15 Ağustos 2017 Salı

Birine Nasıl Kibarca "Kitabımı Getirmezsen Beynini Dağıtırım" Dersin?



Uzun zamandır üstümde bir huzursuzluk var. Bugün sebebini nihayet keşfetmiş olmak, huzursuzluğumu biraz azalttı. Çünkü beni hayatta en çok rahatsız eden şey hislerim değil, hayır, hislerim hiçbir zaman rahatsızlığımın asıl sebebi değil, asıl sebep her zaman onları tanımlayamamam. İzninizle tekrar edeceğim çünkü bunu hatırlamak istiyorum: Beni rahatsız eden şey hiçbir zaman hislerim değil, onları tanımlayamamam. Tıpkı parkta yürürken önünüzde birdenbire bir kutunun çıkması gibi. Kutunun içinde bir şey var. Ama ne olduğunu bilmiyorsunuz çünkü daha önce gördüğünüz hiçbir şeye benzemiyor. Bir süre kutunun içine bakıyorsunuz. Gördüklerinizi, o güne dek beyninizde yer etmiş bilgilerle karşılaştırarak ne olduğunu analiz ediyor ve sonunda anlıyorsunuz. Görmüş olduğunuz şey kedi bağırsakları olabilir de olmayabilir de. Hey, belki de huzursuzluğumun bir sebebi de bu olabilir: Bu olayı yaşamış olmam. Parktaki bir kutunun içinde kedi bağırsakları gördüm. (Bu son cümleyi histerik bir tonda okuyabilirsiniz, ben histerik bir tonda düşündüm çünkü.)

Bu yazı tamamıyla benden başka kimseyi ilgilendirmeyen ve kimsenin ilgilenmediği şeyler hakkında olacak.

Her neyse, kedi bağırsaklarını geçelim de, huzursuzluğumun bugün keşfettiğim sebebi ise şu: Üniversiteye gidecek olmam. Daha doğrusu, liseye gitmeyecek olmam. En azından ortalama bir zeka düzeyim olsaydı bunu keşfetmeme bile gerek olmazdı, üniversite gibi yeni bir ortama gidecek ve/ve ya lise gibi son raddede çok sevdiğim ortamıma gitmeyecek olmanın strese açık bünyemde nur topu gibi bir stres doğuracağını tahmin edebilirdim.  Ama hep diyorum zaten, normal insanların zahmetsizce ulaşabildikleri sonuçları ulaşması marifetmiş gibi sunarak getirdim bu bloğu bugünlere. Neyse, şu anda kendimi hırpalayamayacak kadar umursamazım. Kabullenemediğim bir gerçeği kabullenene dek tekrar tekrar yazmak istiyorum sadece: Lise dönemi bitti ve ben onu özleyeceğim.

Lise hayatımın neredeyse tamamını bu bloğa bir tarihi belge ciddiyetiyle geçirdim, geçen yıl dışında çünkü geçen yıl ilk defa düzelmeye başlamış olan sosyal hayatımı yaşamakla meşguldüm. (Yani bu blogda okuduklarınızı genelde bir zombi yazıyor.) Geçen yıl mükemmel bir yıldı; aklım başımdaydı, düşüncelerim tutarlı, duygularım nazikti, kendimi seviyordum, diğerlerini seviyordum, hayatı bütünüyle seviyordum, örnek bir hümanisttim, ruhum tam mutluluk tonundaki pembeydi. Yani sabahın 6'sında okula gitmek için o suratsız insanlarla tıklım tıklım dolu otobüste pencereden dışarıda güneşin yeni doğduğu gökyüzüne bakarken ya da arkadaşımla vapurda dönüş yolumuz olan denizle gökyüzünün iç içe geçmiş mavisinin içinde kaybolurken hissettiğim o şu anki bok rengi ruh halimin midesini bulandıracak, hayır, bok rengi ruh halimin midesini bulandıracak kadar ışıltılı, şu an ensemin hemen dibindeki şeytanı kusturan kutsallığı kelimelerle anlatamam. Ve anlatamadığım için de hiçbir şey yazmıyordum. Yazmak bakımından hayatımın en verimsiz dönemiydi. Kendime yazma yetimin körelmediğini kanıtlamak için umutsuzca tam da bunun hakkında birçok yazı karaladığımı hatırlıyorum ama blogda şu anda bu yazılardan sadece bir tanesi duruyor çünkü diğerleri o kadar vahim şeylerdi ki yayınlar yayınlamaz silmiştim, çoğunu da daha yayınlamadan tabii... Sonra Kalp Hırsızı fikri doğdu ve hikayeyi yazmaya başladım ve sonuçta hayatımda yazdığım en kötü hikayeydi. Tabii ki geçmişte yazdıklarıma kıyasla daha iyi olabilir (Ki şahsen buna katılmıyorum ama bu hikaye hakkındaki kişisel hislerime dayalı bir yargı olabileceğinden, susuyorum.) ama diğer hikayelerde daima elimden gelenin en iyisini yapmış, yani o sıradaki mevcut yeteneklerimi en iyi şekilde kullanmışken bu hikayeyi bitirdiğimde aslında çok daha iyisini yapabileceğimi, hikayeyi daha iyi yazabileceğimi biliyordum. Ama iyi yazmaktansa bir an önce bitirmeye odaklandım. Bu yüzden o hikayeyi başarılı bulmuyorum ama bana birçok konuda yardımı oldu ki bunlardan şu anda yazıyla alakalı olanı gavur deyişiyle beni "writing block"dan kurtarmış olması. Bunu nasıl çevireceğimi bilmiyorum ve son yazılarımdaki çeviri facialarımdan sonra bilmeyi de istemiyorum ama google translate'den yardım alabilirsiniz (Çünkü benden daha kötü bir iş çıkarmayacaktır - hatta daha iyisini bile yapabilir!) ya da kavramın ne olduğunu bilmiyorsanız urban dictionary'den.  (Bu arada favori sitemdir.) Her neyse, Kalp Hırsızı beni writing block'dan biraz olsun kurtarmıştı ve arşivden bulduğum kadarıyla sonrasında hep dandik problemlerim hakkında dandik yazılar yazmışım. Yok saçlarımın dökülmesi, yok doğum günüm diye insanların dünyanın her tarafından varlığımdan duydukları mutluluğu ifade ettikleri kutlamalar ve partiler vermemeleri, yok sanki önüne geçilmez bir şişko değilmişim gibi çektiğim yemek problemleri... (Gerçi bu yemek problemleri sonradan beni anoreksinin eşiğine sürükledikleri ve hala devam ettiklerine göre ciddi olmalılar - ehem, bundan sonra bahsedelim.) O kadar mutluydum ki problemlerim de böyle saçma şeylerdi işte... Zaten üniversite sınavı stresinin üstüme gelmeye başladığı yılın ilerleyen zamanlarındaki yazılarımda, kaçış edebiyatının örneklerini görmeye başlıyorsunuz... Çünkü insan mutluyken yazacak bir şey bulamıyor. Bugüne dek kabul etmek istemedim, hatta kanıtı da o "yazma yetimin körelmediğini kanıtlamak için umutsuzca karaladığım" yazılardan tek silinmemiş olanında:  "İnsan mutluyken yazacak bir şey bulamıyor" derdim ama bu yalnızca bir mazaret olur, gibi geliyor bana. Kötü bir yazarın mazareti. Eğer öyle değilse... Hayır, yazmadan mutluluk olmaz zaten. Bu aptalca bir paradoks." Hahahah! "İnsan mutluyken yazacak bir şey bulamıyor derdim" cümlesini bunu dediğim bir yazıda kullanmak asıl paradoks, geçmiş ben. Aslında az-önceki-şu-anki-ben olarak geçmiş-ben'e gülmem saçma çünkü ikisi de "paradoks" kelimesinin anlamını bilmedikleri halde kullanıyorlar, yani ikisi de gülünç. Neyse. Yazarın kendi yazısında başka bir yazarın yazısını kullanmasını son derece küçük düşürücü bulurdum ama söz konusu yazarın karşısında zaten küçüğüm (En azından o "paradoks" kelimesinin anlamını biliyordur.): "Mutlu aileler birbirine benzer. Her mutsuz aileninse kendi mutsuzluğu vardır." Anna Katarina kitabının giriş cümlesi. (Lütfen Anna Karenina yerine Anna Katarina yazmış olmama aldırmayın - ben sadece zamanın Alice'leri arasında kim daha gülünç yarışmasında kazanmak için elimden geleni yapıyorum. Özellikle favori kitabı olanlar aldırmamak için ellerinden geleni yapsınlar ve lütfen bana bir baskısını göndersinler artık.) Aile nereden çıktı diye soracaksınız şimdi ama onu Dostoyevski'ye  Tolstoy'a (Sanırım bu yazının başlığı "Nasıl Kültürel Repütasyonunuzu Mahvedersiniz: 101" de olabilirdi) sorun, ben bilmiyorum, benim demek istediğim sadece mutluluklar aynıdır, mutsuzluklar farklı - ailesel ya da bireysel olsunlar.

