11 Eylül 2016 Pazar

Taşra ve Vampirler



Köy yaşamı ne güzeldir değil mi? Yeşillikler içinde, sessiz sakin, herkes birbirini tanır, birbirine destek olur...

YANLIŞ!

Köy yaşamında sükunet, rollere dayalıdır. Herkes kendisine biçilen rolü oynadığı sürece, her şey yolunda gider. Ama bu tamamen sahte bir sükunet olduğundan, dışarıdan gelen en ufak bir tehdit karşısında kolayca yıkılabilecek kadar kırılgandır da. Hele ki bu tehdit vampirler olsun.

İşte Shiki bunu konu alıyor. Sotoba adlı küçük bir köyde huzuru vampirler tarafından bozulur. Eğer hiç huzuru olmuşsa tabii. (Sanırım bu spoiler sayılmaz, yani köye yeni taşınan gizemli yabancıların vampir oldukları bir bakışta anlaşılıyordu bence.)

Bu animeyi seveceğime hiç ihtimal vermemiştim. Bunun başlıca sebebi aslında birkaç sene önce de başlamış olup  çizimlerin ve özellikle aşağıdaki karakterin iticiliğine dayanamayıp bırakmış olmamdı.

    shiki masao ile ilgili görsel sonucu

Görüntüsü ama daha çok da kişiliği açısından tüm animeler arasındaki en itici karakter olabilir gerçekten ama nedense bu sefer animeyi bırakma sebebi olacak kadar itici gelmedi. Hatta o kadar iticiydi ki bu iticiliğin bir süre sonra sempati uyandırdığını itiraf etmeliyim. Ama ondan diğer karakterlerle birlikte az sonra söz edeceğiz. 

Animenin çizimleri gerçekten çok itici. Özellikle de saçlar. Karakterlerin bir kısmı hayal gücünü aşan saç kesimlerine sahipken geri kalanının saçları da saçak gibi, şahsen beni çok rahatsız etti. (Sadece Ozaki'nin saç stilini beğendim ama onun görüntüsüyle ilgili her şeyi beğendim zaten.) Sanırım bu garip saç stilleri ilgi çekmek için bir taktik ama karakterlerin farklı stillerde çizilmiş olmasının ardında yatan neden hakkında bir fikrim yok, üzgünüm. (Yani ana karakterlerden bazısı düz anime stilinde çizilmişken bazısı daha gerçekçi bir stilde, yan karakterler ise hepten gerçekçi stilde çizilmişti.)

shiki hairstyles ile ilgili görsel sonucu


Ama animeye yeni bir şans vermemi sağlayan da bir bakıma ilk seferinde bırakmama sebep olan bu çizimler oldu. "Böyle çizimleri olan bir animeye bu kadar değer veriliyorsa, o anime de mutlaka izlemeye değer bir şeyler olmalı" diye düşünerek, korku temalı bir şeyler izleme isteğimin de etkisiyle tekrar başladım ve tahminim doğru çıktı, yani bu animeyi izlemenize çizimlerinin  engel olmasına kesinlikle izin vermeyin. Bu uzunlukta (22 bölüm) bir animeyi bu kadar kısa sürede bitirdiğim ilk sefer oldu: 3 gün. Normalde bir animeyi izlemem ne kadar uzun sürüyorsa o kadar sevdiğim anlamına gelir aslında çünkü bırakacağı boşluk gözümü o kadar korkutur ama Shiki'nin öyle heyecanlı bir kurgusu var ki bitirmediğiniz sürece boşlukta kaldığınız bir anime.

Elbette sıkıcı kısımları var ama bu sıkıcı kısımlar aslında hikayedeki can sıkıntısını aşılıyor izleyiciye. Bana göre animenin en başarılı yanı, karakterlerin duygularını izleyiciye yansıtabilmesi. Örneğin, bildiğiniz gibi bu bir korku animesi, haliyle "korkutucu" sahneler de var. Bu korkutucu sahnelerde kendim korkmasam bile sahnedeki karakter için korktum. (Zaten bana kalırsa korku filmlerinin yapması gereken bu, izleyiciyi korkutmak değil, karakterin korkusunu hissettirebilmek.) Ya da karakterlerle birlikte ben de bir çözüm önerisi aradım ve onlarla birlikte ben de çaresizliğe kapıldım. Ve karakterlerin birbiri ardına ölmelerini izlerken Sunako'nun ölüm hakkındaki meşhur sözünü bütün kalbimle hissettim: 

"Ölüm herkes için korkunçtur. Genç ya da yaşlı, iyi ya da kötü, hepsi aynı. Ölüm tarafsızdır. Özellikle korkunç ölüm yoktur. İşte bu yüzden ölüm çok korkutucu. Kişiliğin, servetin, güzelliğin... Söz konusu ölüm oldu mu hepsi önemsiz." 
Evet; genç-yaşlı, güzel-çirkin, iyi-kötü - her türlü karakterin ölümünü izliyorsunuz ve hepsi de eşit oranda korkunç.

Bu arada Shiki kesinlikle gözünüzün yaşına bakmıyor, yani izleyiciyi tatmin etme amacıyla ilerlemiyor. Ayrıca hiç beklemediğim kadar derin karakterlere sahip, uzun zamandır rastlamadığım türden. (Ama korku filmi izlerken karakterlerin aptalca davranışlarından rahatsız olanlardansanız bu animede de rahatsız olabilirsiniz çünkü karakterler her zaman en akıllıca şeyleri yapmıyor ki şahsen ben böylesini tercih ediyorum çünkü haydi ama, biz gerçek hayatta her zaman en doğru kararları mı veriyoruz sanki? Tabii ki vermiyoruz, hatta hayatlarımızın büyük kısmını yaptığımız yanlışlar yönlendiriyor.) Haklarındaki ilk ve son izlenimlerimi okuduktan sonra anlayacaksınız zaten. Yalnız uyarayım: Bu kısım biraz spoiler içerebilir.

shiki megumi ile ilgili görsel sonucu
Fake Misa  Megumi

İlk izlenimim: Anime boyunca bu görmemiş kızı mı izleyeceğiz şimdi? Of.

Son izlenimim: Yüzeysellikte Misa'yı bile aştın, woah! Tebrikler 👏👏👏

*spoiler* Bu kızın ölümü çok dehşet vericiydi ama sahne boyunca sırıtmaktan kendimi alamadım. *masum masum ıslık çalar* 

shiki natsuno ile ilgili görsel sonucu
Ultimate Seme Natsuno

İlk izlenimim: Saf bir kıza, her ne kadar aptalın teki de olsa, o şekilde davranan bir karakterden hoşlanmama imkan yok. Kusura bakma Natsuno, o kara kaşın-kara gözüne kanmayacağım.

Son izlenimim: SONUNA KADAR YANINDA OLDUĞUM TEK KARAKTER, YÜRÜ BE NATSUNO!!!

*spoiler*  Gerçekten de bana kimin tarafını tuttuğumu sorarsanız cevabım ne insanlar, ne vampirler, sadece Natsuno olur.  Animenin en sevilen karakteri Ozaki ve elbette ben de çok severim kendisini ama en mantıklı karakter kesinlikle Natsuno'ydu. Her zaman en doğru kararları verdiğini düşündüğümden değil (Mesela Tohru'nun onu shikiye dönüştürmesine izin vermesi hakkında bulabildiğim tek açıklama ona duyduğu aşk ama bu da fazla hayalperest bir varsayım gibi geliyor.),  düşünme şeklini kendime çok yakın buldum. Köylülerin herkese bir rol biçtiği ve gerçeği görememekten ziyade görmek istemedikleri gibi çok doğru çıkarımları vardı. Sonra, anne-babasının sürekli kendi inanışlarını dayatan insanlar olmasıyla nasıl özdeşleştiğimi asla bilemezsiniz. Ve son bölümdeki dövüş sahnelerinde Tatsumi'nin ona "Neden hala insanların tarafındasın?" diye sorması üstüne verdiği cevap tam anlamıyla mükemmeldi: "Kim insanların tarafında olduğumu söyledi ki? Ben sadece sizlerden hiç hoşlanmıyorum, hepsi bu." İşte bu yüzden ben de Natsuno'nun tarafındayım: İnsanların haklı olduğunu düşünmedim ama vampirlerden de hiç mi hiç hoşlanmadım.

shiki tohru ile ilgili görsel sonucu

Ultimate Uke Tohru

İlk izlenimim: Lütfen şu çocuğun başına bir şey gelmesin; lütfen, lütfen, lütfen. 

Son izlenimim: BENİM ZAVALLI BEBEĞİM, SEN YANLIŞ HİÇBİR ŞEY YAPMADIN!


shiki akira tanaka ile ilgili görsel sonucu

Shota Akira

İlk izlenimim: Animenin normal çocuğu.

Son izlenimim:  Bu kesinlikle hak ettiğin şey değildi.


shiki akira tanaka ile ilgili görsel sonucu

Kaori

İlk izlenimim: Animenin normal kızı.

Son izlenimim: Animenin normal kızı. Hayır, animedeki tek normal kişi. *spoiler* Delirmesi de bunun kanıtıydı. Bu arada delirdiğini söylüyorum çünkü  animenin sonunda Akira'yla birlikte görülüyordu ki aksine inanmayı çok istesem de Akira'nın kurtulabileceğine dair hiçbir olasılık olduğunu sanmıyor ve dolayısıyla kendisinin zavallı, delirmiş kız kardeşinin halüsinasyonu olduğunu varsayıyorum.

shiki toshio ozaki ile ilgili görsel sonucu

Mr. Daddy Doktor Ozaki 

İlk izlenimim:  ÇABUK YANGIN SÖNDÜRÜCÜ GETİRİN, ALEV ALDIM

Son izlenimim: Tamam, Ozaki ahlaki açıdan bakılacak olursa animenin en iyi karakteri olmayı kesinlikle hak etmiyor (Ardında yatan amaç, yaptığı şeylerden bazılarını hiç de doğru kılmıyor ama sanırım Ozaki, meseleleri doğru ya da yanlış değil, kazanmak ya da kaybetmek olarak görenlerden.) ama bildiğim tek şey, bu dünyada bir şeylerin değişmesini Ozaki gibi insanların sağladığı. İpleri ellerine alıp, doğru ya da yanlış, bir şeyler yapan, harekete geçen insanlar. Bu tür insanlar, tam da bundan ötürü, ne yaparlarsa yapsınlar sempati kazanırlar. Ben de davalarına tutkuyla bağlı insanlara hiçbir zaman karşı koyamam - hele de bu kadar çekicilerse.

Ayrıca:



Seviyorum bu adamı!

shiki seishin ile ilgili görsel sonucu

Ateizm Promasyonu Junior Rahip Adı-Her Neyse 

İlk izlenimim: Gelmiş geçmiş en salak karakter.

Son izlenimim: Gelmiş geçmiş en salak karakter.

Birkaç akıllıca şey söylese de yaptıkları hiç uyuşmuyordu söyledikleriyle. Bencilliğe sürüklenmiş romantizm kadar mide bulandırıcı bir şey daha olamayacağı teorim bu karakterle bir kez daha kanıtlanmış oldu.

shiki ritsuko ile ilgili görsel sonucu

Ritsuko 

İlk izlenimim: Kesin Ozaki'yle aralarında bir şeyler olacak ve kesin memelerini göreceğiz.

Son izlenimim: Var olduğun için teşekkürler.

*semi-spoiler?* Bu arada bu kızın akıbetiyle ilgili beni şaşırtan tek şey animelerde karşımıza çıkan hemşire örneklerinin aksine bu kızcağızın fanservice öğesi olarak değil, ahlak timsali olarak kullanılmış olmasıydı. Hatta daha da şaşırtıcı olan bilmem dikkatinizi çekti mi fanservice öğesi bu güzel hatun yerine yaşlı hemşirelerden Yasuyo'ydu. Yani her fırsatta dantelli gecelikler içinde filan çıkardılar kadını karşımıza, hatta hemşirelerin maid kostümü giydikleri sahnede en cazibeli kostümü bu kadıncağız giyiyordu gene. Müthiş hoşuma gitti bu.

shiki masao ile ilgili görsel sonucu

Kill it with fire Masao

İlk-ilk izlenimim: "Bakara Suresi, 13. ayet: Şüphesiz ki biz onları ibret alasınız diye yarattık..."  

İlk izlenimim: Kesin bu karakterin hikayede önemli bir yeri olacak.

Son izlenimim: Pekala, olmadı. Olsun, yine de çok başarılı bir karakterdi bu. Yani rezilliğiyle acıma uyandıran bir karakter, başarılıdır. Tam bir sefil bencil portresi çiziyordu ve bilin bakalım bu portrede kimi gördüm? Haydi, tahmin etmesi çok zor değil.

shiki sunako ile ilgili görsel sonucu
Annabelle Sunako

İlk izlenimim: LÜTFEN SAHNEYE ÇIKMA, LÜTFEN SAHNEYE ÇIKMA, LÜTFEN SAHNEYE ÇIK- Harika, şimdi gece kabus göreceğim. *sahiden de gördü*

Son izlenimim: NE PAHASINA OLURSA OLSUN KORUNMALI.

shiki chizuru ile ilgili görsel sonucu

Madonna Chizuru

İlk izlenimim: NASIL OLUP DA HİÇ KİMSE VAMPİR OLDUĞUNU FARK ETMEZ? O GÖZLER RESMEN "BEN ŞEYTANIM" DİYE BAĞIRIYOR.

