1 Mayıs 2016 Pazar

Diğerlerinden Daha Az Bilinen Cinsel Yönelimler

Haytta en zor yaptığım şey, yapmaya zorlandığım şeydir. Bu zorunluluğu ne olduğu ya da kim/ne tarafından omuzlarıma yüklendiği önemli değil; ders çalışmak zorundaysam asla konsantre olamam (Ki sınıf geçtikçe bu zorunluluğun hayatınızda kapladığı yerin arttığını hesaba katarsanız, ders çalışmak için konsantre olmakta ne kadar zorlandığımı bulabilirsiniz.), annem odamı toplamamı emrederse odadaki karışıklığın haddinden gelemem, bir kitabı okumayı kendime ödev edinirsem okuduğundan hiçbir şey anlamam. Ama bir şeyi benim için zor kılan kesinlikle üstüne bindirilen "zorunluluk"tur. Bunun kaynağı ergenliğin verdiği asilik olabilir (Çünkü ben asi biri değilim, karakterimle (Bunun en temel yapıtaşları eziklik ve korkaklık olan bir karakter olduğunu da belirtelim hemen.) uyumlu olmaması asi olmadığıma dair yeterince tatmin edici bir gerekçe değilse, asilik olarak tanımlanabilecek pek fazla şey yapmadığımı da ekleyeyim - en azından sinir krizi filan geçirmiyorken ki sinir krizinin olayı zaten kişinin kendisinde olmaması olduğuna göre o sırada yaptıklarım sayılmaz.) ya da insan canlısının yapısında mevcut özgürlük arzusu... (Tabii ben bu fikre pek de sıcak bakmam; bana kalırsa, insanın içinde özgürlük arzusu varsa bile boyundurluk ihtiyacı tarafından yutuluyor olmalı ki insanların birinin himayesi altına girmek için bu kadar çırpınmasının mantıklı bir açıklaması olsun.) Tüm bu parantezlerle bölüne bölüne muhtemelen konu un ufak oldu kafanızda ama bu cümleyle şöyle bir üstündn geçtik mi hemencecik toparlanıverir, merak etmeyin: Benim için şeyleri zor kılanın zorunluluklar olduğundan ve böyle olmasının muhtemel nedenlerinden bahsediyorduk. Bakın, oldu işte - yazı fırına vermeye hazır, sonra da afiyetle (umarım) okuyacağız.
Ama fırına vermeden önce, neden bunları anlattığımı açıklayayım. Tabii ki bahane olarak. Ve hala da bitmedi. İşte burası okuyucunun derin bir iç çekip konuya girmeye dair kaybettiği yer oluyor sanırım fakat kaybetmesin! Çünkü bu bahanelerin konuyla ilgisi var. (Tamam, benim zorunluluk duygusuyla baş edemememin cinsel kimlerle alakası olmayabilir ancak bundan sonra sıralayacağım bahanelerin var, gerçekten!)
Sonra belki de kendime ödev bildiğim bir şeyi gerçekleştirerek yapabileceğimi kanıtlamak, ödevlerimi yerine getirmem konusunda daha başarılı olmamı sağlar diyerek, kendimi bunu yapmak için zorlamayı başardım. Ancak! Bu sefer de ortaya ne yazacağım sorunu çıktı. Cinsel kimlikler konusunda ne yazacaktım? Yani cinsel kimlikler öyle kapsamlı bir konu ki... Ne olduğu bile tam olarak belli değil. Ben bu deyişi hem cinsiyetler hem cinsiyet kimlikleri hem de cinsel yönelimleri kapsayacak bir şekilde kullandım ama google'da arattığınızda karşınıza çıkan sonuçlardan bazıları cinsiyetlerle ilgiliyken bazılarıysa yönelimlerle ilgili. Cinsel, cinsellik'ten geldiğine ve cinsellik de kendini hangi cinsiyete ait hissettiğinle değil, diğerlerinden hangi cinsiyette olanlara çekim hissettiğine bağlıysa, doğrudan bu anlama gelen cinsel yönelimlerle ilgili olması daha muhtemel. İyi ama, ya kendisine çekim hissedenler ne olacak?