Peki neden bu kadar mutlu olduğumu soracak olursanız... Bu sıradan mutluluğu "Mutluluğun nedeni yoktur!" gibi sıradan bir cümleyle taçlandırmak daha yerinde olurdu fakat hayır, mutluluğumun nedenini biliyorum: Sıra arkadaşım. Çünkü kendisi 10. sınıfta ölümüne dövülen sosyal hayatımı ayağa kaldırdı, yaralarını sardı, iyileştirdi, dışarı çıkardı, hava aldırdı ve toparlanmasını sağladı. O bir melek. O fırsat çıktıkça size elinden geldiğince yardım eden insanlara diyebileceğiniz tarzda "o bir melek" değil. Dışarıda olduğu kadar içeride de güzel olması o kadar mucizevi ki gerçekten de insan, aslında melekten başka herhangi bir şey olamayacak şekilde "o bir melek."  10. sınıfın ardından 11. sınıfa başlarkenki tek beklentim daha az dışlanmaktı çünkü bu sefer önlerde bir sıra seçmiştim ve dolayısıyla insanlar yanlışlıkla benimle göz göze geleceklerdi. Sonra O geldi. Üstünde son moda yeşil ceketi, göz kamaştırıcı şıklıktaki sarı sırt çantası, pahalı ayakkabıları vardı; kahverengi bukleler halinde omuzlarına dökülen lavanta kokulu özenle yapılmış saçlarını savurarak, Baby Lips'in turuncu olanından sürdüğü harikulade dudaklarını aralayıp kulaklarımı okşayan kadife gibi sesiyle dedi ki: "Merhaba Defne, yanına oturabilir miyim?" Göz altına alınabilecek kadar siyah göz altları ve yağlı saçlarıyla dünya üzerindeki güzellikleri göremeyecek kadar çirkinliğe bulanmış olan ben ise tüm kayıtsızlığımla "Tabii" diye yanıt verdim, içimden "Nasıl olsa 1-2 güne kalkıp başka sıraya geçeceksin." diye düşünerek. Ama başka sıraya geçmedi. Ve aramızda "Hoca demin ne dedi?" ya da "Ucun var mı?" gibi diyaloglar geçmeye başladığında hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde hemen hayallere kapılıp belki de benden iğrenmeyeceğini düşünmeye başladım. Aslında 9. sınıfta birlikte okumuştuk (Adımı bu yüzden biliyordu.), en yakın arkadaşıyla arka sıramda otururlardı. Ama 10. sınıfta ne kadar asosyal olduğumu ve ne kadar tuhaf davrandığımı diğer kızlardan duyup benden iğrenebilir diye düşünmüştüm yine de. Buna rağmen, kitap okuduğumu görünce sanki saymışım gibi "Hayatında kaç kitap okudun acebağ?" diye sorarak beni rahatsız etmek yerine kitabı kapattığımda "Kitap okumak çok güzel bir alışkanlık, keşke ben de daha çok okusam" ya da çizim yaparken "Sen ne acayip şeyler çiziyorsun öyle ya ehuehuehuehuehu" diye gülmek ve ÇOK DAHA BETERİ "Beni de çizseneeeğ!" (KABUSLARIMIN CÜMLESİ) diye yalvarmak yerine "Çok yeteneklisin, ben de hep çizimde başarılı olmayı istemişimdir" ve "Çizdiğin şeyler çok güzel" dediğinde hayallerimde daha da ileri gidip arkadaş olup olamayacağımızı merak etmeye başladım. Ve ne olduğunu anlamadan kendimi bu ne zaman etrafta dolaşsa birilerinin mutlaka "Canım nasılsın?" diye durdurup öpüp kucakladığı kızla önce etrafta dolaşırken, sonra da en derin düşüncelerimi paylaşırken buldum veee böylece arkadaş olmuştuk. Sadece onunla değil, onun sayesinde başka arkadaşlar da edindim. O, ben ve çok kıskanç bir en yakın arkadaş olmasına rağmen elbette benim gibi birini tehdit olarak görmeyen (Çünkü elbette ben sosyal olarak hiçbir durumda tehdit olmamam: Yani kedi sapihlendik ve kedi annemin gözünde çoktan benim yerimi almış bulunmakta.) en yakın arkadaşıyla mükemmel bir üçlü olduk, hem de o ANTİPATİK ASOSYAL AURAM SAYESİNDE. (Bunun ne kadar büyük bir mucize olduğunu daha önce hiç keşfetmediğim için bir anda heyecan yapıp öyle büyük harflerle yazdım, kusura bakmayın. Fakat sahiden. Vay be. Vayyy be.) Sonra; arka sıramızda oturan kızlardan biri yeniyken, diğeri de tek arkadaşı okuldan ayrılmış bir kızdı ve espri anlayışımı seviyorlardı. Ayrıca önümüzde oturan kızlardan biri de yeniydi, diğeriyse geçen yıl yeni geldiği için anlaştığımız biri ve onların önünde oturanlar da 9. sınıftan beri aynı sınıfta okuduğumuz kişilerdi: Asosyallik kavramından haberdar olmayacak kadar sosyal insanlardan olduğu için sırf 9. sınıftan beri birlikte okuyoruz diye çok yakın arkadaş olduğumuzu düşünen arkadaşım (Ki ancak bu sene gerçekten yakınlaştık.) ve onu saymazsak (Ki saymayalım çünkü geçen sene tam bir depresif ergen olarak daima hayat dolu ona gıcık olurdum.) geçen yılki tek arkadaşım ki bu sene arkadaşlığımız pekişmişti çünkü artık sadece onunla konuşan ezik değildim. Cumhuriyet Bayramı gösterisini bizim sınıf üstlenince sınıfça da yakınlaştık veee mutlu bir sene geçirdim. Tabii sınav stresi yüzünden (11. sınıfta sınav yok ama stresi var) olabildiğince mutlu değildi ama okul hayatımın o zamana kadarki en mutlu yılıydı, yani yeterince mutluydu. Ben mutluydum.

Ama okul hayatımın en mutlu senesi bu seneydi.

Yanlış anlamayın, bu sene, genel olarak mutlu değildi. Ben musmutsuzdum. Hatta yaşadığım en kötü seneydi ve yaz tatilinde iyice kötüleşti. Doğrusu her geçen gün berbatlaşmaya devam ediyor. Ama okul dönemi ultra mutluydu.

Şey, ilk başlarda pek değil. Malum, sınav stresi. Hatta demin geçen sene otobüste pencereden baktığım gökyüzünden filan bahsederken "Peki bu sene ne yapıyordum gökyüzüne bakmak yerine?" diye sordum kendime. İşte cevabı: Telefonumdan soru çözüyordum. Ders videoları izliyordum. Okulun güzelim manzarasının karşısında konu çalışıyor, tuvalette sorularını çözüyordum. Çözemediklerimi sormak için öğretmenleri kovalıyordum. Dersi can kulağıyla dinliyordum. Peki işe yaradı mı? Hayır. Her insanın hayatı kendi yoluyla yaşaması gerektiğini savunup başkalarının yoluyla iş yapmaya çalışırsam yaramayacağı zaten ortadaydı ama yapmam gereken buydu ve yaptım. Neyse, konu bu değil. Konu şu ki, o sıralar, yani YGS'den önce hayatım çok monotondu. Okulda, iki gruba ayrılıp iki gruptan birinin konuşmadığı zaman diğerini konuşmakla suçladığı ve sonuçta herkesin sürekli kavga ettiği (ta ki içimizden biri babasını kaybedene dek, o zaman tüm sınıf ruhsal olarak birleşti resmen) bir sınıfta onlara karışmadan ders çalışmaya çalışan, büyük hedeflere sahip bir avuç insandık. Büyük hedeflere sahip bu bir avuç insan, YGS'den sonra hedeflerini gelecek seneye kadar askıya alıp mescit ya da bodrum gibi tuhaf yerlerde seks ve travma gibi tuhaf şeylerden konuşmadıkları zamanlarda okula lahmacun söyleyen bir çeteye dönüştü. Yalnız bunların neredeyse hiçbirini bahsettiğim geçen seneki arkadaşlarımla yapmadım. Onlarla ayrı sınıflara düşmüştük çünkü. Sadece sıra arkadaşımla aynı sınıftaydık ama o da bunlar olurken okula gelmiyordu çünkü durup dururken birbirimizle konuşmamaya başlamıştık. Aramızda hiçbir şey geçmemesine rağmen ikimiz de birbirimizle konuşmuyor, diğerinin artık kendimizden hoşlanmadığını düşünüyorduk - ben buna zaten alışık olduğum için söz konusu meleğim olduğu halde pek aldırmadım ve tam bir şerefsiz olarak benden bekleneceği gibi gidip diğerleriyle takılmayı sürdürdüm. "Popüler olunca ilk arkadaşını unutan şerefsiz" değildim aslında, "zaten hiçbir zaman ona layık olmamış ve hep onun bunu anlamasını korkuyla beklemiş olan" şerefsizdim. Sonunda benim arkadaş olmaya, daha doğrusu onun gibi birinin arkadaşı olmaya değecek biri olmadığımı anladığını sanmıştım ve bu zaten beklediğim şey olduğu için, gerçekleşmesi beni pek etkilememişti - her ne kadar içten içe gerçekten üzülsem de. Ama ben gerçekten onun gibi birinin arkadaşı olmaya değer biri değildim çünkü o kız, benim yüzümden, onu sevmediğimi düşündüğü için okula gelmiyordu. Ki kendisi herhangi biri tarafından sevilmemesi mümkün biri değil, güvenin bana. O yüzden bu kıza öyle düşündürtmüş olmak kendimi asla affedemeyeceğim şeylerden biri. Her neyse, sonunda diğer arkadaşlarımızın yardımıyla filan barıştık ve her şey düzeldi. Onunla konuşmazken takıldığım kişiler ise yıllardır aynı okulda okumamıza ve idaremizin her sene sınıfları değiştirmek gibi bazen harika (10. sınıf) bazense rezil (11. sınıf ve 12. SINIF! Yani 12. sınıf gibi kritik bir dönemde sınıfları değiştirdikten sonra bu yıl yaşanan kaosa nasıl şaşırdıklarını aklım almıyor çünkü bu yıl tam bir kaostu, birbirine sıra fırlatanlar oldu yahu!) olabilen bir politikası olmasına rağmen hiç aynı sınıfa düşmediğimiz insan gruplarından gelme kişilerdi. Hayatımda ilk defa başta hoşlanmadığım biriyle canciğer kuzu sarması oldum. Bu benim için çok tuhaf bir deneyimdi çünkü insanlarla ilk tanıştığımda ne kadar sürecek ne tür bir ilişkim olabileceğini anlıyorum. (Ürpertici, değil mi?) Dolayısıyla hiçbir zaman "Keşke bu insanla vakit kaybetmeseydim" gibi bir söz etmedim çünkü zaten hiçbir zaman anlaşamayacağım insanlarla vakit kaybetmedim. Durun bir dakika, aslında bu da bu sene ilk kez yaşadığım şeylerden. Sanırım insanlarla ilgili öngörülerim zayıflamış, geçen sene bünyeme bir anda fazla sosyallik yüklendiği için olabilir mi? Olabilir.

