakında öğreneceksin. Sabah gitmiş olacak ve bir daha asla seni düşünmeyecek. Bu hep böyle olur, çok geçmeden anlayacaksın."
Lucinda gözlerinin yaşlarla dolduğunu hissetti. Belzamor yumuşamıştı. Ama bu kızı daha iyi hissettirmedi. 
"Ama ben hep burada, seninle birlikte olacağım Lucinda." Konuşmasına devam ederken sesi, kötü zamanlarında yanında olup onu teselli eden sevgili dostunun sesiydi yine. "Korkmana, yalnız hissetmene, üzülmene asla izin vermeyeceğim. Yalan söylemediğimi biliyorsun tatlım çünkü bugüne dek hiç yapmadım. Hem ben insanlar gibi yalan söylemem." Sesi tekrar sertleşti: "Ama insanlar söyler! Anne ve babanın hep birlikte olacağınızı söylediğini hatırla! Dadının, o iğrenç kadının, istediklerini yapman için seni defalarca nasıl kandırdığını hatırla! O hizmetçi kızın benim var olmadığımı iddia etmesini hatırla! İnsanlar istediklerini yapman için daima sana yalan söyler Lucinda. Birkaç seneye kalmadan seni okula gönderecekler, orada sıkıntıdan patlayacak, yapmak istemediğin birçok şey yapmaya zorlanacak, kendin olmaktan çıkıp o nefret ettiğin "hanımefendi"lere dönüşeceksin! Onların istediklerini yapmayı öğreneceksin. Her zaman korse giymek, asla çikolata yememek ve moronun tekiyle evlenmek zorunda kalacaksın."
Lucinda'ya elini uzattı. "Ama benimle kalırsan bunların hiçbiri olmaz." 
Lucinda önce arkadaşının kendine uzattığı eline, ardından gözlerine baktı. Kısa ve sessizliğin ardından: "Ama bir daha beni mutlu eden hiçbir şey de olmaz." dedi kararlı bir sesle, hem de tüm korkusuna rağmen. "Bu yüzden artık seni istemiyorum Belzamor! Dostluğumuz bitti. Git!" Kelimeler ağzından güçlükle çıkmıştı ama çıkmışlardı!
İşte bu Belzamor'u çıldırtmıştı. Sesi birden değişiverdi. Lucinda hayatı boyunca hiç bu kadar korkunç bir ses duymamıştı. Ne babasının ta Hindistan'dan getirdiği vazoyu kırdığında, ne odasında gizlice sıçan beslemeye kalkarak dadısına az kalsın kalp krizi geçirttiğinde, ne de annesinin makyaj malzemeleriyle duvarlara resim çizmeye kalktığında. Kimse ona bu kadar yoğun bir öfkeyle bağırmamıştı. Bu sesi duymak korkuyu kaşıkla yemek gibiydi. Bu karanlığın çığlıydı. 
Birden kulübenin kapısı hızla açıldı. "Lucinda!"
John'du bu. Varlığı karanlığın içinde bir ışık yakmıştı sanki. Lucinda bu ışığa tutunarak oradan kaçtı.
"Buldum seni!" John çabucak uşağa koşup onu sobeledi. "Sobe!" Neşeyle ona doğru döndü: "Eh, sen öyle bağırırken hiç de zor olmadı hani! Sahi, neden bağırıyor-" Gülümsemesi silindi. "Bekle, ağlıyor musun?"
Lucinda arkasını dönüp gözlerini sildi. "Hayır!" Sesi öyle sert çıkmıştı ki, kendisi bile ürktü.
"Şey..." Onu kırmaktan çekinircesine tane tane konuştu John. "Sen... Karanlıktan korkuyor musun?" 
"Evet!" John'un yumuşak tavrına karşın, Lucinda daha da öfkelenmişti. "Evet, korkuyorum! Ne olmuş öyleyse?" diye haykırdı öfkeyle.
"Sadece... Bence sen çok cesursun!" 
"Ha?" Lucinda şaşkınlıkla John'a döndü. "Cesur mu?"
Çocuk gülümseyerek başını salladı. "Evet, öyle! Karanlıktan korkmana rağmen o karanlık kulübede tek başına durabildin!" Kıkırdadı. "Alma bunu asla yapamazdı."