Bu öyle karışık bir konuydu ki, altından çıkamayacağımı anladım. En azından bu yaşımda, bu bilgi seviyemle değil... Gerçi belki de hiçbir zaman bunun için yeterli bilgi seviyesi ulaşamayacağım çünkü ulaşılacak seviyede bir bilgi yok aslında. LGBT+ içindeki bütün kavramlar insan hisleri üstüne kurulu ve insan hisleri de maddenin en düzensiz halinden bile daha düzensiz olduğundan, x ve y gazlarının birer molünden kaç gram z gazının çıkacağını hesaplayabildiğimiz halde, insan hislerinin reaksiyonundan ne çıkacağını asla hesaplayamıyoruz. Çünkü insan hislerinin düzensizlik dışında değişkenlik özellikleri var bir de. Herkesin aynı şeyden bahsederken, herkesin farklı bir şey söylemesi de işte bundan kaynaklanmakta.
Mesela daha altında birleştiğimiz konuda bile bir fikir birliğimiz yok. "Altında birleştiğimiz konu" derken elbette cinsel yönelimler konusundan bahsediyorum: Şimdi kimse kalkıp da bana bunun belli bir tanımı olduğunu iddia etmesin. Bir eşcinselin, cinsel yönelimin aslında zaten romantik yönelim olduğunu "Gayler de kadınlarla yatabilir ama erkeklerle birlikte uyumak isterler" şeklinde açıkladığını duymuştum mesela. Öte yandan kendini "homoromantic lesbian" şeklinde tanımlayanlarla da tanıştım. Peki ben mi ne düşünüyorum?  Ben ilk düşünceye daha yakınım ama hala kafamda soru işaretleri oluşturuyor. Cinsel yönelimler aslına romantizmle ilgiliyse eğer, romantik hisler besleyip de cinsel ilgi duymayan (yani aromantik olmayan) aseksüeller ne oluyor mesela?
Bugün bahsedeceğim konu da bu işte. Muhtemelen duyduğunuz ama duymamışsanız da pek şaşırmayacağım aseksüellik ve yeni kavramlara açık Batı'da bile pek duyulmamışken Tumblr'da çok fazla takılmıyorsanız duyduğunuza hiç ihtimal vermeyeceğim aromantizm. [Bunun sonuna görünmez bir soru işareti koyuyorum (Gerçekten koyamam çünkü bu bir soru cümlesi değil ve artık imla kurallarının yanlış yerde kullanılan noktalama işaretleri için çok sıkı olduğunu duydum!) çünkü kelimeyi ilk Türkçeleştiren olduğuma eminim ama doğru yapıp yapmadığımdan değil.] Aseksüellik hakkında yaptığım Türkçe araştırmalar yetersizdi (Aseksüel bireylere dair bir oluşuma rastlayamadım örneğin.) ama aromantic, aromantik, aromantism, aromantizm aramalarımdan ulaştığım sonuç ekşi sözlük'te aromantik başlığı altında beş posttan ibaretti. Böylece, elbette ki bunu yapabilecek en yetkin kişi olarak, işe el atmayı üstüme vazife edindim.
Öncelikle şunu söylemeliyim ki LGBT+ içinde olmam, LGBT+'nın genel olarak savunduğu tüm görüşleri kabul ettiğim ve dolayısıyla da tüm görüşlerimin kabul gördüğü anlamına gelmiyor. (Aslında birçok konu hakkındaki görüşüm hoş karşılanmayan ya da en iyi ihtimalle yaygın olmayan görüşler.) Başta herkes için böyledir gerçi, sonradan çoğu kişi ait olduğu grubun görüşlerine de ait olur. Belki benim için böyle ol(a)mamasının sebebi, belli bir gruba -ne L, ne B, ne G, ne T, ne de başka biri- ait olmamamdır çünkü evet, sır gibi sakladığım cinsel tercihim aslında belirsiz. Daha doğrusu flu. Gerçi ben cinsel tercih denen şeyin flu bir şey olduğunu düşünüyorum zaten - bu da, alın size, hoş karşılanmayan görüşlerimin başında yer alıyor çünkü bir diğer hoş karşılanmayan görüşüme göre, LGBT+ komünitesi muzdarip oldukları dargörüşlülük ile onun en yakın arkadaşı olan önyargıyı kendi içinde de barındırmakta. Ama dilerseniz şu konu bitince konuşalım bunları.
Bunları anlatmamın sebebi, aseksüellikle ilgili ilk fikirlerimin açıklamasını yapmaktı. Sonra "Alice, sen nasıl böyle düşünürsün?" diye şaşırmamanız için. Çünkü aseksüellikle ilgili "shout out to asexuals" konulu bir tumblr postu sonucu oluşan ilk görüşüm, son derece yadırgayıcıydı.
