19 Ocak 2016 Salı

Cehennemden Çıkmış Rapunzel


16 yaşında, dolayısıyla 11. sınıf, dolayısıyla da öğrenci olmam; eşşek gibi çalışmama rağmen hiç çalışmamış gibi notlar aldığım derslerimden bahsetmek zorunda olduğum anlamına gelmez - yani toplumun gözünde bir değerim olmasını sağlayan tek şeyimi, öğrenciliğimi, üstümden sıyırıp geriye kalan değersiz benliğe dair şeylerden söz edeceğim.
UYARI: Bu yazının büyük kısmı saçlarım hakkında.
Her zaman saçlarımla sorunlarım olmuştur. Öncelikle atkuyruğu yapmaya bile yetmeyecek kadar az (Anneme göre az değil, aşırı ince telli ama İKİSİ ZATEN AYNI ŞEY SAYILIR ANNE.) saçım olagelmiştir doğduğumdan beri. Ama asıl sorunum, beyninizde tuttuysanız hatırlayacağınız gibi yağlı olmaları. Bu sorun ergenlikte mi başladı, yoksa hep mi vardı hatırlamıyorum. Belki de hep yağlı saçlıydım ama çocukluğun verdiği umursamazlıkla farkında bile değildim ve zamanla memelerim çıkmaya, adet görmeye, garip yerlerimde kıllar büyümeye başlayıp görünüşü önemsiz bir varlıktan toplumsal değeri tamamen görünüşü üzerine kurulu bir varlığa dönüşmekte vardım farkına. Her neyse, önemi yok.  Saçlarım bana sonsuzluk gibi gelecek kadar uzun ve acı dolu bir süredir (Ki bu süre birkaç yıla tekabbül etmekte yalnızca ve eğer normal biriyseniz size böyle bir problemden çok fazla acı çekmek için oldukça kısa gelebilir.) yağlı. Ve saçlarınızın yağlı olması gerçekten korkunç bir his. "Abartıyorsun" diyorsanız kafanızdan aşağı ayçiçek yağı dökmeyi deneyebilirsiniz. Ama bunun gerçekten yağlı saçlara sahip olmanın korkunçluğunu yansıtmayacağını belirtmeliyim çünkü normal bir kafa deriniz varsa saçlarınızı yıkayıp bu korkunç histen sonsuza dek kurtulabilirsiniz, kafa derisi yağa mahkum edilmiş bizlerse, en fazla bir gün... Bu yüzden her gün saçımızı yıkamak zorundayız, yıkayınca daha da çok yağlandığı için aslında YIKAMAMAMIZ gerekmesine rağmen hem de (Yani bir söylentiye göre, ne var ki bana pek de inandırıcı gelmiyor doğrusu.) ama bu mümkün değil çünkü insan o hisle yaşayamaz.
Fön makinesiyle düzleştirerek benim azap verici saçlarıma benzettiğiniz kıvırcık/dalgalı saçlı aşırı şanslı insanlardansanız muhtemelen saçlarınızla "uf çok çirkin görünüyo ya :(" sorunu dışında bir şey yaşamadığınız için şunu bilmiyorsunuzdur: Aslında yağlı olan saç değil, kafa derisidir. Kafa derisi yağlıysa, saç yağlıdır. Kafa derisi kuruysa, saç dökülür. Yani yağ, iğrenç görünmesini sağlamakla birlikte, saçı besleyip güçlendirir de. Ve bilin bakalım ne? BENİM AZICIK SAÇIMDA ANNEANNENİZİN BİR TEPSİ BÖREKTE KULLANDIĞINDAN DAHA FAZLA YAĞ VAR VE BUNUN TEK AVANTAJINA BİLE SAHİP DEĞİL. Yani: Dökülüyor. Hem de öyle çok dökülüyor ki. Yağmur olsa bardaktan boşanırcasına derdim ama saçlarımın dökülmesi için yapabileceğim soyut ya da somut, anlamlı bir benzetme yok, üzgünüm.
Saçlarımın tenime değmesinden nefret ettiğim için, böyle geziyorum. 