Son izlenimim: Lütfen ahlaki değerleri sorgulatırken bu kadar saf karakterleri kullanmayın. Ayrıca İŞTE VAMPİR YAPIMLARININ OLMAZSA OLMAZ EROTİZMİ

shiki seishirou ile ilgili görsel sonucu

 Ultimate Tayfun  Seishirou 

İlk izlenimim: 

anime was a mistake ile ilgili görsel sonucu

Son izlenimim: Seni saçlarından tutup havaya kaldırır, iki tokat atıp bırakırım...

shiki tatsumi ile ilgili görsel sonucu

Pornstar Tatsumi 

İlk izlenimim: Melek yüzlü şeytan, sakın çocuklarınızın yanına yaklaşmasına izin vermeyin.

Son izlenimim: Bu herif yeryüzünde yaşamış tüm ilkokul çocuklardan ve internetteki tüm trollerden daha gıcık. %100 sevmediğim tek karakter, hakkında sempatik olan tek bir şey bile yoktu - tabii latex kıyafetlerini saymazsanız.

Tatsumi bir yana (GICIK) an geliyor her iki tarafa da acıyor ve sempati duyuyorsunuz çünkü

vampir (animenin deyimiyle "shiki" yani "yaşayan ceset" gibi bir şey?) 

shiki vampire ile ilgili görsel sonucu

ya da insan

yasumori mikiyasu ile ilgili görsel sonucu

Her iki taraf da hayatta kalmak, kabul edilmek, var olmak için uğraşıyor ve her iki taraf da bu uğurda kötü olarak değerlendirilebilecek şeyler yapıyor. Ama hangi birisini "haklı" ya da "haksız" olarak değerlendirebilirsiniz ki?

Hayatta "iyi" ya da "kötü", doğru" veya "yanlış"ın olmadığı durumlar vardır, Tanrı'nın hiçbir şey söylemediği durumlar ve gerçek iyilik ya da gerçek kötülük, bu durumlarda bile tercih yapabilmektir.

ritsuko kunihiro ile ilgili görsel sonucu


Kısacası, korku türünden beklenmeyecek şekilde insanı düşündüren, hatta yazının ilk halinde bahsetmeyi unuttuğum muhteşem soundtrackiyle (Muhteşem derken gerçekten, tam bir şaheser. Tüm parçalar ayrı güzel ama şu parça çok ayrı güzel.) bambaşka alemlere sürükleyen bir anime - tabii o isterse. Yani sadece sürükleyici bir korku animesi olarak da izleyebilirsiniz ama animenin ağır atmosferinin verdiği muhteşem deneyimi yaşamak varken neden bununla yetinesiniz ki? Yetinmeyin.  



8 Eylül 2016 Perşembe

Gökten Düşen Elmalar (Hayır, Newton ya da Yerçekimi Kanunu'yla Uzaktan Yakından Alakası Yok)

Uzun zamandır ortalıkta hiç mim yoktu (olsa da ben mimlenmem zaten), dolayısıyla Tawannanna'nın mimini görünce üstüne atlamaya karar vermiştim bile ama zaten mimlendiğimi görmek daha da büyük bir mutluluk oldu, bunun için ona teşekkür ederim! (◕‿◕) Bana gelince, mimleyecek pek fazla kişi tanımıyorum ama Roromiya sanki bunu güzel yapardı gibi? Onun dışında görüp de yapmak isteyen herkes, klasik deyişle, kendini benim tarafımdan mimlenmiş sayabilir. Yalnız, orjinal mimdeki tüm maddeler hakim olduğum konular olmadığından dolayı ben içlerinden kendime uygun olanları seçtim. Orjinal mim burada , siz de beğendiğiniz maddeleri seçebilirsiniz. Tamamdır, başlıyorum. (Bu arada siyah yazılar mimin kendisinden, mavi yazılar ise benim.)

1- Gökten üç Shakespeare trajedisi düşmüş. İlki Hamlet imiş, ikincisi Kral Lear, üçüncüsü ise On İkinci Gece imiş.

Çünkü bilmiyorum, muhtemelen Shakespeare'in en sığ eseri ama çok eğlenceli buluyorum. (*aslında müzikali yüzünden Romeo & Juliet demek istiyordu*) Bir de manga Shakespeare serisindeki versiyonunda karakter tasarımları müthiş hoşuma gitti, o günden beri eseri okurken karakterleri farklı şekilde düşünemiyorum, gözümün önünde o tipler beliriyor hep. Aslında Viola ile Sebastian'ı ilk okuduğum daha farklı hayal etmiştim ama mangadaki versiyonları gayet iyiydi. Öte yandan Dük Orsino ile Kontes Olivia bir harikaydı, hele Orsino'nun dramatikliği... Ve tabii ki Malvolio, beni çok güldürmüştü. Sonra Feste... Normalde manga Shakespeare serisine bayılmıyorum ama bu eser çok iyiydi gerçekten. Çünkü eğlenceli,  mangaya uyarlanabilmesi kolay bir eser, illüstratörün hayal gücü de buna katkı sağlamış. Bir saniye, mangasından değil de eserden bahsetmeliyim değil mi? Tamam, ayrıca biseksüel ya da eşcinsel olduğu dedikoduları dolaşan ve tüm biseksüellerle eşcinsellerin bunların dedikodudan ibaret olmadığını bildiği Shakespeare'in bu eseriyle heteroseksist toplumla alay ettiğini düşünüyorum. Yani erkek kılığındaki bir kadının bir erkeğe aşık olması, o erkek adına başka bir kadına kur yapması -hem de çoook baştan çıkarıcı bir şekilde-, o kadının erkek kılığındaki bu kadına aşık olması insanı cinsel kimlikler hakkında düşünmeye itiyor ama Shakespeare sonunda erkek kılığındaki kızın yerine erkek kardeşini koyarak ustaca paçayı sıyırıyor. Yine de heteroseksüellerin aklına homoseksüellik hakkında sorular bırakarak... Well, I see what you did there Shakes.  ( ͡° ͜ʖ ͡°) (Beğendiğiniz Gibi'de de aynı şeyi yapmıştı.)

2 - Rusya'dan 3 elma düşmüş. 1. Dostoyevski imiş. 2. Turgenyev 3. ise Anton Çehov

Çünkü diğer Rus romancıların ağırlığıyla tezat oluşturmasını seviyorum. 

3 - Gökten 3 elma düşmüş. 1 Oğuz Atay imiş 2. Reşat Nuri Güntekin 3. ise Mahir Ünsal Eriş 

Çünkü sanırım bu madde Türk edebiyatının büyük isimleri için olsa ve kendisi birkaç hikaye kitabı ve tek romanıyla henüz o mertebeye erişmiş olmasa da Dünya Bu Kadar kitabında o potansiyeli göstermişti bence. Gerçi Türk edebiyatı konusunda okuma alışkanlığı olmayan biriyle aynı düzeydeyim diyebilirim, yani zevkleri dikkate alınacak bir okuyucu değilim söz konusu Türk edebiyatıysa. Yukarıdakilerden bile Oğuz Atay'ın hiçbir romanını okumadım, Reşat Nuri Güntekin'inse sadece Çalıkuşu'nu okudum.  Ne bileyim, Türk edebiyatı bana tamamen gündelik duygusallıklarla bezeliymiş gibi geliyor. Okuduğum birkaç romandan hiçbirinde çok ilginç kurguya rastlamadım, yazım, tamam ama biraz daha yaratıcı kurgulara ihtiyaç var gibi. Böyle toplumsal baskıların farklılıkları yok ettiği bir toplumda bu ihtiyacın olması da çok normal tabii. Neyse ki şahsen asla topluma dahil olmadığım gibi baskısı altında da kalmadım. 
(Bu egoist çıkışı yapıp gitmem çok havalı olurdu ama ne yazık ki havalılık karaterimin dışında. Eğer fikirlerimi değiştirecek bir roman öneriniz varsa, lütfen yapın.)  

4 -  Yüzük Kardeşliğinden 3 elma düşmüş. Birincisi Aragorn, ikincisi Frodo, üçüncü ise Samwise!!! imiş.

Çünkü ilk kez fil görecek olmanın heyecanıyla bir çırpıda yazdığı "Fül "şiiriyle kurgu tarihinin en şirin karakteri olduğunu kanıtlamıştı. "Füldür benim adım / Her şeyden büyüğüm / Uzundur boyum /  Rastlarsan bana / Unutmazsın asla / Eğer rastlamazsan / Sanırsın bunlar yalan" Ortadünyanın güneş ışığıdır Sam. (Ama şu kimsenin sevmediği Boromir'i de severim, Aragorn'dan daha çok.)  


5 - Gökten üç elma düşmüş. Birincisi müzik imiş, ikincisi bale, üçüncü ise müzikal

Çünkü bu maddeyi sahne sanatları olarak algılayarak yukarıdaki iki sanatın birleştiği müzikal diyorum. Ne film, ne tiyatro... İnsanın ayaklarını müzikaller kadar yerden kesen bir şey daha yok. Özellikle canlı olarak Romeo & Giulietta kadar güzel bir şey daha izleyebileceğimi sanmıyorum. 


6 - Gökten üç elmanın içinde üç masal düşmüş. 1. Pamuk Prenses ve 7 Cüceler  imiş 2. Hansel ile Gretel  imiş  3. Kahraman Terzi imiş.

Çünkü çoğu çocuk masalındaki ana karakterlerin temel meziyetleri "iyilik" ve "cesaret"ken, bu masalın ana karakterinin karşısına çıkan engelleri aklı, kurnazlığı ve her şeyden de önce kendisine olan güveniyle (Yedisini Bir Vuruşta) alt etmesi müthiş hoşuma gidiyor.  Üstelik bu kişi basit bir terzi, öyle yakışıklı bir prens ya da gizemli bir sihirbaz gibi uçuk kaçık biri değil. Bir de, annemin de en çok sevdiği masal olduğu için defalarca dinlemem sonucunda da en sevdiğim olmuş olabilir. 


7 - Gökten 3 elma düşmüş. 1. Yunan Mitolojisi imiş. 2. İskandinav Mitolojisi imiş 3. Maori Mitolojisi imiş.

Çünkü çok keyifli. Mesela Yunan mitolojisindeki Uranüs ile Gaia gibi bir Gök Baba ile Toprak Ana var. Ancak Uranüs çocuklarını yer, Gaia da onu hadım ettirirken bu ikisi sadece sarılıp binlerce yıl yatarlar (Aradığım ilişki.), hem de aralarına sıkışmış çocuklarıyla. Göğün yerden ayrılıp dünyanın oluşması da bu çocukların isyanlarıyla meydana gelir.  Sonra deniz tanrısının oğlunu öldürmesinin intikamını almak için onun evini yakan bir adamın öyküsü de vardı. Bugün denizlerde yaşayanların yangından kaçan balıklar olduğuna inanılıyormuş. Hayal etsenize? Ölen oğlunun intikamını almak için hiddetle deniz tanrısının evini yakan ve sonucunda balık yağmuruna maruz kalan bir adam. Güzel bir mitoloji bence.  


8 - Gökten 3 elma düşmüş. 1. Ilyada imiş 2. Ramayana imiş  3. Gılgamış imiş.

Çünkü aslında Odysseia demek istedim, Oedipus kompleksinden ötürü ama okuyalı çok zaman oldu, ayrıca Gılgamış'ın sonu. Geliştirmekte olduğum ideolojimi etkileyen şeylerden biridir ya da ideolojimin etkilediği. 


9 - Gökten üç elma düşmüş. Birincisi Joe Hisaishi imiş 2. Hans Zimmer 3. ise Yoshihisa Hirano & Hideki Tanuichi 

Çünkü muhtemelen bu isimleri bilmiyorsunuz ama belki de bir yerlerden bildiğiniz hissi uyanmıştır içinizde. Söylediğimde "yine mi Death Note?" diyeceksiniz ve dediniz işte. Yine Death Note ama Death Note'dan ötürü değil sadece. Yarattıkları şahesere rağmen asla adları yeterince geçmeyecek, bari burada geçsin, ne kadar önemsizse de burada geçmesi ve eğer yarattıkları şaheser değilse, ben müzikten bir cacık anlamıyorum demektir ama varsın anlamayayım, müziği anlamaktan bana böyle şeyler hissettirmesini yeğlerim. 



10 - Gökten elma şeklinde üç adet film türü düşmüş. 1. si bilim kurgu imiş. 2. si komedi imiş.  si  3. sü ise Korku/Gerilim imiş.

