31 Ağustos 2016 Çarşamba

Süblimleşme

Geçen gece göğsümün sol tarafında müthiş bir ağrı oluşu. Sanki göğüs kafesimin içinde bir taş varmış da, derin nefes aldığımda içime giren havayla o da kalkıyor, organlarımı ezerek ulaştığı soluk borumu tıkayıp içime çektiğim nefesi dışarı vermemi engelliyormuş gibi illet bir his. Önce pek üstünde durmadım. Vücudum hiçbir zaman tamamen sorunsuz değildir zaten. Yanlış anlamayın, kronik acı gibi bir şeyden muzdarip değilim, şükür ki - sadece her zaman ya bir taraflarım ağrıyordur ya da halsizimdir, tabii ikisi birden değilse ki çoğunlukla öyledir.  Asla yeterince enerjik olmam yani, önüme yatak koyun, her zaman içine girip uykuya dalabilirim. (Ne zamandır bilmiyorum ama böyle hissetmemenin nasıl bir his olduğunu, hatta böyle hissetmediğim bir zaman olup olmadığını bile hatırlamayacağım kadar uzun süredir en azından.) Ama benliğimde her zaman sinsice gezinen o his, bu tetikleyici etkenle ortaya çıkınca içimi bir telaş sardı: ÖLÜM. (Korku'sunu eklemedim çünkü ölüm korkusu'nun bir histen ziyade içgüdü olduğunu düşünüyorum, yaşayan her canlının yapısında yaşadığı her an bulunan bir şey, bir varolma zorunluluğu ve dolayısıyla da sadece varolma durumunun tehlikeye düştüğü, tüm içgüdülerin benlikten serbest kaldığı anda ortaya çıkan bir şey olduğunu. Ben de onu orada tutmaya çalışıyorum ama elimde değil, benliğimle yeterince kuvvetli bir bağım olmadığından belki de ya da o kadar kuvvetli ki bana mahkum ettiği sırlarını bile gösteriyordur? Bilmiyorum.) Ve gittim, dua okudum. Evet, çok komikti. Bildiklerim hep basit (yani pek esamesi okunmayan) şeyler olduğundan gidip internetten baktım bir de. Ama "bu duayı günde 8 kez okuyana cennette 64 gemi verilecek" gibi pazarlık laflarından o ruh halinde bile tiksinip vazgeçtim sonra. İnternette biraz daha dolaşıp bu ağrının doğurabileceği ölüm dışındaki olasılıkları araştırdım. Önce karşıma pek de endişe verici olmayan zattüre çıktı. Sonra da epey endişe verici olan apandist. O zaman anneme açıldım, o da her zamanki gibi benim paniğimi ikiye katlayarak hemen doktor teyzemi aradı. Teyzemle konuşunca neyse ki apandist ağrısı olmadığı ortaya çıktı (Genellikle karnın sağ alt kısmında oluşan çok şiddetli bir ağrıymış, aklınızda bulunsun.), zattüre zaten değildim ama düşündük taşındık, yerine koyacak başka bir teşhis de bulamadık. En sonunda "Kalbin ağrıyor olmasın sakın?" dedi annem şakayla karışık ama taşı gediğine oturmuştu. Benim kalbim ağrıyordu.

Azıcık acı bindi mi hemen ağrır zaten ama gözyaşları ya da başka bir fiziksel yolla hemen içimden atarım o acıyı. Fakat bir süredir içimdeki acıya ne ağlıyor ne de başka bir tepki gösteriyordum, hatta onu hissetmiyor ya da bu olguya yüklenmiş spesifik eylemi kullanmak gerekirse çekmiyordum bile. Orada olduğunu bilmemi sağlayan tek şey başka bazı duyguların yokluğu ve bazılarının varlığıydı. Örneğin sürekli kendimden tiksinirken bir türlü üretkenliğimi takınamıyordum. Acı, hayatımı sis gibi sarmıştı. Ta ki dün geceye dek.

Dün gece, normalde üzülmem gereken şeylere hiç üzülmedim ve yaklaşık 2 hafta önceki son ağlamamdan bu yana da üzülmediğimi fark ettim. "Üzülmem gereken şey" derken kast ettiğim aslında hiç de üzülecek bir şey değil ama beni üzecek bir şeydi. Çünkü üzülmem gerekmese bile içinde üzülecek bir şey olan her şeye üzülürüm ben. Sanırım bir tür üzüntü-görüşüyle doğmuşum. "Eee, bundan kurtulmuşsun işte, sevinsene?" diyeceksiniz. Zaten başta sevindim, bunu bir ilerleme olarak değerlendirdim ama işkillenmemi sağlayan da bu oldu, bugüne dek ne hiçbir şeyi bu kadar kolay kazanmış, ne de hiçbir şeyden bu kadar kolay kurtulmuştum zira. Dramatik anlatıma başvuracak olursam: Bana göre insan yüreğini sarıp sıkıştıran dikenli sarmaşıklardan kurtulmasının tek yolu, onları kendi çıplak elleriyle sökmesidir. Sarmaşıklar asla kendiliğinden çözülüp yüreği serbest bırakmazlar. Yüreğini kurtarmak için kanını dökmeli, acı çekmelidir insan. Dolayısıyla bu üzüntü-görüşünün bir anda kalkıvermiş olması hiç içime sinmemişti (Kurtulmak istediğim bir şey olduğundan bile haberim yoktu ya, neyse.) Dahası, şu kalbimdeki ağrı nereden çıkmıştı öyleyse? O ağrıyla uyuduğum gece ölmemiştim, apandist ya da zattüre de değildi. Öyleyse açıklaması yalnızca acının üzüntü ya da başka herhangi bir hisse dönüşmeden, direk kalbime oturması olabilirdi. Tıpkı maddenin sıvı hale geçmeden katı halden direk gaz hale geçmesi gibi.

Derhal bunun hakkında bir şeyler yapma ihtiyacıyla kendimi üzmeye çalıştım. 2 hafta önce ağlamamı sağlayan şeyi düşündüm. O geceki üzücü şeyleri düşündüm. Hayatım boyunca yaşadığım tüm üzücü şeyleri düşündüm. Sonra dünyadaki üzücü şeyler ve genel olarak hayatın üzücülüğü hakkında üzmeye çalıştım kendimi ama baştan çürük bir fikirdi zaten, kendi üzüntülerine üzülmeyen insan hiçbir şeye üzülemez çünkü. O zaman pes edip sorunu kafamın içindeki diğer şeylere devrettim. Sağ olsunlar, beni kırmayıp hemen imdadıma yetiştiler. "Sen misin üzülmeyen?" diyerek kafamın içinden fırlayıp yaşanmamış anların üzüntüsünü bile taşıdılar odama. Her zamanki gibi çocuk sesleriyle başladı (Neden her zaman çocuk sesleriyle başladığını sahiden çok merak ediyorum) ama hemen ardından kalbimdeki tüm acıyı göz pınarlarımdan dışarı fışkırtacak kadar şiddetli çığlıklara dönüştü. 2 hafta için de iyi acı biriktirmişim hani, ağlamayı kesmem bir hayli uzun sürdü. En şiddetli ağlayışlarımda ilk 50'ye giremez belki ama doğruya doğru, ne zamandır böyle ağlamamıştım.

Ve bu ağlama, benim için bir ilkti. Pek fazla ağlamayan insanlar, ağlamayı "iç dökme" olarak değerlendirirler. Ama hayatının ciddi bir kısmı ağlayarak geçen ben, dün geceye dek bu eylemi asla olumlu bir şey olarak görmemiştim. Tamamen bir zayıflık göstergesi, hatta hissedilen acıyı daha da arttıran bir şeydi benim için. Çünkü ağlarken, alışılmış yazı deyimleriyle "gözyaşlarınız yanaklarınızı yakar" ve "boğazınız düğümlenir", bunların kaynağı olan acıyı en net hissettiğiniz andır. Yani acının en berbat anı ağlamaktır ama ağlamanız bittiğinde, en berbat kısım da bitmiş olur ve böylece kendinizi daha iyi hissedersiniz. Tabii ki yine de ağlamak güzel bir şey değil, alışkanlık ya da hobi haline getirilmemeli yani... Ama ortada acı varsa ondan kurtulmanın en iyi yolu bu. Sisin dağılması için yağmur yağması gerekir.



Bu şarkıyı ilk duyduğumda amaçladığı gibi rahatlamamı sağlamamış, aksine, durup dururken kendimi huzursuz hissettirmişti. Çünkü onu dinlediğim sırada yukarıda anlattıklarımı keşfetmemiştim daha, tek yaptığım hissettiklerimden kaçmaktı. Şimdi anlamını kavramışken şarkıdan keyif alabiliyorum artık. "Take a moment, remind yourself to/ Take a moment and find yourself/ Take a moment and ask yourself/If this how we fall apart?"  

Not: Demolition adlı müthiş bir film var konuyla ilgili, izleyebilirsiniz.

27 Ağustos 2016 Cumartesi

Hiç Atlamadığım Açılışlar


EDIT: Hehe, Yoh-kun'ın tavsiyesiyle başlığı değiştirdim, video sorunu da çözüldü.

Aslında bahsettiğim gibi aklımda başka bir yazı yayınlama planı vardı ama geçen akşam, moralim bozuktu ve birden youtube'dan eskiden izlemiş olduğum animelerin açılışlarını dinleme furyasına kapıldım. Aklımda da hep böyle bir yazı yazmak vardı, bugün de denk gelince yazayım dedim... Yalnız sıralama yapmak çok zor, ilk ikisinin başı çektiği muhakkak da gerisi karışık... En sevdiğimden daha az sevdiğime doğru değil yani.

Not: Eğer "Alt tarafı sevdiği açılışlardan bahsedecek, ne kadar uzatabilir ki?" diye düşünüyorsanız şaşırmaya hazır olun! Gerçi bunun dediğim için şaşırmayacaksınız... Ancak hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz, öyleyse size önerim bu pencereyi kapatıp bilgisayarın başından kalkmanız ya da vaktinizi daha faydalı harcayacak başka bir pencere açmanız.



Death Note Opening 1 -  The World

Evet, yazıda bir sıralama yapmayacağımı söyledim ama başta yer alacakları kesin olan Death Note'un iki openingi arasında yapmam gerekiyordu ve bu sayfayı açtığımda bile niyetim, ilk sırada "What's Up People!?"ın yer almasıydı. Sonra iki openingi de bir kez daha dinleyip yine kıyamadım ve ilk openingi başa koydum. Dinlediğim, izlediğim ilk openingi ve onun hayatımı değiştiren müziğini, görüntülerini en üste koymamam büyük haksızlık olurdu. Ayrıca zaten ikisi arasında bir favorim yok aslında, sadece bu "ilk" olduğu için aynı zamanda da "özel". Müziği, sözlerini sevdiğimi belirtmeme gerek bile yok. Görüntüler de bir harika, insanda sanki bir aksiyon yapımı izleyecekmiş hissi uyandırıyor ama kesinlikle hayal kırıklığına uğramıyorsunuz, Death Note aksiyon çıkmadığı için hayal kırıklığı duyacağınız son şey çünkü. Anime her zaman Light'ı duygusal olarak daha açık bir şekilde yansıtmıştır, openingi bile böyle. Çoğu sahnede -elbette elinde hayalini temsil eden elmayla (Evet, elma bunu temsil ediyor bu arada, lütfen artık bunu sorgulamaktan vazgeçin.)- yüksek yerlerde görürken, arada geçen hızlı görüntülerde yere çarpıp parçalandığını ya da kanlı elini tellere uzatması Light'ın egosunda batmış gizli duygularını su yüzeyine çıkarıyordu. Bir de Mu'nun izleyicileri shinigamiler ve bizim dünyanın izleyicileri arasındaki paralelleri sevdim, zaten Light'la shinigami/arasında da göndermeler yapılıyor. Ama favorim kesinlikle Light'ın gözlerinin içinden L'e, L'inkil, eden Light'a yapılan geçişler. Üstelik açılış, şarkıda "Sana yeni dünyayı göstereceğim" derken Light'ın en çok yalan söylediği Misa'ya (Evet, L'den bile daha çok yalan söylemişti ona. L, Light'ın gerçek yüzünü görebilmişken Misa sadece gösterdiği yalanı görebilmişti çünkü.) elini uzatması ve bu sırada gözlerinin görülmemesi (Death Note ve göz sembolizmini bir ara konuşacağız.) ile mükemmel bir şekilde biterek bunu pekiştiriyor.



Death Note Opening 2 - What's Up People!?

İlk çaldığında herkesi dumura uğratan opening... Evet, merak etmeyin, öyle olan tek siz değildiniz. Ve muhtemelen sevmeyen de... Yanlış hatırlamıyorsam 19. bölümün başında ilk kez çalan bu "şeyi" dinlediğimde ilk tepkim "BU NE YA!? DİĞERİNİ GERİ İSTİYORUM BEN!!! Yayılan karanlığın içinde devrim yeminlerimi ettim~" diye şımarıkça protesto etmek olmuştu. Ama bölümler ilerledikçe yeni açılışın serinin gidişatıyla ne kadar uyumlu olduğunu fark ettim. Light'ın kontrolden çıkmasıyla açılış da kontrolden çıkmış. Çünkü Light ve ideallerinin ne kadar hayranı olursanız olun, özellikle 25. bölümden sonra, Light'ın kötü biri olmadığını söyleyemezsiniz artık. Tam bir "insan emici"ye dönüşmüştür. Hatta şarkının yavaşlayana kadar olan kısmını Light'ın dünyaya nasıl baktığı, "Hey! Hey a ningen sucker! A ningen ningen fucker!" sözlerinin girip melodinin sonra tekrar hızlanması üzere yavaşladığı kısmınıysa Light'a protesto olarak itaf edenler var. (Yani sözlerin ilk kısımda Light'tan çevresine, diğer kısmını da çevresinden Light'a olarak - açıklamayı tam beceremedim ama... Ki benim için de kısmen öyle sayılır. Yani "What's Up People!?"ı Light'a "Şşşt n'oluyoruz oğlum!?" şeklinde bir ayar verme olarak algılamaktan kendimi alamıyorum.) Bu arada, bu açılış çok daha hareketli ve haliyle de verdiği "aksiyon" hissiyatı daha fazla ama bu seferki göz doldurma sayılmaz pek. Zira bu Ohba'nın özellikle planladığı mı yoksa plansızca gelişen bir şey mi bilmiyorum ama L'le birlikte o akıl oyunlarının verdiği heyecanın da gitmesiyle yerini aksiyon doldurur. (Tabii Death Note akıl oyunları üstüne kurulu bir seri olduğu için hep var ama L ile Light arasındaki dinamik, çok başka ve kesinlikle Near ya da Mello'nun Light'la kurmadığı türden.) Soğuk sıcaktan sıcak savaşa geçiş gibi... Bu açılışın, bunu güzel yansıttığını düşünüyorum. O kaotikliği, Light'ın kontrolden çıkıp tamamen Kira'ya dönüşmesini... Anladınız işte.
Ama şüphesiz en sevdiğim yanı Light'ın sonuna dek kandırıldıklarını anlamayan Mikami ile Takada'nın (Takada kendisini Light için önemli sanmıştı, Mikami ise onun tanrı olduğunu... Ama ikisi de canı sıkılan bir çocuğun piyonlarından başka bir şey değillerdi.) arkasından elini kolunu sallaya sallaya geçer, hatta Mello'yu da atlatır (Ki üstünden geçmesi, ikisinin hiçbir zaman doğrudan doğruya iletişim kurmadıklarını, yani birbirlerini tanımadıklarını düşündüğünüzde müthiş bir ayrıntı.) ama Near'a gelince Near aydınlanır, yani olayı çözer. (Bir de senelerce msn avatarım olarak kalmış olan, L'in rengarenk tatlı-yeme-döngüsü var, BAYILIYORUM O KISMA.)

