20 Temmuz 2016 Çarşamba

Kusmuk

Uyarı: "Kusmak" ve "kusmuk" kelimesinin gerçekten midenizi bulandırabilecek kadar çok kullanımı, orantısız negativite, ego patlaması

Asıl istediklerimi yazmaya başlamadan önce belirtmem gereken 2 şey var: 1.si, muhtemelen bu yazı okumak istediğiniz türden olmayacak. Muhtemelen benim okumanızı istediğim türden de... Bu yazıda sadece ve sadece kendimden söz edeceğim. Evet; kurduğum tüm cümlelerin öznesi bizzat ben olacak, nesneler de yalnızca benimle olan ilişkileri sonucunda orada bulunacak. Dolayısıyla ülkede yaşanan ciddi olaylardan da bahsetmeyeceğim ve bu da belirtmem gereken 2. nokta oluyor işte. Bu ülkenin bir vatandaşı olarak beni de doğrudan etkilediği halde umursamazca davranacağım çünkü burası; millet, ırk, din gibi kendi seçimim dışında sahip olduğum şeylerden sıyrılabildiğim tek yer ve bu avantajı kullanıp sadece "dünya insanı" olmak istiyorum bir süre. Üstüne bastığı toprak ve soluduğu hava dışında hiçbir şeyle ilişiği olmayan, sadece bir insan. Ayrıca inanın bana gerek facebook, gerek de whatsapp'taki okul grubunda yeterince tartıştım bu konuyu ki o da mecbur kaldığımdan. Mecbur kaldım çünkü insanların üstüme kustuğu görüşlerin altında kalamazdım, ben de kendiminkini kusmalıydım. Çünkü kimse başkasının kusmuğu altında kalamaz. Zaten insanlık tarihi, birbiri üstüne püskürtülen kusmuk yığınlarından başka bir şey değil bence. Birbirimizin üstüne kusmak dışında bir şey yaptığımız yok. Eh, sonuçta doğa vahşidir ve insan da onun bir parçası. Biz insanlar da politik görüşlerimiz doğrultusunda kan dökelim ya da dökmeyelim, dökenleri "şiddetle kınayalım" yahut hararetle alkışlayalım, içimizde vahşi yaratıklarız. Her ne kadar tarih denen kusmuk yığının ayıkladıklarımızdan oluşmuş "sanat" ve "bilim" gibi kavramlarla ilkel ve vahşi yönlerimizi bilesek de, hala içimizde bir yerlerdeler. Yeterince bilen(e)memiş olanlar, bunu farklı bir şeyle karşılaştıklarında taşlarıyla ve sopalarıyla saldırarak gösteriyor zaten. Geri kalanlarsa sözleriyle saldırıyor ve ehlilleştirilmemiş arzularını gore filmleriyle, rodeolarla, bilgisayar oyunlarıyla doyuruyor. Bunların hiçbirini yapmasak bile, hepimiz savaşıyoruz. Dünyayla. Kendimiz olmak için. Hepimiz dünyayla kendimiz olmak için savaşıyoruz.

Son zamanlarda epey kilo verdim. Yani bir zamanlar epey kilo verdim, son zamanlarda verdiğim kilonun hiç değilse bir kısmını geri almış olmalıyım ama mesele bu değil, mesele kilo vermiş olmam işte. Artık babamın eşine göre "normal", hiçbiri pek zayıf olmayan arkadaşlarıma göreyse "zayıf"ım. Hangisi olduğumu bilmiyorum (İnsanın neye göre "zayıf", "normal" ya da "şişko" olduğu meselesi hep kafamı karıştırmıştır zaten. Yani başkalarıyla karşılaştırmasına göreyse, etrafta hep daha zayıf ya da daha şişko birileri varken hangisini ölçüt alacağız?) ama kesin olan şey, "şişko" olmadığım ve bu benim için yeni bir şey sayılır çünkü hayatım boyunca beni incitmek isteyen insanların aklına gelen söyleyecek ilk şey hep kilomla ilgili olmuştur. (Ki bu genelde ağır bir hayvan adı olur.) Çevremdeki insanların benden hoşlanmadıkları için ya da sırf eğlence olsun diye dalga geçtiği o korkunç çocukluk çağını (Şişman bir çocuk olarak, normalde hayatın "en güzel" çağı olarak tanımlanan çocukluk, bitmek bilmez alay edilmelerle "korkunç"tan başka şekilde tanımlanamaz benim için.) şükürler olsun ki çoktan atlattım ama hala çocukluk çağında olsam ya da çocukluk çağının acımasız kuralları şimdi için de geçerli olsa, o şekilde dalga geçilmezdim herhalde.