"O da mı karanlıktan korkuyor?" diye sordu Lucinda. 
John başını salladı. "Evet."
"Peki sen korkmaz mısın?" 
"Hayır," dedi John. "Erkekler korkmaz."
"Neden?"
"Çünkü birilerinin cesur olması gerekiyor."
Tam o sırada Alma saklandığı çalıdan fırlayıp John'u sobeleyerek sohbetlerini böldü. Kardeşinin mızmızlanmalarına aldırmayan John, Lucinda'yı sobelemiş olmasına rağmen büyük bir beyefendilik göstererek, korkusuyla mücadele ettiği için onu kazanan ilan etti. Böylece saklambaç oyununa son verip başka birçok oyuna evin içinde devam ettiler. 

Lucinda gözlerini açtığında kendini prova odasında buldu. Gecenin anıları zihnine yağarken, çok şey olan bir gecenin ardından herkesin hissettiği gibi, sanki her şey rüyaymış gibi hissetti. Ama olmadığını herkesten çabuk kavradı çünkü rüya olsa duvardaki saatin gösterdiğine göre 12'de, hem de öğlenin 12'sinde, burada, balo kıyafetleri içinde olmazdı. Tüm bunlar rüya olmadığının kesin kanıtıydı, yine de rüyaymış gibi hissetmekten kendini alamıyordu çünkü gerçekleşen her şey bir rüya gibiydi. 
"Lucinda!" diye odaya daldı dadısı. "Ah sonunda buldum seni! Yaramaz kız!"
Lucinda'yı tuttuğu gibi kulağından çekerek azarlar eşliğinde odadan çıkardı. Lucinda odadan çıktığı gibi gerçek dünyaya dönmüştü. Gerçek dünyaya dönmesiyle de rüyanın verdiği tüm o güzel hisler de kayboldu. 
Bayan Watson baloda alkol zehirlenmesi geçirdiği için, Lucinda o gün de serbestti. Üstündeki elbise çıkarılıp günlük elbisesini giydikten ve kahvaltısını (ya da öğle yemeğini) yaptıktan sonra serbest bırakıldı. Gününün geri kalanını, bu güzel düşün kalıntılarının kaldırılmasını izleyerek geçirdi. O uyanana dek balo salonu çoktan toplanmıştı. Kalan şeyleri halletmek de çok uzun sürmedi. Akşam olmadan ev eski haline dönmüştü. 
Son süslemeler, küçük kızın ruhunda kalan son neşe kırıntılarıyla birlikte götürülüp, kim bilir ne zaman gerçekleşecek bir sonraki baloya dek yerlerine kaldırıldığında Lucinda kalkıp dadısının yanına gitti. 
Dadı, salonun en sevdiği köşesine kurulmuş, bir yandan bir moda dergisini karıştırırken diğer yandan da örgü örüyordu. Tıpkı balonun Lucinda'yı mutlu ettiği gibi bitişi de diğer birçok çalışanla birlikte onu mutlu ediyordu. ("Balo" herkesin çok şey yaparken Lucinda'nın hiçbir şey yapmaması anlamına geldiği için bu doğaldı.) Çünkü Lucinda'nın "sıkıcı" diye tanımladığı evin "huzuru" geri dönüyordu balo bitince. 
"Dadı."
Kadın söylene söylene yanıt verdi: "Ne var Lucinda?"
"John bir daha ne zaman gelir? Ve de Alma?"
"John mu?" Dadısı kaşlarını çattı. "Hangi John? Yoksa... John Burnett mi?" Yüzünde oluşan gülümseme Lucinda'yı ürkütmüştü. (Daha önce hiç görmediği türden, sinsi ve garip bir gülümsemeydi bu.) 
"Hayır!" Lucinda yüzünü buruşturdu. Babasının yakın bir meslektaşının oğluydu John Burnett. Uzun, çelimsiz, kambur duruşlu ve hep kıyafetleri üstünden sarkan vücuduyla Lucinda'ya bir askılığı hatırlatırdı ondan birkaç yaş büyük bu çocuk. Burnett'ler sık sık Whitton'lara sıkıcı ziyaretlerde bulunur ve aileleri ikisini yakınlaştırmaya çalışırdı. Ama Lucinda onunla takılmamayı, o da kahyanın oğluyla takılmayı tercih ederdi. (Lucinda birkaç kez onları garip şeyler yaparken yakalamıştı ama oğlanların bundan haberi olduğunu sanmıyordu çünkü her geldiğinde o şeyleri yapmaya devam ediyorlardı.) 