Not: Bu arada, Death Note sizin için bir anlam ifade ediyorsa, soundtrackini animeden bağımsız bir şekilde dinlemenizi şiddetle öneririm. Gerçekten her biri ayrı bir sanat eseri. Ya da benim için öyle, bilmiyorum. Tek bildiğim, Death Note'u hiçbir esere değişemeyeceğim gibi, soundtrackini de hiçbir müziğe değişemem. Ve eğer youtube'dan dinleyecekseni mutlaka  yorumlara da göz atın. Benim Death Note manyağı olduğumu düşünüyorsanız kesinlikle fikriniz değişecek. Çünkü yarısı "haha this anime was something man" gibi şeyler olmakla birlikte kalan yarısı tamamen DN üstünden kurulan en uçuk felsefi düşüncelerden oluşuyor. Çünkü Death Note is really something man.



Hellsing Opening - Logos Naki World (A World Without Logos)

Bu anime, çok tuhaf bir şekilde, hep "güven" hissi uyandırmıştır bende. Hellsing'i izlerken... Nasıl desem? Eve gelmiş gibi hissederim. Evet, bu çok garip çünkü Hellsing, İngiltere'yi doğaüstü güçlere karşı koruyan bir organizasyonu konu alıyor. Buradaki sözgelimi doğaüstü güçler genelde vampirler (ya da onların oluşturduğu ghouller) ve Hellsing'in bu ucubelerle baş etmekteki gizli silahı yine bir vampir (Çünkü organizasyonun başı Sir Integra Hellsing'e göre "bir vampiri ancak başka bir vampir haklar".) : Alucard. Ama Alucard sıradan bir vampir değildir... Nedenini ise adını tersten okuduğunuzda anlayabilirsiniz. Neyse, Twilight gibi ergen edebiyatı serileri tarafından romantikleştirilmiş vampirlik kavramına özündeki dehşeti yeniden kazandırmanın hakkını verecek kadar kanlı bir animenin bana "güven" hissi aşılaması ilginç ama yapıyor işte. Bir  gece uyanıp başımda o devasa köpek dişlerini sergileyen sırıtışıyla "Kalkma vakti geldi polis kız" diyen Alucard'ı görsem, Walter elime kocaman bir silah tutuştursa ve Integra'nın "Ayakta tek bir ucube bile bırakmayın!" emriyle vampir/ghoul avına sürüklensem hiç yadırgamadan kendimi o deliliğin içine bırakıveririm. Bu animeyle ilgili her şey; felsefesi, estetiği -telsiz sesleri, gıcır gıcır silahların çekilişi (Hele de Alucard'ın ufaklıkları Jackal ile Casull yok mu...), sarışın gözlüklü otoriter tipler, dini semboller, kıpkırmızı gece ve ortasında sapsarı parlayan dolunay, sıradan insanların korku dolu çığlıkları, parçalanmış organlar, kan, şarap, köpekler, kırkayaklar, yarasalar, GÖZLER, Alucard'ın kocaman sivri dişlerini sergileyen sırıtışı, Alucard'ın hiçbir ışık kaynağı olmaksızın daima sarı sarı parlayan gözlükleri, Alucard'ın kostümü, Alucard'ın devasa cüssesi (Kolunun uzunluğu ve omuzlarının genişliği dikkatinizden kaçmış olamaz.), ALUCARD-... Hepsi çok alışıldık ve doğal hissettiriyor. Her neyse, Hellsing'i ya da en azından orjinal seriyi sevmediyseniz bile (Ki muhtemelen sevmediniz, herkes Ultimate'i tercih eder çünkü. Bugüne dek orjinal seriyi tercih eden kendimden başka kimseye rastlamadım. Tamam, Ultimate "badass" sıfatının birebir tanımıydı ama Hellsing çok başkadır be, enfes gecelerin enfes animesi.), açılışın şahane olduğunu kabul etmelisiniz. (Anime içinde çalan parçaların da.) Görüntüler muhteşem, sözler çok anlamsız ama bir yandan da çok Alucard-vari? "Shooby dooby doo, shooby dooby doo, doo~"

Not: Bu arada orjinal seriyi Ultimate'e tercih ettiğim gibi, Türkçe dublajı da yeğliyorum çünkü ilk izlediğimde dublajlı izlemiştim. "Dublaj mı?" diyeceksiniz kesin. "Keçileri kaçırmış olman lazım!" Evet, uçuk zevklerim olduğunu kabul ediyorum ama Türkçe dublaja hiçbir zaman çoğu kişi kadar şiddetle karşı olmamışımdır. Kabul, bazı filmlerin dublajı gerçekten kötü oluyor fakat bu genelde vizyona yetiştirme kaygısıyla hızla yapılan sinema filmleri için geçerli. Dublaj, tamamen oyunculuk meselesi esasında ve neden Türk ses aktörü orjinal ses aktöründen daha yetenekli olmasın ki? Türkler her şeyde daha kötü olacak diye bir şey yok. Hatta özellikle Türkçe'sini tercih ettiğim yapımlar bile var: Gumball, Regular Show, AVATAR... (Avatar'ı asla orjinal seslendirmesiyle izlemedim ve mecbur kalmadıkça -olur da dublajlı internetten kalkarsa- izlemem de.) Tabii Hellsing bunlardan değil. Türkçe, İngilizce, Japonca... Hepsi de harika. Alucard, karizmatik seslere harikalar yaratması için imkan veren bir karakter çünkü sanırım. Türkçe'yi yeğliyorum derken kast ettiğim, animeyi içselleştirme sebeplerimden biri olabileceğiydi. İnsanın anadili gibisi yok sonuçta.

Not: Bu arada düşünüyorum da, Hellsing gibi aşırı gore öğeler içeren bir animenin, muhtemelen gece geç saatte de olsa Türk televizyonlarında yayınlanmış olması neredeyse Hellsing'in kendisinden bile daha delice.

Son Gereksiz Not: Peki bunu yazdıktan sonra salona gittiğimde televizyonda Türkçe seslendirme hakkında bir belgesel oynuyor olmasına ne diyorsunuz bakalım? Oturup keyifle izledim elbette, çok güzeldi. Ruhu olan sesleri dinlemek bu dünyanın en büyük hazlarından biri.



Black Lagoon - Red Fraction

İşte yine kanlı-silahlı bir anime ama bu animedeki çatışmalar, Hellsing'teki gibi "estetik" şekilde değil, tüm çirkinliğiyle yansıtılıyor çünkü baş karakterlerimiz vampirler gibi dünya dışı varlıklar değil, bu para tarafından yönetilen dünyanın yarattığı mafyalar. Ama onlara bile sempati duymadan edemiyorsunuz - hele de şu çift elle silah kullanan, ("Çift el" lakabı da buradan gelir), ağzından neredeyse küfür dışında hiçbir şey çıkmayan, silah ve savaş ve elbette para düşkünü, kalın bacakları ve kocaman göğüsleriyle mükemmel bir vücuda sahip olup bunu dile getirdiğimi duysa muhtemelen dilimi kopartıp köpeklere atacak kadar sadist, acımasız ve psikopat Revy yok mu... Çıkarları uğruna yapmayacağı şey yoktur ve aslında bu iğrençtir ama yine de sevmeden yapamazsınız çünkü bu pislik torbası dünya tarafından kirletilmiş ruhların meleğidir o, bir başında halesi eksik, koca silahıyla ruhlarınızı kutsar ve cennete gönderir...  Zaten bu animeyi izleme sebebi de Revy'dir ve tabii ki diğer kadın karakterler, erkek karakterlerinde hiç iş yoktur. (Chang hariç.) Bu anime, anime tarihinin sorgusuz sualsiz en baskın kadın karakterlerini yaratmıştır çünkü. Roberta, Eda ve tabii ki Balalaika! Hele Balalaika beni Revy'le bile arasında bırakmıştır. Yarısı yanık suratı, gözünün altındaki beni, o büklüm büklüm uzun sarı saçları, ağzından eksik etmediği purosu ile topuklarının altında ezilmek isteyeceğiniz bir otorite idolüdür - tabii benim kadar iflah olmaz bir mazoşist sapığıysanız. Neyse, ahlaki görüşlerinizi bir kenara atıp kendinizi sadece kan ve pisliğe bulanmış aksiyonun verdiği ilkel hazlara bırakırsanız Black Lagoon'u keyifle izleyebilirsiniz çünkü çatışma sahneleri 10 numaradır. Açılışın şarkısı da tam Revy'nin ağzından söylenmiş gibi, tamamen onun dünya görüşünü yansıtıyor. Ayrıca insanda dışarı çıkıp "temizlik yapma" isteği uyandırıyor, ne de olsa bu dünya cehennemden başka bir şey değil ve etraftakiler de sadece domuz. (Her şeyi ve herkesi birer mucize olarak görebildiğim o günleri özlediğim bir dönemdeyim şu sıra.)



Durarara!! Opening  - Uragiri no Yuuyake

İşte bu animeyi sevmemin yalnızca iki nedeninden biri, diğer nedeni ise şu sahne oluyor:

 
Çünkü bu dünya, senin sandığın kadar acımasız bir yer değil. 
Karakterlerine de bayılıyorum tabii (En ilginçleri ve en sevilenleri Shizuo ile Izaya olmakla beraber, tüm karakterler kendilerine has kişiliklere sahip bence. Anri hariç tabii. Böyle birbirinden ilginç karakterlere sahip bir animede Anri gibi koca göğüsleri, acıklı geçmişi ve peşinden koşan en az iki erkekle tipik bir Mary Sue portresi çizen bir karaktere yer verilmesine ben şu açıklamayı getiriyorum: Mary Sue'lar, anime sözleşmelerinin es geçilemez maddelerinden biri. Yani içinde Mary Sue olmayan bir anime çekilmesi, yasal olarak imkansız. Evet, evet, açıklaması kesinlikle bu olmalı... Diyeceğim ama üstteki anime? İÇİNDE TEK BİR MARY SUE ANA KARAKTER BİLE YOK. Öyleyse bu Drrr!!'nın bir açığı.) ama karakter tanıtımlarının bittiği -yanlış hatırlamıyorsam- 7.-8. bölümden sonraki hikaye beni hiç ilgilendirmiyor, ilgilendirmedi. Eğer bu açılış ve 2. bölümdeki o muhteşem intihar sahnesi olmasa, muhtemelen bu anime favorilerim arasında olmazdı. Ama hem o sahne, hem de bu açılış beni o kadar derinden etkiledi ki animenin favorilerimden olması için bu iki öge yetti. İnsanı şundan daha çok harekete geçiren bir ritim olamaz herhalde. Hain gün batımı gökdelenleri aydınlatırken, onların arasından "vınnn!!" -ya da "drrr!!"- diye geçen motorların taşıdığı, her renkten insanın dahil olduğu bir macera vaat eden geceye gebe heyecan verici akşam üstlerinin şarkısıdır bu. Ben pek güzel anlatamadım ve anlatamam da çünkü bazı hisler, kelimelerin somutluğunda çekingenleşir, pek göstermez kendilerini. Onları kendilerini sundukları gibi hissetmeniz gerekir. Ve bu şarkının verdiği his -ya da bu şarkıyı veren his- de kesinlikle böyle, üstelik de hiç geçmiyor. Yaptığım en heyecan verici şeyin fazladan bir matematik testi çözmek olduğu 8. sınıftan beri dinler ve hala her dinlediğimde kendimi gün batımının altında rüzgarla yarışan bir motor gibi hissedip şarkının sözlerini haykırmaktan kendimi alamam ve her şey elimdeymiş, her şeyi yapabilirmiş gibi hissetmekten, nerede, nasıl olursam olayım . Bu şarkıyı depresyonu en ağır şekilde geçirdiğim 10. sınıfta okuldan dönerken eve giden boş yolda söylüyordum, 8. sınıfta dershaneye giderken arkadaşlarımla trafikteki araçların arasından geçerken berbat bir telaffuzla haykırırdık ve kendimi kesinlikle üniversitede ya da iş hayatımda yüksek bir terasa filan çıkarsam derin bir nefes alıp etrafındakilere hiç aldırmadan söylemeye başlarken görebiliyorum.



Higashi no Eden - Falling Down

Bu animeyle ilgili hatırladığım en net şey, izlerken tüylerimin diken diken olduğu ve bu opening de aynı şeyi yapıyor. Dikkatsiz pazartesi, noblesse oblige, 10 milyon para, kayıp ve bulunan bir genç, neetlerin kralı... Hatırladıklarım parça parça bunlar işte. Açılış da bunların bir collabı gibi zaten, haliyle verdiği his de aynı. Oasis'in şarkısını kullanmış olmaları da cabası... Bu aralar izleyecek yeni bir şeyler bulamadığından ve bu yazı aracılığıyla da eskiden izlediğim animelere bakıyorum, bunu da izlesem iyi olacak. Özellikle Akira Takizawa için izleyeceğim, hatırladığım kadarıyla müthiş bir karakterdi kendisi. Yani çıplak ve hafızasını kaybetmiş şekilde uyanıp içinde 10.000.000 yen olan bir telefon bulmaya onun kadar soğukkanlı tepki veren başka bir karakter daha yoktur.  Hemen de kontrolü eline almayı da becermişti üstelik.