Normalde insanlara önyargılı yaklaşan biri değilimdir ve dürüst olmak gerekirse de değilimdir. Bunu bir meziyet olarak söylemiyorum, sadece insanları dış görünüşüne göre yargılayabilme özelliğine sahip değilim. (Nasıl olup da tanıştığım biriyle ilişkimin ne tür olacağı ve ne kadar süreceğini anlayabildiğimi soracak olursanız, konuşmasından. Gözler ruhun aynasıdır derler ama bence ruhun aynası sestir.)  Fakat G'nin yüzündeki gülümse "sinsi"den başka şekilde nitelendirilemezdi ve gülümsemesinin sinsi olması kendisinin sinsi olduğunu göstermezdi ama gülümsemesi sinsiydi. Ayrıca sinsi ya da değil o gülümsemeyle bakışlarını üstünüze dikmek gibi rahatsız edici ama benim gibi post-asosyal biri için daha da rahatsız edici bir alışkanlığı vardı. Fakat bana dediği ilk şeyi duyduktan sonra onun hakkındaki yargılarım kesinleşti. Bu kız şeytanın sağ kolu olarak asla görmediğim sol koluydu. Ne dedi biliyor musunuz? "Çekil önümden, şişko." Şimdi bu, arkadaşınıza söyleyebileceğiniz bir şey, hatta yeni tanıştığınız birisine de söyleyebileceğiniz bir şey ama daha önce hiç konuşmadığınız, dolabından kitaplarını almaya çalışan birine söyleyebileceğiniz bir şey değil. Ve hayır, sinirlenmedim çünkü 1- Onu daha önce başkalarına da şişko derken duymuştum, üstelik o sıra 50 kilo falandım, yani bu kişisel bir hakaret değildi, insanlara hitap şekli böyleydi ve 2 -Özgüveni olmayan birini ona hakaret ederek sinirlendiremezsiniz çünkü kendisinden sizin ona edebileceğiniz hakaretten daha kötü her türlü hakareti etmiştir zaten. Sadece, tanımadığı birine "Çekil önümden, şişko" diyebilecek cürreti gösterebilmesine son derece şaşırmış ve itiraf etmek gerekise birazcık etkilenmiştim çünkü orjinal kişilikleri kokuşmuş da olsalar sevmekten kendimi alamıyorum. (Herhalde bir gün birisi kafama silah dayasa ilk düşüneceğim şey "Vay, ne kadar havalı" olurdu.) Sonra beden dersinde yürüyüş yapıyorduk ve o bana, yürüyüş hızına yetişemeyen arkadaşlarına ayak uydurmak için bilerek yavaş yürümekte olan bana "Biraz daha yavaş yürürsen üstüne basıp geçeceğim sanırım" dedi ki kendisi 1.50 filanken bunu dediği ben 1.70-1.75 arası boydayım. (Boyumu yıllardır ölçmüyorum ama uzunum, anlıyor musunuz? Gökdelen kadar uzun. Üstüne basıp geçebileceğiniz son kız!) Ama yukarıda belirttiğim 2. sebepten ötürü buna da arkadaşlarıma bakıp "Ne dediğini duydunuz mu? Bunu gerçekten dedi mi şimdi?" diye gülmek dışında tepki vermedim, hatta benim yerime arkadaşım verdi. ("Dikkat et, o seni ezmesin de." Haklıydı. Durum buydu. Ezerdim.)  Belli ki kız mazoşistti. Kız dayak istiyordu. Ya da kızın BDSM kavramıyla tanışmaya ihtiyacı vardı. Her halükarda aradığı şeyi ona verecek kişi ben değildim.

Değildim, ta ki arkadaşıma tokat atana dek.

Şiddet eğilimli insanların önünde hiçbir şekilde şiddet eylemlerinde bulunmamalısınız. Hani kuklanın bir ipini çekersin de bir yeri oynar ya, işte herhangi bir canlı şiddet öğesi de şiddet eğilimlinin üstünde bu etkiyi yapar. Şey, her zaman değil ama arkadaşınızın tokatlandığını görmek yapar en azından. Şimdi, G hakkında bilmeniz gereken bir şey, sırası hakkında aşırı derecede hassastır, sırasına başkalarının oturmasından hiç hoşlanmaz. Zamanla bu konuda arkadaşlarımızın oturmasına izin verecek kadar ilerledi ama o zamanlar sırasına konan sineği bile affetmiyordu. Sıra arkadaşımla benim arkadaşlarımızsa bizi ziyarete geldiklerinde doğal olarak önümüzdeki sıraya, yani onun sırasına oturuyorlardı ama bu sorun olmuyordu çünkü genelde zaten öğle tatilinde ziyarete geliyorlardı ve o sırada o, yemekhaneye gittiğinden, ortalarda olmuyordu. Fakat o gün yemekhanedeki biriyle kavga etmiş. Sınıfa gelip arkadaşımızın onun sırasında oturduğunu görünce direk sıraya geldi ve hiçbir şey söylemeden, kalkması için ikaz bile etmeden kıza tokat attı. Şu anda o anı düşünerek kıkırdıyorum fakat o anı yaşarken. O anı yaşarken. Resmen şiddet ipim çekildi ve kızın kafasını sıraya çarptım. Yapmadım tabii ama omuzlarından biraz sıkı tutmuş olabilirim. O da hiç karşı koymayıp o her zamanki gülümsemesiyle yüzüme bakmayı sürdürdü. Şimdi bu noktadan biraz ileri saralım veee sahnede bu sefer biri diğerinin koluna gül "dövmesi yaparken" (Yani koluna tükenmez kalemle gül çiziyordum, tıpkı 3. sınıfta yaptığınız gibi.) birlikte şarkı söyleyen iki kız görüyoruz. Bu nasıl oldu? Ertesi gün resim çizdiğimi görünce derhal kolunu açıp büyük bir ciddiyetle "Koluma gül çiz" demesiyle. Hayır, "koluma gül çizer misin?" diye sormadı, koluna gül çizmemi emretti. Ve ben de o ana kadarki kız lisesi hayatımın bana öğrettiği bir kız olarak kızlarla arkadaş olmanın altın kurala boyun eğdim: İkiyüzlü olmak. Aslında bakarsanız bu, kulağa geldiği kadar kötü değil. Önceki gün neredeyse kafasını sıraya çarptığım kızın ertesi gün koluna gül çizerek ikiyüzlü davrandığım için mutluyum çünkü böylece bir arkadaş kazanmış oldum. Sanırım, ikiyüzlülüğü pozitif şekilde uyguladığınızda, yani nefret ettiğiniz birine iyi davrandığınızda çok da kötü sonuçlar doğurmayabilir. (Ha peki ya tokatladığı kişi? Onların asla yıldızı barışmadı. Zaten mutlaka tüm arkadaşlarımın kavgalı olduğu bir arkadaşım vardı.)

Sonradan bunu konuşurken ona "O zamanlar benden nefret ediyordun, değil mi?" diye sorduğumda bana verdiği yanıt ise "Yoo" idi. "Aslında seninle arkadaş olmaya çalışıyordum, havalı olduğunu düşünmüştüm." Anladım ki sevgili arkadaşımın sosyal yetenekleri çok, çok kötüydü ama kim onu yargılayabilir ki? Sıra arkadaşım belki ama ben kesinlikle değil.

Tam da yazıyı sonu gelmez son sınıf anıları yazısına dönüştürüyordum ki muhtemelen o anıların diğerleri için son derece sıradan şeyler olduğunu ve kimsenin okumakla ilgilenmeyeceğini fark ettim - Aslında bu yazı baştan sonra fazlasıyla kişisel ve okuyucuya herhangi bir şey katabilecek bir yazı değil. Ben sadece bir daha geri dönmeyecek zamanları özlüyorum. Sanırım lise zamanımı özlemek için aradan biraz zaman geçmeliydi (Yani, biteli sadece 3 ay oldu Alice? Ve diplomanı almak için kıçını kaldırıp o çok özlediğin okula gitmeye üşeniyorsun=) ama diğer arkadaşlarımın aksine üniversiteden hiçbir beklentim olmadığı, yani gelecekten hiçbir beklentim olmadığı için liseye, geçmişe dönüyorum işte. Yazının tek amacı bu, anılarımı anlatırken o zamanları yeniden yaşama illüzyonu yaratmak. Aslında üniversiteye gitmeyi hiç beklemiyordum. Sıralamam istediğim bölüme yerleşmem için yeterliydi ama özel okulda %50 burslu olarak ve bunu karşılayabilecek durumda değildik. O yüzden kesinlikle mezuna kalacaktım ki arkadaşlarımın yarısı da mezuna kaldığı için birlikte toplanıp "ders çalışacaktık" (Hiçbir zaman yapamadık.) ve okula gitmememiz dışında her şey aynı kalacaktı. Evet, üniversiteye gitmektense tüm o stresi yeniden yaşamayı yeğleyecek kadar isteksizim bu üniversite konusunda. Daha doğrusu, değişimden korkuyorum. Değişimi kaldıramıyorum. O yüzden, eğer normalde konuşmadığım biriyseniz sırf meraktan bana nereye gideceğimi filan sormayın lütfen, zaten yerleştirme sonuçları açıklandığından beri hatırlamadığım o kadar çok insanla bu konuşmayı yaptım ki artık patlayabilirim. "Şey, X Üniversitesi, Y bölümünü kazandım ama siz kimdiniz acaba? Sütyen aldığım mağazadaki satış elemanı mı? Anlıyorum..." Ha, nasıl oldu da mezuna kalıyorken üniversiteyi kazandığımı soracak olursanız annem para biriktirmiş ve hiçbir zaman mezuna kalmam taraftarı olmadığı için (Babam da aynı şekilde ama o şu anda işsiz ve beş parasız, yani özel okula gitmemdense mezuna kalmamı tercih ederdi. Muhtemelen şu an benden nefret ediyordur.) beni doğruca üniversiteye soktu. Tabii paramız ne kadar süre dayanacak bilmiyorum. Annemi finansal stabilitemizin üniversiteyi ilk sene kazanamamış olmanın nedense zedeleyeceğine inandığı sosyal stabilitemizden daha önemli olduğunu açıklamaya çalıştım ama dinlemedi. Sanki çocuklarını özel okula göndermek tüm aileler için bir yükümlülükmüş gibi davranıp "Zaten bugüne dek seni hiç özel okula göndermedik" diyor. Pes ettim. Bunu vicdanıma yük etmeyeceğim. Zaten üniversiteye gideceğim için yeterince endişeliyim. Yalnızca endişeli değil, üniversiteden korkuyorum direk. "Sen de amma abarttın" diyeceksiniz ama korktuğum şey yalnızca yeni bir sosyal ortama düşecek olmam değil dostlarım. Gittiğim sıradan üniversite GERÇEKTEN ÇOK UZAKTA. Shrek'teki Çok, Çok Uzak Ülke'den bile uzakta olduğuna eminim. Yani zaten taşınacağız (Ki bu da beni inanılmaz derecede korkutan başka bir şey çünkü DEĞİŞİM! *korku filmlerindeki katil/canavar aniden ortaya çıktığında sahneye giren çığlık efekti* Ayrıca ANADOLU YAKASI'na taşınacağız ki Anadolu Yakası da... Ehem... Sı-kı-cııı. Orada oturanlar kusura bakmasın ama öyle! Gerçi bildiğim kadarıyla aranızda hiç kimse orada yaşamıyor ki bu da üzülmem için bir başka sebep.) ancak taşınsak bile üniversiteye yakınlaşmamız için medeniyeti terk etmemiz gerekir - o kadar uzak. Bugün de hazırlık sınavı için gitmem gerekiyor ama NASIL GİDECEĞİMİ HİÇ BİLEMİYORUM. Erzak hazırlamalı, beni oraya götürecek iyi bir at bulmalı, handa yer ayırtmalıyım. Sigh. Eğer bugün-yarın kedim hakkında bir yazı yayınlamazsam bilin ki canavarlara yem oldum dostlarım.  