Genelde aseksüellikle ilgili sorun, seksüel insanları gerçekliğine inandırmaktır. Aseksüellikle tanıştığında çoğu kişi, cinselliğe yer olmayan bir hayat düşünemeyecek yaşta olduğundandır bu. Ama ben şu yazıda da bahsettiğim gibi, bir ara kendimi aseksüel olarak tanımlıyordum (aseksüel kelimesinden haberim olmadığı halde) çünkü cinsellikle çevrili bir ortamda kendimi ondan soyutlamıştım. Tabii ki aslında aseksüel filan değildim, seksüel olabilecek yaşta bile değildim ki olayım. (O yaşta nasıl cinsellikle çevrili bir ortamda bulunduğumu sormayın bile - şu anki acınası sıradanlığının aksine bir zamanlar kendime hikaye karakteri dememi boşuna çıkarmayacak kadar hikaye gibi bir hayatım vardı.) Yine de kendimi cinsellikten soyutlamayı bıraktıktan sonra (Detaylar için demin bahsettiğim yazıyı okumalısınız.), birkaç yıl önce olduğumu sandığım şeye "aseksüel" denildiğini öğrenince, nasıl bir şey olduğunu kavramakta hiç zorlanmadım. Benim düzenli olarak kendime dokunmayan ve neden çevremdeki insanların birbirlerine dokunmaya ya da birilerinin onlara dokunmasına bu kadar meraklı olduğunu anlamadığım halimdi işte... Ama o zamanlar şu anki üstün empati yeteneklerimden mahrum olduğum için, kendimi aseksüel addettiğim sırada yaşadığım sıkıntıları, hatta bu yüzden yaşadıklarımı anında unutup "Aseksüeller onları desteklememiz gereken ne gibi sıkıntılar yaşıyor ki?" diye son derece
anlayışsızca yaklaşmıştım aseksüellerin desteklenmesine. Ama hissettiğimden daha nazikçe aseksüellerin diğer cinsel tercihlerden insanlarla kıyasla ne gibi sıkıntılar yaşadıklarını sorup, şansıma nazikçe (Gerçekten nazikçe çünkü normalde tumblr, nefret kusulan azınlıkları savunmayanlara nefret kusanlarla doldurur.) cinsel bir tercihe sahip olmamanın da bazı cinsel tercihlere sahip olmak kadar anlayışsızca karşılanabildiği açıklamasını alınca bu anlayışsız tutumum biraz yumuşadı. Böylece aseksüelliği araştırmaya başladım ve araştırmalarım sonucu gördüm ki, aseksüellerin bundan çok daha fazla sıkıntısı var. (Son derece ciddi bir şekilde "araştırma" dememe bakmayın, oturup da kendi başıma düzgünce araştırmış değilim - aslında daha çok bilgi bana geldi çünkü bilirsiniz, bir işin içine atıldığınızda kendiliğinden öğrenirsiniz o işi - gittiğiniz memleketin dilini öğrenmeye benzer bu.) Eşcinsellik vb. kabul edilmiyor olabilir ama aseksüellik bırakın kabul edilmeyi, tanınmıyor bile. İnsanlar anlamını öğrendiklerinde bile, gerçekliğine inanmakta güçlük çekiyorlar. Geçen gün bir arkadaş başka bir arkadaşa ne olduğunu açıklarken gözlerimle gördüm bunu ve açıkçası şaşırdım. Çünkü cinselliğin tü kaka olarak karşılandığı bir toplumda yaşıyoruz, bu arkadaş da okulumdaki muhafazakar aile yapısından gelen çoğunluğun içinde. Yine de bir insanın cinsel dürtülerden uzak olabileceğini kavramakta zorlandı. Bu da gösteriyor ki, cinsellik ne kadar tü kaka da olsa, olmazsa olmaz bir tü kaka. Sonra, aseksüellik bilinmediği için, aseksüeller çoğu zaman eşcinsel addediliyor ve buna göre muamelesi görüyor çünkü seksi bir hatunu dikizlemeyen erkek net toptur aga. En büyük sıkıntı ise cinsel ilgi duymamanın romantik ilgi de duymamak olarak görülmesi. Sanki ikisi aynı şeymiş gibi... Gerçekten de ilk etapta aynı şey gibi görünüyor ama üstünde düşününce, cinsellik bir ilişkinin ne kadarını kaplıyor ki? (Cinselliğin tam olarak neyi kapsadığının önemli olduğunu da söyleyebilirsiniz tabii ama sanırım değişkendir bu, yine de en iyisini aseksüeller bilir.) Romantik bir ilişkiyi, diğer ilişkilerimizden ayıran temel şey cinsellik olabilir ama içinde bundan çok daha fazlası vardır.  