Bundan en çok annemle babam memnun tabii, sonunda hep düşledikleri "normal" evlada kavuştular. Kilosu yüzünden alay edildiğinde kızdıkları ya da misafirlikte konu "maşallah"ına gelince utanç dolu bakışlarını üstüne diktikleri şişko çocukları sonunda zayıfladı! Keşke ben de onlar kadar mutlu olsam. Ama değilim. Bu konu yüzünden mutluluk duymadığım gibi, kemiklerimin belirginleşmiş olması beni rahatsız bile ediyor. Size tuhaf gelecek ama üstleri daha fazla et ve yağla kaplıyken kendimi... Nasıl desem, daha güvenli hissediyordum. [Ray Bradburry'nin "Sonbahar Ülkesi" kitabında "İskelet" adlı bir öykü vardı, baş karakter kendi iskeletini onu yemeye çalışan bir düşman olarak görüyordu bu öyküde. Benim durumum tam olarak öyle değil; ben iskeletimden çok, iskeletim için korkuyorum. (Ama durumum yine de o öyküyü hatırlattı nedense.) Kırılabilir eşyaları kırılmamaları için gazeteyle kat kat sararız ya hani, bu mantık da oradan etkilenmiş sanırım. "Biyolojim iyidir halbuki, psikolojimin böyle saçma bir mantıktan etkilenmesi garip" derdim ama doğru, mesele psikolojimde zaten. Bozuk ya?] Herhalde hayatını şişman geçirmenin yan etkisi olmalı bu. Zayıf olmaya alışamadım. Okuduğum kitaplar ya da izlediğim filmlerdeki o muhteşem dostları ve yakışıklı sevgilileri olan güzel ve tabii ki zayıf kızlar gibi olmayı tüm gönlümle istediğim çocukluğumda olsam, eminim hemen alışır ve çok da mutlu olurdum. Ama büyüdükçe okuduklarımla izlediklerimin değişmesi ve tabii ki tanıdığım çok özel insanlar sayesinde yaşadığım deneyimlerle, bambaşka istekleri olan bambaşka birine dönüştüm. Nasıl olduğunun bir önemi yok gerçi. Bir şekilde, şu an olduğum kişiyim işte. Ve bu da başka insanların kendi hakkındaki değerlendirmelerini önemsemeyen biri. Mesela şişmanlığın genel güzellik kriterlerine uymadığını biliyorum ama umurumda değil. Artık "yakışıklı bir sevgili" ya da en azından güzellik gibi kelimenin tam anlamıyla yüzeysel şeylere takılmış yakışıklı bir sevgili istemediğinden, güzellik kriterleriyle de işim kalmadı. Kendimi güzel bulmamamsa şişmanlığımla tamamen bağımsız(dı). Aslında çocukken bile hiçbir zaman şişman olmaktan nefret ettiğimi sanmıyorum, benim asıl nefret ettiğim şişman olduğum için insanların bedenimden nefret etmesiydi. Yemek yemeyi seviyor, spor yapmayı ya da oyun oynamak dışında genel olarak hareket etmeyi ise sevmiyordum. Bunların kaçınılmaz sonucu olan "şişmanlık"tan nasıl nefret edebilirdim ki? Bence herkes için de böyledir bu. Kimse aslında kendisinden ya da bedeninden nefret etmez, ondan nefret edilmesinden nefret ederler. Ama nefret edeni suçlamak yerine, kendilerini suçlarlar. Neden? Çünkü neticede kendinle savaşmak, koca bir dünyayla savaşmaktan daha kolaydır.

Kolay ya da zor, yine de er geç herkes için dünyayla savaştığı an gelir. Sonuçta herkesin savaşmaya değer bir şeyleri vardır. Ve dünyayla savaşırız. Diğer düşmanımızı, kendimizi de bu savaşta buluruz. Hayır, biz bu savaşta oluşuruz. Savaştan oluşur, savaşarak oluşuruz.

"Kuş yumurtadan çıkmak için savaşır. Yumurta, dünyadır. Doğmak isteyen bir dünyayı yok etmek zorundadır."

Ben bencilim çünkü kendimle savaşmak yerine, sürekli dünyayla savaşıyorum. Eh, kendimle diğerleriyle geçirdiğimden çok daha fazla baş başa vakit geçirirken ne yapabilirdim? Elbette bir süre sonra sürekli savaşmaktan yorulup, beyaz bayrağı çektim ve karşılıklı barış ilan ettik. Hatta bir ara ittifak kurup birlikte dünyaya karşı savaş açmış bile olabiliriz, bilemiyorum.

Bencillik, savaş... Bunlar kötü şeyler olarak değerlendirilir. Bencilliğimden en çok ben zarar gördüğüm halde bu savaşı sürdürdüğüme göre, öyle de olmalı. Söylediğim, yaptığım bazı şeylerin normal olmadığını biliyorum mesela. Bu söylediklerim bile normal değil. Şu anda 12. sınıf öğrencisi olmak üzereyim. Bu da gecenin 3'ünde bunları düşünmek, bunları yazmak yerine sabah uyanıp geleceğim hakkında düşünmem, geleceğim için çalışmam gerektiği anlamına geliyor ama bunu yapmıyorum. Duyduğum, gördüğüm ve hatta hissettiğim, düşündüğüm bazı şeylerin de normal olmadığının farkındayım. (Şu anda bunları açıklamaya hazır değilim ama aslında söylemek istiyorum.) Dediğim gibi, bu anormalitenin doğurduğu sonuçlardan en çok zarar gören de benim ama yine de o beynimi uyuşturan ilaçları almak istemiyorum! Alkolün tadından nefret ettiğim halde yine de içiyorum ama "havalı" olmak ya da ortama uyum sağlamak için (Ortamlara uyum sağlayamayan ve havalılıktan en uzak kişi olmaya oldukça alışığım.) değil, sadece kendi isteğim doğrultusunda yapabildiğim bir şey olduğu için. Eski kalın, selülitli, koca bedenimi geri istiyorum çünkü o bedene, başkaları güzel bulduğu için değil, ben güzel bulduğum için sahiptim. Ben; kötü, zararlı, çirkin yanlarımla bile sadece ve sadece kendim olmak istiyorum. Şişko! Ruh hastası! En önemlisi bencil! Ben. İşte bu yüzden bencilim.