...Tüm bunların üstüne, şu anda öyle bir şansım olsa lise hayatıma yeniden başlamayı isteyip istemeyeceğimi soracak olursanız OH HELL NO. Beden dersi? Kalsın. Ben almayayım. Yok. 

Ben sadece üniversiteye gitmek istemiyorum. Yani üniversite mezun kadın oranının sadece %13 olduğu bir ülkede bunu söylemek kulağa "gel de beni güzelce döv" demekle aynı şeymiş gibi gelebilir ama hayır, kast ettiğim şey eğitimle alakalı değil. (Hatta üniversite'yle ilgili biraz olsun merak ettiğim tek bir şey varsa o da dersler. Ciddiyim. Disiplinli ve çalışkan görünmek için söylemiyorum bunu, olmadığım, ayan beyan ortada nasılsa.) Eğitim almak istiyorum elbette. Sadece, haydi ama, artık üniversite eğitimle alakalı bir şey değil. En azından benim arkadaşlarım için değil görünüşe göre. Ne zaman onlarla bir araya gelsek tek konuştukları üniversitede sevgili yapmak, araba almak, para kazanmak... Erkekler hangi üniversitenin kızlarının daha güzel popolara sahip olduğunu konuşurken kızlar erkeklerin dikkatini çekmek için yapmaları gerekenlerden bahsediyorlar ve Alice'in de midesi bulanıyor. Bir ay önce bu insanlar bambaşkaydı? Ama böyle olacağını biliyordum. Değişeceklerini biliyordum. Bu yüzden yaz tatilinin başından beri kendimi insanlardan uzaklaştırıyorum zaten. Whatsapp'ı kapattım. Zaten kullandığım başka tek sosyal medya platformu Facebook ama arkadaşlarımın çoğu da Facebook kullanmıyor. Dolayısıyla Whatsapp'ı kapatmak benim sosyal çevremde sosyal intihar anlamına geliyor. Ve ben de zaten intihar eğilimli olduğumdan bu durumu değiştirmek için hiçbir şey yapmıyorum. Çünkü her zamanki gibi yine ilk adımı karşı taraftan bekliyorum. "Arkadaşlığımızın bitmesini istemiyorum," demiyorum çünkü diyemiyorum. Çünkü her zamanki kadar korkağım. İnsanlar bana beklediğimi vermediğinde onu almak için uğraşmak yerine uzaklaşmayı seçiyorum. Hayır, böyle değildim. Son ilişkimi muhafaza etmek için elimden geleni yaptım, sonuna kadar savaştım ama sonunda sevdiğim erkek çekip gitti ve artık kimse için savaşacak gücüm kalmadı. Tabii ki bu manipülatif tavırlarımı haklı çıkarmıyor, hiçbir şey çıkaramaz. Tabii ki kötü biriyim. Kötü biriyim, biliyorum. Sanki içim zehirle dolmuş gibi. Doğrusu hayatım çok zor ama ne zaman değildi ki? Hayır, hayat her zaman zordu, hatta belki de şimdikinden bile zordu ama ben bu zorlukların beni yıldırmasına izin vermiyordum. Güçlüydüm. Ne zamandır "Çok güçlüyüm, çok büyük zorluklarla yüzleşiyorum" deyip duruyorum kendime ama hayır. Güçsüz olduğum için o zorluklar çok büyük görünüyor. Bunu ancak şimdi fark edebildim. En azından sağlıksız düşünmeye başladığımda yazabileceğim bir bloğum var. Nitekim yazmak benim panzehrim.  
Neyse, dışarıda eğlenebileceğim arkadaşlarım kalmadığı için evde kalmam (Zaten dışarıya da çıkamıyorum - zira hikikomoriliğim yine depreşti) daha iyi oldu aslında çünkü kişisel gelişimim adına yapmak istediğim evde yapılacak birçok şey var: Yazmak, çizmek, okumak, egzersiz, dans... Ama bunların hepsini yapmak için bir gün yeterli olmuyor. (Aslında olabileceğinden ama benim zamanı düzgün kullanamadığımdan şüpheleniyorum. Bir şeyleri yapmam o kadar uzun sürüyor ki. Zamanı kendi çizgimde yaşıyorum resmen ve benimle aynı çizgide giden sadece kaplumbağalarla salyangozlar. Hey! Kaplumbağalar, nereye gidiyorsunuz? Onlar da bizi geçti işte... AYRICA hala anlamamış olabilirsiniz ama dikkatim çok çabuk dağılıyor. Yani 1 saatlik egzersizime başlıyorum, 15 dakika sonra kedi videoları izleyip dinlenmek için mola veriyorum ve bir bakıyorum ki Miley Cyrus'un lideri olduğugizli ahtapota tapan saat tamircileri tarikatını araştırırken SAATLER GEÇMİŞ.) Bazen, bahçedeki ortanca çiçeklerinin içinde yaşayan periler bana acıyıp bir mucize gerçekleştiriyor ve bir gün içinde tüm bunları yapmayı başardığım oluyor. Ama o zaman da o kadar çok şey yapmış olmama rağmen hala kendimi tatmin olmamış hissediyorum. Ve bunu bir türlü anlayamıyorum: Yapmak istediklerimi, yapmam gerekenleri yapmanın beni neden tatmin etmediğini. Sanki kendimle aramda koca bir kaya duruyormuş gibi. Kayanın ardındaki kendime sesleniyorum: "Hey, orada n'apıyorsun sen?" Ama bana yanıt vermiyor. Yoksa kayanın ardında olan ben miyim?

Başlıkla ilgili olarak: Arkadaşlarım bana geldiklerinde kitap ödünç almak istediler ve ben de hiç yeri olmadığı halde erdemli davranıp en sevdiğim kitapların tümünü onlara dağıttım ama artık buluşmadığımız için hepsi onlarda kaldı. Ruhum parçalara bölünmüş gibi hissediyorum. Acaba Voldemort bu hisle nasıl başa çıkmıştı? Hey, belki Snape gibi onun da kötü adam maskesinin ardında aslında acı çeken zayıf biri vardır? Onun gözünden bir Harry Potter serisi nasıl olurdu? Bu arada, onlara zarar vermeden kitaplarımı arkadaşlarımdan geri alacak iyi bir suikastçı biliyorsanız numarasını gönderir misiniz? Şey, "onlar" derken kast ettiğim arkadaşlarım. Tabii kitaplarıma da zarar gelmesin! 

10 Ağustos 2017 Perşembe

Who let the Gorillaz out?

Öncelikle; "Gorillaz'ın gerçek yüzleri" diye aratarak gelen arkadaş(lar), işte:



Gorillaz'ın gerçek yüzleri! Biliyorum; gözleri olmayan bir mavi saçlı, saksı kafalı bir turşu, gözbebekleri olmayan bir siyahi ve Asyalı küçük bir kızın gerçek hallerini görmeyi beklemiştiniz. Ancak ne yazık ki onlar yalnızca kurgu dünyasına aitler, öncelikle şunu bir açıklığa kavuşturalım. Ayrıca Gorillaz, Vocaloid gibi de değildir çünkü müziklerinden de, çizimlerinden de birer kişi sorumludur. Onlar da yukarıda gördüğünüz şapşallar: i Damon Albarn (sağ) ile Jamie Hewlett (sol) ve muhteşemlikte Gorillaz'dan geri kalır yanları olmadığına emin olabilirsiniz.

Peki onlar kim?

Damon Albarn, Blur isimli İngiliz rock grubunun solisti. Jamie Hewlett ise Tank Girl isimli meşhur çizgiroman serisi de dahil olmak üzere birçok müthiş eserin çizeri. Bu tamamen farklı dünyalardan iki adam, Blur'ın kurucularından birinin hayran olduğu Jamie Hewlett'ten Blur röpörtajı yapmasını istemesiyle tanışır ve nasıl olduysa buradan işler birlikte yaşamaya başlamalarına kadar gider. Sanırım buna ilk görüşte aşk diyebiliriz. Damon, Jamie ile olan ilişkisini "Uzun bir süreliğine evliydik, bir şekilde boşandık ama yine de arkadaş olarak kalmayı başardık" diye açıklar. Bu açıklamaya göre Gorillaz da onların çocuğudur çünkü grubu evlilik dönemlerinde oluşturmuşlardır. Yani Gorillaz aslında muhtemelen ikilinin MTV izlerken yaptıkları geyik sırasında öylesine ortaya atılmış bir fikirdi. Normalde böyle geyik yaparken ortaya atılan fikirler asla uygulamaya konulmaz. Ama bu ikili, bu kuralı bozup Gorillaz'ı gerçekten hayata geçirmeye ve dünyanın en büyük kurgusal grubunu ("Kurgusal grup ne ya" diyenler, fictional band için daha iyi bir çeviri öneriniz varsa memnuniyetle alırım.) oluşturmayı başarmışlardır. Böylece Damon Albarn şöhretin negatif getirilerini Hannah Montana'dan çok daha ustalıkla savuşturup müziğine odaklanma, Jamie Hewlett de her müzikseverin (yani en azından benim) hayali olan müzik yapmadan müziğin parçası olma hayalini gerçekleştirebilmiştir. Gorillaz'ın dünyanın en büyük kurgusal grubu olmasının en büyük nedeni şüphesiz arkasında bu işlerinde yetenekli, ona değer veren ve belli bir politik duruşları olacak kadar karakterli ikilinin bulunmasıdır. Zira müzikten zerre kadar anlamasam da Damon Albarn'ınki kadar sevdiğim bir ses ve bir çizer olarak Jamie Hewlett'inkiler kadar imrendiğim çizimler olamaz. (Jamie Hewlett'in çizimleri hakkında uzun uzun konuşacağım zaten çünkü kendisi en sevdiğim çizer olabilir.) Eğer röportajlarını dinler ve konserlerini izlerseniz anlarsınız ki bu ikisi nefes alan, yürüyen, konuşan, kısacası yaşayan Gorillaz'dır. Onları sevmeden Gorillaz'ı sevmek olmaz.