Çünkü birçok kişi için bu maddeyi açıklamaya gerek yok, malum, birlikte izlemiş, o da olmadıysa mutlaka üstüne konuşmuşuzdur. İnsanları tutmakta iyi değilim ama bu konuyu açmadan da bırakmış olamam. Mümkünatı yok. :D Korku derseniz kesinlikle en sevdiğim film türü değildir, bakın, gerilim olabilir ama korku değil. Sevdiğim filmler arasında pek fazla korku filmi bile yok ve izlediğim korku filmleri arasında sevdiklerim de pek az. Bu türü sevmemin nedeni tamamen izleme kısmı, çok eğlenceli oluyor çünkü. Birlikte teoriler üretiyoruz ("Öyleyse neden gidip polisiye filmi izlemiyorsunuz?" diyeceksiniz ama polisiye filmlerde bu olmuyor çünkü birçok polisiye izleyici/okuyucunun çözebileceği şekilde işlenmiyor, işlense bile nasıl olsa dedektif çözecekken ve filmi izlemiş olmanın tüm anlamı buyken, izleyici olarak çözesi gelmiyor insanın.), yorumluyoruz, komik anlar yaşanıyor... Vs. Birlikte izlemesi eğlenceli bir film türü işte. Ayrıca etrafımdakiler ne kadar korkarsa o kadar az korkuyorum, sanki onların korkusu benimkini absorbe ediyormuş gibi. Sınıfta Ruhlar Bölgesi ve Sinister gibi kült korku filmlerini izlerken gözümü kırpmamamla çok saygın bir yer edinmiş bulunmaktayım.  

Bu yazı biraz geç geldi ama son günlerde eğer hepten kafayı yemediysem hayatımda o kadar acayip şeyler oluyor ki bir sonuca ulaştıklarında (Eğer ulaşırlarsa tabii.) paylaşmak için sabırsızlanıyorum. 









31 Ağustos 2016 Çarşamba

Süblimleşme

Geçen gece göğsümün sol tarafında müthiş bir ağrı oluşu. Sanki göğüs kafesimin içinde bir taş varmış da, derin nefes aldığımda içime giren havayla o da kalkıyor, organlarımı ezerek ulaştığı soluk borumu tıkayıp içime çektiğim nefesi dışarı vermemi engelliyormuş gibi illet bir his. Önce pek üstünde durmadım. Vücudum hiçbir zaman tamamen sorunsuz değildir zaten. Yanlış anlamayın, kronik acı gibi bir şeyden muzdarip değilim, şükür ki - sadece her zaman ya bir taraflarım ağrıyordur ya da halsizimdir, tabii ikisi birden değilse ki çoğunlukla öyledir.  Asla yeterince enerjik olmam yani, önüme yatak koyun, her zaman içine girip uykuya dalabilirim. (Ne zamandır bilmiyorum ama böyle hissetmemenin nasıl bir his olduğunu, hatta böyle hissetmediğim bir zaman olup olmadığını bile hatırlamayacağım kadar uzun süredir en azından.) Ama benliğimde her zaman sinsice gezinen o his, bu tetikleyici etkenle ortaya çıkınca içimi bir telaş sardı: ÖLÜM. (Korku'sunu eklemedim çünkü ölüm korkusu'nun bir histen ziyade içgüdü olduğunu düşünüyorum, yaşayan her canlının yapısında yaşadığı her an bulunan bir şey, bir varolma zorunluluğu ve dolayısıyla da sadece varolma durumunun tehlikeye düştüğü, tüm içgüdülerin benlikten serbest kaldığı anda ortaya çıkan bir şey olduğunu. Ben de onu orada tutmaya çalışıyorum ama elimde değil, benliğimle yeterince kuvvetli bir bağım olmadığından belki de ya da o kadar kuvvetli ki bana mahkum ettiği sırlarını bile gösteriyordur? Bilmiyorum.) Ve gittim, dua okudum. Evet, çok komikti. Bildiklerim hep basit (yani pek esamesi okunmayan) şeyler olduğundan gidip internetten baktım bir de. Ama "bu duayı günde 8 kez okuyana cennette 64 gemi verilecek" gibi pazarlık laflarından o ruh halinde bile tiksinip vazgeçtim sonra. İnternette biraz daha dolaşıp bu ağrının doğurabileceği ölüm dışındaki olasılıkları araştırdım. Önce karşıma pek de endişe verici olmayan zattüre çıktı. Sonra da epey endişe verici olan apandist. O zaman anneme açıldım, o da her zamanki gibi benim paniğimi ikiye katlayarak hemen doktor teyzemi aradı. Teyzemle konuşunca neyse ki apandist ağrısı olmadığı ortaya çıktı (Genellikle karnın sağ alt kısmında oluşan çok şiddetli bir ağrıymış, aklınızda bulunsun.), zattüre zaten değildim ama düşündük taşındık, yerine koyacak başka bir teşhis de bulamadık. En sonunda "Kalbin ağrıyor olmasın sakın?" dedi annem şakayla karışık ama taşı gediğine oturmuştu. Benim kalbim ağrıyordu.

Azıcık acı bindi mi hemen ağrır zaten ama gözyaşları ya da başka bir fiziksel yolla hemen içimden atarım o acıyı. Fakat bir süredir içimdeki acıya ne ağlıyor ne de başka bir tepki gösteriyordum, hatta onu hissetmiyor ya da bu olguya yüklenmiş spesifik eylemi kullanmak gerekirse çekmiyordum bile. Orada olduğunu bilmemi sağlayan tek şey başka bazı duyguların yokluğu ve bazılarının varlığıydı. Örneğin sürekli kendimden tiksinirken bir türlü üretkenliğimi takınamıyordum. Acı, hayatımı sis gibi sarmıştı. Ta ki dün geceye dek.

Dün gece, normalde üzülmem gereken şeylere hiç üzülmedim ve yaklaşık 2 hafta önceki son ağlamamdan bu yana da üzülmediğimi fark ettim. "Üzülmem gereken şey" derken kast ettiğim aslında hiç de üzülecek bir şey değil ama beni üzecek bir şeydi. Çünkü üzülmem gerekmese bile içinde üzülecek bir şey olan her şeye üzülürüm ben. Sanırım bir tür üzüntü-görüşüyle doğmuşum. "Eee, bundan kurtulmuşsun işte, sevinsene?" diyeceksiniz. Zaten başta sevindim, bunu bir ilerleme olarak değerlendirdim ama işkillenmemi sağlayan da bu oldu, bugüne dek ne hiçbir şeyi bu kadar kolay kazanmış, ne de hiçbir şeyden bu kadar kolay kurtulmuştum zira. Dramatik anlatıma başvuracak olursam: Bana göre insan yüreğini sarıp sıkıştıran dikenli sarmaşıklardan kurtulmasının tek yolu, onları kendi çıplak elleriyle sökmesidir. Sarmaşıklar asla kendiliğinden çözülüp yüreği serbest bırakmazlar. Yüreğini kurtarmak için kanını dökmeli, acı çekmelidir insan. Dolayısıyla bu üzüntü-görüşünün bir anda kalkıvermiş olması hiç içime sinmemişti (Kurtulmak istediğim bir şey olduğundan bile haberim yoktu ya, neyse.) Dahası, şu kalbimdeki ağrı nereden çıkmıştı öyleyse? O ağrıyla uyuduğum gece ölmemiştim, apandist ya da zattüre de değildi. Öyleyse açıklaması yalnızca acının üzüntü ya da başka herhangi bir hisse dönüşmeden, direk kalbime oturması olabilirdi. Tıpkı maddenin sıvı hale geçmeden katı halden direk gaz hale geçmesi gibi.

Derhal bunun hakkında bir şeyler yapma ihtiyacıyla kendimi üzmeye çalıştım. 2 hafta önce ağlamamı sağlayan şeyi düşündüm. O geceki üzücü şeyleri düşündüm. Hayatım boyunca yaşadığım tüm üzücü şeyleri düşündüm. Sonra dünyadaki üzücü şeyler ve genel olarak hayatın üzücülüğü hakkında üzmeye çalıştım kendimi ama baştan çürük bir fikirdi zaten, kendi üzüntülerine üzülmeyen insan hiçbir şeye üzülemez çünkü. O zaman pes edip sorunu kafamın içindeki diğer şeylere devrettim. Sağ olsunlar, beni kırmayıp hemen imdadıma yetiştiler. "Sen misin üzülmeyen?" diyerek kafamın içinden fırlayıp yaşanmamış anların üzüntüsünü bile taşıdılar odama. Her zamanki gibi çocuk sesleriyle başladı (Neden her zaman çocuk sesleriyle başladığını sahiden çok merak ediyorum) ama hemen ardından kalbimdeki tüm acıyı göz pınarlarımdan dışarı fışkırtacak kadar şiddetli çığlıklara dönüştü. 2 hafta için de iyi acı biriktirmişim hani, ağlamayı kesmem bir hayli uzun sürdü. En şiddetli ağlayışlarımda ilk 50'ye giremez belki ama doğruya doğru, ne zamandır böyle ağlamamıştım.

Ve bu ağlama, benim için bir ilkti. Pek fazla ağlamayan insanlar, ağlamayı "iç dökme" olarak değerlendirirler. Ama hayatının ciddi bir kısmı ağlayarak geçen ben, dün geceye dek bu eylemi asla olumlu bir şey olarak görmemiştim. Tamamen bir zayıflık göstergesi, hatta hissedilen acıyı daha da arttıran bir şeydi benim için. Çünkü ağlarken, alışılmış yazı deyimleriyle "gözyaşlarınız yanaklarınızı yakar" ve "boğazınız düğümlenir", bunların kaynağı olan acıyı en net hissettiğiniz andır. Yani acının en berbat anı ağlamaktır ama ağlamanız bittiğinde, en berbat kısım da bitmiş olur ve böylece kendinizi daha iyi hissedersiniz. Tabii ki yine de ağlamak güzel bir şey değil, alışkanlık ya da hobi haline getirilmemeli yani... Ama ortada acı varsa ondan kurtulmanın en iyi yolu bu. Sisin dağılması için yağmur yağması gerekir.



Bu şarkıyı ilk duyduğumda amaçladığı gibi rahatlamamı sağlamamış, aksine, durup dururken kendimi huzursuz hissettirmişti. Çünkü onu dinlediğim sırada yukarıda anlattıklarımı keşfetmemiştim daha, tek yaptığım hissettiklerimden kaçmaktı. Şimdi anlamını kavramışken şarkıdan keyif alabiliyorum artık. "Take a moment, remind yourself to/ Take a moment and find yourself/ Take a moment and ask yourself/If this how we fall apart?"  

Not: Demolition adlı müthiş bir film var konuyla ilgili, izleyebilirsiniz.

27 Ağustos 2016 Cumartesi

Hiç Atlamadığım Açılışlar


EDIT: Hehe, Yoh-kun'ın tavsiyesiyle başlığı değiştirdim, video sorunu da çözüldü.

Aslında bahsettiğim gibi aklımda başka bir yazı yayınlama planı vardı ama geçen akşam, moralim bozuktu ve birden youtube'dan eskiden izlemiş olduğum animelerin açılışlarını dinleme furyasına kapıldım. Aklımda da hep böyle bir yazı yazmak vardı, bugün de denk gelince yazayım dedim... Yalnız sıralama yapmak çok zor, ilk ikisinin başı çektiği muhakkak da gerisi karışık... En sevdiğimden daha az sevdiğime doğru değil yani.

Not: Eğer "Alt tarafı sevdiği açılışlardan bahsedecek, ne kadar uzatabilir ki?" diye düşünüyorsanız şaşırmaya hazır olun! Gerçi bunun dediğim için şaşırmayacaksınız... Ancak hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz, öyleyse size önerim bu pencereyi kapatıp bilgisayarın başından kalkmanız ya da vaktinizi daha faydalı harcayacak başka bir pencere açmanız.



Death Note Opening 1 -  The World

Evet, yazıda bir sıralama yapmayacağımı söyledim ama başta yer alacakları kesin olan Death Note'un iki openingi arasında yapmam gerekiyordu ve bu sayfayı açtığımda bile niyetim, ilk sırada "What's Up People!?"ın yer almasıydı. Sonra iki openingi de bir kez daha dinleyip yine kıyamadım ve ilk openingi başa koydum. Dinlediğim, izlediğim ilk openingi ve onun hayatımı değiştiren müziğini, görüntülerini en üste koymamam büyük haksızlık olurdu. Ayrıca zaten ikisi arasında bir favorim yok aslında, sadece bu "ilk" olduğu için aynı zamanda da "özel". Müziği, sözlerini sevdiğimi belirtmeme gerek bile yok. Görüntüler de bir harika, insanda sanki bir aksiyon yapımı izleyecekmiş hissi uyandırıyor ama kesinlikle hayal kırıklığına uğramıyorsunuz, Death Note aksiyon çıkmadığı için hayal kırıklığı duyacağınız son şey çünkü. Anime her zaman Light'ı duygusal olarak daha açık bir şekilde yansıtmıştır, openingi bile böyle. Çoğu sahnede -elbette elinde hayalini temsil eden elmayla (Evet, elma bunu temsil ediyor bu arada, lütfen artık bunu sorgulamaktan vazgeçin.)- yüksek yerlerde görürken, arada geçen hızlı görüntülerde yere çarpıp parçalandığını ya da kanlı elini tellere uzatması Light'ın egosunda batmış gizli duygularını su yüzeyine çıkarıyordu. Bir de Mu'nun izleyicileri shinigamiler ve bizim dünyanın izleyicileri arasındaki paralelleri sevdim, zaten Light'la shinigami/arasında da göndermeler yapılıyor. Ama favorim kesinlikle Light'ın gözlerinin içinden L'e, L'inkil, eden Light'a yapılan geçişler. Üstelik açılış, şarkıda "Sana yeni dünyayı göstereceğim" derken Light'ın en çok yalan söylediği Misa'ya (Evet, L'den bile daha çok yalan söylemişti ona. L, Light'ın gerçek yüzünü görebilmişken Misa sadece gösterdiği yalanı görebilmişti çünkü.) elini uzatması ve bu sırada gözlerinin görülmemesi (Death Note ve göz sembolizmini bir ara konuşacağız.) ile mükemmel bir şekilde biterek bunu pekiştiriyor.