"John ve Alma Rean."
"Rean mi?" Dadısı dudak bükerek örgüsüne döndü. "Rean'ler tüccar değiller mi? Herhalde baban birlikte iş yaptıkları için çağırmıştır. Bir daha geleceklerini sanmam. Ah, Lucinda, tüccarların oğullarıyla oynamamalısın!" 
Lucinda bahçeye çıkıp kömürlüğe indi. Canı başka bir şey istese çığlık çığlığa ağlayarak bu isteğini yerine getirtirdi mutlaka. Ama ne kadar ağlarsa ağlarsın şu anda istediği şeyi kimsenin yerine getiremeyeceğini biliyordu. Bu yüzden sessizce akıttı gözyaşlarını. Sonra birden ayağa kalkıp karanlığın sessizliğine haykırdı: 
"Belzamor!" 
Karanlıktan yanıt gelmedi. 
"Belzamor! Belzamor... Belzamor!"
Onu tavan arasında aradı. Depoda aradı. Kullanılmayan tüm odalarda. Her karanlık köşeye baktı. Defalarca adını haykırdı ama hiçbir yerde bulamadı. Gitmişti. Tabii giderdi, sonuçta kovulmuştu. 
O an Lucinda onun gitmesini istemişti. Ama şu anda burada olmasını istiyordu. Hangisinin doğru olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu. Sadece çok yalnızdı. 

Ama yatma vakti gelene dek asıl sorunu göremedi. 
"Dur!" dedi lambayı söndürmek üzere olan dadısına. 
"Ne var Lucinda?" diye sordu dadısı huysuz huysuz. "Hikaye istiyorsan hiç halim yok." Oysa tüm gün tembellik etmekten başka bir şey yapmamıştı. 
"Hayır, sadece... Bugün senin yanında yatsam olmaz mı?"
Dadısı kaşlarını çattı. "Saçmalama Lucinda, artık 7 yaşındasın!" Tekrar lambayı söndürmeye yeltendi ama küçük kız onu yine durdurdu. 
"O zaman... Hiç değilse ışığı söndürmesen?" 
"Mumlar bedava mı sanıyorsun sen? Bu saçma korkularından vazgeç artık Lucinda! İyi geceler." Bu sefer dadısı lambayı söndürdü ve odadan çıkıp kapıyı kapattı.
Lucinda karanlıkla baş başa kalmıştı. 
Dün geceye dek, senelerdir başına gelmemişti bu. 5 yıl önce, her zaman dadısının ya da en azından bir hizmetçinin onunla olduğu çocuk odasından gönderilip bu odaya atıldığında, Belzamor'la tanışmış ve o zamandan beri ondan hiç ayrılmamıştı. Belzamor geceleri onu korur, kötü şeylerin yanına yaklaşmasına izin vermezdi. Ama artık o yoktu. Yanına gitmeye kalksa, dadısının onu çok kötü azarlayıp odasına geri yollayacağını da biliyordu. 
Gözlerini kapattı. O gıcırtı neydi? Camın ardında odaya girmeye çalışan bir şey olabilir miydi? Yoksa çoktan içeri girmiş, gardıroba mı saklanmıştı? Bacağına değen şey oyuncağının kolu muydu yoksa..? 
Gözlerini açtığında hala her şey karanlıktı. Ah şu gece bitmek bilmiyordu! Bir an Lucinda çığlık atmayı düşündü. O zaman mutlaka birileri odasına gelir ve o sakinleşene kadar başında beklerdi. (Bu sabaha dek sürse bile.) Ama bunu her gece yapamazdı, yoksa onu başka bir odaya atarlardı. Başka bir çözüm bulmalıydı. 
Aklına John geldi. Karanlıkta bile öyle güven vericiydi ki Lucinda hiç korkmamıştı. Bu düşünce, aklında bir ışık yaktı. John burada değildi ama sözleri onunlaydı: "Birileri cesur olmalı."