Saç dökülmesiyle delilik arasında inanılmaz bir benzerlik var gerçi. Saçlarınız dökülmeye başladığında her yerde onları görüyorsunuz. Yastığınızda. Kıyafetlerinizde. Bardağınızda. Ayakkabınızda. Kitaplarınızı arasında. Kalem kutunuzun içinde. HER YERDE. Sonunda da saçlarınızla birlikte mantığınız da dökülmüş gibi kafayı yiyorsunuz. Mesela demin bir kriz geçirdim ve dökülmemiş saçlarımın çoğunu yoldum. Şu anda annemin ağlamamı duymaması için saç kurutma makinesini açtım ama sıcaklık kafa derimi zonklatıyor. Aslında onları kesecektim ama makasımı ya okulda bırakmıştım ya da akıllı şey bir yerlerde saklanıyor. İyi ki kesmedim çünkü 1 - Anne. 2 - Dünyanın en çirkin kafa yapısına sahibim. Kel kalsam tam şu "dazlak" dediklerinden olurdum. Normal halimle bile kendimden bu kadar nefret ediyorken o halimle sanırım kendimi aleve verirdim. Gerçi saçlarım bu hızla dökülmeyi bırakmazsa sonum zaten dazlaklık. Yani belki de makası bulmam daha iyi olurdu. Saçlarımı onlar tamamen dökülmeden keserek bu eziyetli süreci kısaltır ve her gün tellerle kaplandığı için yeri süpürmek, yediğim/içtiğim her şeyden tel çıkarmak, tenime değen tellerin verdiği iğrenç hisse katlanmak zorunda kalmazdım. Ama insanların hep yaptığı gibi, kaçınılmaz sonla yüzleşmek yerine ondan kaçmayı yeğliyorum çünkü ben de korkağın tekiyim. Oysa sonumla yüzleşmek çok daha kolay olurdu. Artık saçlarımın alnıma, yanaklarıma, enseme değmesine bile katlanamıyorum. Lavaboda, zeminde, kıyafetlerimde saç teli gördüğümde midem kasılıyor. En kötü kabuslarımda tel yumaklarının içinden çıkmak için debeleniyorum hep. Bir gün birden uzayıvermiş saçlarım tarafından bileklerim yatağa bağlı şekilde ve tepemde bana işkence etmek için bekleyen kırbaç şeklinde bir saç demetiyle uyanırsam hiç şaşırmayacağım. Çünkü onlar saç değil, kafamdan çıkan şeytanlar.  Ya da vücudumun geri kalanı gibi, çeşitli eziyetlerle onlara sahip olan şeytanı bıktırıp gitmesini sağlamaya çalışıyorlar. Böyle düşündüğümde, onlara acıyorum. Yani ben de bir saç demeti olsam ve benim gibi birine verilsem, ben de kendimden kurtulmak için her şeyi yapardım. Hele de kafamın altında neler yattığını sayarsak... Öte yandan belki de, sadece kırılmışlardır. Herkes durmadan ne kadar güzel olduklarını söylerken (Herhalde ömrümde tanıştığım herkes bir kez olsun saçlarımın ne kadar güzel olduğunu söylemiştir, yüzüm hakkındaysa ailem dışında hiç kimseden bir iltifat duymadığım halde - bunun şaşırtıcı olduğunu kesinlikle söyleyemem, tabii.) sahiplerinin onlardan nefret etmesine içerlemeleri doğal. Ama yağlı saçların, yağlı değilken ne kadar güzel görünürlerse görünsün, sevilecek bir yanı yok bence.
Eğer kıvırcık ya da dalgalı saçlarınız varsa, etrafta düz saçlı birileri varken, o kişinin 3. dereceden şiddet eğilimli ben olma olasılığını ve saçlarım yüzünden çektiklerimin 3 paragraf tuttuğunu göz önünde bulundurarak "saçlarım çok çirkin" ya da "kıvırcık saçlara sahip olmak çok zor" gibi şeyler demeden önce iyi düşünmeniz konusunda sizi uyarıp nereden peruk bulabileceğim hakkında bir fikriniz olup olmadığını sorarak NİHAYET saçlarımdan bahsetmeyi kesiyorum. Ama uyarım konusunda ciddiyim. Düz, ince, yağlı telli saçlara sahip olmayan insanlar etrafımda saçlarından bahsettiğinde kötü zaman geçirme ihtimalleri oldukça yüksek.