Death Note Opening 2 - What's Up People!?

İlk çaldığında herkesi dumura uğratan opening... Evet, merak etmeyin, öyle olan tek siz değildiniz. Ve muhtemelen sevmeyen de... Yanlış hatırlamıyorsam 19. bölümün başında ilk kez çalan bu "şeyi" dinlediğimde ilk tepkim "BU NE YA!? DİĞERİNİ GERİ İSTİYORUM BEN!!! Yayılan karanlığın içinde devrim yeminlerimi ettim~" diye şımarıkça protesto etmek olmuştu. Ama bölümler ilerledikçe yeni açılışın serinin gidişatıyla ne kadar uyumlu olduğunu fark ettim. Light'ın kontrolden çıkmasıyla açılış da kontrolden çıkmış. Çünkü Light ve ideallerinin ne kadar hayranı olursanız olun, özellikle 25. bölümden sonra, Light'ın kötü biri olmadığını söyleyemezsiniz artık. Tam bir "insan emici"ye dönüşmüştür. Hatta şarkının yavaşlayana kadar olan kısmını Light'ın dünyaya nasıl baktığı, "Hey! Hey a ningen sucker! A ningen ningen fucker!" sözlerinin girip melodinin sonra tekrar hızlanması üzere yavaşladığı kısmınıysa Light'a protesto olarak itaf edenler var. (Yani sözlerin ilk kısımda Light'tan çevresine, diğer kısmını da çevresinden Light'a olarak - açıklamayı tam beceremedim ama... Ki benim için de kısmen öyle sayılır. Yani "What's Up People!?"ı Light'a "Şşşt n'oluyoruz oğlum!?" şeklinde bir ayar verme olarak algılamaktan kendimi alamıyorum.) Bu arada, bu açılış çok daha hareketli ve haliyle de verdiği "aksiyon" hissiyatı daha fazla ama bu seferki göz doldurma sayılmaz pek. Zira bu Ohba'nın özellikle planladığı mı yoksa plansızca gelişen bir şey mi bilmiyorum ama L'le birlikte o akıl oyunlarının verdiği heyecanın da gitmesiyle yerini aksiyon doldurur. (Tabii Death Note akıl oyunları üstüne kurulu bir seri olduğu için hep var ama L ile Light arasındaki dinamik, çok başka ve kesinlikle Near ya da Mello'nun Light'la kurmadığı türden.) Soğuk sıcaktan sıcak savaşa geçiş gibi... Bu açılışın, bunu güzel yansıttığını düşünüyorum. O kaotikliği, Light'ın kontrolden çıkıp tamamen Kira'ya dönüşmesini... Anladınız işte.
Ama şüphesiz en sevdiğim yanı Light'ın sonuna dek kandırıldıklarını anlamayan Mikami ile Takada'nın (Takada kendisini Light için önemli sanmıştı, Mikami ise onun tanrı olduğunu... Ama ikisi de canı sıkılan bir çocuğun piyonlarından başka bir şey değillerdi.) arkasından elini kolunu sallaya sallaya geçer, hatta Mello'yu da atlatır (Ki üstünden geçmesi, ikisinin hiçbir zaman doğrudan doğruya iletişim kurmadıklarını, yani birbirlerini tanımadıklarını düşündüğünüzde müthiş bir ayrıntı.) ama Near'a gelince Near aydınlanır, yani olayı çözer. (Bir de senelerce msn avatarım olarak kalmış olan, L'in rengarenk tatlı-yeme-döngüsü var, BAYILIYORUM O KISMA.)

Not: Bu arada, Death Note sizin için bir anlam ifade ediyorsa, soundtrackini animeden bağımsız bir şekilde dinlemenizi şiddetle öneririm. Gerçekten her biri ayrı bir sanat eseri. Ya da benim için öyle, bilmiyorum. Tek bildiğim, Death Note'u hiçbir esere değişemeyeceğim gibi, soundtrackini de hiçbir müziğe değişemem. Ve eğer youtube'dan dinleyecekseni mutlaka  yorumlara da göz atın. Benim Death Note manyağı olduğumu düşünüyorsanız kesinlikle fikriniz değişecek. Çünkü yarısı "haha this anime was something man" gibi şeyler olmakla birlikte kalan yarısı tamamen DN üstünden kurulan en uçuk felsefi düşüncelerden oluşuyor. Çünkü Death Note is really something man.



Hellsing Opening - Logos Naki World (A World Without Logos)

Bu anime, çok tuhaf bir şekilde, hep "güven" hissi uyandırmıştır bende. Hellsing'i izlerken... Nasıl desem? Eve gelmiş gibi hissederim. Evet, bu çok garip çünkü Hellsing, İngiltere'yi doğaüstü güçlere karşı koruyan bir organizasyonu konu alıyor. Buradaki sözgelimi doğaüstü güçler genelde vampirler (ya da onların oluşturduğu ghouller) ve Hellsing'in bu ucubelerle baş etmekteki gizli silahı yine bir vampir (Çünkü organizasyonun başı Sir Integra Hellsing'e göre "bir vampiri ancak başka bir vampir haklar".) : Alucard. Ama Alucard sıradan bir vampir değildir... Nedenini ise adını tersten okuduğunuzda anlayabilirsiniz. Neyse, Twilight gibi ergen edebiyatı serileri tarafından romantikleştirilmiş vampirlik kavramına özündeki dehşeti yeniden kazandırmanın hakkını verecek kadar kanlı bir animenin bana "güven" hissi aşılaması ilginç ama yapıyor işte. Bir  gece uyanıp başımda o devasa köpek dişlerini sergileyen sırıtışıyla "Kalkma vakti geldi polis kız" diyen Alucard'ı görsem, Walter elime kocaman bir silah tutuştursa ve Integra'nın "Ayakta tek bir ucube bile bırakmayın!" emriyle vampir/ghoul avına sürüklensem hiç yadırgamadan kendimi o deliliğin içine bırakıveririm. Bu animeyle ilgili her şey; felsefesi, estetiği -telsiz sesleri, gıcır gıcır silahların çekilişi (Hele de Alucard'ın ufaklıkları Jackal ile Casull yok mu...), sarışın gözlüklü otoriter tipler, dini semboller, kıpkırmızı gece ve ortasında sapsarı parlayan dolunay, sıradan insanların korku dolu çığlıkları, parçalanmış organlar, kan, şarap, köpekler, kırkayaklar, yarasalar, GÖZLER, Alucard'ın kocaman sivri dişlerini sergileyen sırıtışı, Alucard'ın hiçbir ışık kaynağı olmaksızın daima sarı sarı parlayan gözlükleri, Alucard'ın kostümü, Alucard'ın devasa cüssesi (Kolunun uzunluğu ve omuzlarının genişliği dikkatinizden kaçmış olamaz.), ALUCARD-... Hepsi çok alışıldık ve doğal hissettiriyor. Her neyse, Hellsing'i ya da en azından orjinal seriyi sevmediyseniz bile (Ki muhtemelen sevmediniz, herkes Ultimate'i tercih eder çünkü. Bugüne dek orjinal seriyi tercih eden kendimden başka kimseye rastlamadım. Tamam, Ultimate "badass" sıfatının birebir tanımıydı ama Hellsing çok başkadır be, enfes gecelerin enfes animesi.), açılışın şahane olduğunu kabul etmelisiniz. (Anime içinde çalan parçaların da.) Görüntüler muhteşem, sözler çok anlamsız ama bir yandan da çok Alucard-vari? "Shooby dooby doo, shooby dooby doo, doo~"

Not: Bu arada orjinal seriyi Ultimate'e tercih ettiğim gibi, Türkçe dublajı da yeğliyorum çünkü ilk izlediğimde dublajlı izlemiştim. "Dublaj mı?" diyeceksiniz kesin. "Keçileri kaçırmış olman lazım!" Evet, uçuk zevklerim olduğunu kabul ediyorum ama Türkçe dublaja hiçbir zaman çoğu kişi kadar şiddetle karşı olmamışımdır. Kabul, bazı filmlerin dublajı gerçekten kötü oluyor fakat bu genelde vizyona yetiştirme kaygısıyla hızla yapılan sinema filmleri için geçerli. Dublaj, tamamen oyunculuk meselesi esasında ve neden Türk ses aktörü orjinal ses aktöründen daha yetenekli olmasın ki? Türkler her şeyde daha kötü olacak diye bir şey yok. Hatta özellikle Türkçe'sini tercih ettiğim yapımlar bile var: Gumball, Regular Show, AVATAR... (Avatar'ı asla orjinal seslendirmesiyle izlemedim ve mecbur kalmadıkça -olur da dublajlı internetten kalkarsa- izlemem de.) Tabii Hellsing bunlardan değil. Türkçe, İngilizce, Japonca... Hepsi de harika. Alucard, karizmatik seslere harikalar yaratması için imkan veren bir karakter çünkü sanırım. Türkçe'yi yeğliyorum derken kast ettiğim, animeyi içselleştirme sebeplerimden biri olabileceğiydi. İnsanın anadili gibisi yok sonuçta.

Not: Bu arada düşünüyorum da, Hellsing gibi aşırı gore öğeler içeren bir animenin, muhtemelen gece geç saatte de olsa Türk televizyonlarında yayınlanmış olması neredeyse Hellsing'in kendisinden bile daha delice.

Son Gereksiz Not: Peki bunu yazdıktan sonra salona gittiğimde televizyonda Türkçe seslendirme hakkında bir belgesel oynuyor olmasına ne diyorsunuz bakalım? Oturup keyifle izledim elbette, çok güzeldi. Ruhu olan sesleri dinlemek bu dünyanın en büyük hazlarından biri.



Black Lagoon - Red Fraction

İşte yine kanlı-silahlı bir anime ama bu animedeki çatışmalar, Hellsing'teki gibi "estetik" şekilde değil, tüm çirkinliğiyle yansıtılıyor çünkü baş karakterlerimiz vampirler gibi dünya dışı varlıklar değil, bu para tarafından yönetilen dünyanın yarattığı mafyalar. Ama onlara bile sempati duymadan edemiyorsunuz - hele de şu çift elle silah kullanan, ("Çift el" lakabı da buradan gelir), ağzından neredeyse küfür dışında hiçbir şey çıkmayan, silah ve savaş ve elbette para düşkünü, kalın bacakları ve kocaman göğüsleriyle mükemmel bir vücuda sahip olup bunu dile getirdiğimi duysa muhtemelen dilimi kopartıp köpeklere atacak kadar sadist, acımasız ve psikopat Revy yok mu... Çıkarları uğruna yapmayacağı şey yoktur ve aslında bu iğrençtir ama yine de sevmeden yapamazsınız çünkü bu pislik torbası dünya tarafından kirletilmiş ruhların meleğidir o, bir başında halesi eksik, koca silahıyla ruhlarınızı kutsar ve cennete gönderir...  Zaten bu animeyi izleme sebebi de Revy'dir ve tabii ki diğer kadın karakterler, erkek karakterlerinde hiç iş yoktur. (Chang hariç.) Bu anime, anime tarihinin sorgusuz sualsiz en baskın kadın karakterlerini yaratmıştır çünkü. Roberta, Eda ve tabii ki Balalaika! Hele Balalaika beni Revy'le bile arasında bırakmıştır. Yarısı yanık suratı, gözünün altındaki beni, o büklüm büklüm uzun sarı saçları, ağzından eksik etmediği purosu ile topuklarının altında ezilmek isteyeceğiniz bir otorite idolüdür - tabii benim kadar iflah olmaz bir mazoşist sapığıysanız. Neyse, ahlaki görüşlerinizi bir kenara atıp kendinizi sadece kan ve pisliğe bulanmış aksiyonun verdiği ilkel hazlara bırakırsanız Black Lagoon'u keyifle izleyebilirsiniz çünkü çatışma sahneleri 10 numaradır. Açılışın şarkısı da tam Revy'nin ağzından söylenmiş gibi, tamamen onun dünya görüşünü yansıtıyor. Ayrıca insanda dışarı çıkıp "temizlik yapma" isteği uyandırıyor, ne de olsa bu dünya cehennemden başka bir şey değil ve etraftakiler de sadece domuz. (Her şeyi ve herkesi birer mucize olarak görebildiğim o günleri özlediğim bir dönemdeyim şu sıra.)