Ve aseksüeller de bunları yaşamak isteyebilirler. İstemeyenlere ise, aromantik  deriz. Aromantik insanlar romantizm hissetmezler. Kalbine birilerine kaptırıp duranlardansanız (Ki 20 yaşın altındaysanız muhtemelen öylesinizdir.) ilk başta aromantizm, yani romantik çekim hissetmeme, fikrine "Aaa ne kadar harika ya aromantikler çok şanslı" şeklinde yaklaşabilirsiniz. Ama inanın bana, romantik ilgi hissetmemek romantik ilgi hissetmekten çok, çok, ÇOK daha zor. Ve bunu söyleyen bir aromantik bild değil. En azından aromantik olduğumu söylemek için erken; ayrıca eğer cinsel kimliği doğuştan gelip hiç değişmeyen katı bir şey olarak kabul ediyorsanız aromantik olamam çünkü daha önce aşık oldum.  Deliler gibi, körü körüne hem de. Fakat o aşk bittikten sonra kimseye karşı romantik şeyler hissetmediğim gibi, "romantizm" ya da "aşk" kavramları da tüm anlamlarını yitirdi. Hissetmeyi çok istediğim halde hem de... Önceki yazımda Al'ın benden hoşlandığını öğrenmem sonucunda tam da tekrar kavuşmuşken ilişkimizin bu sefer temelli bittiğini anlatmıştım. Bu olay yüzünden kalbim hala kırık. Korktuğum gibi pişman filan olmadım ve rahatlıkla asla olmayacağımı da söyleyebilirim, en azından, ilişkimizi bitirdiğim için olmayacağım en azından. (Hislerimi kontrol edemeyip kötü bir şekilde bitirdiğim için olabilirim belki ama şimdi değil.) Ama kalbi kırmak için yeterince güçlü olan tek duygu pişmanlık değil. Kalbim kırık çünkü ona karşı romantik şeyler hissedebilseydim, ilişkimiz devam edebilirdi. Tabii ki bu iyi olmazdı çünkü sonunda gördüm ki, hissettikleri, yalnızca ben onlara layık davranırken sürecek ve öyle davranmadığımda bana küfredebileceği kadar ciddiyetsiz ve boşmuş. Yani ona aşık olabilsem ve romantik bir ilişkimiz olsa, bunu kendi gerçek hislerim içime iyice yerleşmişken öğrendiğimde, çok daha acı verici olurdu. Yine de aşık olmamak ile olamamak farklı şeyler ve ben olamıyorum. Bu da bizi yine bir önceki yazımda bahsettiğim başka bir probleme götürüyor: Geride kalma hissi. Tamam, bu yazıya sonradan eklediğim bir şey olduğu için, buna hiç anlam verememiş olabilirsiniz ve muhtemelen bir kez bile zorla okuduğunuz (Çünkü aptal bir ergenin tipik düşüncelerini okumanızın başka ne sebebi olabilir, hayal edemiyorum.) yazıyı tekrar okuma zahmetine katlanmak istemiyorsunuz. Öyleyse sizi bu zahmetten kurtarmak için özet geçmeme izin verin: Tüm arkadaşlarım yaşlarının gereksinimlerini tıpkı onlardan beklendiği gibi yerine getirerek hayat yolunda emin adımlarla ilerlerken, ben resmen sürünüyorum. Ne zaman ayağa kalkıp onlara yetişecek olsam, aşk engeli çıkıyor karşıma. Sürekli konuştukları çocuklardan ya da hoşlandıkları kızlardan bahsedip duruyorlar ama bana hiçbir anlam vermiyor söyledikleri. Onları anlamıyorum. Aşk aramıza koca bir duvar örüyor; hatta dağ, kıta, dünya... Çünkü sürekli bahsettikleri bu his, onların tüm dünyaları. Ve ben bırakın bu dünyanın yasalarına uymayı, onları anlayamıyorum bile. Hatta "anlamamak", aşka karşısında hissettiğim en iyi şeydir herhalde çünkü romantizm filmi olmasa da tüm filmler gibi içinde aşk geçen bir filmin, üstümde bıraktığı o tiksinti ve korku karışımı müthiş rahatsız edici duyguyu haftalarca üstümden atamadığını bilirim.(Bahsettiğim film de Deadpool oluyor. Deadpool olmasından açıkça anlaşılacağı gibi gayet eğlenceli bir film yani... Tamam, Deadpool gibi bir anti-kahramanın filminin sonunu, kahramanın sevdiği kızı kurtarması klişesine bağlamaları gerçekten tiksinçti ama ben de uyandırdığı his öyle sıradan bir tiksinti değildi.) Ve bende bu duyguyu uyandıran his, tüm filmlerin, sadece filmlerin de değil; kitapların, şarkıların, reklamların ve aklınıza gelebilecek her türlü yapıtın en popüler malzemesi. Bende uyandırdığı duygu, benim manyaklığımdan kaynaklanan (Tıpkı hayatımızı sürdürebilmek için beslenme ihtiyacını gidermeye duyduğum tiksinti gibi.) aşırı bir his olabilir ama yine de, sahip ol(a)madığınız bir şeyin, yokluğunu hatırlatırcasına sürekli karşınıza çıkmasının hoş olmadığını çözmek pek zor sayılmaz, değil mi?