SAÇIM HAKKINDAKİ KISMIN SONU 
Aslında bedenimin geri kalanına duyduğum nefretten de body-hate) bahsetmek istiyorum ama dün yeterince depresiftim ve şimdi bundan bahsedersem kaydırakta yanıma ağır biri oturmuş gibi güm diye yere çarpacağım ve depresyon da kaydırağın üstte kalan ucundan yavaş yavaş bana doğru kayacak. Bu yüzden haydi Harry Potter'dan bahsedelim:
Neden gerçek hayattaki insanların en sevdiği Harry Potter filmi/kitabının Ateş Kadehi olduğunu geçen gün birdenbire çözüverdim. (Sınıfta Harry Potter maratonu yaptık da.) Tabii ki. İnsanlar ne kadar berbat işlense bile katıksız şartsız neye her zaman tav olurlar? ROMANTİZM. Ateş Kadehi de Harry'nin ergenliğin o hormonları çoşturduğu döneminde geçtiğine ve romantizm olaylarının ilk başladığı yer olduğuna göre... Ve "Allah belanızı vermesin" dedim içimden. İnsan nasıl zaman kavramına müthiş göndermeler içeren inanılmaz zekice bir olay örgüsüne sahip Azkaban Tutsağı'ndan sonra Ateş Kadehi'ne bu kadar bayılabilir sırf romantizm ve haydi bir de heyecan yüzünden? Yani favorisi Ateş Kadehi olanlar alınmasın ama Azkaban Tutsağı gerçekten serinin en güzel kitabı ve filmidir. Bana sorarsanız ilk üçünden sonraki filmler hiçbir bakımdan ilk üç filme yetişemez. Son filmse tam bir sıçış örneğidir zati ve kitapları okuduğunuz halde en sevdiğiniz filmse, her türlü hakareti üstünüze alabilirsiniz. Geçtim 7 kitap ve 7 film boyunca sürekli gözlerinin annesine çektiğini duyan yeşil/mavi gözlü Harry'nin annesinin küçükken kahverengi gözlü olmasını ya da kırılmaz mürver asayı kırıp uçuruma fırlatmasını, yaptığı her şeye rağmen sıradan, ölümlü bir büyücüden fazlası olmadığını vurgulamak için sıradan bir büyücü gibi ölmesi gereken Voldemort'un o absürt ölüm şeklinden sonra o film beğenilemez. Ha, etkilenebilir misin? Elbette. Kim etkilenmez ki? Ne olursa olsun çocukluğumuza biraz büyü katan serinin son filmi sonuçta.
Sanırım asla Harry Potter'ı mı yoksa Yüzüklerin Efendisi'ni mi daha çok sevdiğime karar veremeyecek ve sonsuza dek bu tartışmanın ortasında kalacağım.
Bahsetmek istediğim bir başka konu da şiddet eğilimim. Sınıfımda bir kız uzun zamandır hiç hissetmediğim bu eğilimi tehlikeli bir şekilde tetikliyor. Hatta yanımda olmadığı bir anda beni öyle sinirlendirdi ki buraya içimdeki şiddet hakkında uzuuun bir yazı yazdım fakat bildiğiniz gibi yayınlamadım. Nedeni sadece yayınlasam bir daha kimselerin buraya uğramayacağı değildi. Sadece, şiddet de tıpkı depresyon gibi, üstüne giderseniz üstünüze gelen bir şey. Aslında tüm kötü şeyler böyle. (İşte benim şiddet eğilimim sayesinde insanların neden bu kadar kötü olduklarını anladınız: İyilik sürekli sizden kaçar ama kötülük kollarını açmış sizi bekler hep.) Kısacası şiddet hakkında yazmak onun kucağına atlamak olurdu. Şiddetin kucağına atlamayı tercih edeceğim durumlar olabilir ancak bu kızın bana çocukça bulaşmaları, hem de sadece ondan farklı olduğum için, kesinlikle bu durumlardan biri değil ve asla sonuçlarına değmez.