Durarara!! Opening  - Uragiri no Yuuyake

İşte bu animeyi sevmemin yalnızca iki nedeninden biri, diğer nedeni ise şu sahne oluyor:

 
Çünkü bu dünya, senin sandığın kadar acımasız bir yer değil. 
Karakterlerine de bayılıyorum tabii (En ilginçleri ve en sevilenleri Shizuo ile Izaya olmakla beraber, tüm karakterler kendilerine has kişiliklere sahip bence. Anri hariç tabii. Böyle birbirinden ilginç karakterlere sahip bir animede Anri gibi koca göğüsleri, acıklı geçmişi ve peşinden koşan en az iki erkekle tipik bir Mary Sue portresi çizen bir karaktere yer verilmesine ben şu açıklamayı getiriyorum: Mary Sue'lar, anime sözleşmelerinin es geçilemez maddelerinden biri. Yani içinde Mary Sue olmayan bir anime çekilmesi, yasal olarak imkansız. Evet, evet, açıklaması kesinlikle bu olmalı... Diyeceğim ama üstteki anime? İÇİNDE TEK BİR MARY SUE ANA KARAKTER BİLE YOK. Öyleyse bu Drrr!!'nın bir açığı.) ama karakter tanıtımlarının bittiği -yanlış hatırlamıyorsam- 7.-8. bölümden sonraki hikaye beni hiç ilgilendirmiyor, ilgilendirmedi. Eğer bu açılış ve 2. bölümdeki o muhteşem intihar sahnesi olmasa, muhtemelen bu anime favorilerim arasında olmazdı. Ama hem o sahne, hem de bu açılış beni o kadar derinden etkiledi ki animenin favorilerimden olması için bu iki öge yetti. İnsanı şundan daha çok harekete geçiren bir ritim olamaz herhalde. Hain gün batımı gökdelenleri aydınlatırken, onların arasından "vınnn!!" -ya da "drrr!!"- diye geçen motorların taşıdığı, her renkten insanın dahil olduğu bir macera vaat eden geceye gebe heyecan verici akşam üstlerinin şarkısıdır bu. Ben pek güzel anlatamadım ve anlatamam da çünkü bazı hisler, kelimelerin somutluğunda çekingenleşir, pek göstermez kendilerini. Onları kendilerini sundukları gibi hissetmeniz gerekir. Ve bu şarkının verdiği his -ya da bu şarkıyı veren his- de kesinlikle böyle, üstelik de hiç geçmiyor. Yaptığım en heyecan verici şeyin fazladan bir matematik testi çözmek olduğu 8. sınıftan beri dinler ve hala her dinlediğimde kendimi gün batımının altında rüzgarla yarışan bir motor gibi hissedip şarkının sözlerini haykırmaktan kendimi alamam ve her şey elimdeymiş, her şeyi yapabilirmiş gibi hissetmekten, nerede, nasıl olursam olayım . Bu şarkıyı depresyonu en ağır şekilde geçirdiğim 10. sınıfta okuldan dönerken eve giden boş yolda söylüyordum, 8. sınıfta dershaneye giderken arkadaşlarımla trafikteki araçların arasından geçerken berbat bir telaffuzla haykırırdık ve kendimi kesinlikle üniversitede ya da iş hayatımda yüksek bir terasa filan çıkarsam derin bir nefes alıp etrafındakilere hiç aldırmadan söylemeye başlarken görebiliyorum.



Higashi no Eden - Falling Down

Bu animeyle ilgili hatırladığım en net şey, izlerken tüylerimin diken diken olduğu ve bu opening de aynı şeyi yapıyor. Dikkatsiz pazartesi, noblesse oblige, 10 milyon para, kayıp ve bulunan bir genç, neetlerin kralı... Hatırladıklarım parça parça bunlar işte. Açılış da bunların bir collabı gibi zaten, haliyle verdiği his de aynı. Oasis'in şarkısını kullanmış olmaları da cabası... Bu aralar izleyecek yeni bir şeyler bulamadığından ve bu yazı aracılığıyla da eskiden izlediğim animelere bakıyorum, bunu da izlesem iyi olacak. Özellikle Akira Takizawa için izleyeceğim, hatırladığım kadarıyla müthiş bir karakterdi kendisi. Yani çıplak ve hafızasını kaybetmiş şekilde uyanıp içinde 10.000.000 yen olan bir telefon bulmaya onun kadar soğukkanlı tepki veren başka bir karakter daha yoktur.  Hemen de kontrolü eline almayı da becermişti üstelik.



Kamisama no Memochou - Kawaru Mirai

Yazıya başladığımda listeye koyacaklarım arasında vardı ama yazarken unuttum, gomen nasai! (。•́︿•̀。) Diyordum zaten, "Bir şeyi koyacaktım ama ne..?" Bugün bloğa girince geldi aklıma, malum, biricik iconum animenin baş karakteri dünyalar tatlısı neet dedektif (Neet dedektif, evet, dedektif neet değil.) Alice. (Aslında protagonist Narumi ama öyle silik bir karakter ki buraya koymak için açılışı izlerken "Bu kimdi ya?" dedim, yani "baş karakter" sıfatını hak etmiyor bence. Yan karakterler Ayaka, Soichirou, Hiro'yu bile daha iyi hatırlıyorum.) İzlediğim ilk animelerdendi, böyle fazlasıyla ünsüz kalmış bir animeyi nereden bulmuştum, bilmiyorum ama izlediğim gibi vurulmuştum. Hemen akabinde nickimi ebediyen Alice yaptım, hikikomori Satou ile tanrı Lain değiştirmem için zorladılarsa da yılmadım, iconuma da onu koydum. Çünkü Alice resmen ideal kişiliğimdi; neet, dedektif, hatta neet dedektifi ve üstelik de çok sevimli... Hangi anime karakteri olmak isterdin sorusuna mutlak cevabım. Sürekli sevimli pijamalarım içinde devasa masaüstü bilgisayarların arasında peluş oyuncaklarımla oturup Dr Pepper içeyim, silik liselinin tekine getir-götür işlerimi yaptırıp nazımı çektireyim, arada bir heyecan verici şeyler olsun ve lolita kıyafetlerimi giyip dışarı çıkayım... Başka ne isteyebilirim ki? Sonuçta, it's the only NEET thing to do.



Mirai Nikki - Kuusou Mesorogii

Mirai Nikki, pek çokları tarafından keyifle izlenmekle beraber elit anime izleyicilerinin (yani weeb/otaku dönemini atlatmış olanların) bunu itiraf edemedikleri bir animedir. Bunun sebebi, bu animenin, özellikle "Yuno" karakterinin, anime izlemeye yeni başlamış ve dolayısıyla yaşça küçük izleyicilere atfedilmesi. Hoşlandıkları bir çocuk vardır ve başka kızların ondan hoşlandığı düşüncesini kendilerini Yuno ile özdeşleştirerek hafifletirler. Ben de bir zamanlar öyleydim mesela. Kendimi bir "Yuno" olarak görürdüm, halbuki 13 yaşında, evde yalnız başınayken duyduğu en ufak bir tıkırtıda ağlamaya başlayan tombul veledin tekiydim, nereme bakıp da Yuno görüyorsam..? Neyse, bunu ifade etme şeklim utanç verici de olsa (Yuno resimleri paylaşıp "ben ^.^" yazmak, aynanın önünde elimde ekmek bıçağıyla -kendimden çekinmediğim gibi, nimetten de çekinmemişim-psikopat gülümsememi çalışmak vs...) artık utanç duymuyorum çünkü anlıyorum. Ayrıca Yuno bir külttür, bunu inkar edemezsiniz. Aslında Mirai Nikki'nin diğer karakterleri de çok başarılıdır bence. Yani hiçbiri bütünüyle "sevilesi" değildir; bir karakteri seversiniz, an gelir, pisliğin teki çıkar ya da tam tersi, nefret etmiş olduğunuz karakter için ağlarken bulursunuz kendinizi - ki baş karakterler için bile geçerli bu. Üstelik senaryosu sağlam ve sürükleyici bir animeydi, şahsen heyecanla izlemiştim. Dolayısıyla favorilerim arasında yer almaması için bir sebep olamaz. Aynı animenin kendisi gibi hızlı -ve de kanlı- tempodaki açılış da bu listede yer almayı hak ediyor. Üstelik bu tür, serinin en can alıcı noktasına dair ipucu veren açılışlara bayılıyorum (Bu listedeki animeler arasında başka Death Note ile Higashi no Eden bu türe örnek olarak gösterilebilir.), öğrendiğinizde "Aaa bu, şuna işaret ediyormuş demek..." tepkisini vermek çok eğlenceli oluyor. (Bu listede yok ama Boku dake ga inai Machi bunun şahıdır, spoiler gibi olmasın da...)




Deadman Wonderland - One Reason 

Bu madde, bu animeyi izleyen herkesin listesinde yer alırdı eminim. Efsane açılış. Bir şarkı, bir animeye daha fazla uyamaz. Bu bakımdan 1. sırayı hak ediyor aslında ama kişisel tercihler etkiliyor işte... Yani Death Note'un olduğu listede onun üstüne bir şey koyamam. Gerçi Deadman Wonderland'i de severim ama 12. bölümde, tam da asıl hikayenin başladığı yerde bitip devamı da çekilmeyerek güzelim hikayesi heba olan kadersiz animeler konvoyuna katılmıştır o da. Yani aslında animeyi sevemezsiniz çünkü başlamadan biter, izlediğimiz şey sadece "tanıtım"dır. Ben o tanıtımı mangaya başlamam için yeterli olacak kadar sevmiştim ama sonra mangayı da bıraktım. Böyle; hiçbir mesele doğru düzgün çözülmeden ortaya sürekli yeni meselelerin atıldığı serileri sevmiyorum, bir süre sonra devamlı entrikaların döndüğü Türk dizilerinden farkları kalmıyor bana göre. (Öhöm, Shingeki no Kyojin, öhöm sana bakıyorum.)  Millet "O kadar heyecanlı ki bir türlü bırakamıyorum" diyor, bense "Fazla heyecanlı, bırakıyorum ben bunu"... Neyse, animeyi izlediğimde Ganta'nın bu dünyada yerinde olmak isteyeceğim son kişi olduğunu düşünmüştüm ve şimdi düşünüyorum da, sanırım hala öyle. Evet, Tokyo Ghoul ile SNK'den sonra bile. Aslında bana soracak olursanız, Kaneki ve Eren'in çektikleri, Ganta'nın çektikleriyle karşılaştırılamaz bile. Evet; Kaneki de az çekmemiştir ama onun yaşadıkları hala "trajedi"dir, Eren ise deliliğin içinde doğmuş ve haliyle ona alışkındır. (Ayrıca Eren'in kurtuluş umudu ve her ikisinin de en azından arkadaşları vardır. Ganta'nın arkadaşları? Onlardan hiç söz etmeyelim.) Ganta ise öyle bir sapkınlığın içine düşmüştür ki -hem de en beteri: durup dururken, tamamen suçsuz yere-,  trajediler bile şeker yemek kadar olağan şeyler haline gelmiştir. İşte bu deliliğe boyun eğmek zorunda kalmanın hıncını çıkarır "One Reason." Ama açılışın kendisinin de şarkıdan geri kalır yanı yok, bir anda kendisini bu sapkın Harikalar Diyarı'nda, hastalıklı büyük planın baş rol oyuncusu olarak bulan Ganta'nın zihnndeki karmaşadan kopmuş gibi, Deadman Wonderland'de bolca yer tutan kanın rengiyle kaplı üstelik... 0:52'den sonrası ise favorim. Karakterlerin hareketleri sanki kendi bedenleri tarafından engelleniyormuş gibi ya da iplerinden kurtulmaya çalışan kuklalar - ki kana susamış izleyicilerin eğlencesi için kullanıldıkları ve "şeker" denen şeyi yemezlerse ölecekleri göz önünde bulundurulursa deadman'ler gerçekten de öyle, birer kukla. Çıplaklığın, fanservice için kullanılmadığı ender sahnelerden. Bu arada bir zamanlar hakiki husbandolarımdan biri olan Senji'yi tamamen unutmuşum, açılışı izlerken hatırladım. Husbando gibi weeaboo deyimlerinden nefret ederim ama muhteşem anime erkekleriyle ilk kez tanıştığım dönemde hissettiklerim, aşırı weeaboo terimlerinden başkasıyla ifade edilemez. Kaldı ki hala kendisi eşit ölçüde çekici geldiğine göre, kim hala weeb olmadığımı söyleyebilir ki?


Watamote 

Açıkçası bu animenin büyük bir hayranı sayılmam. Bana kalırsa Watamote'nin hedef kitlesi asosyaller, yani bir bakıma Kuroki Tomoko'lar değil; tam aksine, popüler tipler. Bu görüşü destekleyen kanıtım da var üstelik: Şu popüler tiplerden olan bir arkadaşım, genel olarak animeleri sevmediği halde buna bayılır. Zaten benimle arkadaş olma sebebinin de onun için bir komedi unsuru olmam olduğunu düşünüyorum... Neyse. Bakın, gördünüz mü, bu yüzden bu anime asosyallere göre değil işte. Kendi yaşadıklarını "komedi" olarak izlemek buruk bir his yaratıyor insanda. Mangası biraz daha "dark manga" kategorisine giriyordu, anime ise hepten komediye vurmuştu. Ama açılışından da gördüğünüz gibi animasyonları mükemmel, ona sözüm yok. Şarkı da fena değil, birçok kişi metal olmasını yadırgasa da bence toplum tarafından iletişimsizlik zincirleriyle bağlanmanın öfkesini yansıtabilecek en iyi tür metal. Ne de olsa, neresinden bakarsam bakayım popüler olmamam sizin suçunuz!