Eğer Gorillaz'ın gerçek hayattaki geçmişini merak ederseniz şuradan okuyabilirsiniz. Kaynak İngiliççe ama içindeki bilgiler eminim bir yerlerde Türkçe olarak da vardır. (Eğer yoksa ve bu yazı ilgi görürse ben yazabilirim.) Bense bugün daha ziyade kurgusal geçmişi üzerinde duracağım. Nitekim Gorillaz'ın kurgusal hikayesini araştırdığımda karşıma hikayenin tümünü doğru düzgün anlatan hiçbir Türkçe kaynak çıkmadı ve birçok insanın Gorillaz'ı tanıdıkları halde hikayesi hakkında, hatta bir hikayesi olduğu hakkında en ufak bir fikrinin olmadığını keşfettim. (Eğer siz de bu insanlardan biriyseniz, "hikaye" deyince heyecan yapmayın sakın. Bu, kliplerinde izlediğiniz saçmalıkları sadece yarı yarıya açıklayacak. Hatta kafanızı daha bile çok karıştırabilir, benden söylemesi.) Böylece, aylardır neredeyse Gorillaz'dan başka bir şey dinlememiş biri olarak bunun için benden daha uygun biri olamayacağını düşünüp görevi üstüme aldım. Aslında daha doğrusu görevin üstüne atladım. Çünkü pek fazla şey için "uygun biri" olarak tanımlanabilecek biri değilim. Dolayısıyla yazarken takınabileceğim ukalalığı lütfen bu görmemişliğime verin lütfen.

O zaman başlayalım!


louisdoeslife:
“Trying to get at least one of my friends into gorillaz so i can talk about them like
”


1. DÖNEM: CELEBRITY TAKE DOWN  


gorillaz phase 1 ile ilgili görsel sonucu


(Ah, başlamadan önce, işte bilmeniz gereken bir şey: Gorillaz'ın hikayesinde 4 "phase" var ki ben bunu "dönem" diye çevirmeyi uygun gördüm. Her dönemde hem müzik, hem de çizim tarzı biraz değişiyor (Ama en çok değişim son dönemde, yani 4. phase'de gerçekleşti) ama bu "dönem"/"phase" kavramı aslında albümlerin çıkışından ve grubun tekrar aktif hale geçmesinden başka pek bir şey ifade etmiyor. Yani pek takılmayın buna. Sadece, karşınıza çıkınca şaşırmayın diye belirtmek istedim.)

KURULUŞ HİKAYESİ 


murdoc niccals phase 1 ile ilgili görsel sonucu


image
Her şey, yukarıdaki turşu tipli herifin bir grup kurmak istemesiyle başladı. Murdoc Niccals. Bu ismi aklınızda tutsanız iyi olur çünkü yazının devamında sık sık duyacaksınız. Zira kendisi Gorillaz'ın kurucusu ve basçısı ve her ne kadar yüzü olmasa da (o 2D çünkü) esas adamı ve hayran grubu ile şahsım tarafından en sevilen en çok nefret edilen üyesi. (O kadar antipatik ki sempatik sözü, Murdoc için icat edilmiş.) Satanisttir. Geçmişi hakkında diğer karakterlerinkinden bile az bilgi vardır çünkü sözüne güvenilmez pisliğin tekidir, dolayısıyla geçmişi hakkında anlattığı az sayıda şeyin de doğruluğunun garantisi yoktur. Neyse işte, bu herif günün birinde bir grup kurmaya karar verir ve kafasına koyduğu bir şeyi ne olursa olsun yapan bir çılgın olarak, 15 Ağustos 1997'de müzik aletleri çalmak için arabasıyla bir müzik mağazasına dalar ve orada çalışmakta olan Stupot lakaplı Stuart Pot'a (ki kendisi yanda gördüğünüz eleman oluyor) çarpar, hem de tam gözüne. (Nasıl becerdiğini sormayın, Murdoc bu.) Bu, daha 20'lerinin başındaki talihsiz Stupot'u derhal komaya sokar. Tabii ki Murdoc tutuklanır ama şeytan şansı işte, hapse atılmak yerine kamu servisiyle cezalandırılır. Cezası, bitkisel hayattaki Stupot'a bakmaktır. Ki bu Stupot için bitkisel hayata girmekten daha kötüdür çünkü Murdoc. Yani Murdoc. Komadaki birini emanet edebileceğiniz son kişi. Stupot'a hayatı boyunca edeceği eziyet çocuk daha bitkisel hayattayken başlamıştır. Murdoc, Stupot'la birlikteyken, tam da onun gibi bir abazadan bekleneceği gibi kadınları etkileyeyim derken ikinci bir araba kazası yapar. Bunda da kendi kılına bile zarar gelmemişken yine olan Stupot'a olur. Sağlam gözü de çıkar fakat aynı zamanda da komadan çıkar.

Böylece Stupot olur 2D [2D, yani 2dents, malum, artık yüzünde gözünün yerini alan iki delik yüzünden. Bu arada 2D'yi ilk gördüğünüzde siz de benim gibi o iki kara deliğin gözleri olduğunu ve estetik amaçlarla öyle çizildiğini düşünmüş olabilirsiniz. Ama hayır, gözleri estetik amaçlar yüzünden değil, geçirdiği kazalarda oluşmuş ve basitçe, kanın gözleri kaplamasıyla gerçekleşip "hyphema" ya da "8-ball fracture" (Türkçede ne denildiğini bilmiyorum maalesef.) diye bilinen GERÇEK BİR HASTALIK (eğer cesaretiniz varsa google'dan bakabilirsiniz) yüzünden öyle görünmektedir. Deliklerin neden kırmıza değil de siyah olduğunu ise bana değil, Jamie'ye sorun.] ve de Gorillaz'ın solisti.

1998 yılının Eylül ayında, Murdoc paranormal olayların döndüğü ve karanlık bir geçmişe sahip, Essex tepelerindeki Kong Stüdyoları'na yerleşirler. Burası grubun ilk döneminde hem evleri hem de müziklerini yaptıkları yerdir. Eskiden gorillaz.com'da interaktif bir tur yapmak ve çeşitli tuhaf oyunlar oynamak mümkünmüş. (O zamanlar biz yoktuk...) Şu anda ise sitede en son albümleri Humanz promosyonundan başka bir şey yok. Ama şuradan Murdoc'un egzantrik Kong Stüdyoları turunu izleyebilir ve gerçek Mısır kadifesini hissedebilirsiniz.

Ardından ikisi davulcuları olması için Russel Hobbs'u kaçırırlar ve sık sık kaba kuvvete başvururken görülen bu iri yarı adam nedense buna göz yumup grubun davulcusu haline gelir. Russel'ın hayatı sürekli paranormal varlıklar tarafından rahatsız edilerek geçmiş. Dolayısıyla, lisedeyken arkadaşları silahlı çatışmada öldürülünce hepsi onun içine girer. (Yalvarırım biri bana "haunt" ve "posses" kelimelerinin çevirilerini söylesin. İçine girmek yazmak zorunda kaldım... Of.) Ama Del, Russel'ın en iyi arkadaşı, bazen kliplerde onun içinden çıkıp mavi bir hayalet formunda rap yapar. Aslında ailesi Russel'ı travmalarından iyileşmesi için İngiltere'ye göndermiştir ama ne yazık ki bilmeden onu ayaklı travma Murdoc Niccals'ın önüne atmışlardır.

Şimdi geriye ihtiyaçları kalan tek şey bir gitaristtir. Bu görevi kısa süreliğine 2D'nin kız arkadaşı Paula Cracker üstlenir. Grubun o zamanki adı "Gorilla"dır ve Gorilla olarak tek bir şarkı çıkarırlar: Ghost Train. Ondan sonra grup dağılır çünkü Russel Murdoc'la Paula'yı sevişirken yakalar ve Murdoc'un burnunu beş kez kırar (Bingo - Burnu tam olarak bu yüzden öyle görünüyor), Paula da gruptan ayrılır. (2D "All Alone" şarkısını bu olaya ithafen yapmıştır. BİR İNSAN 2D'Yİ NASIL ALDATABİLİR!? RESMEN DÜNYA YÜZÜNDEKİ EN TATLI ŞEY!)

Grup bir gitarist için gazeteye ilan verir. Aynı gün içinde de kapılarında Osaka'dan gelen bir FedEx kutusu belirir, ortacıkta kimseler yoktur ama. Sonra etkileyici bir karate darbesiyle kutunun içinden küçük bir kız çıkar. Geçmişi hakkında hiçbir şey hatırlamıyordur. Bildiği tek İngilizce kelime Noodle olduğu için ona Noodle adını verir ve onu gruba alırlar. Böylece bildiğimiz Gorillaz doğar! (Bu hikayenin Murdoc ve 2D tarafından iTunes sessions'da anlatılmış halini sevimli bir fan animasyonu eşliğinde dinlemek isterseniz şuraya tıklayın. iTunes sessions röportajının tamamını da şuradan dinleyebilirsiniz.)


26 Mayıs 2001'de grubun ismini verdikleri ilk albümlerini çıkardılar. Albüm 4 tane single'dan oluşuyordu: Clint Eastwood, 19-2000, Rock the House, Tomorrow Comes Today. Albümlerinin ardından röportajlar yaptılar, "bites/bitez" denen kısa animasyonlar yayınladılar (izlemek için tıklayın), hologram konserler verdiler (evet, aynı Vocaloid'inki gibi!), turlara çıktılar, BRIT ödülleri'nde tam 6 tane ödüle aday gösterildiler (ama hiçbirini kazanamadılar) ve hatta film projeleri bile oldu ama -maalesef- çeşitli anlaşmazlıklar yüzünden asla hayata geçirilmedi.