Şunu da belirtmek isterim ki, bunlar Al'la yaşananlardan önce hissettiklerim. Yani romantizme dair kötü deneyimlerimin bir sonucu değil... Aslında bakarsanız, gerçekten aromantik olabilirim. Gördüğünüz gibi, özelliklerine uyuyorum. Hatta aro/ace (Hem aromantik, hem de aseksüel kişilere verilen ad.) bile olabilirim çünkü aseksüelliğin cinsellikten tamamen uzak durmak anlamına gelmediğini öğrendim. [Nadiren cinsel çekim hisseden (grey-asexual) ya da sadece romantik çekim hissettiklerine cinsel çekim hissedebilenler (demisexual - Evet, onlar da aseksüel sınıfına giriyormuş) de aseksüel kabul ediliyor ve aseksüeller de mastürbasyon yapabilir.] Ama cinsellik konusundaki hislerimi değerlendirmek için henüz biraz erken, bana kalırsa. Benim yaşımda da cinsel aktivitelerden zevk alanlar var tabii, erkeklerin çoğu alır sanırım ama toplum cinselliği onlara mübah, kızlara ise günah sayarken hemcinslerim için böyle olması mümkün değil. Ben "elalem ne der" mentalitesine göre yetiştirilmediğim için, toplum baskısı karşımda engel olmaz genelde ama her ne kadar bu mentaliteyle yetiştirilmediysem de, onun öğretilerine maruz kalmamam elde değildi. Yani cinselliğin kötü bir şey olduğu görüşü, benim aklımda da girecek bir kavuk bulmuştur muhakkak. Hem erkek arkadaşlarının sarılmasından ya da öpmesinden bile hoşlanmayan arkadaşlarım var ki ben de erkeklerle cinsellik konusunda rahat olmasam da, en azından bu kadarından rahatsız olmazdım. Dolayısıyla yaşım ve cinsiyetim göz önünde bulundurulduğunda, cinsellikle olan ilişkimin olması gerektiği gibi olmadığı söylenemez sanırım.