Kamisama no Memochou - Kawaru Mirai

Yazıya başladığımda listeye koyacaklarım arasında vardı ama yazarken unuttum, gomen nasai! (。•́︿•̀。) Diyordum zaten, "Bir şeyi koyacaktım ama ne..?" Bugün bloğa girince geldi aklıma, malum, biricik iconum animenin baş karakteri dünyalar tatlısı neet dedektif (Neet dedektif, evet, dedektif neet değil.) Alice. (Aslında protagonist Narumi ama öyle silik bir karakter ki buraya koymak için açılışı izlerken "Bu kimdi ya?" dedim, yani "baş karakter" sıfatını hak etmiyor bence. Yan karakterler Ayaka, Soichirou, Hiro'yu bile daha iyi hatırlıyorum.) İzlediğim ilk animelerdendi, böyle fazlasıyla ünsüz kalmış bir animeyi nereden bulmuştum, bilmiyorum ama izlediğim gibi vurulmuştum. Hemen akabinde nickimi ebediyen Alice yaptım, hikikomori Satou ile tanrı Lain değiştirmem için zorladılarsa da yılmadım, iconuma da onu koydum. Çünkü Alice resmen ideal kişiliğimdi; neet, dedektif, hatta neet dedektifi ve üstelik de çok sevimli... Hangi anime karakteri olmak isterdin sorusuna mutlak cevabım. Sürekli sevimli pijamalarım içinde devasa masaüstü bilgisayarların arasında peluş oyuncaklarımla oturup Dr Pepper içeyim, silik liselinin tekine getir-götür işlerimi yaptırıp nazımı çektireyim, arada bir heyecan verici şeyler olsun ve lolita kıyafetlerimi giyip dışarı çıkayım... Başka ne isteyebilirim ki? Sonuçta, it's the only NEET thing to do.



Mirai Nikki - Kuusou Mesorogii

Mirai Nikki, pek çokları tarafından keyifle izlenmekle beraber elit anime izleyicilerinin (yani weeb/otaku dönemini atlatmış olanların) bunu itiraf edemedikleri bir animedir. Bunun sebebi, bu animenin, özellikle "Yuno" karakterinin, anime izlemeye yeni başlamış ve dolayısıyla yaşça küçük izleyicilere atfedilmesi. Hoşlandıkları bir çocuk vardır ve başka kızların ondan hoşlandığı düşüncesini kendilerini Yuno ile özdeşleştirerek hafifletirler. Ben de bir zamanlar öyleydim mesela. Kendimi bir "Yuno" olarak görürdüm, halbuki 13 yaşında, evde yalnız başınayken duyduğu en ufak bir tıkırtıda ağlamaya başlayan tombul veledin tekiydim, nereme bakıp da Yuno görüyorsam..? Neyse, bunu ifade etme şeklim utanç verici de olsa (Yuno resimleri paylaşıp "ben ^.^" yazmak, aynanın önünde elimde ekmek bıçağıyla -kendimden çekinmediğim gibi, nimetten de çekinmemişim-psikopat gülümsememi çalışmak vs...) artık utanç duymuyorum çünkü anlıyorum. Ayrıca Yuno bir külttür, bunu inkar edemezsiniz. Aslında Mirai Nikki'nin diğer karakterleri de çok başarılıdır bence. Yani hiçbiri bütünüyle "sevilesi" değildir; bir karakteri seversiniz, an gelir, pisliğin teki çıkar ya da tam tersi, nefret etmiş olduğunuz karakter için ağlarken bulursunuz kendinizi - ki baş karakterler için bile geçerli bu. Üstelik senaryosu sağlam ve sürükleyici bir animeydi, şahsen heyecanla izlemiştim. Dolayısıyla favorilerim arasında yer almaması için bir sebep olamaz. Aynı animenin kendisi gibi hızlı -ve de kanlı- tempodaki açılış da bu listede yer almayı hak ediyor. Üstelik bu tür, serinin en can alıcı noktasına dair ipucu veren açılışlara bayılıyorum (Bu listedeki animeler arasında başka Death Note ile Higashi no Eden bu türe örnek olarak gösterilebilir.), öğrendiğinizde "Aaa bu, şuna işaret ediyormuş demek..." tepkisini vermek çok eğlenceli oluyor. (Bu listede yok ama Boku dake ga inai Machi bunun şahıdır, spoiler gibi olmasın da...)




Deadman Wonderland - One Reason 

Bu madde, bu animeyi izleyen herkesin listesinde yer alırdı eminim. Efsane açılış. Bir şarkı, bir animeye daha fazla uyamaz. Bu bakımdan 1. sırayı hak ediyor aslında ama kişisel tercihler etkiliyor işte... Yani Death Note'un olduğu listede onun üstüne bir şey koyamam. Gerçi Deadman Wonderland'i de severim ama 12. bölümde, tam da asıl hikayenin başladığı yerde bitip devamı da çekilmeyerek güzelim hikayesi heba olan kadersiz animeler konvoyuna katılmıştır o da. Yani aslında animeyi sevemezsiniz çünkü başlamadan biter, izlediğimiz şey sadece "tanıtım"dır. Ben o tanıtımı mangaya başlamam için yeterli olacak kadar sevmiştim ama sonra mangayı da bıraktım. Böyle; hiçbir mesele doğru düzgün çözülmeden ortaya sürekli yeni meselelerin atıldığı serileri sevmiyorum, bir süre sonra devamlı entrikaların döndüğü Türk dizilerinden farkları kalmıyor bana göre. (Öhöm, Shingeki no Kyojin, öhöm sana bakıyorum.)  Millet "O kadar heyecanlı ki bir türlü bırakamıyorum" diyor, bense "Fazla heyecanlı, bırakıyorum ben bunu"... Neyse, animeyi izlediğimde Ganta'nın bu dünyada yerinde olmak isteyeceğim son kişi olduğunu düşünmüştüm ve şimdi düşünüyorum da, sanırım hala öyle. Evet, Tokyo Ghoul ile SNK'den sonra bile. Aslında bana soracak olursanız, Kaneki ve Eren'in çektikleri, Ganta'nın çektikleriyle karşılaştırılamaz bile. Evet; Kaneki de az çekmemiştir ama onun yaşadıkları hala "trajedi"dir, Eren ise deliliğin içinde doğmuş ve haliyle ona alışkındır. (Ayrıca Eren'in kurtuluş umudu ve her ikisinin de en azından arkadaşları vardır. Ganta'nın arkadaşları? Onlardan hiç söz etmeyelim.) Ganta ise öyle bir sapkınlığın içine düşmüştür ki -hem de en beteri: durup dururken, tamamen suçsuz yere-,  trajediler bile şeker yemek kadar olağan şeyler haline gelmiştir. İşte bu deliliğe boyun eğmek zorunda kalmanın hıncını çıkarır "One Reason." Ama açılışın kendisinin de şarkıdan geri kalır yanı yok, bir anda kendisini bu sapkın Harikalar Diyarı'nda, hastalıklı büyük planın baş rol oyuncusu olarak bulan Ganta'nın zihnndeki karmaşadan kopmuş gibi, Deadman Wonderland'de bolca yer tutan kanın rengiyle kaplı üstelik... 0:52'den sonrası ise favorim. Karakterlerin hareketleri sanki kendi bedenleri tarafından engelleniyormuş gibi ya da iplerinden kurtulmaya çalışan kuklalar - ki kana susamış izleyicilerin eğlencesi için kullanıldıkları ve "şeker" denen şeyi yemezlerse ölecekleri göz önünde bulundurulursa deadman'ler gerçekten de öyle, birer kukla. Çıplaklığın, fanservice için kullanılmadığı ender sahnelerden. Bu arada bir zamanlar hakiki husbandolarımdan biri olan Senji'yi tamamen unutmuşum, açılışı izlerken hatırladım. Husbando gibi weeaboo deyimlerinden nefret ederim ama muhteşem anime erkekleriyle ilk kez tanıştığım dönemde hissettiklerim, aşırı weeaboo terimlerinden başkasıyla ifade edilemez. Kaldı ki hala kendisi eşit ölçüde çekici geldiğine göre, kim hala weeb olmadığımı söyleyebilir ki?


Watamote 

Açıkçası bu animenin büyük bir hayranı sayılmam. Bana kalırsa Watamote'nin hedef kitlesi asosyaller, yani bir bakıma Kuroki Tomoko'lar değil; tam aksine, popüler tipler. Bu görüşü destekleyen kanıtım da var üstelik: Şu popüler tiplerden olan bir arkadaşım, genel olarak animeleri sevmediği halde buna bayılır. Zaten benimle arkadaş olma sebebinin de onun için bir komedi unsuru olmam olduğunu düşünüyorum... Neyse. Bakın, gördünüz mü, bu yüzden bu anime asosyallere göre değil işte. Kendi yaşadıklarını "komedi" olarak izlemek buruk bir his yaratıyor insanda. Mangası biraz daha "dark manga" kategorisine giriyordu, anime ise hepten komediye vurmuştu. Ama açılışından da gördüğünüz gibi animasyonları mükemmel, ona sözüm yok. Şarkı da fena değil, birçok kişi metal olmasını yadırgasa da bence toplum tarafından iletişimsizlik zincirleriyle bağlanmanın öfkesini yansıtabilecek en iyi tür metal. Ne de olsa, neresinden bakarsam bakayım popüler olmamam sizin suçunuz!



Welcome to the NHK! - Puzzle 

Welcome to the NHK!, benim gözbebeğimdir. Hakkında konuşmaya başlarsam, duramam. Bu kadarı animeyi izleyenlerin kalplerini daha hızlı çarptırmaya yetmiştir zaten, izlemeyenler de beni alakadar etmiyor. Bu arada iki animeyi de biliyorsanız, NHK ile Watamote'nin farkı ne, diye sorabilirsiniz. İkisinin baş karakterleri de toplumdan dışlanmış tipler çünkü, her ne kadar Satou'nun durumu, Tomoko'nunkinden çok daha ağır olsa da. Aralarındaki fark şu ki NHK, dışlanmışlığı tüm gerçekliğiyle yansıtıyor, Watamote'nin yaptığı gibi moe kılıfına sokarak değil. Tüm ağırlığı, tüm gülünçlüğü, tüm hafifliğiyle... Aslında en basit şekilde açıklamak gerekirse: NHK hayattır, Watamote ise sadece anime.



Serial Experiments: Lain - Bovet (Present Day, Present Time)  

"And you don't seem to understand..." 
Biliyor musunuz, ben bu animeyi açılışı olmadan izlemiştim - animeyi izlediğim site öyle, açılışı koymadan yüklemişti nedense. Lain zaten düşüncelerim sınırından kopup gelmiş bir şey olunca, bir açılışı olmamasını da hiç garipsememiştim. Geçenlerde birilerinin Lain'in açılış parçasından bahsettiğini duyunca "Bir dakika, bu animenin açılışı mı vardı ya?" diye araştırınca dinlemiş oldum bu gerçekliğin dışından gelen güzelliği ve burada paylaştım... Lain'le anlaşılmaz bir yürek bağım var, (Zaten animenin kendisini de tam olarak anlamamıştım ki tam olarak anlasam, bu dünyada anlayacak daha fazla şey kalmaz herhalde, o yüzden şikayetçi değilim.) dinleyince şarkıyla da aynı bağı kurdum. Lain'i kaplayan o sahte gerçekliğin hüznü şarkıda da hissediliyor.





Kimi ni Todoke -  Sawakaze 

Yaoi'yi keşfetmeden önce aşık bir yeni yetme olarak içimdeki romantizm ihtiyacını bastırma amacıyla izlediğim, ilk ve biricik shoujo animem, Kimi ni Todoke. Hellsing, Black Lagoon, Deadman Wonderland gibi animelerin olduğu bir listede bunu beklemiyordunuz muhtemelen ama bu animenin de kalbimde özel bir yeri var. O kadar masum ve saf bir animeydi ki, açılışından bile belli değil mi? Gerçi Kazehaya ile Sawako'nun arasındaki aşktan çok, yalnız ve dışlanmış bir kızın arkadaşlar edinmeye başlaması çekmişti ilgimi. En çok Sawako'nun müthiş arkadaşlarıyla (Çünkü karakterler inanılmaz sıcak ve candandı; Chie, Yano, Ryu, Pin... Adlarını unutmuşum, google'dan baktım. Ama bakınca yine de eski arkadaşlarıma rastlamış gibi hissettim...) geçirdiği duygusal ve eğlenceli anları izlemeyi severdim. Kalbimde hep hafif bir his bırakırdı, tıpkı bu açılış gibi.

İşte, en sevdiğim anime açılışları, sonunda bitti. Tabii ki sevdiğim başka açılışlar da var ama bu listeyi hem şarkı hem de animasyonu değerlendirerek yapmaya çalıştım ve sadece bana özel şeyler hissettirenleri seçtim, çok uzardı yoksa... Ki görüyorsunuz, böyle de yeterince uzadı. Ortada ne kadar his varsa, benim çenem de o kadar açılıyor işte... Ama Naruto, Bleach gibi serilerin açılışlarından hangi birini koyacaktım? "Unravel" ya da  "Guren no Yumiya" gibileri ise zaten klasiktir... Ancak sonradan aklıma "bu mutlaka listemde olmalı!" bir şey gelirse eklerim. Şimdilik görüşmek üzere öyleyse! 

17 Ağustos 2016 Çarşamba

Aizawa Olayı (a.k.a L'i sevmek için sayısız nedene bir tane daha ekleyin)

Death Note'u açmama asıl vesile olan,  bir sonraki yazıda ele alacağım (umarım) konu. Ancak onun için araştırma yaparken fark ettiğim bir detayı, en sevdiğim kişi hakkında da olunca burada paylaşmadan edemedim.

Gerçek ya da hayali, eğer birini seviyorsanız bu onu kusurlarıyla sevdiğiniz anlamına gelir. Kusurlarını kabul etmeden birini sevmek olmaz. O durumda siz, kendi kafanızda yarattığınız kişiyi seviyorsunuz demektir.