Bu çeşitli anlaşmazlıklar giderek çoğaldı (özellikle zaten ilişkileri sıkıntılı başlayan Murdoc ile 2D'nin arasında), artan anomaliler yüzünden Kong Stüdyoları'ndan ayrılıp Los Angeles'a gittiler ve sonunda grup bir arada yaşayamaz hale gelip çabucak G-Sides'ı yayınladıktan sonra bir süreliğine ayrıldı. Hepsi kendi yollarına gittiler. 2D, memlekete dönüp babasının eğlence parkında çalışmaya başladı ve kadınlarla olan ilişkilerinde işe yarayan ünü sayesinde özgüveni yerine geldi. Russell, LA'da kalıp Del'in hayaletini vücudundan attırdı ve bunun getirdiği depresyonla uğraştı. Murdoc, hayatını yaşamak için gittiği Meksika'da -hiç şaşırtıcı olmayan bir şekilde- kendini hapiste buldu (ve burada kendine Cortez adlı bir kuzgun edindi - şu anda ise bu kuzgunun akıbeti bilinmiyor, tıpkı Noodle'ın maymunu Mike'ınki gibi. :C) ve Noodle da geçmişini araştırmak için Osaka'ya döndü.

Size Russell'ın geçmişinin en karmaşık ikinci geçmiş olduğunu söylemiştim, hatırlıyor musunuz? İşte en karmaşık ilk geçmiş geliyor ve hikaye karışmaya başlıyor. Noodle, Osaka'da eski danışmanı olan yaşlı bir heriften, aslında küçük çocukları ölümcül savaş makinelerine dönüştüren bir organizasyonunun parçası olduğunu ve akıcı bir şekilde İngilizce bildiğini öğreniyor. Danışmanı olan bu yaşlı herif meğer normal bir hayat yaşaması için hafızasını silmiş ve onu İngiltere'ye göndermiş. Böylece Noodle geçmişini öğrenmiş olarak Kong Stüdyoları'na dönen ilk üye oluyor ve çabucak ikinci albümleri Demon Days için kolları sıvıyor.


image


2. DÖNEM: SLOWBOAT TO HADES 


23 Mayıs 2005'te Demon Days'in çıkmasıyla 2. dönem başlar. Bu döneme grubun olgunlaşma dönemi denebilir. Hem müzik, hem de çizimler olgunlaşmıştır. (Özellikle çizim tarzındaki müthiş değişimi, ilk dönem için koyduğum resimle bunu karşılaştırarak görebilirsiniz. Özellikle özellikle Noodle'a bakın. Zaten grupla birlikte büyüdüğü için her evrede en çok değişen odur.) Sadece olgunlaşmamıştır, karanlıklaşmıştır da. (Damon, Demon Days'i bir gece olarak tanımlar; gecenin içindeki bir yolculuk, şeytanlarla dolu bir gecenin, albümdeki tüm parçalar bir şeytanla yüzleşmeyi ifade eder.) Tıpkı hikaye gibi...

27 Mayıs'ta Demon Days albümündeki tüm konuk sanatçılarla birlikte Manchaster Opera House'ta youtube'dan izleyebileceğiniz efsanevi bir konser verirler. Bu konser efsanevidir ki çünkü Gorillaz'ın duymuş, youtube'da kliplerini görmüş olabileceğiniz ve favoriniz olabilecek neredeyse tüm parçaları bu albümün içindedir: DARE, Dirty Harry, Rockit, El Manana ve en önemlisi de Feel Good inc... Grup röportajlar yapmaya, canlı performanslar sergilemeye, müzik kliplerini çekmeye devam eder. Ama kliplerden belli olduğu gibi işler karışmaya başlamıştır.


Feel Good inc videosunda meşhur "Windmill Island" ilk kez çıkar ortaya. Noodle bu adanın üstünde gitar çalarken görülür, peşinde onu kovalayan uçaklarla. El Manana'da ise uçaklar bomba atmaya başlar, güzelim Windmill Island'ı düşürürler. Noodle'a ne olduğunu ise kimse bilmez. Ya planladığı gibi kaçmıştır ya da ölmüştür. Peki ya bunun suçlusu kim? Doğru bildiniz. MURDOC. Ama durun. Aslında planı tam olarak böyle değildi.

Murdoc şeytani zekasıyla, Gorillaz'ın gitaristi olmaya kafayı takmış Jim Manson isimli bir heriften kurtulmak için plan yapar. Planı şudur; bu Jim Manson'a, Windmill Island'a gidip Noodle'ı öldürürse onu gitaristi yapacağı sözünü verir ama aslında onu öldürmesi için peşine bombalı uçakları takar. Ne var ki! Murdoc'un kiralamadığı uçaklar da gelip adaya saldırır.

Bu; Murdoc, 2D ve Russell'ı büyük bir depresyona sokar. Kong Stüdyoları'nı ilk terk eden Russel olur, yıkılmaya başladığı ve zombilerin işgali altında olduğu için. Onu ruhani arınma için Beyrut'a giden 2D takip eder. Artık Kong Stüdyoları'ndan geriye kalan harabede tek kalan Murdoc'tur. Harabeyi satmaya çalışır ama tabii ki kimse bu pislik yuvasını satın almaya yanaşmaz. Murdoc, sinirini çıkaracağı bir 2D bile olmadan, Noodle'ın kaybetmiş olmanın üzüntüsüyle tamamen baş başa kalmıştır.

Sonra bir gün, yıkık stüdyodaki odalardan birindeki bir radyodan Noodle'ın sesi duyulur. Murdoc'a onu kurtarmasını söylüyordur. Nerede olduğu hakkında bilgi vermez ama sesindeki endişeden anlaşılır ki başı fena halde derttedir. Bunun üstüne Murdoc onun cehennemde olduğunu varsayar ve onu aramak için cehenneme gider ama ne yazık ki bu çabasından hiçbir sonuç alamaz, biraz daha yeşile dönmesi ve bunun sonucunda daha çok turşuya benzemesi dışında. (Çoğu hayran onun 3. dönemdeki görünüşünden nefret eder, gerçekten de haddinden fazla çirkinleşmiştir, özellikle şu animasyonda. Bana soracak olursanız Murdoc tam olarak o kadar çirkin görünmelidir zaten.)

Bundan sonra, The Black Clouds adlı şeytani korsan organizasyonu, yanlış giden bir anlaşma yüzünden Murdoc'un peşine düşer. Bunun üzerine Kong Stüdyoları'nı terk etmekten başka çaresi kalmamıştır ki bu Murdoc için çok zor olur çünkü orası grubunu kurduğu yerdir ve grubu Murdoc'un önem verdiği tek şeydir. Suçu birkaç çocuğun üstüne atıp stüdyoyu yakar ve yeni in arayışına çıkar.

Gorillaz sonraki 4 yıl için hiatusa girer. Gruptan çıt çıkmaz. Ne bir röportaj verirler, ne de bir tanecik şarkı çıkarırlar. Hayranlar grubun bu sefer sonsuza dek dağılmış olmasından korkmaya başlarken Murdoc BİRDENBİRE bir röportajda yeni Gorillaz şarkılarından bahsederek ortaya çıkar. Aşağıdaki resmin yayınlanmasıyla da grup resmen geri dönmüştür!:

image

3. DÖNEM: ESCAPE TO PLASTIC BEACH


Bu dört yıl içinde neler olmuştu?

Yeni in arayışındaki Murdoc, dünyayı arayıp taradıktan sonra yeryüzünden her yerden en uzaktaki Plastic Beach'i bulur. İlk başta burası diğer kara parçalarından kopup gelmiş çer çöpten oluşan ıssız bir kayadan başka bir şey değildir ama Murdoc sprey boyayla pembeye boyayıp güvenli yeri olan "Plastic Beach" haline getirir. Şimdi geriye Demon Days'i sollayacak albümü (Ki elbette bu asla olmaz çünkü olamaz. Ama herkes hayal kurabilir, değil mi? Zaten bir albümde tek bir şarkının bile mükemmelin altında olamaması da insana hayal gibi geliyor.) çıkarmak kalmıştır. Bunun için ilk iş elbette grup üyelerini geri getirmektir.

image
Plastic Beach

Beyrut'taki 2D'yi kaçırtıp bir valizin içinde Plastic Beach'e getirir ki bu, 2D'nin hayatının en travmatik döneminin başlangıcıdır (ki şu ana dek geçirdiği travmalar da yabana atılacak türden değil hani) çünkü en büyük fobisi olan bir balinanın gardiyanlığında, denizaltındaki küçük bir odada Murdoc'un zoruyla müzik yapmaktadır. Burası ilişkilerinin en kötü olduğu yerdir ama aynı zamanda ilişkilerinin düzeldiği yerdir de çünkü birbirlerinden başka kimseleri olmadığından bol bol baş başa vakit geçirme olanağı bulurlar. Bu dönemden sonraki röportajlarda birbirlerinden filan bahsederken kullandıkları ifadelerin değişiminden anlarsınız bunu.

Plastic Beach'e yollanan 2D 

2D dönmüştür ama gitaristleriyle davulcuları hala eksiktir. Murdoc; Russel'ın yerini, onun çalış şeklini taklit eden bir davul makinesiyle (?) kolayca doldurur. Noodle'ın yerini doldurmak içinse tam bir çılgın bilim adamı planı vardır.

Noodle'ın El Manana'daki yel değirmeni enkazından topladığı DNA'sını kullanarak CYBORG NOODLE'ı yapar:

image
Cyborg Noodle 

Cyborg Noodle yalnızca gerçek Noodle kadar yetenekli bir gitarist değil, aynı zamanda Noodle'ı yapmaya çalıştıkları savaş makinesidir de. Çünkü Murdoc onu hem grubun gitaristi olsun, hem de The Black Clouds'ın adamlarına karşı kendisini korusun diye yaratmıştır. Vücudu silahlarla doludur, Japonların dokunaç fetişinden de ne yazık ki nasibini almıştır.