Aslında bakarsanız ne var, biliyor musunuz? Bunların hiçbiri önemli değil. Çünkü kendine ne dersen de, neysen osun işte. Yani kendine ne dediğin, gerçekte ne olduğunu etkilemez. Tabii şöyle de bir söz vardır: "Bir şeyi yeterince tekrarlarsan sonunda ona inanmaya başlarsın." Bu sözden yola çıkarak -ki doğru da bir sözdür-, olduğunu söylediğin şeye dönüşebileceğini de göz önünde bulundurmalısın. Böyle baktığınızda kendini adlandırma, kötü bir şey gibi duruyor aslında. Çünkü değişme potansiyelini kısıtlıyor. İşte ben bu yüzden kendini isimlendirme taraftarı değilim, hele de her şeyin havada olduğu, hiçbir şeyin tam olarak yerine oturmadığı benim yaşlarımda... Onları alıp da bir yerlere oturtmaya çalışmanın bir anlamı yok bence, ne de olsa kendi başlarına oturacaklar ya da oturmayacaklar, sonsuza dek etrafta salınıp duracaklar ki bunda da sorun yok çünkü balonlar da aynen böyle yapar ve onları severim. Ama isimledirmenin tam olarak gereksiz olduğunu da söylemeyeceğime karar verdim bir süre önce, en azından şimdi, bu şartlarda değil... Elbette bir erkeğin başka bir erkekle birlikte olmak için kendine "gay" ya da "biseksüel" gibi adlandırmalar koymasına gerek kalmaması (Tıpkı heteroseksüel bir erkeğin "heteroseksüel" kelimesinden haberdar bile olmadan heteroseksüel ilişkiler yaşaması gibi.) en ideali ama henüz dünya böyle bir yer değil maalesef. Anlamlarının kabul edilmesinden önce isimlerinin duyurulup kabul edilmesi var. Bu yüzden kendi cinsel kimliğinle yaşaman önemli. (Yine de benim aksime bu konuya pek takılmamanızı öneririm çünkü ardındaki görüşün kabul edilmesi için önemli olsa da, isim, hala isimdir yalnızca.) Ve bu yazıyı yazmamdaki amaç da, romantik ve cinsel çekim hissetmeyenlerin, romantik ve cinsel çekim hissedenlerininkilerin arasında silik kalmış adlarını duyurmak. Elbette bu adı benimsemek zorunda değilsiniz ama bir şeye ait olma ihtiyacı duyar ya da yalnız hissederseniz, sığınacak bir adınız var.

Bir önceki yazımda "Kısa süre içinde planladığım yazıları yayınlayacağım" deyip bir haftayı aşkın sürede yayınladığım için yazıyı yayınlarken içime hafif bir utanç dalgasının yayılması gerekir belki ama kendimi bile kandıracak bir mazaretim var. Annem iş seyahatine giderken düzgün çalışan şarj aletini yanında götürüp bana bozuk olanı bırakınca, mecburen telefonumla arama mesafe koymak zorunda kaldım, haliyle de yazıları ekleyebilirdim. Annem döndükten sonra (Çarşamba günü döndü.) ekleyebilirdim ve eklemeye de çalıştım ama olmadı. Meşgul olduğumdan değil gerçi, zira oyalanmak dışında bir şey yapmadım... (Kendimi bir utançtan kurtarmışken, diğerine atlamış olmam, yangından kaçarken denize atlamak gibi değil mi tıpkı?) Gerçi beni oyalayan şey Alice Madness Returns oyunu olduğundan, çok da pişman değilim hani. Bu oyunun hayal gücüme yaptığı takviye, onu izlemeyi (İzlemek çünkü bilgisayarım bozuk - Kusso!) oyalanma olarak görmemi engelliyor zaten. Aslında oyun hakkında detaylı bir tanıtım/inceleme yapabilir, hatta ALICE konsepti üstüne bile yazabilirim. Anketi yeniden mi açsam? Aklımda başka konular da var.... Ama bu sefer de yazacak çok daha fazla yazı birikecek ve ayda 1 yazı ekleme hızımla bunca yazıyı yazmam gerçekten SENELER alabilir. (Sade buraya da yazmıyorum üstelik, kendi yazdığım hikayeler ve ilk romanımı yazma girişimim de var...) Ama böyle bir yazıyı (bir ALICE yazısını) boynuma borç biliyorum, yani er geç yazacağım ve şu an da bunun için uygun bir zaman çünkü tam havasındayım. (Ruhani olarak kendimi üstümde mavi elbise, kuyruk sokumumda pofuduk tavşan kuyruğu ve başımda siyah kurdelemle, bir çay masasının başında kuzgunla yazı masası arasındaki farkı düşünerek başımın kesilmesini beklerken görebiliyorum diyebilirim neredeyse.) Öte yandan bu havaya tekrar gireceğimden de eminim çünkü iklimime uyuyor. (Danimarka için karlı hava neyse, Alice için de Alice havası odur doğal olarak.) Yani, zamanın yakamdan düşmesiyle uygun iklim birleştiğinde yazmam daha iyi olabilir. Yine de insan nasıl kar yağarken karla oynamak isterse, ben de Alice havamda Alice'lemek istiyorum işte... Ama ne kendimi ne de sayfayı bunlarla doldurmamın hiçbir anlamı yok çünkü ne de olsa önemli olan benim ne istediğim değil, YAPMAM GEREKEN ve o da tabii ki elbette DERS ÇALIŞMAAAAAAAAAAAAAAAK