Artık onun için yanında olacak Belzamor ya da John yoktu. Yalnızca Lucinda ve... Lucinda vardı. Ve John, Lucinda'nın cesur olduğunu da söylemişti.
Aniden yataktan kalktı. Eğer hızlı davranmasaydı cesaretini kaybedebilirdi. Bir an karanlığın ortasında durdu. Hiçbir şey üstüne atlamayınca, adım atmaya cesaret edebildi.
İlk önce en kolay gelen yerden başladı. Kapı kolunu çevirirken kalbi güm güm atıyordu ama açılmadığını görünce rahatladı. İstenmeyen hiçbir şey içeri giremezdi. 
Bu ona devam etmek için cesaret vermişti ama yine de gardırobu kontrol etmek kolay olmadı. Gardırobu açıp titreyen koluyla kıyafetleri karıştırırken her an bir şeyin kolunu yutmasını bekliyordu. Ama gardırobu kapattığında koluna hiçbir şey olmamış ve büyük ölçüde rahatlamıştı - tabii çıkan gıcırtının ödünü koparması sayılmazsa. 
Sonra yere uzanıp kolunu yatağın altına uzattı. Eli bir şeye deyince bir an korkudan zihni durdu ama sonra çalışmaya devam ederek bu kadar yumuşak bir şeyin canavar  olamayacağını çözdü. Cismi biraz yoklayınca, oyuncak tavşanlı Daisy olduğunu anladı. "Korkma Daisy," diye fısıldadı tavşana sarılarak. 
Şimdi işin en zor kısmına gelmişti. Perdenin arkasını kontrol etmeye. Zihni sürekli perdenin arkasında göz göze gelebileceği şeyle ilgili görüntüler oluştururken bunu yapmak hiç kolay değildi. Hatta bir an yapamayacak gibi hissetti ama neredeyse refleks olarak hızla çekiverdi perdeyi.
Karşısında duran tek şey ay ve yıldızlarla donanmış gece gökyüzüydü. 
Yıldızlara bakarken içindeki tüm korku uçup gitti Lucinda'nın. Yatağına döndü ve hiç korkmadan uykuya daldı. Uzun bir uyku çekti. Bir daha da asla karanlıktan korkmadı çünkü onunla tanışmıştı, adı Belzamor'du ve artık hayatında yeri yoktu. 

Bu öyküyü ne kadar zor yazdığımı tahmin edemezsiniz. Sadece hikayeyi planlama kısmında değil, şaşırtıcı şekilde yazma kısmında da çok sorun yaşadım ve bir aydır bu öyküyle uğraşıyorum denebilir. (İlk kısımda Lucinda'nın dadısının yanına gitmesinden sonra hikayenin kalanını son birkaç günde yazmış olsam da. Giriş kısmını bir türlü içime sinmedi, 5 kez yeniden yazdım ve sonunda ilk yazdığım halini kullandım. Arada hikayeyi tamamen başka bir şeye çevirmeye bile niyetlendim! İyi ki yapmamışım. Bir de hikayenin bazı kısımlarını tamamen karanlıkta yazdım. Ben de karanlıkla verdiğim savaşı kazanalı çok oldu ama hala bu eski korku ara ara girer içime. Ne yazık ki, bu hikayeyi yazarken hiç girmedi.) Sonunda bitirdiğim için çok mutluyum. Ama güzel olmadıysa, üstünde uğraşmaya hevesliyim. Çünkü bu hikayede anlatmak, betimlemek istediğim çok şey vardı ve bunu yapabildiğimden emin olmalıyım. Bu yüzden lütfen beni ne düşündüğünüzden haberdar edin!  
Not 1: Fakat yeniden yazacak olursam da mutlaka araya başka bir hikaye sokacağım Kafamda öyle çok fikir birikti ki... Ve biraz hava değişikliğine ihtiyacım var.
Not 2: *birden uzun zamandır taslakta bekleyen diğer yazıyı hatırladı* Ü... Ühü... Ühühü... Üzgünüm sevgililerim, eski eşlerim beni bırakmıyor. *kafasındaki yeni fikirleri, iyice eskiyip yeni yeni-fikirleri yazmasına izin vermemeleri için çekmeceye kaldırır ve bu döngü muhtemelen ölene dek sürecek*