Bu buzul
EWWWWWWWWW!!!
"Vajina fobisi"ni ilk duyduğumda bile bende bu fobinin olduğunu anlamıştım. Varlığından haberiniz var mıydı? Yoksa öğrenmiş olduğunuz. Evet, böyle bir fobi var. Ne vajinaya ne de vajinayı anımsatan herhangi bir şeye bakmaya katlanamıyorum. Mesela mutfak tezgahında yarım soğan görmek, normal insanlar için kanlı bir böbrek görmek neyse o benim için. Penis görmekse sosis görmekle. Ama kendi vücudumun bir parçası hakkında bu kadar bilgisiz olmam ve hatta ondan korkmam çok saçma! Aslında biraz üstüne gidersem her (ya da en azından "çoğu") fobi gibi bunun da geçeceğini biliyorum ama bu fobinin günlük hayatıma etkisinin 0'a yakın oluşu korkuların üstüne gitmenin zorluğuyla birleşince şevkim kırılıyor.
Biliyor musunuz, ben hiçbir zaman bir an önce büyümek isteyen çocuklardan olmadım. Sanırım yaşlı bir ruha sahip olduğum için. Bedenen gençliği tadan bir yaşlı ruh olarak, gençliğin ne kadar değerli bir şey olduğunun farkındayım. Bunun farkında olmayanları da anlamıyorum. Yani "çocuk" ve "genç" olmanın bir yığın avantajı var. Bunların başında da "çocuktur/gençtir, yapar" gibi yaptığınız saçmalıkları mazur gören harika bir görüş var. Sonra, tamam, bizi güçsüz gördükleri için kullanan ve canımızı yakan da onlar olabilir ama bizi koruyorlarsa yetişkinlerin verdiği o güven hissi muazzam. Mesela küçükken anne ya da babam yanımdaysa, hiçbir şeyin bana zarar veremeyeceğini düşünürdüm. Çünkü onlar dünyadaki en güçlü kişilerdi ve beni her şeye karşı korurlardı! Hatta bundan o kadar zevk alırdım ki aslında korkmuyorken bile korkmuş gibi yapardım, sırf bana aşıladıkları o güven hissini tadabilmek için. Ayrıca dünyanın en akıllı insanlarıydılar tabii. Oysa büyüdükçe dünya karşısında giderek güçsüzleştiler ve giderek daha az akıllı gelmeye başladılar. Hatta onları koruma ve onlara akıl verme sırası bana geldi... Ve bu durumdan daha az memnun olamazdım.
İçimde iki ayrı kişi var. Biri, saçları dökülüyor diye sinir krizi geçirebilecek kadar sinir bozucu şekilde duygusal ve ne yazık ki kontrolün başında o var. Diğeriyse, basitçe mantıklı olan. Diğerinin yaptığı hemen hemen her şeyi aptalca bulur. İnsanları etkileyebilmemi ve akıllı görünmemi sağlayan taraftır o. Mesela aldığım kötü notlar yüzünden ağlarken bana şunları söylüyordu: "Bu, dünyadaki en acı verici şey değil ve öyle olsaydı bile, ağlamanın hiçbir yararı olmazdı. Aksine, zararı olurdu, tıpkı şu anda olduğu gibi. Çünkü acıyı tetikliyor ve ne yapacağını düşünmeni engelliyor." Ama diğer taraf onu asla dinlemiyor. İkisi mantık ve duygunun içimde kişileşmiş haliler anlayacağınız. İnsanlar bana mantıklı tarafım yüzünden kapılıyor ve bir süre sonra kaybolmalarının sebebi diğer taraf. Ama ben yine de diğer tarafı seviyorum çünkü bu hayatta kesinlikle anlamı olan tek şeyi yapmamda en çok onun katkısı var diye tahmin ediyorum. (O şey tabii ki yazmak.)