Benim L'e olan sevgim çok şiddetli olduğundan çoğunlukla obsesyon olarak değerlendirilir. Ama obsesyon haline getirdiğiniz birini ya da bir şeyi sağlıklı şekilde sevemezsiniz. Onu hiç kimseyle paylaşmaz, ona toz konduramazsınız... Belki L'i sağlıklı şekilde sevmiyorum, kabul ama bu, benim baştan aşağı sağlıklı olmamamdan kaynaklanıyor - o benim için bir obsesyon değil. Mesela L'in bencil bir karakter olduğunu kabul ediyorum ama asla Light gibi bir egoist değil. Light ile L, her şeyde olduğu gibi, bencilliğin de zıt yanlarını temsil ediyorlar bana göre. L insanların kendisi hakkındaki düşüncelerini önemsemiyor ama insanları önemsiyor. Light içinse insanların gözündeki yeri her şeyden önemli ama insanların onun gözünde hiçbir yeri yok. (Ya da iki ayrı şeyi bir tek kavram altında topluyor, hatta belki de tek bir kavramı ikiye bölüyorum, bilmiyorum.) Ama çoğu kişinin, L'in egoistliğini gösterdiğini iddia ettiği bir sahne var ki bence bu büyük bir yanlış anlaşılma ve bunu düzeltmek için bu yazıyı yazmak istedim. O sahne, Aizawa'nın operasyonu bırakma sahnesi.


Polis teşkilatı resmen L'e destek vermeyi bırakınca, bizim operasyon ekibi işleri ile dava arasında seçim yapmak zorunda kalıyordu. Soichirou, Mogi ve Matsuda tereddüt etmeden davayı seçerken Aizawa ailesi nedeniyle tereddütte kalıyor, operasyonda kalmasını sağlayacak çözüm önerileri ileri sürüyor ama L hepsini reddedip teşkilatta kalmasının en iyi seçenek olduğu konusunda diretiyordu. Aizawa içine düştüğü ikilemin (Bir yanda canını ortaya koyduğu dava, diğer yanda ise ailesini geçindirme kaygısı...) acısı içindeyken, Watari araya girip L'in, oradakilerin işten atılması ya da ölmesi durumunda kendilerinin ve ailelerinin maddi durumlarının güvenceye alınması konusunda ona verdirdiği sözü hatırlatıyordu, yani teşkilattan ayrılsalar bile aslında maddi durumları tehlikeye düşmeyecekti. Böylece Aizawa, operasyonda kalıp kalmayacağının, operasyona olan bağlılığının test edildiğini anlıyordu. Soichirou ile Matsuda bunun bir yanlış anlaşılma olduğunu öne atıyor fakat L kendi sözleriyle de bunu doğruluyordu. Sonra da Aizawa operasyonu hışımla bırakıyordu. 

Ama bu, hiç de L'e uygun bir davranış değil. 

Evet, L en başında operasyondakilere güvenmemiş, Kira olup olmadıklarını anlama amacıyla onları test etmişti. Ancak operasyona olan bağlılıklarını test etmeye gereksinimi yoktu: 
Bir kere, bu sahnede L'in "Kendi başıma devam edebilirim" diyerek bizzat kendisinin de belirttiği gibi, polis ekibi operasyonu terk etse bile onun için fark etmezdi. Teşkilat olarak polis gücü ve duruşuyla ona destek olmuştu ama birkaç eski polisin pek fazla yardımı dokunmazdı.
Sonra, eğer gerçekten herkesi test etmeyi amaçlasaydı, bu test bir işe yaramazdı. (Ve L gibi bir dahinin daha iyi bir deney düşünemeyeceğini söylemeye kalkmayın sakın.) Çünkü Soichirou ile Mogi kararlarını zaten belirtmişlerdi, bu da geriye sadece Matsuda ile Aizawa'yı bırakıyordu ki Matsuda gibi onaylanma isteğiyle her daim çevresindekilere göre hareket eden ve dahası zaten bir başka işi (Misa'nın menajerliği) daha elinde bulunan birinin kararını tahmin etmek hiç zor değil. Yani bu test, sadece Aizawa'yı hedef alıyordu ki Aizawa, belki Soichirou'dan sonra, L'in test etme ihtiyacı duyacağı son kişi çünkü arkadaşı Ukita öldürüldükten sonra bile operasyonu terk etmeyerek bağlılığını zaten kanıtlamıştı. Ee? O zaman L neden onun operasyondan ayrılmasına sebep oldu? 

Çünkü Aizawa'nın, küçük çocukları olan bir adamın operasyonda kalmasını istemedi. 

L'in pek fazla insanı önemsemediği söylenebilir ama kendi sorumluluğu altındaki kişileri önemsemediği kesinlikle söylenemez. Dava boyunca altında çalışanların canlarını, her zaman davadan üstün tuttu. Soichirou'nun, Ukita'nın ölümünün ardından Sakura TV binasına yaptığı baskın, Kira'nın yayınını durdurmak için çok önemli olmasına rağmen L'in ilk sorduğu Soichirou'nun durumuydu. Düz ahlaki mantıkla, "Elbette öyle olması gerekir," diyeceksiniz, "Sonuçta insan canı her şeyden önce gelir." Ama çevremizdeki dünyaya bir bakar mısınız? "Yukarıdakiler" diğerlerinin üstüne basarak yükselenler. Onların ayakları altında ezilenler? Kimsenin umurunda değil. Örneğin polis teşkilatı genel müdür yardımcısı Kitemura, Şef Yagami'nin Sakura TV binasından rahatça dışarı çıkabilmesi için polisleri siper etmişti. (Yüzleri gizlenmişti ama bunun Kira'yı onları öldürmekten ele koyacağını söyleyen üstleriydi, normalde kimse insanların durup dururken öldüğü bir yere hiçbir koşul altında gitmek istemez.) Ama L için kendi adamının -yani Soichirou- güvenliği önemli olandı. Üstelik Ukita'nın ölümünden ne kadar etkilendiği, alttaki panelde görülüyor: 


L, ekibinden birinin ölümünden yeterince etkilenmişti zaten. (Üstelik bu kişinin adının, bu sahnede de geçmesi tesadüf değildi bence.) Aynı şeyin Aizawa'nın da başına gelmesini istemedi. Peki ya diğer adamları? Onları umursamadı mı? Elbette onları da umursuyordu, zaten başta hepsinin gitmesini istemişti ama Aizawa dışında hepsinin kalmak için geçerli nedenleri vardı ve canlarını ortaya koyarak çalışan insanları zorla kovamazdı. Ama operasyon ile ailesi arasında kalan Aizawa'nın önceliği ailesine vermesini istedi çünkü doğru davranış buydu. Operasyonda kalırsa hayatı da tehlikede kalmaya devam edecekti. Eh, polislerin hayatı her zaman tehlikededir ama "Polis olarak ölürsen kahraman olursun, işsizken ölürsen pisi pisine gidersin." Aizawa gibi bir adamdan işini, rütbesini ve olasılıkla da hayatını almak istemedi.   

Soichirou ile Matsuda onu aklamaya çalıştıklarında "Hayır. Deniyordum. Nereyi tercih edeceğini görmek istedim" diyerekse Aizawa'nın parçalanmış onuruna son darbeyi indirmiş oldu. Eğer başka bir şey söylemiş ya da hiçbir şey söylememiş olsa, Aizawa'nın onurunu bir kenara atıp orada kalma ihtimali vardı ama L'in sözlerinden sonra kalamazdı: "Bırakıyorum! Şu an çok iyi anladım. Ryuzaki'den nefret ediyorum. Yaptığı her şeyden de!" Bunun hemen ardından operasyonu hışımla terk etmişti.  
Eğer L bu sahnede bencillik etmişse; bunun sebebi iki çocuk babası bir adamın paraya ihtiyaç duymasını anlamayan şımarık bir zengin olmasından değil, kendi hükmünü üstün görüp başkaları için onlar yerine karar vermeye kalkan aklını beğenmiş bir dahi olmasındandı.

L, kesinlikle yüzeysel bakarak anlayabileceğiniz bir karakter değil ama yüzeyin altına baktığınızda neden ona bu kadar taparcasına hayran olduğumu kesinlikle anlayabilirsiniz.  

13 Ağustos 2016 Cumartesi

Kodoku-2 (Hala Okumaya Değer Bir Şey Yok)

EDIT: Dün bu yazıyı yanlışlıkla yayınlamıştım, şimdi bitti.

Hala kaydetmeye değecek hiçbir şeyim yok aslında, eğer yeni yazıyı görünce içinizde öyle bir beklenti oluşmuşsa üzgünüm. (Gerçi benden yeni bir yazı görünce "Bakalım bu yazı bana neler katacak?" diye düşünen biri var mıdır bilmiyorum, eğer varsa egom, uzaya doğru hiç dönmemek üzere bir seyahate çıkabilir.) Ancak gündelik hayatımın sıkıcı ayrıntıları dışında başka şeylerden bahsedecek olsam, başka bir başlık seçerdim. Bu başlığı seçmemin sebebi, açıkça yine arka plan müziği olarak en iyi Kodoku'nun gideceği şeylerden   bahsedecek olmam. Peki neden böyle bir şey yazıyorum? Çünkü canım sıkılıyor, birileriyle sohbet etmek istiyorum ama sohbet edecek kimse yok. Aslında tabii ki var ama bunları onlarla konuşacak değilim. Bloğun temel amacı da bu değil mi zaten; gidip de durup dururken birine konusunu açmanın garip kaçacağı ve hatta kimsenin dinlemeyeceği şeyleri paylaşmak?

Gerçi bu Kodoku yazılarında bahsettiğim şeyler insanlarla paylaşamayacağım ya da kimsenin dinlemeyeceği şeyler değil, mesele de bu.  Mesela bahsetmeyi planladığım ilk şey şu döndüğüm son tatil. Yani bunu arkadaşlarıma anlatabilirim, "HAYDİ BANA TATİLİN HAKKINDAKİ TÜM DUYGU, GÖZLEM VE DÜŞÜNCELERİNİ AKTAR!" gibi bir şeyi asla demeyecek olsalar da "tatil nasıl geçti?" sohbetin akışını sağlamak açısından oldukça kullanışlı bir soru ve bu soruyu sanki deminki denilmiş gibi yanıtlamak mümkün, tabii karşınızdaki sıkmayı göze alabileceğiniz biriyse. Ama bunu yapmıyorum. Ben; herkesin birbiriyle kurduğu türden basit ve geçici ilişkiler değil, bitse bile bende iz bırakacak türde ilişkileri bunlara değecek insanlarla kurmak istiyorum ve bu tür insanlarla böyle ilişkiler kurmanın yolunun kendini açıp paylaşım yapmak olduğunu biliyorum. Ama bunu yapamıyorum işte... Her şeyden önce, bir insanın neden başka birinin söylediklerine gerçekten ilgi göstereceğini anlayamıyorum. Sakın yanlış anlamayın, kendim göstermediğimden değil. Bazen insanlar konuşurken bir anda söylediklerini duymamaya başladığım doğru. (Gerçekten, bazen birisiyle konuşurken kelimeleri duyuyorum ama hiçbir anlam ifade etmiyorlar, söyledikleri sadece bir mırıltıya dönüşene dek dudaklarının hareketini izleyebiliyorum yalnızca. Tıpkı filmlerde olduğu gibi.) Bir dakika, yoksa söylediklerini umursamıyor muyum? Hayır, mesele o değil. Bir tür olarak insanlığa bayılsam da aralarında kendime yer göremiyorum, mesele bu işte ve bu yüzden söylediklerimin onlar için bir anlam ya da değer ifade etmesini bekleyemiyorum. Göremiyorum değil, direk yerim yok hatta. Bu gerçek, benden tamamen bağımsız bir olay sayesinde yüzüme vuruldu, bu olayı anlatırdım ama zaten hiç niyetim yokken yazıya iç karartıcı bir giriş yapmış oldum, oysa bahsetmek istediğim bu değildi. Sadece, 10 gün sonra dershane başlıyor. Tamam, dershaneye gideceğimi zaten biliyordum ama daha çok ve daha düzenli ders çalışmamı sağlayacak bir kavramdan ibaretti. Bu kavramın içinde insanlar olan, hem de bu insanlarla aynı ortamda uzun süre vakit geçireceğim için onlarla arkadaşlık gibi bir ilişki kurma beklentisi yaratan bir ortam olduğunu düşünmemiştim. Aptal demeyin bana, hep böyle olur.
Uçuruma doğru yürüdüğünü bilsen de uçurumu görene dek korkmazsın. Hatta eminim bunun hakkında söylenişi kulağa daha hoş gelen bir deyiş vardır ama şu an onun hakkında düşünmeye kafa yoramayacağım çünkü BU KONU BENİ CİDDİ ANLAMDA ANKSİYETE KRİZİNE SÜRÜKLÜYOR.

Bu tatile çıkmadan önce başıma garip bir olay geldi. Rahatsız edici türde garip.