Böylece grup yeni haliyle tekrar oluşmuştur. Murdoc albümde birlikte söyledikleri diğer sanatçıları da kaçırır ve çılgın bilim adamı noktasına gelmiş Murdoc, onun yarattığı savaş makinesi Cyborg Noodle ve hiçbir zaman pek sağlam olmamış olan akıl sağlığının son kırıntılarını da yitiren 2D'yle birlikte Plastic Beach'te keyifle müzik yaparlar. Albüm çıktıktan sonra websitesi yenilenir ve sanal Plastic Beach'e dönüşür. Dünya kadar röportaj verirler ama röportajlar Murdoc'un içmesinden, bağırmasından ve küfretmesinden ibarettir çünkü açıkça ortada olduğu gibi o da kafayı sıyırmıştır (Hatta belki de en çok o sıyırmıştır?). Ayrıca Stylo müzik videosu yayınlanır ama video hayranların merakını gidermez çünkü Murdoc, 2D ve ilk kez ortaya çıkan Cyborg Noodle'ın birinden -muhtemelen The Black Clouds'ın adamı- kaçması dışında bir şey göstermez. Güzel bir araba kaçışı olsa da herkes Noodle ile Russel'ın nereye gittiğini merak ediyordur çünkü unutmayın, bu noktada ikisinden TAM 4 YILDIR hiç haber alınamıyordu.

SONRA Plastic Beach identleri yayınlandı. (Bu identler tek tek tüm üyelerin son hallerini göstermek için yeni dönemlerden önce yayınlanan kısa animasyonlar.) Murdoc'unki, 2D'ninki, Cyborg Noodle'ınki (ki bir korku filmi sahnesini andırıyor) ve RUSSEL ile GERÇEK NOODLE'ınki. (Üstlerine tıklayarak izleyebilirsiniz.)  Russell ile Noodle'ın hayatta olduklarını görmek herkesi rahatlatmıştı ama Russell'ın kaynağı belirsiz öfkesi (çoğu kişi Murdoc'a öfkelendiğini tahmin etse de) ve Noodle'ın korsanlar (The Black Clouds?) tarafından saldırıya uğrayan bir gemide olması hayranları yine endişelendirdi.

On Melancholy Hill'deki olay, Noodle'ın identinden devam ediyor. Noodle, taramalasını kaptığı gibi gemiye ateş açan uçakları son derece karizmatik bir şekilde düşürür (hem de yüzünde maske olmasına rağmen) ve batan gemiden kaçıp bir bota çıkar. Ardından, denizdeki radyoaktivite yüzünden devleşen Russel gelip onu kurtarır. Bu sırada artık Noodle'ın hayatta olduğunu bilen Murdoc; 2D, Cyborg Noodle ve albümde onlarla çalışan tüm sanatçılarla birlikte bir deniz altı filosu oluşturup Noodle'ı aramaya çıkar ama tek bulabildiği bir kayanın tepesindeki deniz ayısına masaj yapan (Tuhaflık derecesi: Gorillaz) BOOGIE MAN adlı aşağıdaki esrarengiz figür olur:

image

Murdoc Cyborg Noodle'a ona ateş açmasını söyler ama Boogie Man kaçmayı başarır. Murdoc röportajlarda onun ölümün sembolü olduğunu ima eder ama işin gerçeğini hiçbir zaman öğrenemedik.

Bunun ardından Gorillaz ilk dünya turnesine çıkar. Ama Murdoc, 2D ve Cyborg Noodle sahneye çıkarılmaz, onların yerini Damon Albarn adlı herifin lideri olduğu "canlı grup" almıştır. Bu Murdoc'u öfkeden deliye çevirir. (İzlemek için tıklayın.) Murdoc bunun, Gorillaz'ın başarısı karşılığında ona ruhunu vermeyi reddettiği için Şeytan'ın intikamı olduğunu düşünür.

Noodle artık Russel'ın kafasında yaşıyordur. (Bu arada ikisi arasında çok tatlı bir baba-kız ilişkisi var.) İkisi birlikte Plastic Beach'e ulaşmaya çalışır, Murdoc ile 2D hala Plastic Beach'ten bir yere ayrılmamışlardır .ünkü. Bu sırada yapacak bir şey bulamayan 2D "The Fall" albümünü oluşturur (Albüm diğerleri kadar popüler olmasa da içinde bir sürü güzel şarkı var), Russel ile Noodle da "Broken" adlı şahane müzik videosunu yayınlarlar ama diğer birçok şahane klibi gibi nedense bu da Gorillaz'ın resmi youtube hesabından kaldırılmıştır. (Ama hala youtube'da var.) Hikaye için çok, çok önemli olan "Rhinestone Eyes" klibi ise maddi sıkıntılar yüzünden asla çekilmemiştir ama neyse ki storyboardı yayınlanmıştır. Rhinestone Eyes, aslında tüm hikayenin düğümlendiği noktadır, o yüzden storyboardı mutlaka izleyin. (Ayrıca eğer çekilseydi ne kadar muhteşem olacağını hayal bile edemediğim kadar muhteşem bir şey ve şarkı da çok muhteşem, dolayısıyla MUTLAKA izleyin.)

Rhinestone Eyes videosunda kara bulutlar Plastic Beach'i kuşatmış, Boogie Man Murdoc'u köşeye kıstırmıştır. Şarkıcılarla korsanlar çarpışırken Cyborg Noodle kontrolden çıkar, aynı anda 2D'ye gardiyanlık eden balina da öyle. Tam balina 2D'yi yemek üzereyken OKYANUSUN ORTASINDAN DEVASA RUSSEL NİHAYET, NİHAYET, NİHAYET ÇIKAGELİR VE BALİNAYI TUTTUĞU GİBİ OKYANUSUN DİĞER UCUNA FIRLATIR. ARDINDAN NOODLE ONUN AĞZINDAN ÇIKARAK TARİHİN EN HAVALI VE EN ÇOK BEKLENEN GERİ DÖNÜŞÜNÜ YAPAR. Plastic Beach parçalara ayrılır ama grup tekrar kavuşmuştur. Tahmin edebileceğiniz gibi bu son olanlarla ilgili dünya kadar teori var, hangi birini söyleyeceğimi bilemiyorum, o yüzden eğer merak ettiyseniz internetten kendiniz araştırabilirsiniz.

image

Murdoc'un anlattıklarına göre, Rhinestone Eyes'dan kısa süre sonra Cyborg Noodle Murdoc'u öldürmeye kalkar ama gerçek Noodle onu kurtarır (Bu yıl reddit'te yaptıkları AMA'da Noodle'ımızın söylediğine göre Cyborg Noodle'ın kafası şimdi komodininin üstünde, bonzai ağacı için saksı görevi görmekteymiş.) ve Boogie Man de Evangelist adlı onun tam tersi bir başka esrarengiz figür tarafından yok edilir. Murdoc adanın işgali sırasında öldürülür. Black Clouds'un öyle düşünmesini sağlar, en azından. (hehe) Gerçekte ise bir kez daha o şeytani zekasını çalıştırarak kendisine intihar etmiş süsü verip kaçar. Birkaç karmaşık olayın daha ardından diğerleriyle Londra'da buluşurlar.

Yayınlanan bir sonraki klip "DoYaThing" (ki bu klip Converse sponsorluğunda çekilmiş ve grup ürünün reklamını tam da kendilerinden beklenecek şekilde yapmıştır) de grup, Londra'da Wobble Caddesi 212 numarada yaşarken görünür. Görünüşte 2D'nin sıradan bir sabahını anlatan klipte, Noodle huzur içinde uyurken, Murdoc her zamanki gibi 2D'yi tartaklarken, Boogie Man salonda gazete okurken (?), deri kıyafetli tuhaf adamlar dolapların içinden çıkarken (??), eskisinden daha küçük ama hala bir dev olan Russel çatının üstünde uyurken (???) ve El Manana'da parçalara ayrılan Windmill Island evin üstünde havada asılı dururken (?!?!?!) görülür. Birçok kişi tüm bu saçmalıklar nedeniyle klibin asıl hikayeden bağımsız, bir rüya olduğunu düşünür. Fakat sorarım size: Şu anda hikayenin tamamını (ya da en azından büyük kısmını) öğrenmiş bulunuyorsunuz ve içinde size mantıklı gelen tek bir şey var mıydı?

Şimdilik hikaye bu kadar. Tabii ki henüz yanıtlanmamış birçok soru var (Black Clouds'la Murdoc arasındaki anlaşmazlık neydi? Black Clouds neden Noodle'ın peşine düşmüştü? Noodle kaçtığında nereye gitmişti? Peki ya Russel?) ama bu soruların cevabını yakın gelecekteki öğrenmeyi umuyoruz çünkü 4. dönem henüz bu yıl, Humanz albümünün çıkmasıyla başladı. Benim grupla tanışmam da bu dönemde gerçekleşti. Hala dün gibi aklımda. Bilimum internet sitelerinde geri dönüşünden başka bir şeyin konuşulmadığı Gorillaz'ın şarkısı olduğunu görünce "bakalım neymiş bu Gorillaz?" diye "Saturnz Barz"a merak edip tıkladım. Hakkındaki ilk izlenimim... Videonun başındaki kısa animasyon kısmı dışında, berbattı. Özellikle de müzik. Daha yarısına gelmeden videoyu kapattım. Başım bu eziyete daha fazla katlanamıyordu. Millet çok iyi müzik diye bunu mu ayıla bayıla dinliyordu şimdi? Sürekli bugünden yakınan insanlar gibi olmak istemiyordum ama gerçekten, müzik nereye gidiyordu böyle? Gençlik nereye gidiyordu? İnsanlığın kültürel geleceği hakkında kapıldığım derin endişe içinde videoyu tekrar izledim. Bu sefer sonuna dek. Nefret etmiştim, değişen bir şey yok. Nefret etmiştim... Nefret etmiştim ama... Aklım sorularla doluydu. Mesela neden o çizgili tişörtlü
çekici herif terk edilmiş bir evdeki o kirli banyoya giriyordu? Ve nasıl oradan uzaya çıkıyordu? Neden o pizza mavi saçlı çocuğa saldırıyordu? Ve diğer yemekler çocuğa noncon-deepthroat yapıyorlardı? Ayrıca belli ki karakterlerin bir öyküsü vardı ve klipteki tuhaf sahnelerin açıklaması olan öyküyü öğrenmek için deliriyordum. (Sonra böyle bir öyküleri olmadığını öğrenmek neredeyse hayal kırıklığıydı tabii.) Benim izlenimlerime göre, çizgili tişörtlü çocuk esas adamdı, mavi saçlı çocuk grubun şapşalıydı, şıklıkla rütuşluk arasındaki çizgi olan kız gizemlisiydi, siyahi adam ise aralarında en normal olandı. Ki ilk başta izlenimlerim yanlış gibi görünse de aslında doğruymuş. (Sadece Murdoc hakkında tamamen yanılmıştım çünkü onun esas adam olarak çekici biri olduğunu düşünmüştüm... Muazzam bir yanılgıydı.) Böylece araştırma yapmak için insanlığın en güvenilir kaynağına gittim: Tumblr. Buradan iki şey öğrenmiştim: İnsanlar çizgili tişörtlü herifle mavi saçlı çocuğu shipleyenler ve bu shipten ölesiye nefret edenler olarak ikiye ayrılıyor ama Noodle'ın lezbiyen olduğu konusunda herkes birleşiyordu. Tumblr'dan çıktım. Videoya geri döndüm.