Rüyalarım giderek daha gerçekçi oluyor ama nedense bu, rüya olduklarını anlamamı kolaylaştırdı. Çünkü rüyada olup olmadığımı sorgulama noktasına geliyorum her gece, ne var ki orada kalıyorum işte. Bu arada, geçenlerde çok ilginç bir rüya gördüm. ("Geçenlerde" demek için üstünden epey zaman geçti aslında ancak merak etmeyin, uyanır uyanmaz rüyayı telefonuma not aldığım için tam olarak aktarabiliyorum.) Aslında rüya olduğundan bile emin değilim çünkü genelde rüyalarımda ya 1. ya da 3. tekil şahıs olarak yer alırım ama bu rüyada ben yoktum. Rüyadan çok, rüyamda başka bir yere gitmiş ve bu olaya şahit olmuşum gibiydi... Neyse, rüya ya da her neyse artık, şöyle: İki çocuk bir şelalenin yanındaki kayalıklara tırmanırken konuşuyorlar. Birine A, diğerine de B diyelim. A. sohbetin benim duymadığım kısmıyla bağlantılı olarak "...Çünkü insanda en öncelikli duygu hayatta kalma içgüdüsüdür." diyor. B de "Heh, palavra" diye yanıtlıyor. A: "Nedenmiş o?" B: "Öyle olsa aşık olur muyduk hiç?" B: "Ama aşık olmayı seçemezsin. Tıpkı şelaleye düşmeyi seçemeyeceğin gibi. Yine de hayatta kalmak için mücadele etmeye devam edersin." Bu kısacık diyalog sırasında, çocukların yüzlerini hiç görmüyorum çünkü arkalarındayım. Sanki 3. bir kişi gibi, onları takip ediyorum. Giydikleri kısa kollu lacosteların renklerini, saç kesimlerini hatırlıyorum ama. Seslerine ve boylarına bakılırsa ya benimle aynı yaştaydılar ya da konuşmalarının olgunluğu beni yanılttı. Bu rüyayı gördüğüm sırada, serviste harika bir atmosfer vardı ve bunu fark eden tek kişi ben değildim üstelik, servisten inince arkadaşım benim de fark edip fark etmediğimi sordu çünkü. Dolayısıyla bu yaşadığımı sihirli bir deneyim olarak kabul ettim ben de, bir an benim için başka birilerinin dünyasına bir pencere açılmış gibi. Çünkü bu tür şeylere inanırım ben.
Şu an bu yazıyı yerine hikayemi yazmam daha iyi olurdu, onu yayınlamak için daha fazla sabırsızlanıyorum zira. Nefret mi edeceksiniz yoksa bayılacak mısınız, hiçbir fikrim yok ama ikisinden biri olacağı kesin. O tür bir hikaye. Çizim de yapabilirdim gerçi. Ya da ders çalışabilirdim. (Kimi kandırıyorum?) Dışarıda harika bir kar var... Dersem yalan olur çünkü bugün yine güneş açtı. Ben yine de huyum olmamakla birlikte şu theme'i ekliyorum çünkü Undertale'le ilgili bir şeyler paylaşacağıma söz verdim ve ne tanıtımını yaptığıma, ne de bir resim/gifini kullanmadığıma göre theme'ini koymak şart oldu: (Hem belki sizin olduğunuz yerde hala kar vardır?)

Şimdi en iyisi gideyim de karın altında yürüyüş yapayım, çok romantik olur. Burada upuzun bir yazıyla paylaşacağım ya da paylaşmayacağım daha fazla fikir üretirim, bu dünyaya hiçbir katkıları olmaz ama aslında yaşamı oluştururlar. Eğer bir yerlerde gökyüzüne bakıp sonsuzluk hakkında düşünen falan birilerinin olduğundan şüphe ediyorsanız sakın etmeyin, size öyle birilerinin gerçekten olduğunu temin edebilirim çünkü o kişi benim. Kalın sağlıcakla!
Not: Sağlıcakla kalın ve mümkünse Undertale'i oynayın. Bu oyun müthiş. Cidden.