Tatilde yurtdışına gittik. [Yurtdışı dediysem, Yunan adalarından birine. Hala yurtdışı tabii ama o kadar yakın olunca insana en azından giderken -pasaporttur, vizedir, tüm o resmi işlemler bir yana- hiç yurtdışı havası vermiyor. Burada da anlattığım ilk ve tek yurtdışı deneyimime göre yurtdışı dediğin, uçakla gidilen ve geldiğin yerden çok farklı, bir süre sonra monotonlaşan bir düzen ve tertip içindeki yerdir. Oysa Yunanistan'ın, en azından benim gördüğüm yerleri, Türkiye'den pek farklı değil. Hele insanı, belki yine benim gördüğüm kısmına mahsustur ama, aynı Türk gibi. Bir konuştukları dil ve tabii ki dolayısıyla da alfebeleri farklı. Ama Türkiye'de olmadığınızı anlamanızı sağlayan yegane unsur bunlar. Bir de, bugüne dek Yunanistan'a giden insanlardan Yunanlıları "Türk düşmanı tembel insanlar" olarak duyduğumdan; girdiğimiz lokantalarda kimsenin bizimle ilgilenmeyeceğini, hele de Türk olduğumuzu anlarlarsa kabalaşacaklarını filan düşünmüştüm ki yine önyargının oyununa gelmişim çünkü durum tam tersiydi. Hatta Türk olarak kendinizi ayrıcalıklı hissedebileceğiniz Avrupa'daki tek yer diyebilirim. Geçen sene sınıfta ağzınızdan çıkabilecek her kelime üstüne anlatacak anıları mutlaka bulunan bir kız, büyük olasılıkla uydurma da olsa Yunanistan anılarından söz ederken babasının cafede onlara kahveye "here's your greek coffie" diye uzatması üzerine çıkardığı bir kavgayı anlatmıştı. Bunun uydurma olduğunu biliyordum çünkü kendimi türümü bir bakışta tanırım, o kız kesinlikle bir yalancıydı ama daha alt kademede olduğundan kendini hemen açık ediyordu. Neyse işte, bu inanmadığım hikaye yüzünden bile karşımıza çıkacak milliyetçi bir Yunanlı'yla böyle bir polemiğe girmeyi bekliyordum ama buna benzer hiçbir olay yaşanmadı. Hatta gittiğimiz bir pastanenin menüsünde kahve'nin İngilizce "Greek coffie", Türkçeyse "Türk Kahvesi" olarak yazıldığını görünce kahkalara boğuldum. Fotoğrafını da çekmiştim, eğer bu yazıyı yayınlanmadan bilgisayara girme şansı bulursam koyarım. Evet, menülerde yemek/içecek adları Yunanca ve Ingilizceye ek olarak bir de Türkçe yazılı, en azından çoğunda. "Türk olarak ayrıcalıklı hissetmek" derken kast ettiğim buydu işte. Üstelik adlarını Türkçe söylediğinizde bile anlayıp istediğinizi getiriyorlar, turist çoğunluğunu Türkler oluşturduğundan alışmışlar artık. Hatta hediyelik eşya mağazalarında fiyatları Türkçe söyleyenler bile oldu. Aslında Müslümanlığın terörle anıldığı bir çağda Müslüman bir ülkenin vatandaşlarına önyargılı bakmaları garip olmazdı, hele de neredeyse tüm hediyeliklerdeki ikona ve haçlardan anladığım kadarıyla dindar bir bölgeyken. Ama hiç de böyle bir bakış hissettim. Hatta otobüs durağında sohbet ettiğimiz bir amca, dünyanın her yerindeki yaşlılar gibi hastalıklarından söz ederken "it's hard but Allah give me strenght" cümlesini kurdu ve ben bundan çok etkilendim. Allah kelimesini duymanın bile gözlerini yaşayabileceği kadar dindar biri olduğumdan değil (haha), dinler arası çatışma saçmalığının varolduğu bir dünyada çok büyük olasılıkla başka dinden birinin, Tanrı'dan bahsederken bir başka dinin kullandığı kelimeyi kullanması bu saçmalığa karşı muhteşem bir hamle olduğundan. Çünkü dinler arası tartışma, bir yazarın hayranlarının en iyi kitabı için tartışması gibi bir şey. Hatta "gibi bir şey" değil, direk öyle çünkü Tanrı da Tevrat, İncil ve Kur'an'ın yazarı değil mi? Temeli hangi kitabın daha iyi olduğuna dayanan saçma tartışmalar yapmak yerine (Örneğin: "Allah yerine Tanrı diyen ateist midir?" gibi.) neden yazara olan sevgimiz (Ya da bahsettiğimiz sıradan bir yazar değil de aynı anda ona duyduğumuz sevgiyi ve bu sevgiyi duyan bizi de yaratan olduğuna göre; inanç ve iman gibi kelimeleri kullanabilirsiniz ama bence hepsinin temelinde yatan "sevgi"dir.) altında birleşmiyoruz ki? Tıpkı tarihte ilişkilerimizin çok iyi olmadığı başka bir ülkede bu adamla bizim yaptığımız gibi. Bence Tanrı çok mutlu olmuştur.] Parantezden önce kurduğum cümleyi tekrar ediyorum çünkü bu kadar uzunundan önce ne söylediğimi hatırlamanızı bekleyecek kadar acımasız değilim: Tatile yurtdışında gittik ve gitmeden önce okula gidip öğrenci belgesi almak zorunda kaldım. Yazın okula gitmek bile başlı başına bir travma olarak görüyordum, hele de öğrenciler doğal düşmanı olan memurlarımızı görmeyi... Ama onların en küçük bir dil sürçmemde bile alaycı sözler püskürtmeye hazır yüzlerinin tanıdık mendeburluğu bile, okuldan çıkınca durakta karşılaştığım o suratın yanında güven verici geliyordu.

Öğrenci belgesini alıp okuldan çıktığımda, her ne kadar kara yoluyla gitmeyi tercih ettiğimde (Aslında hiçbir zaman etmiyorum da vapur saatleri arasındaki absürt uzunluklar yüzünden zorunda kalabiliyorum bazen.) okuldan eve gitmemi sağlayan 3 araçtan ikincisine giden iki otobüs çok sık geçmediği için uzun süre bekleyeceğimi bilsem de, işimi halletmenin verdiği hafiflemeyle durağa gittim. Durakta otobüs gelirse durmasını sağlayacak başka kimse olmadığından gelip geçme riskini göze alamayıp kitabımı açmadım, internet paketim olmadığından telefonla meşgul olma imkanım da yoktu ama kulaklıklarım kulağımda, müzik dinliyordum. Gözlerimi otobüsün geldiği taraftan ayırmadığıma eminim, en azından o taraftan gelen birini fark etmeyeceğim kadar uzun süre olamaz çünkü yanında sırayla dizili evler bulunan ama hiçbir sokağın çıkmadığı, uzun ve dümdüz bir yol. Ama nasıl olduysa, nereden çıktığını bugün bile ne kadar düşünürsem düşüneyim anlamadığım bir adam, durağa girdi. Durağın arkasında, haritanın durduğu cama yönelince adamın haritaya bakacağını düşündüm ve bunu düşündüğümü hatırlıyorum çünkü garip gelmişti, yani o haritalar ne işe yarıyor ki biri baksın? Ama o sırada müziği değiştirmekle uğraşıyordum, gerçekten nereye baktığını fark etmedim. Kafamı kaldırdığımda e tabii ki bana bakıyordu, yoksa bunu anlatıyor olmazdım.

Adam, 20-25 yaşlarında görünüyordu. Üstü başında eski püskü olmasa da bakkala giderken giyilecek kıyafetler vardı. Gözleri kocaman, altları mosmordu. Daha önce hiç esmer birinin gözaltlarının o kadar mor olduğunu görmemiştim. Adamı görünce, yaşını filan hesaba katarak, benimle dalga geçtiğini düşündüm. Bilirsiniz, bazı insanlar diğerlerinden ne kadar farklı olduklarını göstermek için onlarla oynamayı severler, karşılarındakinin duygularını hiç hesaba katmadan. İşte öyle biri olabileceğini düşündüm ve o tür birine gününü en iyi yaptığı numarayı boşa çıkarak gösterebileceğime karar verip derhal dalga geçilmeye karşı en iyi taktiği uygulamaya başladım: Umursamazlık. Ne adama, ne de başka tarafa bakıyordum. Aynı o gelmeden önce yaptığım gibi içimden otobüsün bir an önce gelmesini dileyerek gözlerimi yola diktim, arada çevreye ya da sanki bir şeyler yapıyormuş gibi yaparak telefonuma da bakıyordum. Ama o da görüş alanında olduğundan yola bakmam çok zordu. Çünkü bakışları inanılmaz derecede rahatsız ediciydi. Bana kısa bakışlar atmıyor ya da beni izlemiyordu, bakıyordu sadece. Gözlerini ayırmadan. Umursamazlığımdan aldığım tek tepki de, ayakta dikilmeyi bırakıp yere çökmesi oldu. Duraktaki banka değil. Yere, bankın hemen dibine. Bu da benim umursamazlık maskemin kırıldığı yerdi işte. Cesaretimi toplayıp adama nazik bir sesle "Bir şey mi istemiştiniz?" diye sordum. Çok hafif bir hareket yaptı, başını iki yana sallar gibi, ama o kadar hafifti ki yapmamış bile olabilir ya da bana bir cevap olarak değil de istemsiz bir hareket olabilir.

O an tacizci olduğuna dair umudumu bile kaybettim. Evet, bunu umuyordum çünkü tacizcilerin anormallikleri alışılagelmiştir. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Eğer bana doğru bir hamle yapsa anında geri çekilecek ya da karşılık verecek kadar diken üstündeydim zaten. Oradan kalkıp gitmememin sebebi de buydu. Gitmemi gerektirecek hiçbir gerekçe yoktu, adam bana sadece bakıyordu. Bu eylemi müthiş rahatsız edici şekilde yapıyordu, tamam ama eylemin kendisi kalkıp gitmemi gerektirecek bir şey değildi. Tek çarem otobüsün gelmesiydi. Ama gelmedi, ben de sonunda daha fazla dayanamayıp gideceğim yere yürümeyi göze alarak geçen ilk otobüse bindim.

Otobüse binince camdan ona baktım, bana bakmıyordu. Durağa başka biri gelmişti ama ona da bakmıyordu, durağa giren adam da ona bakmıyordu. Aklınıza ne geldiğini biliyorum. Bu tıpkı sonunda ana karakterin şizofren olduğunun ortaya çıktığı filmlerdeki izleyiciye ipucu veren sahnelerden birine benziyor. (Biliyorum çünkü ben kendi hayatımın daimi izleyicisiyim.) Bu, olay hakkında sonradan düşündüğümde, benim de aklıma gelen şeylerden biriydi. Ama en mantıklı açıklama ona anlatınca annemin yaptığıydı: Adamın uyuşturucu kullanmış olması. Her ne kadar uyuşturucu kullanan birilerini tanımasam da -ELBETTE- Amsterdam'da bulundum, dolayısıyla uyuşturucu içen insanlar gördüm ve bu adamla aynı şekilde bakıyorlardı. Animelerdeki şu içi boş göz çizimleri vardır ya? Aynen onlar gibi. Ayrıca o kadar esmer birinin gözaltlarının o kadar belirgin olmasının tek açıklaması kimyasallar olabilir.

Ama bu açıklamadan önce bu olay beni çok farklı sebeplerle çok farklı şekillerde etkiledi. Örneğin bunlardan biri, bir gün önce bitirdiğim Bir Başka Defter kitabının sonunda *spoiler* L'le ona bakarken karşılaşınca Naomi'nin tepkisi hakkında "Kitaptaki onca şeyi çözebilecek kadar zekisin ve karşındakinin basit bir tacizci değil de L olduğunu anlayamıyor musun? Haydi ama!" diye düşünmüş olmadı. *spoiler* Ama o adam; ne L, ne de olabileceğini düşünüp kendimi kötü hissettiğim şeylerden biri olarak deliydi çünkü ne L, ne de deliler öyle bakmazlar insana. Ayrıca baksalar da sorun yok çünkü yazının başında bahsettiğim şekilde, benden tamamen bağımsız bir olay sayesinde delilerin birbirlerine bile arka çıkmayan tek insan grubu olduklarını farkına varmış oldum ve o adam bana bir şey yapmaya kalkışmadığı için çok şanslıydım. (Aslında okulun önündeki güvenliğe güvenmiştim, okula girerken muhtemelen insanlar üstünde doğal olarak uyandırdığım antipati sebebiyle kaba davranmıştı ama bu antipatinin saldırıya uğradığımı filan görse müdahale etmesine engel olacak kadar ciddi boyutlarda olduğunu sanmadım.) Ve GÖRDÜĞÜM HER DEĞİŞİK İNSANIN DÜNYANIN BİR NUMARALI DEDEKTİFİ GİBİ DEĞİŞİK BİR ÜNVANA SAHİP BİRİ OLABİLECEĞİNİ SORGULAMAYA DEVAM EDERSEM BİR GÜN BAŞIMA CİDDİ BİR ŞEY GELECEK VE ÇARPIK HAYAL DÜNYAMDAN ÇOK DAHA ÇARPIK YOLLARLA ZORLA KOPARILACAĞIM. ...Desem de hep korkaklıp edip bu sorguyu asla bir sonuca ulaştıramadığım için kendime kızmadan edemiyorum. (Bu, acayip adamlarla rahatsız edici  yaşadığım tek olay değil. Geçen yaz da bir ara her gün kitap okumaya gittiğim parkta benzer bir şey gelmişti başıma. Benzer dediysem de, farklı aslında. Ortak noktaları, dediğim gibi,  acayip adamlarla yaşanan rahatsız edici durumlar olmaları. O seferki bunun kadar acayip bir durum değildi gerçi ama ondan çok daha fazla etkilenmiştim, günlerce kabuslarıma girecek kadar. Konuyu açtıysam da aslında hala anlatmaya hazır değilim. Şimdi fark ettim.) Ara Not: Bu arada evet, Bir Başka Defter'i okudum ancak üstüne bir yazı yazmayı düşünmüyorum. Benim için kitapla ilgili en önemli şey Mello'nun ağzından yazılmış olup hem onun -ve büyük olasılıkla Near'ın da- L ile tanışmış olmaları hem de L'ye karşı derin hisler beslemesi teorilerimin doğrulanmış olmasıydı. Ayrıca kitabın yazarı gerçekten de kafamdaki Mello'ya uyuyor ve Mello'nun yazması fikrine BAYILDIM. Ancak kitabın asıl karakterleri; Naomi, Rue Ryuzaki/Beyond Birthday (herhalde spoiler sayılmaz bu) ve L'in çok iyi ele alındığını düşünmüyorum. L zaten kitapta çok az yer alıyor (Yani kitabı benim gibi L açlığınızı bastırmak için okumaya kalkışmayın çünkü hiçbir işe yaramıyor.), Beyond'un yaptıklarının arkasında yatanlar daha derinlikli işlenebilirdi ve kitabın baş karakteri olan Naomi çok yer tutmasına rağmen bu tamamen gereksiz çünkü bu karakteri  de ilgi çekici hiçbir yanı yok. Ayrıca hakkında büyük çelişkiler taşıyor. Yani alçakgönüllülüğünü okurken bir anda L'e zeki olduğunu kanıtlama çabalarını okuyoruz, bir yerde olağanüstü zeki olmadığ8ndan bahsederken diğer yanda zekasının küçümsediği belirtiliyor, davayı aslında o çözmemişken sonunda yine o çözmüş oluyor vb... Mary Sue gibi gösterilmemesi için çalışılmış ama davranışlarıyla yine bir Mary Sue. Eh, kitap da bir Mary Sue'nun üstünde durunca pek ilginç olmuyor haliyle. Üstelik hileler vasat, çözümlerini ise ben fazlasıyla zorlama buldum. 10 üstünden 6 filan verebilirim ancak, o da sevgili Mello'nun hatrına. Bununla birlikte, "L: Change The World"ü okumayı düşünmüyorum çünkü filmini izlemiştim, ne menem olduğunu biliyorum yani ve bir de kitabına buluşmaya hiç niyetim yok.