Welcome to the NHK! - Puzzle 

Welcome to the NHK!, benim gözbebeğimdir. Hakkında konuşmaya başlarsam, duramam. Bu kadarı animeyi izleyenlerin kalplerini daha hızlı çarptırmaya yetmiştir zaten, izlemeyenler de beni alakadar etmiyor. Bu arada iki animeyi de biliyorsanız, NHK ile Watamote'nin farkı ne, diye sorabilirsiniz. İkisinin baş karakterleri de toplumdan dışlanmış tipler çünkü, her ne kadar Satou'nun durumu, Tomoko'nunkinden çok daha ağır olsa da. Aralarındaki fark şu ki NHK, dışlanmışlığı tüm gerçekliğiyle yansıtıyor, Watamote'nin yaptığı gibi moe kılıfına sokarak değil. Tüm ağırlığı, tüm gülünçlüğü, tüm hafifliğiyle... Aslında en basit şekilde açıklamak gerekirse: NHK hayattır, Watamote ise sadece anime.



Serial Experiments: Lain - Bovet (Present Day, Present Time)  

"And you don't seem to understand..." 
Biliyor musunuz, ben bu animeyi açılışı olmadan izlemiştim - animeyi izlediğim site öyle, açılışı koymadan yüklemişti nedense. Lain zaten düşüncelerim sınırından kopup gelmiş bir şey olunca, bir açılışı olmamasını da hiç garipsememiştim. Geçenlerde birilerinin Lain'in açılış parçasından bahsettiğini duyunca "Bir dakika, bu animenin açılışı mı vardı ya?" diye araştırınca dinlemiş oldum bu gerçekliğin dışından gelen güzelliği ve burada paylaştım... Lain'le anlaşılmaz bir yürek bağım var, (Zaten animenin kendisini de tam olarak anlamamıştım ki tam olarak anlasam, bu dünyada anlayacak daha fazla şey kalmaz herhalde, o yüzden şikayetçi değilim.) dinleyince şarkıyla da aynı bağı kurdum. Lain'i kaplayan o sahte gerçekliğin hüznü şarkıda da hissediliyor.





Kimi ni Todoke -  Sawakaze 

Yaoi'yi keşfetmeden önce aşık bir yeni yetme olarak içimdeki romantizm ihtiyacını bastırma amacıyla izlediğim, ilk ve biricik shoujo animem, Kimi ni Todoke. Hellsing, Black Lagoon, Deadman Wonderland gibi animelerin olduğu bir listede bunu beklemiyordunuz muhtemelen ama bu animenin de kalbimde özel bir yeri var. O kadar masum ve saf bir animeydi ki, açılışından bile belli değil mi? Gerçi Kazehaya ile Sawako'nun arasındaki aşktan çok, yalnız ve dışlanmış bir kızın arkadaşlar edinmeye başlaması çekmişti ilgimi. En çok Sawako'nun müthiş arkadaşlarıyla (Çünkü karakterler inanılmaz sıcak ve candandı; Chie, Yano, Ryu, Pin... Adlarını unutmuşum, google'dan baktım. Ama bakınca yine de eski arkadaşlarıma rastlamış gibi hissettim...) geçirdiği duygusal ve eğlenceli anları izlemeyi severdim. Kalbimde hep hafif bir his bırakırdı, tıpkı bu açılış gibi.

İşte, en sevdiğim anime açılışları, sonunda bitti. Tabii ki sevdiğim başka açılışlar da var ama bu listeyi hem şarkı hem de animasyonu değerlendirerek yapmaya çalıştım ve sadece bana özel şeyler hissettirenleri seçtim, çok uzardı yoksa... Ki görüyorsunuz, böyle de yeterince uzadı. Ortada ne kadar his varsa, benim çenem de o kadar açılıyor işte... Ama Naruto, Bleach gibi serilerin açılışlarından hangi birini koyacaktım? "Unravel" ya da  "Guren no Yumiya" gibileri ise zaten klasiktir... Ancak sonradan aklıma "bu mutlaka listemde olmalı!" bir şey gelirse eklerim. Şimdilik görüşmek üzere öyleyse! 

17 Ağustos 2016 Çarşamba

Aizawa Olayı (a.k.a L'i sevmek için sayısız nedene bir tane daha ekleyin)

Death Note'u açmama asıl vesile olan,  bir sonraki yazıda ele alacağım (umarım) konu. Ancak onun için araştırma yaparken fark ettiğim bir detayı, en sevdiğim kişi hakkında da olunca burada paylaşmadan edemedim.

Gerçek ya da hayali, eğer birini seviyorsanız bu onu kusurlarıyla sevdiğiniz anlamına gelir. Kusurlarını kabul etmeden birini sevmek olmaz. O durumda siz, kendi kafanızda yarattığınız kişiyi seviyorsunuz demektir.

Benim L'e olan sevgim çok şiddetli olduğundan çoğunlukla obsesyon olarak değerlendirilir. Ama obsesyon haline getirdiğiniz birini ya da bir şeyi sağlıklı şekilde sevemezsiniz. Onu hiç kimseyle paylaşmaz, ona toz konduramazsınız... Belki L'i sağlıklı şekilde sevmiyorum, kabul ama bu, benim baştan aşağı sağlıklı olmamamdan kaynaklanıyor - o benim için bir obsesyon değil. Mesela L'in bencil bir karakter olduğunu kabul ediyorum ama asla Light gibi bir egoist değil. Light ile L, her şeyde olduğu gibi, bencilliğin de zıt yanlarını temsil ediyorlar bana göre. L insanların kendisi hakkındaki düşüncelerini önemsemiyor ama insanları önemsiyor. Light içinse insanların gözündeki yeri her şeyden önemli ama insanların onun gözünde hiçbir yeri yok. (Ya da iki ayrı şeyi bir tek kavram altında topluyor, hatta belki de tek bir kavramı ikiye bölüyorum, bilmiyorum.) Ama çoğu kişinin, L'in egoistliğini gösterdiğini iddia ettiği bir sahne var ki bence bu büyük bir yanlış anlaşılma ve bunu düzeltmek için bu yazıyı yazmak istedim. O sahne, Aizawa'nın operasyonu bırakma sahnesi.


Polis teşkilatı resmen L'e destek vermeyi bırakınca, bizim operasyon ekibi işleri ile dava arasında seçim yapmak zorunda kalıyordu. Soichirou, Mogi ve Matsuda tereddüt etmeden davayı seçerken Aizawa ailesi nedeniyle tereddütte kalıyor, operasyonda kalmasını sağlayacak çözüm önerileri ileri sürüyor ama L hepsini reddedip teşkilatta kalmasının en iyi seçenek olduğu konusunda diretiyordu. Aizawa içine düştüğü ikilemin (Bir yanda canını ortaya koyduğu dava, diğer yanda ise ailesini geçindirme kaygısı...) acısı içindeyken, Watari araya girip L'in, oradakilerin işten atılması ya da ölmesi durumunda kendilerinin ve ailelerinin maddi durumlarının güvenceye alınması konusunda ona verdirdiği sözü hatırlatıyordu, yani teşkilattan ayrılsalar bile aslında maddi durumları tehlikeye düşmeyecekti. Böylece Aizawa, operasyonda kalıp kalmayacağının, operasyona olan bağlılığının test edildiğini anlıyordu. Soichirou ile Matsuda bunun bir yanlış anlaşılma olduğunu öne atıyor fakat L kendi sözleriyle de bunu doğruluyordu. Sonra da Aizawa operasyonu hışımla bırakıyordu. 

Ama bu, hiç de L'e uygun bir davranış değil. 

Evet, L en başında operasyondakilere güvenmemiş, Kira olup olmadıklarını anlama amacıyla onları test etmişti. Ancak operasyona olan bağlılıklarını test etmeye gereksinimi yoktu: 
Bir kere, bu sahnede L'in "Kendi başıma devam edebilirim" diyerek bizzat kendisinin de belirttiği gibi, polis ekibi operasyonu terk etse bile onun için fark etmezdi. Teşkilat olarak polis gücü ve duruşuyla ona destek olmuştu ama birkaç eski polisin pek fazla yardımı dokunmazdı.
Sonra, eğer gerçekten herkesi test etmeyi amaçlasaydı, bu test bir işe yaramazdı. (Ve L gibi bir dahinin daha iyi bir deney düşünemeyeceğini söylemeye kalkmayın sakın.) Çünkü Soichirou ile Mogi kararlarını zaten belirtmişlerdi, bu da geriye sadece Matsuda ile Aizawa'yı bırakıyordu ki Matsuda gibi onaylanma isteğiyle her daim çevresindekilere göre hareket eden ve dahası zaten bir başka işi (Misa'nın menajerliği) daha elinde bulunan birinin kararını tahmin etmek hiç zor değil. Yani bu test, sadece Aizawa'yı hedef alıyordu ki Aizawa, belki Soichirou'dan sonra, L'in test etme ihtiyacı duyacağı son kişi çünkü arkadaşı Ukita öldürüldükten sonra bile operasyonu terk etmeyerek bağlılığını zaten kanıtlamıştı. Ee? O zaman L neden onun operasyondan ayrılmasına sebep oldu? 

Çünkü Aizawa'nın, küçük çocukları olan bir adamın operasyonda kalmasını istemedi. 

L'in pek fazla insanı önemsemediği söylenebilir ama kendi sorumluluğu altındaki kişileri önemsemediği kesinlikle söylenemez. Dava boyunca altında çalışanların canlarını, her zaman davadan üstün tuttu. Soichirou'nun, Ukita'nın ölümünün ardından Sakura TV binasına yaptığı baskın, Kira'nın yayınını durdurmak için çok önemli olmasına rağmen L'in ilk sorduğu Soichirou'nun durumuydu. Düz ahlaki mantıkla, "Elbette öyle olması gerekir," diyeceksiniz, "Sonuçta insan canı her şeyden önce gelir." Ama çevremizdeki dünyaya bir bakar mısınız? "Yukarıdakiler" diğerlerinin üstüne basarak yükselenler. Onların ayakları altında ezilenler? Kimsenin umurunda değil. Örneğin polis teşkilatı genel müdür yardımcısı Kitemura, Şef Yagami'nin Sakura TV binasından rahatça dışarı çıkabilmesi için polisleri siper etmişti. (Yüzleri gizlenmişti ama bunun Kira'yı onları öldürmekten ele koyacağını söyleyen üstleriydi, normalde kimse insanların durup dururken öldüğü bir yere hiçbir koşul altında gitmek istemez.) Ama L için kendi adamının -yani Soichirou- güvenliği önemli olandı. Üstelik Ukita'nın ölümünden ne kadar etkilendiği, alttaki panelde görülüyor: 


L, ekibinden birinin ölümünden yeterince etkilenmişti zaten. (Üstelik bu kişinin adının, bu sahnede de geçmesi tesadüf değildi bence.) Aynı şeyin Aizawa'nın da başına gelmesini istemedi. Peki ya diğer adamları? Onları umursamadı mı? Elbette onları da umursuyordu, zaten başta hepsinin gitmesini istemişti ama Aizawa dışında hepsinin kalmak için geçerli nedenleri vardı ve canlarını ortaya koyarak çalışan insanları zorla kovamazdı. Ama operasyon ile ailesi arasında kalan Aizawa'nın önceliği ailesine vermesini istedi çünkü doğru davranış buydu. Operasyonda kalırsa hayatı da tehlikede kalmaya devam edecekti. Eh, polislerin hayatı her zaman tehlikededir ama "Polis olarak ölürsen kahraman olursun, işsizken ölürsen pisi pisine gidersin." Aizawa gibi bir adamdan işini, rütbesini ve olasılıkla da hayatını almak istemedi.   

Soichirou ile Matsuda onu aklamaya çalıştıklarında "Hayır. Deniyordum. Nereyi tercih edeceğini görmek istedim" diyerekse Aizawa'nın parçalanmış onuruna son darbeyi indirmiş oldu. Eğer başka bir şey söylemiş ya da hiçbir şey söylememiş olsa, Aizawa'nın onurunu bir kenara atıp orada kalma ihtimali vardı ama L'in sözlerinden sonra kalamazdı: "Bırakıyorum! Şu an çok iyi anladım. Ryuzaki'den nefret ediyorum. Yaptığı her şeyden de!" Bunun hemen ardından operasyonu hışımla terk etmişti.  
Eğer L bu sahnede bencillik etmişse; bunun sebebi iki çocuk babası bir adamın paraya ihtiyaç duymasını anlamayan şımarık bir zengin olmasından değil, kendi hükmünü üstün görüp başkaları için onlar yerine karar vermeye kalkan aklını beğenmiş bir dahi olmasındandı.