NEDEN BU KADAR SAÇMA ŞEYLERDEN BAHSEDİYORUM? Aslında iyi bir nedenim var. Her ne kadar şu anda önceki yazıda bahsettiğim gibi, usul usul çalışsam da bu böyle devam etmeyecek, ben istemesem de birileri (Öğretmenler, annem...) beni bu yarışa sokacak. (Tıpkı bowling topu gibi, kim bowling topunu labutlara fırlatırken rızasını alır ki?) Ama bu aynı zamanda benim de hedefim. Her şey bir yana, kendime "Elimden gelen yaptım" demeyi gerçekten istiyorum. Tabii sonucu da önemli. Kısacası koyduğum hedefleri gerçekleştirebilmek için elimden geleni yapacağım. Peki bunun konuyla ilgisi? Buraya yazmak tam manasıyla "zevkli" olduğu kadar ne yazık ki zaman ve enerji de alan bir aktivite ve benim bu sene o ikisine çok ihtiyacım olacak. Bu yüzden buraya yazmayı, ne kadar gerekiyorsa o kadar süreliğine ertelemeyi planlıyorum. Öyle bir anda yazmayı kesecek değilim ama dersler yoğunlaştığında muhtemelen yazılar kesinlecektir. Çok ihtiyaç duyarsam 1-2 yazı yayınlarım belki. En azından öykü yayınlayabilirim çünkü hikayeler yazmaya devam edeceğim. Aslında ilk kitabım üstünde çalışmaya başlamayı düşünüyorum çünkü sonuçta büyüyorum ve en büyük hayalimi gerçekleştirmeye çalışmak için bir an önce  çabalamaya başlamalıyım. Hayat geçiyor. Ve benim onun ne kadarını yaşayacağım kesin değil. Önceliğim her zaman "anı yaşamak" olmuştur çünkü eğer o an yaşamıyorsam, o an ileride de yaşanmamış bir andır. "Carpe diem" falan filan, her neyse, demek istediğim şu ki: Şu anda her ne kadar "yazmayacağım etmeyeceğim hedefler planlar" diye konuşsam da yazmak için kıvranacağım anların geleceğinden eminim. Ve o anlarda bu yazılara bakıp kendime diyeceğim ki: "Hayır, o zaman yeterince yazmış, içinden geçen en saçma şeyleri bile dökmüştün - sırf şimdi çalış diye! O yüzden hedeflerini gerçekleştirmeyi düşün ve git ÇALIŞ!" Diş macununu dibine kadar sıkmak gibi; paketi sıkan yumruğumu yazı, macunu zaman olarak düşünecek olursanız...

Aslında "Saçmalık" benim için vazgeçilmez bir hale gelmişti. Gerçek hayatta görünüşümle, söylediklerimle ve davranışlarımla kendime bulamadığım yeri, burada buldum. O kesinlikle dünya üzerindeki diğer tüm canlı türlerinden çok daha fazla sevdiğim ve utanarak söylüyorum ki daha üstün bulduğum insan ırkının bir parçası olduğumun kanıtı burası. İçimde insanlığa dair hiçbir şey yoksa bile onların bulduğu iletişim sistemini kullandım, kullanıyorum. Hatta onda ustalaşmaya, onu daha iyi hale getirmeye bile çalışıyorum. Yazmamın ardındaki nedenin en azından benim anlayabileceğim kısmı da bu sanırım. Bakın, yaşıyorum ben!

NOT: Ama yazmamın bir sebebi daha olduğunu fark ettim. Burası sayesinde değil, tumblr bloğum sayesinde hem de! Evet, benim için de garipti. Sevdiğim bir çizgi filmdeki (öhöm Steven Universe öhöm) sevdiğim fakat fandom tarafından çok yanlış anlaşılan bir karakter (öhöm JASPER öhöm) hakkında yazdığım analiz, benim şablonu 3 dakikada hazırlanmış, bazen "trash" etiketiyle kişisel düşüncelerimi bazen de izlediğim şeylere dair keşif ve gözlemlerimi paylaştığım küçük bloğumdan beklenmeyecek kadar paylaşıldıkça gerçekten çok şaşırdım ve mutlu oldum. Bir kere her ne kadar hata yapmamak için çok uğraşsam da İngilizcemin gerçekten hata yapmamama yeteceğini düşünmemiştim. (Gerçi internette gramer hataları pek takılmıyor ama bu ciddi dille yazılmış bir gönderiydi.) Başka bir dille konuyu başarılı (İnsanların gönderinin altına yazdığı ya da gönderiye etiketlediği "teşekkürler" ve "buna ihtiyaç vardı" gibi yorumlarından çıkardığıma göre, en azından.) şekilde ele alabilmiş olmam beni çok mutlu etti. Her ne kadar bu konu, uzaydan gelen taşlar hakkındaki bir çizgifilmin kötüsünün aslında kötü olmadığı olsa da... Anne, baba, tumblr tarafından pohpohlandım - benimle gurur duyun. 

8 Ağustos 2016 Pazartesi

Kodoku (Ya da, Okumanıza Hiç Gerek Olmayan Yazı)

Uyarı: Drama. 

Sanırım bu, resmi olarak hayatımın en kötü yaz tatili.



Bu sene 12. sınıfa geçtiğimi bilenler, bu cümleyi okuyunca kafalarında üniversite sınavıyla bağdaştırdılar kesin. Halbuki onunla hiç ilgisi yok yahut varsa da, ben farkında değilim. Kendime bir program yaptım ve ona uyuyorum. Aslında günlerimin tek korkunç olmayan anı ders çalıştığım anlar. 'Diğer tüm anlar korkunçsa hepsini ders çalışarak harca; hem işe yarar bir şeyler yapmış, hem de zamanını korkunç geçirmemiş olursun' gibi esasında mantıklı bir öneri sunacaksınız bana ama kendim bana zaten sundu o öneriyi, ben de değerlendirdim ve öyle bir şey yapmaya kalkışsam ders çalışmanın da eziyet haline geleceğini söylüyor tembelliğin kılığını almış kişiliğim. Böyle güzel güzel, sakin sakin çalışarak iyi gidiyorum; sınırları zorlamaya, tıp ya da hukuk isteyen çalışkan öğrenciler gibi testlerin içine atılan bir hırs güllesi olmaya gerek yok. Gerçekten; sınıfımdaki bazı kızlar çalışmalarında şimdiden tek tek herkesle karşılaştırma ihtiyacı hissedecek kadar ilerlemiş durumda. En azından senede yüz yüze birkaç kereden fazla sohbet etmediğim insanlardan durup dururken aldığım "Merhaba Alisçiğim, neler yapıyorsun?" tarzı mesajları, aynı kişilerin devamlı attıkları ve cevapsız -daha doğrusu fotoğrafsız- bıraktığım arka planda ygs test kitabı yığınlarını gösteren "eziyet başladı :(((" temalı snapleriyle birleşerek ulaştığım sonuç bu işte. Peki bu hafif dereceli baskıya verdiğim tepki? "Chill, dude." Seneye bu zamanlar dönüp bu yazıyı okuduğumda verdiğim tepki "'Chill'miş, o tembel götüne çili biberi sokayım senin!"e de dönüşebilir tabii... Bilemiyorum, ben çok hızlı havalanmaktansa giderek hızlanmanın daha iyi bir kalkış taktiği olduğu kanaatindeyim. NASA uzay aracı pilotu (???Böyle bir şey var mı???) gibi konuştum ama aslında pilot değil, roketin kendisiyim ben. Evet, 12. sınıf olmayı sanırım en iyi böyle tanımlayabilirim: Kalkışa hazır bir uzay aracı gibi... Her neyse, şimdilik 12. sınıf olmak hakkında negatif hislerim yok. Tersine, zihnim, neredeyse benden bağımsız olarak bu seneyi bir deneyim, hatta "challenge" olarak görme kararı aldı. Elimden geleni yapacağım ve işe yarayıp yaramadığını göreceğim. Üzüldüğüm ya da en azından bir ara üzülmüş olduğum tek bir mesele var, o da bunun okul hayatımın (En azından bildiğim şeklinin çünkü üniversite biçimce filan epey farklı.) son senesi olduğu halde geçen sene -yani 11. sınıf- gibi geçmeyecek olması.



Bu yıl okul hayatımın olmasa da (Animeyi, daha da önemlisi Death Note'u keşfetmek ve O'nunla tanışmak gibi hayatımın iki önemli dönüm noktasını barındıran, üstelik bir de okulda arkadaşlarımla en çok eğlendiğim sene olan 7. sınıfı -bu bloğu da o zaman yazmaya başlamış olmam kuvvetle muhtemeldir- hiçbir sene geçemedi ve bu senenin de geçecek hali olmadığına göre, resmen okul hayatımın en iyisi senesi diyebilirim.) en azindan lise hayatımın en iyi senesiydi. 9. sınıf güzeldi ama 9. sınıftı işte, 10. sınıfın ne kadar korkunç olduğunu ise yeterince anlattım zaten. Ama bu sene güzeldi. Toplumsal batıl inançları takmasam da kendi paranoya batıl inançlarına sadakatle bağlı biri olarak, yine en arka sıraya kalmamak için (Gerçi 10. sınıfta da gidip büyük bir kıvançla en arkaya sıraya oturan, ilk günler yer değiştirmek için yalvaranlara aldırmayan da bendim - kendi kuyumu kendim yazmışım resmen.) ilk gün erkenden kalkmam boşa çıkmamış demek. Gerçi sade ondan değil, şans da yanımdaydı bu sene, geçen seneki sınıftan bir kişi dışında sevmediğim hiçkimseyle aynı sınıfta olmadığım gibi, sevdiğim insanlardan hiç değilse birkaçıyla olmam büyük şanstı. Öğretmenlerim de önceki senelere göre daha iyilerdi. Bu sene çok güzel anılar biriktirdim. (Bunları şimdiye dek hiç anlatmamamın sebebiyse, yine şu paranoya batıl inançlarım... Derdim ama bu sefer tıbbın havalığı arkasına saklananamayacağım: Toplumsal batıl inançların anası olan "NAZAR" tabii ki de.) Okul bahçesinde paylaştığımız duygular, düşünceler... Bunlar bile çok güzeldi ama benim en sevdiğim anı, 19 Mayıs kutlamaları. Normalde bu tür milli bayramlar son derece cansız ve monoton bir şekilde kutlanır ya da milli değerlerimiz giderek değersizleştiği için öyle olmaya başladı, bilmiyorum. Neyse işte, bu sene bizim okuldaki kutlamalar; 9. ve 10. sınıfların "okulun hayrına" diye hazırlayıp kimseye haber vermeden çoğunu kendileri bitirdiği halde en azından arta kalanları tırtıklayabildiğimiz yemekler, yine 9'larla 10'ların hazırladığı gerçekten birbirinden güzel ve eğlenceli dans gösterileri, topluca marş okuma, [Bu tür herkesin yüksek sesle şarkı söylemesini içeren aktiviteleri -konserinden tut bildiğimiz törende İstiklal Marşı okumaya kadar- çok seviyorum çünkü şarkı söylemeye bayılıyorum ama sesim güzel olmadığı için söyleyecek pek fırsat da çıkmıyor haliyle (Hatta söylemeye kalksam susturuluyorum), halbuki herkes söylerken istediğim kadar bağırarak söyleyebiliyorum ben de! Bir de, garip bir şekilde çok seviyorum marşları - çoğu kişi müzik öğretmeninin zoruyla söylerken ben şevkle söylüyorum, gören de milli duygularımın çok güçlü olduğunu filan sanır herhalde.), yarışmalar ve en çok da sık sık çıkan öğretmenlerle dalga geçme fırsatlarıyla çoook eğlenceliydi. En güzel anı ise birinin gelip elimize pamuk şeker tutuşturması üzerine neşelenip sonra acıklı bir parça çalması üzerine bir anda duygulanan dört kız birbirimizi kucaklayıp o cümbüşün ortasında "SİZİ ÇOK SEVİYORUM, DAİMA BÖYLE KALALIM!" gibi şeyler haykırarak ağlamaya başladık. Düşününce hem feci komik, hem de tam anlamıyla duygusal bir andı - hepimiz arkadaşlık duygusuyla sarmalanmıştık resmen. O an birisi fotoğrafımızı çekseydi çok güzel olurdu ama kimse çekmedi. Olsun, yok ziyanı. Benim kalbimde hep duracak bir fotoğrafı. (Bakın, hatırlayınca yine o şapşal duygusallığın içine sürüklendim işte.) Hep olmasa da yerine yenilerini koyacak kadar uzun bir süre duracağı kesin en azından...



Bir o kadar durmasını istediğim bir başka anıysa; bir okul etkinliği için eski okul kıyafetlerini giymemiz. Şey, tam olarak eski okul kıyafetleri sayılmaz. Yani gerçekten bir zamanlar öğrenciler tarafından giyilmiş üniformaları giymedik (Daha fazla arasak onları da bulurduk gerçi.), eski fotoğraflara bakıp ailemizden topladığımız eski kıyafetleri onlara benzetmeye çalışarak bir şeyler uydurduk. 4 kişi öğrenci, 2 kişi de öğretmen kılığına girdi. Aslında ben bu 6 kişilik grupta olmayacaktım, haliyle sınıfın güzel kızları oluşturacaktı bu grubu. Fakat kıyafetleri toplayan kişi ancak büyük beden kiyafetler bulabilip etkinliğin yapılacağı gün "Alice, bu kıyafetlerin içinde kaybolmayacak kadar şişko kızlardan biri de sensin, lütfen içine girer misin?" diye gelince ben de kendimi içinde buluverdim... "Peki o kıyafetleri giyip ne yaptınız?" diye soracak olursanız; aslında yapmamız gereken tek şey "kenarda durup güzel görünmek" ve öğretmenlere bizi üniforma içinde görmenin tadını çıkarttırmaktı (Çünkü çoğu lisede olduğu gibi bizimkinde de okul kıyafetine göre giyinen yok - gerçi ben giyiniyorum, başka hiçbir ortamda verilmeyen "her gün aynı kıyafeti giyebilme" sosyal izninin ayrıcalıklarını bir kenara itmek çok saçma geliyor bana ama önceliği gösteriş olanların çoğunluğunu düşündüğümde, çoğu kişinin farklı kıyafetler giymesi de anlam kazanıyor.) ve bunları da yaptık fakat işi eğlenceli yapan uydurduğum öykünün sandığım ya da korktuğumun aksine garipsenmeyip bir oyuna dönüştürülmesineydi... Öyküye göre 4'ümüz yatılı bir okulun öğrencileriyiz, öğretmen olan 2 kişi de müdür ve müdür yardımcısı. 4'ümüz de ayrı tip psikopatlar olduğumuz için, okulda bir takım cinayetler işliyoruz ve aramızdan biri (en masum yüzlü olanımız) aslında başta bizim suçlarımızı ispat etmeye çalışarak "dedektif" rolünü görüyor ama hoşlandığı çocuk bir başka kızla çıkmaya başlayınca yandereye bağlayıp o da aramıza katılıyor... Müdür ile müdür yardımcısı ise aslında cinayetleri işlediğimizden haberdarlar fakat hem okulun adına leke sürülmesi hem de zengin ve saygın ailelerimizin korkusuyla hiçbir şey diyemiyorlar... Ama diğer sezonda ortaya çıkıyor ki asıl sebep ONLARIN DA PSİKOPAT OLMASI!!! (Aslında müdür yardımcısı bir süre sonra psikolojikman çöküyor ama bu katliama artık bir dur demek için müdüre gittiğinde, müdür onu da öldürüyor... Bilirsiniz, aralarında bir chaotic good-chaotic evil dinamiği oluşturmak iyi bir fikir gibi geldi...) İşte bu saçma fakat eğlenceli hikayeyi, etkinliğin geçtiği ortam da uygun olunca fotoğraflar ve videolarla birleştirerek epey eğlenmiştik o gün.



Bunlar en çok eğlendiğimiz zamanlardan ikisi ama arkadaşlıklarda eğlenmekten daha önemli şeyler olduğunu düşünüyorum. Bunalımlı biri olarak asla "eğlence" hissini tam olarak yaşayamıyorum zaten, her zaman hayatın bu eğlencenin intikamını bir şekilde alacağı korkusuyla birlikte geliyor benim için "eğlenmek." Mesela birlikte en çok eğlendiğim insanlar ortaokul arkadaşlarım çünkü onlarlayken hiç "garipsenme" gibi kaygılarım olmuyor, hayal gücünün dilediğince vahşileşmesine izin veriyorum. (En acayip anılarımızı paylaştığımız insanlar, "garipsenme" gibi bir korkum olmuyor haliyle.) Ama daha derin bir duygu paylaşımımız olmuyor, daha da kötüsü, eğlence yoksa aramızdaki bağ tamamen kuruyor. Aslında tam olarak böyle değil, onlara da haksızlık etmeyeyim. Şimdiki duygularımın etkisiyle söyledim bunu, kabul. Çünkü şöyle bir mesele var ki; tatile gidiyorum ve şu an bu yazıyı otobüste yazıyorum, arka koltukta oturan çocuksa bu ortaokul arkadaşlarımdan biri. Hatta içlerinden en yakın olduğum. Hatta 1-2 ay öncesine dek kendisinden direk "en yakın arkadaşım" diye bahsediyordum. Oysa şu anda konuşmuyoruz bile. Eh, sabahın 4'ünde (tam olarak 04:08) konuşmaya kalkmamız uygun kaçmaz tabii ama... Birkaç haftadır konuşmamışken birdenbire garda karşıma çıkıp, üstüne bir de aynı otobüse binip, yetmezmiş gibi tam arkamda oturup gene bir yabancı gibi olunca biraz duygulanıp saçmaladım işte. Ona en yakın arkadaşım dememin de bir sebebi vardı sonuçta. Ve öyle demeyi kesmemin de.

Neyse, dönelim lise arkadaşlarıma. Gelmediğim günler yok yazmayı unutacakları kadar (Tabii bunun istediğim kadar okulu asmada çok işime yaradığını inkar edemem. Öte yandan, görmezden gelinmesem okulu bu kadar sık asmak da istemezdim. Yani okulu asmamı sağlayan şey aynı zamanda da okulu asmamın nedeni. Şu havalı tabirlerden hangisi uyar buna, paradoks mu?) yok sayıldığım 10. sınıftan, dışarı çıkarken, fotoğraf çekilirken ya da buluşma ayarlanırken mutlaka çağrıldığım 11. sınıfa aslında tamamen onlar sayesinde geldim. (Çünkü 11. sınıfın ilk günü sınıfa girdiğimde kendimi yine hiç kimseyle konuşmayacağım ve var olmayan kız olacağım bir okul yılına hazırlamıştım - bu kadar yanıldığım için daha fazla mutlu olamazdım.)  Hiçbir zaman hiçbir şeyden tam olarak emin olamıyorum ama sanırım yine de buna"hayat gelişmesi" denir, değil mi? Tabii ki depresyonum tam olarak geçmiş değil. (Ne yazık ki.) Kimseden rahatsız olmasam da hala insanlardan uzaklaşıp yalnız kalmaya ihtiyaç duyduğum anlar oluyor. Ama arkadaşlarım bunu anlıyor, beni böyle kabulleniyorlar. Bahçede kendi başıma kitap okurken ya da müzik filan dinlerken gördüklerinde bazen el sallayıp geçiyorlar, bazen de bana katılıyorlar ve yalnız olmaya düşündüğüm kadar ihtiyaç duymadığımı fark ediyorum... Bazen yanağıma kondurulan sürpriz bir öpücük, depresif düşüncelerin başıma dadanan kara bulutunu dağıtıyor. Bazen anlayışlılıklarını sınayıp düşünce ve duygularımı onlara açmaya bile cesaret ediyorum. (Merak ediyorum da, bir gün bunu şüphe duymadan yaptığımda bu blogu bırakır mıyım?) Tabii yakın arkadaşlarımdan bahsediyorum, HERKESTEN değil (Sanırım öylesi geçin benim gibi sosyal sıkıntılarını aşma yoluna yeni giren birini -yani umarım?-, şu sosyal böcükler için bile mümkün olmasa gerek bu.) ama şunu da söylemeliyim ki, sınıfta beni rahatsız eden kimse yok. Yani beni garipsediklerini biliyorum ama şakacı bir tavırla yüzüme de söylediklerinden dolayı; duymadığımı sandıkları fısıldamalarla kıkırdamalar eşliğinde görmediğimi sanarak garipseyici bakışlar atmak ya da konuşmaktan kaçınmak, konuştuklarında da gözlerini kaçırmak ya da savunmacı bir ses tonuyla konuşmak gibi geçen seneki sınıf arkadaşlarımın yaptığı kaba davranışlardan dolayı değil. Sınıf içi sohbetlere dahil ediliyorum, alınan kararlarda fikrim soruluyor. Dahası, tesadüfen bu sene herkes çok arkadaş canlısı çıktı - zorunluluk dışı bile bir sohbet etmediğim kimse olmadı. Ha, size çok normal gelen düşünce ve davranışların başkaları tarafından garipsenmesi kaba şekilde yapılmadığında bile üzücü ama ne yapalım, ne ben ne de onların farklılığa karşı olan tavırları değişmeyeceğine göre daha iyisi şamda fıstık. Onları SEVİYORUM.


Ama yaz tatili başladığından beri bırakın buluşmayı, doğru düzgün konuşmadık bile. Neden?  Çünkü yazın ruh emici güneş ışınları bende hiçbir şey yapacak enerji bırakmıyor. Ders çalışmayı robotik bir görev bilinciyle yerine getirebiliyorum, yemek yemek ya da su içmek gibi hayati ihtiyaçları da. (Ki ders çalışmak da artık hayati ihtiyaçlardan biri sayılır.) ama diğer şeyler?  Örneğin kitap okumaya niyetlenip kendimi lavabo ovarken buluyorum. Resim çizmek için masaya oturup kalemleri dikey olarak diziyor ve sırayla ilk hangisinin düşeceğini tahmin etmeye çalışıyorum. Arkadaşlarıma "N'aber" ya da "N'apıyorsun" gibi mesajlar atıyor ama sonrasında arkadaşlarımın varlığını bile unutuyorum, saatler sonra gene aynı şeyi yapmak üzere mesajlaşma uygulamasını açtığımda ise, bir bakıyorum ki verdikleri yanıtı görmüş (Mesajlaşma uygulamasına göre tabii, malum, teknoloji henüz bakmakla-görmek arasındaki farkı ayırt edebilecek kadar gelişmedi ve umarım gelişmez de, o zaman insanlık diye bir şey kalmayacak çünkü ve robotların büyük bir hayranı olduğum söylenemez doğrusu.) ama üstüne bir şey yazmamışım ve çoktan "görmüş" olduğum için o an da yazamıyorum. Çünkü sıcak. Çok sıcak. Fazla sıcak.

Sıcak, benden sadece vücudumdaki suyu değil, beni de alıyor. Bu yazıyı yazmamın sebebi de bu. Hayır, aslında yazıyı yazma gerekliliğini, zorunluluk demek için bile çok kuvvetli bir şekilde hissettiğim için yazıyorum bunu. Ama işte bunun sebebi de kendimi kaybetmiş olmam. Paylaşma gereği duyduğum hiçbir düşüncem olmamasına rağmen bu yazıyı; Temmuz-Ağustos aylarının usandırıcı, kudurtucu, ürpertici sıcağı içinde kaybettiğim kendime bir çağrı olarak yazıyorum. Aslında kendim hakkında yazmak istememiştim, yine bir Death Note analizi yazacaktım ama araya tatil girince o iş kaldı. (Çünkü önce biraz mangayı karıştırmam gerekiyor.) Tatillerden hiç hoşlanmam. Tatil derken; denize girmeli olandan bahsediyorum - okula gitmemeli olandan değil. Okula gitmemekle ilgili hoşlanmadığım hiçbir şey yok. (Gerçi okul zamanı sosyal olarak daha aktif ve zihnen, hatta muhtemelen fiziken de daha sağlıklı olduğum bir gerçek. Ama bunların o berbat "zorunluluk" baskısı altında gerçekleşmesi, iyi yönlerini götürüyor. İyi de, zorunluluk olmadan bu iyi yönler de olmaz ki. Öfff, hayatta paradoks olmayan hiçbir şey var mı?)  Aslında denize girmekle ilgili de hoşlanmadığım bir şey yok. Tersine, yüzmeyi çok severim. Eğer bizim de yazlığımız olsa yüzmeli  tatilleri de severdim muhtemelen. Çünkü yazlığı;  yılın büyük kısmını geçirdiğin yerden farklı, genelde bir tatil beldesinde bulunan ama tıpkı ev gibi, dilediğince kullanabileceğin sana ait eşyalarla döşenmiş bir yer olarak hayal ediyorum. Yani denize girmediğin zamanı; plajda ıslak tenine yapışan kum için zamk görevi gören kavurucu güneşin altında rahatsız edici bir şezlongda oturarak geçirmek zorunda kalmadığın, istediğin zaman eve çıkıp her zaman yaptığın rahatlatıcı şeyleri [Çizmek, düzgün bir wi-fi'yla internete bağlanmak, bir şeyler izlemek... Gerçi evdeyken bunları mı yapıyorum? Hayır! Vaktim genellikle kafamı etlerin çözülüp annem "SALMONELLA!' diye haykırmaya başlayana dek dondurucunun içinde tutmak ya da penceremin perdesi uçuşmasın diye (Çünkü pencerem tam sokağa bakıyor ve perdenin benim uygunsuz bir anımda uçup odamı ifşa etmesi tam bir felaket olur.) üstüne ağırlık yapan şeyler koymaya çalışmak gibi son derece anlamlı uğraşlarla geçiyor. Gerçi yaptığım diğer şeylerle kıyasla bu sıcaklığa verdiğim mücadele destan gibi kalır. Anlatmak için tek kelime bile harcamaya kıyamayacağım kadar saçma şeyler bunlar zira. Sadece geçen gün turkuaz renkli çamaşır selesini başımdan aşağı geçirince "bir gölün ortasında tutsak bırakılmış ve ejderhalar -ama ÇİN ejderhaları- tarafından korunan bir prenses olma" hayaline kapılmam güzeldi. "Kapılmak" çok iyi bir kelime tercihi oldu çünkü seleyi kafamdan çıkardığımda adımı seslenen anneme bile tepki veremeyecek kadar kapılmıştım hayale. Ama bu güzeldi, hem de çok. Uzun zamandır gördüğüm en masum ve güzel şeydi, zihnimi örümcek ağları gibi saran o pis illüzyonları birkaç dakikalığına da olsa sildi süpürdü. Bunu unutmamalıyım. Zaten o yüzden burada anlattım ama kelimelere dökmek yeterli değil, mümkünse çizmeliyim de. Deneyeceğim.] yapabileceğin bir yer... Gerçi tatiller hiçbir zaman öncesinde hissettiklerime değecek kadar kötü geçmiyor, şu ya da bu, her zaman güzel yönleri oluyor. Hiçbir şey olmasa işin "yol" kısmını her zaman seviyorum çünkü "yolculuk etmeyi" seviyorum. Yeşilin durmadan değişen farklı manzaraları önünde kitap okumak ya da müzik dinlemek çok hoşuma gidiyor. Bıraktığım yerdeki düşünce ve hisler de o yer kadar uzaklaşıp yenilerine taşıyor beni. Bu tatile çıkarken yaptığımız sadece 5 saatlik bir gece yolculuğu olduğu için pek tadını çıkaramadım ama önceki tatilin yolculuğu muhteşemdi. Yollardaki absürt hız sınırları (Mesela 5-10 metre aralıklarla konulmuş, sırasıyla 50-70-90'lık hız sınırları gibi...) sağolsun 10 saatlik; yeşilin binbir çeşit haliyle bezenmiş dağlar, ovalar, ormanlar ve berbat coğrafyamın yetmediği başka coğrafi şekiller arasında geçen muhteşem bir yol... Evet, bu sene iki kez tatil yaptım bu arada çünkü babam ve eşi, bağlantıları olduğunu kabul edebilecekleri kadar zayıfladığım için eşinin memleketine giderken seneler sonra beni de götürmeye karar verdiler. Ben de annemin tüm itirazlarına rağmen kabul ettim. Çünkü 1-Eşin memleketi Karadeniz'de ve ben daha önce yeşilliğiyle ünlü Karadeniz'i hiç görmedim ve 2-  Aslında tatillerden hoşlanmamamın bir sebebi de hep annemin direktifleri doğrultusunda geçmeleri ki aile reisinin o olduğunu göz önünde bulundurursanız bu normal ama yine de hoşlanmama hakkım var. Babamlarlaysa istediğim gibi hareket edebiliyorum çünkü bu onlardan uzak hareket etmem anlamına geliyor ve bu onların da istediği zaten. Belki bu size üzücü gelmiş olabilir ama yemin ederim, annemin aşırı ilgisinden sonra babamlarım umursamazlığı, kızgın kumlardan serin sulara etkisi yaratıyor ve pek aldırmıyorum, tabii bu umursamazlık kötülüğe dönüşmedikçe çünkü Eş'in ne zaman dikenlerini göstereceği belli olmuyor... Du. Bu tatilde, bana karşı sadece umursamaz ve hatta bazen iyiyken bile bir anda aşağılayıcı ve soğuk olmasının sebebini keşfettim çünkü.