L, kesinlikle yüzeysel bakarak anlayabileceğiniz bir karakter değil ama yüzeyin altına baktığınızda neden ona bu kadar taparcasına hayran olduğumu kesinlikle anlayabilirsiniz.  

13 Ağustos 2016 Cumartesi

Kodoku-2 (Hala Okumaya Değer Bir Şey Yok)

EDIT: Dün bu yazıyı yanlışlıkla yayınlamıştım, şimdi bitti.

Hala kaydetmeye değecek hiçbir şeyim yok aslında, eğer yeni yazıyı görünce içinizde öyle bir beklenti oluşmuşsa üzgünüm. (Gerçi benden yeni bir yazı görünce "Bakalım bu yazı bana neler katacak?" diye düşünen biri var mıdır bilmiyorum, eğer varsa egom, uzaya doğru hiç dönmemek üzere bir seyahate çıkabilir.) Ancak gündelik hayatımın sıkıcı ayrıntıları dışında başka şeylerden bahsedecek olsam, başka bir başlık seçerdim. Bu başlığı seçmemin sebebi, açıkça yine arka plan müziği olarak en iyi Kodoku'nun gideceği şeylerden   bahsedecek olmam. Peki neden böyle bir şey yazıyorum? Çünkü canım sıkılıyor, birileriyle sohbet etmek istiyorum ama sohbet edecek kimse yok. Aslında tabii ki var ama bunları onlarla konuşacak değilim. Bloğun temel amacı da bu değil mi zaten; gidip de durup dururken birine konusunu açmanın garip kaçacağı ve hatta kimsenin dinlemeyeceği şeyleri paylaşmak?

Gerçi bu Kodoku yazılarında bahsettiğim şeyler insanlarla paylaşamayacağım ya da kimsenin dinlemeyeceği şeyler değil, mesele de bu.  Mesela bahsetmeyi planladığım ilk şey şu döndüğüm son tatil. Yani bunu arkadaşlarıma anlatabilirim, "HAYDİ BANA TATİLİN HAKKINDAKİ TÜM DUYGU, GÖZLEM VE DÜŞÜNCELERİNİ AKTAR!" gibi bir şeyi asla demeyecek olsalar da "tatil nasıl geçti?" sohbetin akışını sağlamak açısından oldukça kullanışlı bir soru ve bu soruyu sanki deminki denilmiş gibi yanıtlamak mümkün, tabii karşınızdaki sıkmayı göze alabileceğiniz biriyse. Ama bunu yapmıyorum. Ben; herkesin birbiriyle kurduğu türden basit ve geçici ilişkiler değil, bitse bile bende iz bırakacak türde ilişkileri bunlara değecek insanlarla kurmak istiyorum ve bu tür insanlarla böyle ilişkiler kurmanın yolunun kendini açıp paylaşım yapmak olduğunu biliyorum. Ama bunu yapamıyorum işte... Her şeyden önce, bir insanın neden başka birinin söylediklerine gerçekten ilgi göstereceğini anlayamıyorum. Sakın yanlış anlamayın, kendim göstermediğimden değil. Bazen insanlar konuşurken bir anda söylediklerini duymamaya başladığım doğru. (Gerçekten, bazen birisiyle konuşurken kelimeleri duyuyorum ama hiçbir anlam ifade etmiyorlar, söyledikleri sadece bir mırıltıya dönüşene dek dudaklarının hareketini izleyebiliyorum yalnızca. Tıpkı filmlerde olduğu gibi.) Bir dakika, yoksa söylediklerini umursamıyor muyum? Hayır, mesele o değil. Bir tür olarak insanlığa bayılsam da aralarında kendime yer göremiyorum, mesele bu işte ve bu yüzden söylediklerimin onlar için bir anlam ya da değer ifade etmesini bekleyemiyorum. Göremiyorum değil, direk yerim yok hatta. Bu gerçek, benden tamamen bağımsız bir olay sayesinde yüzüme vuruldu, bu olayı anlatırdım ama zaten hiç niyetim yokken yazıya iç karartıcı bir giriş yapmış oldum, oysa bahsetmek istediğim bu değildi. Sadece, 10 gün sonra dershane başlıyor. Tamam, dershaneye gideceğimi zaten biliyordum ama daha çok ve daha düzenli ders çalışmamı sağlayacak bir kavramdan ibaretti. Bu kavramın içinde insanlar olan, hem de bu insanlarla aynı ortamda uzun süre vakit geçireceğim için onlarla arkadaşlık gibi bir ilişki kurma beklentisi yaratan bir ortam olduğunu düşünmemiştim. Aptal demeyin bana, hep böyle olur.
Uçuruma doğru yürüdüğünü bilsen de uçurumu görene dek korkmazsın. Hatta eminim bunun hakkında söylenişi kulağa daha hoş gelen bir deyiş vardır ama şu an onun hakkında düşünmeye kafa yoramayacağım çünkü BU KONU BENİ CİDDİ ANLAMDA ANKSİYETE KRİZİNE SÜRÜKLÜYOR.

Bu tatile çıkmadan önce başıma garip bir olay geldi. Rahatsız edici türde garip.

Tatilde yurtdışına gittik. [Yurtdışı dediysem, Yunan adalarından birine. Hala yurtdışı tabii ama o kadar yakın olunca insana en azından giderken -pasaporttur, vizedir, tüm o resmi işlemler bir yana- hiç yurtdışı havası vermiyor. Burada da anlattığım ilk ve tek yurtdışı deneyimime göre yurtdışı dediğin, uçakla gidilen ve geldiğin yerden çok farklı, bir süre sonra monotonlaşan bir düzen ve tertip içindeki yerdir. Oysa Yunanistan'ın, en azından benim gördüğüm yerleri, Türkiye'den pek farklı değil. Hele insanı, belki yine benim gördüğüm kısmına mahsustur ama, aynı Türk gibi. Bir konuştukları dil ve tabii ki dolayısıyla da alfebeleri farklı. Ama Türkiye'de olmadığınızı anlamanızı sağlayan yegane unsur bunlar. Bir de, bugüne dek Yunanistan'a giden insanlardan Yunanlıları "Türk düşmanı tembel insanlar" olarak duyduğumdan; girdiğimiz lokantalarda kimsenin bizimle ilgilenmeyeceğini, hele de Türk olduğumuzu anlarlarsa kabalaşacaklarını filan düşünmüştüm ki yine önyargının oyununa gelmişim çünkü durum tam tersiydi. Hatta Türk olarak kendinizi ayrıcalıklı hissedebileceğiniz Avrupa'daki tek yer diyebilirim. Geçen sene sınıfta ağzınızdan çıkabilecek her kelime üstüne anlatacak anıları mutlaka bulunan bir kız, büyük olasılıkla uydurma da olsa Yunanistan anılarından söz ederken babasının cafede onlara kahveye "here's your greek coffie" diye uzatması üzerine çıkardığı bir kavgayı anlatmıştı. Bunun uydurma olduğunu biliyordum çünkü kendimi türümü bir bakışta tanırım, o kız kesinlikle bir yalancıydı ama daha alt kademede olduğundan kendini hemen açık ediyordu. Neyse işte, bu inanmadığım hikaye yüzünden bile karşımıza çıkacak milliyetçi bir Yunanlı'yla böyle bir polemiğe girmeyi bekliyordum ama buna benzer hiçbir olay yaşanmadı. Hatta gittiğimiz bir pastanenin menüsünde kahve'nin İngilizce "Greek coffie", Türkçeyse "Türk Kahvesi" olarak yazıldığını görünce kahkalara boğuldum. Fotoğrafını da çekmiştim, eğer bu yazıyı yayınlanmadan bilgisayara girme şansı bulursam koyarım. Evet, menülerde yemek/içecek adları Yunanca ve Ingilizceye ek olarak bir de Türkçe yazılı, en azından çoğunda. "Türk olarak ayrıcalıklı hissetmek" derken kast ettiğim buydu işte. Üstelik adlarını Türkçe söylediğinizde bile anlayıp istediğinizi getiriyorlar, turist çoğunluğunu Türkler oluşturduğundan alışmışlar artık. Hatta hediyelik eşya mağazalarında fiyatları Türkçe söyleyenler bile oldu. Aslında Müslümanlığın terörle anıldığı bir çağda Müslüman bir ülkenin vatandaşlarına önyargılı bakmaları garip olmazdı, hele de neredeyse tüm hediyeliklerdeki ikona ve haçlardan anladığım kadarıyla dindar bir bölgeyken. Ama hiç de böyle bir bakış hissettim. Hatta otobüs durağında sohbet ettiğimiz bir amca, dünyanın her yerindeki yaşlılar gibi hastalıklarından söz ederken "it's hard but Allah give me strenght" cümlesini kurdu ve ben bundan çok etkilendim. Allah kelimesini duymanın bile gözlerini yaşayabileceği kadar dindar biri olduğumdan değil (haha), dinler arası çatışma saçmalığının varolduğu bir dünyada çok büyük olasılıkla başka dinden birinin, Tanrı'dan bahsederken bir başka dinin kullandığı kelimeyi kullanması bu saçmalığa karşı muhteşem bir hamle olduğundan. Çünkü dinler arası tartışma, bir yazarın hayranlarının en iyi kitabı için tartışması gibi bir şey. Hatta "gibi bir şey" değil, direk öyle çünkü Tanrı da Tevrat, İncil ve Kur'an'ın yazarı değil mi? Temeli hangi kitabın daha iyi olduğuna dayanan saçma tartışmalar yapmak yerine (Örneğin: "Allah yerine Tanrı diyen ateist midir?" gibi.) neden yazara olan sevgimiz (Ya da bahsettiğimiz sıradan bir yazar değil de aynı anda ona duyduğumuz sevgiyi ve bu sevgiyi duyan bizi de yaratan olduğuna göre; inanç ve iman gibi kelimeleri kullanabilirsiniz ama bence hepsinin temelinde yatan "sevgi"dir.) altında birleşmiyoruz ki? Tıpkı tarihte ilişkilerimizin çok iyi olmadığı başka bir ülkede bu adamla bizim yaptığımız gibi. Bence Tanrı çok mutlu olmuştur.] Parantezden önce kurduğum cümleyi tekrar ediyorum çünkü bu kadar uzunundan önce ne söylediğimi hatırlamanızı bekleyecek kadar acımasız değilim: Tatile yurtdışında gittik ve gitmeden önce okula gidip öğrenci belgesi almak zorunda kaldım. Yazın okula gitmek bile başlı başına bir travma olarak görüyordum, hele de öğrenciler doğal düşmanı olan memurlarımızı görmeyi... Ama onların en küçük bir dil sürçmemde bile alaycı sözler püskürtmeye hazır yüzlerinin tanıdık mendeburluğu bile, okuldan çıkınca durakta karşılaştığım o suratın yanında güven verici geliyordu.

Öğrenci belgesini alıp okuldan çıktığımda, her ne kadar kara yoluyla gitmeyi tercih ettiğimde (Aslında hiçbir zaman etmiyorum da vapur saatleri arasındaki absürt uzunluklar yüzünden zorunda kalabiliyorum bazen.) okuldan eve gitmemi sağlayan 3 araçtan ikincisine giden iki otobüs çok sık geçmediği için uzun süre bekleyeceğimi bilsem de, işimi halletmenin verdiği hafiflemeyle durağa gittim. Durakta otobüs gelirse durmasını sağlayacak başka kimse olmadığından gelip geçme riskini göze alamayıp kitabımı açmadım, internet paketim olmadığından telefonla meşgul olma imkanım da yoktu ama kulaklıklarım kulağımda, müzik dinliyordum. Gözlerimi otobüsün geldiği taraftan ayırmadığıma eminim, en azından o taraftan gelen birini fark etmeyeceğim kadar uzun süre olamaz çünkü yanında sırayla dizili evler bulunan ama hiçbir sokağın çıkmadığı, uzun ve dümdüz bir yol. Ama nasıl olduysa, nereden çıktığını bugün bile ne kadar düşünürsem düşüneyim anlamadığım bir adam, durağa girdi. Durağın arkasında, haritanın durduğu cama yönelince adamın haritaya bakacağını düşündüm ve bunu düşündüğümü hatırlıyorum çünkü garip gelmişti, yani o haritalar ne işe yarıyor ki biri baksın? Ama o sırada müziği değiştirmekle uğraşıyordum, gerçekten nereye baktığını fark etmedim. Kafamı kaldırdığımda e tabii ki bana bakıyordu, yoksa bunu anlatıyor olmazdım.