Tatil başladığında her şey yolundaydı. Havadan sudan konuşmalara beni de dahil ediyor, hatta bazen direkt benimle bile konuşuyordu. Bana etrafta sevdiği şeyleri filan gösteriyor, hakkındaki düşüncelerini anlatıyordu. Tatilin 2. gününde regl olunca, kendimi rezil etmeden denize girebilmem için bana yardım bile etti. (Gerçi ben denize girmek yerine vaktimi daha çok okumakla ve yengeçlerin basitçe deniz örümceği oldukları teorim üstünde çalışarak geçirdim.) Sonra bir gün babam, çocuklarını umursayan ya da umursamayan tüm anne-babaların bilgilerini kendi kanlarına aktarma gibi ölümsüzlük arzusu bazlı son derece doğal bir ebeveynlik içgüdüsüyle bana çok sevdiği bir aktivite olan kürek çekmeyi öğretmek istedi. Bense fiziksel aktiviteler konusundaki beceriksizliğimin doğurduğu rezil olma riski yüzünden kabul etmek istemedim önce. Ve doğrusu, uzun yıllardır babamla hiçbir şey paylaşmamıştım. Eskiden birlikte pek çok şey yapardık ama artık değil. Bunu kabullenmek, o şeyleri geride bırakmak benim için zor olmuştu. Bu kadar zor vazgeçtiğim bir şeyi tekrar yapmak gözümü korkutuyordu. Ama eskiden paylaştığımız şeylerin aklımın bir köşesinde kalan silik anıları, sonunda kabul etmeme neden oldu ve yıllar sonra, hiç beklenmedik bir şekilde tekrar eğlendik. Tabii kürek çekmenin de fiziksel aktiviteler konusundaki beceriksizliğime bir istisna olmadığı kanıtlanmış oldu, denize düşerken salı da alabora ettim ve babamla birlikte kahkahalara boğulduk. Şimdi bu benim için buruk ama eğlenceli bir anı olarak kalabilirdi, eğer her zamanki anime kahkahalarımı atsaydım (Bilirsiniz, şöyle -> ^^D). Ama o an gözümü açıp O'na bakma gafletinde bulundum. Ve o da bize bakıyordu. Hayatımda hiç kimsenin bana baktığını görmediğim kadar kötücül bakışlarla.

Tıpkı beklediğim gibi bu olayı takip eden birkaç gün boyunca kötüydü. Sonra bir ara düzeldi ama gene bir şey oldu: O mutfaktayken kız kardeşi, annesi, babam ve ben salonda oturuyordu. Kardeşi kalkıp babam hariç herkese dondurma getirince babam yüzünde şapşal bir ifadeyle "Nerede benim dondurmam?" diye bakındı, ben de biraz kız evlatlık yapıp ben getireyim dedim. Kalkıp mutfağa gittiğimde "Ne işin var burada?" diye sordu, babama dondurma almaya geldiğimi söyleyince de bir an baktı ve "Tamam, ben hazırlayınca çağırırım seni, götürürsün" deyip içeri yolladı. Birkaç dakika sonra çağırdığında yanına gittim, kaseyi "Al, BABANIN dondurması" diyerek bana uzatıp salona gitti.

Şimdi eğer bu kişinin babasıyla kötü bir ilişkisi olmuş olsa, benim de babamla iyi bir ilişki kurmamdan hoşlanmamasını anlayabilirdim. Ama tatil boyunca ağzından çıkanların resmen %70'i babası hakkındaydı. Onu ne kadar sevdiği, birlikte yaptıkları... Evleri ikisinin fotoğraflarıyla doluydu. Yol boyunca bile sürekli "bu şarkıyı babama adıyorum" deyip "Balıkesir" şarkısını çalıp durdu. Yani babasıyla ne kadar iyi bir ilişki olduğu rahatlıkla anlaşılıyordu. Ha, kendi çok değer verdiği babası öldüğü için beni kıskandığından yapmasını da anlayabilirdim. Ancak bu, babasının ölümünden çok daha öncesinden beri sürdürdüğü bir muamele. Kısacası kendisinin babasıyla müthiş bir ilişkisi olmuş ve benim bile anlayamadığım kadar hastalıklı bir sebepten ötürü benim buna sahip olmamı istemiyor.

Babamla O'ndan önce bile hiçbir zaman mükemmel bir ilişkim olmadı, ben hiçbir zaman şu "babasının kızları"ndan biri olmadım. Yani aramızdaki, onlardan birinin kıskanacağı türden bir ilişki değildi asla. Ama şu ankinden çok daha iyiydi. Şu an, iki yabancıdan farksızız ve artık buna üzülmeyecek kadar alıştığım halde, dışarıdan baktığımda aslında acıklı bir durum. Tabii bunun suçu, sadece O değil. Babamda da suç var, bende de. O ikisini umursamadığım için, bana yaptıklarını da umursamadım ve bana yapıldığı için değil, sırf böyle bir şey yapılmasına bile karşı çıkmam gereken şeylerin bizzat kendime yapılmasına göz yumdum. Babam kendi kızına yapılmasına göz yumdu. O kadın da bunları yaptı. Neden? 12 yaşında psikolojikman tam bir çöküş yaşadığım dönemde bir kere ona "aptal" dediğim için mi? Öyleyse iyi ki de yapmışım çünkü bunu takan bir yetişkin aptaldır. Sürekli çevresindekilerin dedikoduculuğundan yakınıp vaktini komşuları dikizleyerek geçiren biri aptaldır. Bir babayla-kızının iyi bir ilişki kurmamasını isteyen biri aptaldır. Eh, böyle bir kadının buyruğunda yaşayan bir adam da aptaldır. Bu yüzden onları umursamıyorum zaten. Tatilde de umursamadım, zaten sırılsıklam aşıkken onları umursayacak halim de yoktu.

Evet, aşık oldum. Hem de sırılsıklam. Ben "yangın olmak" terimini tercih ederim. Çok tutkuludur, yaşadığım aşkı yansıtan şekilde. Benim gibi aşkı küçümseyen biri için beklenmedikti haliyle, bakın yine yangın gibi işte... Hani bazı aşk romanlarında bu tür "sert kız"lar vardır ya, roman bunların aşklarını inkar etmeleriyle geçer, sonunda da kendilerini onlara aşklarını kabul ettirmeye çalışan delikanlının kollarına atarlar. Kabul etmeliyim, benim durumum bundan biraz daha garipti. Çünkü gönlümü yakışıklı bir delikanlı ya da hatta güzel bir kıza bile kaptırmadım. Gittim, bir kitaba kaptırdım. Evet, ben bir kitaba aşık oldum.

Kitaptaki herhangi bir karakterden söz etmiyorum. Kafka, Nakata Amca, Oşima, Saki Hanım ya da başka bir karaktere aşık olmadım. (Gerçi Oşima, Holden Caulfield'dan sonra en sevdiğim roman karakteri olabilir. Muhteşem biriydi gerçekten. Herkesin hayatında isteyeceği türden.) Bütünüyle kitaba aşık oldum ben. Aslında bırakın aşık olmayı, bu kitabı seveceğimi bile düşünmemiştim. Sebebi de kapağıydı. Murakami'nin okuduğum diğer tüm kitapların kapakları güzeldi, şimdi Zemberekkuşu'nun Güncesi'yle karşılaştırdım, aynı kişi tarafından tasarlanmışlar aslında ama onun renkleri olsun, görseli olsun, kitapla son derece uyumluyken, bunun ne renklerini, ne de görselini beğenmedim. Kitaptaki önemli figürlerden biri olan karga motifi iyi düşünülmüş ama o çocuğun suratı olmamış ve parlak kırmızı-gri yerine daha pastel renkler kullanılması gerektiği taraftarıyım. Hatta biri parlak, diğeri pastel renkler bile kullanılabilirdi. Gerçi herkes bir kitabı farklı algılar. Belki de kapak tasarımcısı bu kitabı pek sevmemiş, grinin iç karartıcılığı ile kırmızının vahşiligini yakıştırmıştı ona. (Kitaba aşık olan bense, en sevdiğim renk olan maviyi layık görebilirdim yalnızca.) Kitabın iç karartıcı ve vahşi yanları olduğu su götürmez ama Murakami'nin her kitabında vardır bunlar. Hayatta olan her şey vardır onun kitaplarında. Bu kitabı okuyana dek, henüz tüm kitaplarını okumamış olmama rağmen Zemberekkuşu'nun Güncesi'nden daha fazla sevebileceğim bir kitabı olmayacağına dair, hiçbir temele dayanmayan ama buna rağmen çok güçlü bir inanışım vardı. Bu kitap, bu inanışı bozdu mu, emin değilim. Aslında ikisine karşı duyduğum hisler biçimce çok farklı. ZG'ye aşık olmadım ama bu kitaba oldum, bundan eminim. Kitaba tatile çıkmadan önce başlamıştım ama yarısından çoğunu tatilde bitirdim. En önemli hislerin ortaklıklar üstünden kurulduğuna inanırım, beni bu kitaba aşık eden de kendi hayatımla bu kitaptaki hayatın çakışmasıydı belki de. Hayatın değil de, atmosferin demek daha doğru olacak. Yani ana karakterin hala dünyayla bağlarının olduğu kısımları okurken ben de kendi dünyamı temsil eden bu şehirdeydim, dünyevi bağlarının zayıfladığı kısımları ise kendi dünyamdan kilometrelerce uzaktaki sakin kumsallarda ve ıssız ormanlarda okudum. Ana karakterin ruhu sahilde kalan sevdiğinden yayılan titreşimlere kapılmasını okurken, ben de sahilde, suya soktuğum ayaklarımın dibinde dans eden yengeçlerin yaydığı titreşimleri hissediyordum. Ana karakter kalbini sembol eden (ya da etmeyen) ormana daldığında, ben de ormanın birinde, kalbimle başbaşaydım ve karakterle aynı sessizliğin içinde aynı müzikleri dinliyorduk. (Radiohead'in Kid A albümündeki parçalarla Coltrane'in "My Favorite Things" yorumu.) Bu bende çok özel bir his doğurdu (Neredeyse erotizm diyeceğim ama erotizm, fiziksel aktivitelerle bağlantılı olduğuna göre o olamaz. Yine de, bu hissin o hisle aynı yapıtaşının farklı dizilişinden oluştuğunu sanıyorum.) ve bu özel his sayesinde bu kitapta okuduklarım da değerli anılara dönüştü. Oşima'nın farklı olmak hakkında söyledikleri. Nakata Amca'nın tatlı sohbetleri. Oşima'nın özgürlük üstüne demeci.Tır şöförü Hoşino'nun bir klasik müzik parçasıyla müziğin büyüsüne kapılışı. Tüm bunlar, eski bir sevgiliyle yaşanan anılar gibi benim için. Eski sevgili diyorum çünkü tabii ki bu aşk devam etmiyor. Ne zaman başladığını anlamadığım gibi ne zaman bittiğini de anlamadım. Geçen bir arkadaşla aşk hakkında konuşuyorduk (geçenlerde dediğim kim bilir ne kadar zaman önce), bahsettiği şeylerin yakın geçmişten tanıdık geldiğini fark ettim. Önce kaynağını bulamadım, sonra yakın zamanlarda bana en çok duygu yaşatan şeyi düşününce bu kitabın adı geldi aklıma ve parçalar yerine oturdu. Bu arada, kitabın adını merak edeniniz olmuştur belki. Öyleyse size önerim araştırma yapmanız, verdiğim yeterli ipucu sayesinde kolayca bulursunuz zaten. Derdim bulmanız değil, sadece söyleyen ben olmak istemiyorum. Çünkü eski sevgiline çöp çatanlık yapmak gibi bir şey olur bu ve kimse eskiden kendisine ait olan bir şeyi kendi isteğiyle başkasına vermek istemez.

Bu tatili yabancıların deyimiyle "emotional rollercoster" olarak aktardım ama içindeyken hiç de öyle hissettirmemişti, gayet huzurlu ve güzel bir tatildi. Tabii babamla Eş'in sinir bozucu tavırlarını saymazsak ki kast ettiğim bu tavırların tüyler ürperten genel nedeni bile değil, insanlar hakkında durmaksızın yaptıkları eleştiriler. (Hele de bunları ben küçükken dedikodu en nefret ettiği şey olup azıcık sınıfımdakilerin gıcıklığından bahsetmeye kalksam hemen beni dedikodunun kötü olduğuna dair ahlak dersleriyle susturan babamdan duymak.) Yok şu kadının giydiği hiç yaşına uygun muymuş, yok şu adam da ne biçim yürüyormuş... Üstelik onlara "Yeter, bırakın artık sıradan insanları çekiştirmeyi" dediğimde beni o sırada olduğumuz yerde "unutacak"  kadar bozuldular. Ama iyi oldu

Her neyse, yeni döndüğüm tatil de yine öncesinde hissettiğim huzursuzluğa değmeyecek kadar güzeldi. Bu arada evet, bu yazının bir yerini yazdığım otobüste bu tatile gidiyordum ve tatilden döneli 3 GÜN olmasına rağmen yazı hala bitmedi. Ağustos olmadan bitirmeyi planlıyordum bir de... Çünkü hiçbir şey yapmadığım halde Temmuz'da sadece tek bir yazı eklemem, inanılır gibi değil. Ama bugün mutlaka bitireceğim, kafama koydum. Saat şu anda tam 23:51, yani 9 dakikam var ve şu son cümleleri hızla yazabilirsem biter. Daha önce tembellik etmeyip bir tanecik yazı eklesem şuradakilerin hiç değilse bir kısmını dökmüş olurdum, bu da yazması da okuması kadar meşakatli bir yazı olmazdı. Üstelik hiç beklemediğim kadar kişisel oldu. Yani başka insanların hayatlarına dair yazılarını okumayı çok seviyorum (Yedikleri, izledikleri gibi yaptıkları basit şeyleri okumak çok hoşuma gidiyor.) ama kendi yaşamından söz etmek hoşuma gitmez bile değil, sadece yaşarken umursamadığım şeyleri neden yazıya dökeyim ki? Ama bu sefer öyle oldu işte... Tamam, ŞİMDİ GİDİYORUM ÇÜNKÜ SAAT 23:58 VE BU YAZIYI BUGÜN BİTİRMEK İÇİN SON DAKİKA YAYINLAMA RİSKİNE ATAMAYACAĞIM KADAR AZMETTİM!