Adam, 20-25 yaşlarında görünüyordu. Üstü başında eski püskü olmasa da bakkala giderken giyilecek kıyafetler vardı. Gözleri kocaman, altları mosmordu. Daha önce hiç esmer birinin gözaltlarının o kadar mor olduğunu görmemiştim. Adamı görünce, yaşını filan hesaba katarak, benimle dalga geçtiğini düşündüm. Bilirsiniz, bazı insanlar diğerlerinden ne kadar farklı olduklarını göstermek için onlarla oynamayı severler, karşılarındakinin duygularını hiç hesaba katmadan. İşte öyle biri olabileceğini düşündüm ve o tür birine gününü en iyi yaptığı numarayı boşa çıkarak gösterebileceğime karar verip derhal dalga geçilmeye karşı en iyi taktiği uygulamaya başladım: Umursamazlık. Ne adama, ne de başka tarafa bakıyordum. Aynı o gelmeden önce yaptığım gibi içimden otobüsün bir an önce gelmesini dileyerek gözlerimi yola diktim, arada çevreye ya da sanki bir şeyler yapıyormuş gibi yaparak telefonuma da bakıyordum. Ama o da görüş alanında olduğundan yola bakmam çok zordu. Çünkü bakışları inanılmaz derecede rahatsız ediciydi. Bana kısa bakışlar atmıyor ya da beni izlemiyordu, bakıyordu sadece. Gözlerini ayırmadan. Umursamazlığımdan aldığım tek tepki de, ayakta dikilmeyi bırakıp yere çökmesi oldu. Duraktaki banka değil. Yere, bankın hemen dibine. Bu da benim umursamazlık maskemin kırıldığı yerdi işte. Cesaretimi toplayıp adama nazik bir sesle "Bir şey mi istemiştiniz?" diye sordum. Çok hafif bir hareket yaptı, başını iki yana sallar gibi, ama o kadar hafifti ki yapmamış bile olabilir ya da bana bir cevap olarak değil de istemsiz bir hareket olabilir.

O an tacizci olduğuna dair umudumu bile kaybettim. Evet, bunu umuyordum çünkü tacizcilerin anormallikleri alışılagelmiştir. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Eğer bana doğru bir hamle yapsa anında geri çekilecek ya da karşılık verecek kadar diken üstündeydim zaten. Oradan kalkıp gitmememin sebebi de buydu. Gitmemi gerektirecek hiçbir gerekçe yoktu, adam bana sadece bakıyordu. Bu eylemi müthiş rahatsız edici şekilde yapıyordu, tamam ama eylemin kendisi kalkıp gitmemi gerektirecek bir şey değildi. Tek çarem otobüsün gelmesiydi. Ama gelmedi, ben de sonunda daha fazla dayanamayıp gideceğim yere yürümeyi göze alarak geçen ilk otobüse bindim.

Otobüse binince camdan ona baktım, bana bakmıyordu. Durağa başka biri gelmişti ama ona da bakmıyordu, durağa giren adam da ona bakmıyordu. Aklınıza ne geldiğini biliyorum. Bu tıpkı sonunda ana karakterin şizofren olduğunun ortaya çıktığı filmlerdeki izleyiciye ipucu veren sahnelerden birine benziyor. (Biliyorum çünkü ben kendi hayatımın daimi izleyicisiyim.) Bu, olay hakkında sonradan düşündüğümde, benim de aklıma gelen şeylerden biriydi. Ama en mantıklı açıklama ona anlatınca annemin yaptığıydı: Adamın uyuşturucu kullanmış olması. Her ne kadar uyuşturucu kullanan birilerini tanımasam da -ELBETTE- Amsterdam'da bulundum, dolayısıyla uyuşturucu içen insanlar gördüm ve bu adamla aynı şekilde bakıyorlardı. Animelerdeki şu içi boş göz çizimleri vardır ya? Aynen onlar gibi. Ayrıca o kadar esmer birinin gözaltlarının o kadar belirgin olmasının tek açıklaması kimyasallar olabilir.

Ama bu açıklamadan önce bu olay beni çok farklı sebeplerle çok farklı şekillerde etkiledi. Örneğin bunlardan biri, bir gün önce bitirdiğim Bir Başka Defter kitabının sonunda *spoiler* L'le ona bakarken karşılaşınca Naomi'nin tepkisi hakkında "Kitaptaki onca şeyi çözebilecek kadar zekisin ve karşındakinin basit bir tacizci değil de L olduğunu anlayamıyor musun? Haydi ama!" diye düşünmüş olmadı. *spoiler* Ama o adam; ne L, ne de olabileceğini düşünüp kendimi kötü hissettiğim şeylerden biri olarak deliydi çünkü ne L, ne de deliler öyle bakmazlar insana. Ayrıca baksalar da sorun yok çünkü yazının başında bahsettiğim şekilde, benden tamamen bağımsız bir olay sayesinde delilerin birbirlerine bile arka çıkmayan tek insan grubu olduklarını farkına varmış oldum ve o adam bana bir şey yapmaya kalkışmadığı için çok şanslıydım. (Aslında okulun önündeki güvenliğe güvenmiştim, okula girerken muhtemelen insanlar üstünde doğal olarak uyandırdığım antipati sebebiyle kaba davranmıştı ama bu antipatinin saldırıya uğradığımı filan görse müdahale etmesine engel olacak kadar ciddi boyutlarda olduğunu sanmadım.) Ve GÖRDÜĞÜM HER DEĞİŞİK İNSANIN DÜNYANIN BİR NUMARALI DEDEKTİFİ GİBİ DEĞİŞİK BİR ÜNVANA SAHİP BİRİ OLABİLECEĞİNİ SORGULAMAYA DEVAM EDERSEM BİR GÜN BAŞIMA CİDDİ BİR ŞEY GELECEK VE ÇARPIK HAYAL DÜNYAMDAN ÇOK DAHA ÇARPIK YOLLARLA ZORLA KOPARILACAĞIM. ...Desem de hep korkaklıp edip bu sorguyu asla bir sonuca ulaştıramadığım için kendime kızmadan edemiyorum. (Bu, acayip adamlarla rahatsız edici  yaşadığım tek olay değil. Geçen yaz da bir ara her gün kitap okumaya gittiğim parkta benzer bir şey gelmişti başıma. Benzer dediysem de, farklı aslında. Ortak noktaları, dediğim gibi,  acayip adamlarla yaşanan rahatsız edici durumlar olmaları. O seferki bunun kadar acayip bir durum değildi gerçi ama ondan çok daha fazla etkilenmiştim, günlerce kabuslarıma girecek kadar. Konuyu açtıysam da aslında hala anlatmaya hazır değilim. Şimdi fark ettim.) Ara Not: Bu arada evet, Bir Başka Defter'i okudum ancak üstüne bir yazı yazmayı düşünmüyorum. Benim için kitapla ilgili en önemli şey Mello'nun ağzından yazılmış olup hem onun -ve büyük olasılıkla Near'ın da- L ile tanışmış olmaları hem de L'ye karşı derin hisler beslemesi teorilerimin doğrulanmış olmasıydı. Ayrıca kitabın yazarı gerçekten de kafamdaki Mello'ya uyuyor ve Mello'nun yazması fikrine BAYILDIM. Ancak kitabın asıl karakterleri; Naomi, Rue Ryuzaki/Beyond Birthday (herhalde spoiler sayılmaz bu) ve L'in çok iyi ele alındığını düşünmüyorum. L zaten kitapta çok az yer alıyor (Yani kitabı benim gibi L açlığınızı bastırmak için okumaya kalkışmayın çünkü hiçbir işe yaramıyor.), Beyond'un yaptıklarının arkasında yatanlar daha derinlikli işlenebilirdi ve kitabın baş karakteri olan Naomi çok yer tutmasına rağmen bu tamamen gereksiz çünkü bu karakteri  de ilgi çekici hiçbir yanı yok. Ayrıca hakkında büyük çelişkiler taşıyor. Yani alçakgönüllülüğünü okurken bir anda L'e zeki olduğunu kanıtlama çabalarını okuyoruz, bir yerde olağanüstü zeki olmadığ8ndan bahsederken diğer yanda zekasının küçümsediği belirtiliyor, davayı aslında o çözmemişken sonunda yine o çözmüş oluyor vb... Mary Sue gibi gösterilmemesi için çalışılmış ama davranışlarıyla yine bir Mary Sue. Eh, kitap da bir Mary Sue'nun üstünde durunca pek ilginç olmuyor haliyle. Üstelik hileler vasat, çözümlerini ise ben fazlasıyla zorlama buldum. 10 üstünden 6 filan verebilirim ancak, o da sevgili Mello'nun hatrına. Bununla birlikte, "L: Change The World"ü okumayı düşünmüyorum çünkü filmini izlemiştim, ne menem olduğunu biliyorum yani ve bir de kitabına buluşmaya hiç niyetim yok.

NEDEN BU KADAR SAÇMA ŞEYLERDEN BAHSEDİYORUM? Aslında iyi bir nedenim var. Her ne kadar şu anda önceki yazıda bahsettiğim gibi, usul usul çalışsam da bu böyle devam etmeyecek, ben istemesem de birileri (Öğretmenler, annem...) beni bu yarışa sokacak. (Tıpkı bowling topu gibi, kim bowling topunu labutlara fırlatırken rızasını alır ki?) Ama bu aynı zamanda benim de hedefim. Her şey bir yana, kendime "Elimden gelen yaptım" demeyi gerçekten istiyorum. Tabii sonucu da önemli. Kısacası koyduğum hedefleri gerçekleştirebilmek için elimden geleni yapacağım. Peki bunun konuyla ilgisi? Buraya yazmak tam manasıyla "zevkli" olduğu kadar ne yazık ki zaman ve enerji de alan bir aktivite ve benim bu sene o ikisine çok ihtiyacım olacak. Bu yüzden buraya yazmayı, ne kadar gerekiyorsa o kadar süreliğine ertelemeyi planlıyorum. Öyle bir anda yazmayı kesecek değilim ama dersler yoğunlaştığında muhtemelen yazılar kesinlecektir. Çok ihtiyaç duyarsam 1-2 yazı yayınlarım belki. En azından öykü yayınlayabilirim çünkü hikayeler yazmaya devam edeceğim. Aslında ilk kitabım üstünde çalışmaya başlamayı düşünüyorum çünkü sonuçta büyüyorum ve en büyük hayalimi gerçekleştirmeye çalışmak için bir an önce  çabalamaya başlamalıyım. Hayat geçiyor. Ve benim onun ne kadarını yaşayacağım kesin değil. Önceliğim her zaman "anı yaşamak" olmuştur çünkü eğer o an yaşamıyorsam, o an ileride de yaşanmamış bir andır. "Carpe diem" falan filan, her neyse, demek istediğim şu ki: Şu anda her ne kadar "yazmayacağım etmeyeceğim hedefler planlar" diye konuşsam da yazmak için kıvranacağım anların geleceğinden eminim. Ve o anlarda bu yazılara bakıp kendime diyeceğim ki: "Hayır, o zaman yeterince yazmış, içinden geçen en saçma şeyleri bile dökmüştün - sırf şimdi çalış diye! O yüzden hedeflerini gerçekleştirmeyi düşün ve git ÇALIŞ!" Diş macununu dibine kadar sıkmak gibi; paketi sıkan yumruğumu yazı, macunu zaman olarak düşünecek olursanız...

Aslında "Saçmalık" benim için vazgeçilmez bir hale gelmişti. Gerçek hayatta görünüşümle, söylediklerimle ve davranışlarımla kendime bulamadığım yeri, burada buldum. O kesinlikle dünya üzerindeki diğer tüm canlı türlerinden çok daha fazla sevdiğim ve utanarak söylüyorum ki daha üstün bulduğum insan ırkının bir parçası olduğumun kanıtı burası. İçimde insanlığa dair hiçbir şey yoksa bile onların bulduğu iletişim sistemini kullandım, kullanıyorum. Hatta onda ustalaşmaya, onu daha iyi hale getirmeye bile çalışıyorum. Yazmamın ardındaki nedenin en azından benim anlayabileceğim kısmı da bu sanırım. Bakın, yaşıyorum ben!

NOT: Ama yazmamın bir sebebi daha olduğunu fark ettim. Burası sayesinde değil, tumblr bloğum sayesinde hem de! Evet, benim için de garipti. Sevdiğim bir çizgi filmdeki (öhöm Steven Universe öhöm) sevdiğim fakat fandom tarafından çok yanlış anlaşılan bir karakter (öhöm JASPER öhöm) hakkında yazdığım analiz, benim şablonu 3 dakikada hazırlanmış, bazen "trash" etiketiyle kişisel düşüncelerimi bazen de izlediğim şeylere dair keşif ve gözlemlerimi paylaştığım küçük bloğumdan beklenmeyecek kadar paylaşıldıkça gerçekten çok şaşırdım ve mutlu oldum. Bir kere her ne kadar hata yapmamak için çok uğraşsam da İngilizcemin gerçekten hata yapmamama yeteceğini düşünmemiştim. (Gerçi internette gramer hataları pek takılmıyor ama bu ciddi dille yazılmış bir gönderiydi.) Başka bir dille konuyu başarılı (İnsanların gönderinin altına yazdığı ya da gönderiye etiketlediği "teşekkürler" ve "buna ihtiyaç vardı" gibi yorumlarından çıkardığıma göre, en azından.) şekilde ele alabilmiş olmam beni çok mutlu etti. Her ne kadar bu konu, uzaydan gelen taşlar hakkındaki bir çizgifilmin kötüsünün aslında kötü olmadığı olsa da... Anne, baba, tumblr tarafından pohpohlandım - benimle gurur duyun.