Hani bazı şeyler vardır, ilk başta nefret edersiniz, o kadar çok nefret edersiniz ki saplantıya dönüşür ve sonra da sevgiye... Gorillaz da benim için böyleydi. Sade benim için değil, tüm hayranları için böyledir bu. Gerçekten. Hangi Gorillaz hayranına sorarsanız sorun ilk dinlediklerinde grubu sevmediklerini söyleyeceklerdir. Yabancıların deyimiyle insanın "içinde büyüyen" bir gruptur Gorillaz çünkü. Bence bunun literatürdeki adı "Gorillaz etkisi" olmalı. Herhangi bir klibinde yorumlara inerseniz bunun hakkında yüzlerce yorum bulabilirsiniz. (Ve "THE BAAATH" hakkında ve Noodle'ın ne kadar büyümüş olduğu hakkında ve peppermint tea hakkında ve sözlerin anlamsızlığı hakkında ve grubun olmayan türü hakkında ki son ikisi hakkında elbette ben de konuşacağım.) Şarkının açıklamasını ararken ben buldum ve bu yorumlara güvenip bir şans daha vermeye karar verdim. Saturnz Barz'dan sonra karşıma çıkan Feel Good inc, gruba karşı olan hislerimi 180 derece değiştiren video oldu. Videoya BAYILMIŞTIM. Hem şarkıya, hem de animasyona. Şarkı nostaljiydi (MTV'de yayınlanan her şey benim için böyle gerçi, MTV izlediğimi hatırlamıyorum, zaten 90'ların olayı olduğundan izlemiş de olamam ama 90'lardaki şeyler buralarda ancak 2000'lerde popüler olduğuna göre belki de izlemişimdir, bilemiyorum, yine de hatırlamıyorum. Hey, hatırlamadığın bir şey nostaljik olabilir mi? Bunu bir ara tartışalım.), ergenliğimdi, bu kahrolası dünyada üzülecek onca şey varken durmadan mutlu olma zorunluluğuydu, hakkında konuşurken bile ergenliğe geri dönmemdi ama ergenliği atlatmış olduğum için, bilmem kaçıncı kez kendimi boktan hissederken bile geçeceğini bilmemdi. Animasyona layık fiyakalı kelimeleriyse bulamıyorum bile. Çünkü tamamen kusursuz - Kusursuz bir şey, basit kelimelerle nasıl anlatılabilir ki? (Haydi bir ara bunu da tartışalım.) 2D'nin hareketleri, ifadeler, çekim açıları, renkler, kulenin boğucu atmosferiyle Windmill Island'ın iç açıcı atmosferinin tezatlığı, 2D'nin dışarı bakarkenki özlem dolu yüz ifadesi ve Windmill Island'a bakarkenki umutsuzluğu (ki bunun bir animasyona yansıtılması akıl alır şey değil resmen), MURDOC. (Meme uçlarını çizen çizere buradan teşekkürlerimi yolluyorum.) Her kızın ergenliğinde yaşadığı bir sanatçıya aşık olma ve onun posterlerini odasına asma dönemi benim için bu videoda onunla başlamıştır. İronik olarak, bu genç kızların aşık oldukları, genelde müzikten çok seksle ilgilenen kokuşmuş heriflerdir ve Murdoc da tam olarak müzik dünyasındaki böyle figürlerle alay etmek için yaratılmış bir karakterdir. Ama aynı zamanda da bundan çok daha fazlasıdır ve kendisini bu yüzden severiz. Ta yazının başında dediğim gibi, o kadar antipatiktir ki sempatiktir. Zaten Feel Good inc'te havalı göründüğü ve hatta kendisini rezil etmediği yegane kliptir. Yani sakın benim gibi o klipteki haline aldanmayın. Murdoc sadece dikkatleri penisinde toplamayı seven abazanın tekidir, her videosunda penisini ekrana dayamaktan zevk alır. Ki bu sadece onu daha çok sevmemi sağlıyor.  (Bkz: Rock the House  Uyarı: Eğer bakireyseniz izledikten sonra bakireliğinizi kaybediyorsunuz.)

Ama Gorillaz'ın en sevdiğim grup yapan Feel Good inc. değildi, hayır. Feel Good inc. mükemmeldi, tamam ama onu dinlerken hissettiklerim, Clint Eastwood'u dinlerken hissettiklerimin yanından bile geçemez. Feel Good inc.'ten sonra Clint Eastwood geliyordu. Tıkladım. İşte o zaman. O zaman Death Note'u izlediğimde olan şey olmuştu. Sirk Müdürünün Kızı'nı okuduğumda olan. İçimdeki puzzleda bir parça daha doğru yerine oturmuştu. En sevdiğim grubu ve en sevdiğim şarkıyı bulduğumu, en başta Murdoc'un kahkahasını duyduğumda anlamıştım. Sonra şarkı başladı. Sanki daha önce duymuştum ama nostalji hissinden bahsetmiyorum burada, bu dünyaya duymamıştım çünkü, buraya gelmeden önce duymuştum, gelirken bana demişlerdi ki "Bu şarkıyı dinle..." Ve ölmeden önce de bu şarkı çalsa cehenneme gideceğimi bilsem bile mutlu ölürüm. Çünkü bu şarkı hayatımın arka plan müziğiydi. Sonsuza dek bir müzik videosunun içinde yaşayabilecek olsam o müzik videosu kesinlikle bu olurdu. Ama nedenini soracak olursanız şarkı sözlerinden başka tek başına söyleyebileceğim hiçbir özellik bulamam. Bir bütün olarak seviyorum işte. (Ayrıca tarz bakımından en sevdiğim dönemin ilk dönem olduğunu belirtmeliyim. Tamam, çizimler tüm dönemlerde şahane ve müzik de öyle ama bu ilk dönemin farklı bir havası var. Hem getto, hem modern... Tarif edemiyorum ama herhalde etmeme de gerek yok.) Not: Ayrıca grubun orjinal hesabından yayınlanan videoda, Del'in "Remember that it's all in your head" dediği kısmın sadece kulaklık takılıyken duyulduğu gerçeği, hayata olan bakış açınızı değiştirebilir.


Bundan sonra gerisi geldi. Grubun tüm müzik videolarını izledim, albümlerini indirdim, hikayeyi okudum, bir daha izledim, röportajlarını dinledim, hatta bilgisayarı televizyona bağlayarak youtube'dan konserlerini açıp konserdeymiş gibi davrandığım bile oldu... (Sanki videonun başlığında yazmıyormuş gibi ne zaman Clint Eastwood filan çalsalar konserdeki herkesten daha yüksek sesle çığlık attığımı görseniz "beni deli sanardınız" gibi sağlıklı bir cümle kurmak isterdim ama maalesef bu günlük hayatta yaptığım en normal şeylerden biri. Yalnız grubun deli gibi hayranı olduğum için bana mı öyle geliyor bilemiyorum ama Gorillaz'ın konserleri çok başka oluyor. Tabii yine içinde konseri kamerasıyla izleyenler oluyor da şarkılara eşlik edip dans eden insanların sayısı da azımsanacak gibi değil (Şu videodaki herkesi kucaklamak istiyorum mesela, EVET BENİM YERİME HAYKIRIN: THAT'S ELECTRIC-TRIC-TRIC!!! (Ayrıca biri bana basçının adını bulsun lütfen çünkü kendisi resmen real life Murdoc!?) Orada olmayı gerçekten hak eden insanlar belli ki.) ki bu, bu dönemde bulunması zor bir şey. Bir de sokakta ıslık çalarken duydukları herkesi tutup sahneye çıkarmıyorlar mı konser resmen çığlık atan delileri izleyen delilerden oluşuyor. Mesela şu Margate'deki Demon Dayz Festivali çok çılgındı. Bir Gorillaz konserine gidebilmek en büyük ikinci hayalim olabilir ama eğer gerçekleştirirsem son hayalim olur çünkü mutluluktan ölürüm herhalde.) Hatta ve hatta bu sırada kendimi o kadar çok kaybettim ki komşular sonunda kapıya geldi. (Zaten gelmeye fırsat arıyorlar, orası ayrı mesele de...) Ama BRIT ödüllerindeki Dirty Harry performansları insana kendini kaybettirmeyecek gibi değil ki. Yani bunu yapmayı nasıl başardıklarını bilmiyorum ama kurgusal bir grup olarak (Belki de bu yüzden?) kanlı canlı gruplardan çok daha iyi performanslar verebiliyorlar. Dirty Harry'de hepsinin kareografileri ayrı güzel; hatta seksi KESİNLİKLE SON DERECE UYGUNSUZ hareketleriyle Murdoc'un ve uyuklayan Russell'ınki bile, Noodle zaten daima danslarıyla insanı baştan çıkarır (bkz: DARE dinledikten sonra ayağa kalkıp dans etmeye başlayacağınızın garantisini veriyorum) ve 2D de Dirty Harry için çok çalışmıştır. Öte yandan bir de Feel Good inc performansları vardır; hani 2D'nin telefonuyla oynarken Murdoc'un Madonna'ya asıldığı... (Russel'ın da gene uyuyakaldığı ama onu yadırgamıyoruz, sonuçta Russel o.) Neyse, sonuçta bir ara günlerim tamamen Clint Eastwood'u tekrar tekrar dinleyerek ve Dirty Harry, 19-2000 ile DARE gibi hareketli şarkılara dans ederek geçiyordu. Grupla çok güçlü bir bağ kurmuştum ki anlaşılan o da benimle kurmuştu çünkü 19-2000 şarkısında "Stop dancing to the music of Gorillaz in a happy mood!" diyerek resmen direkt bana hitap ediyordu! Ayrıca grupla tanışmam tam da "hayatımın aşkı"
tarafından terk edildiğim döneme denk geliyordu ama neyse ki grup üyeleri onun yerini almakta hiç gecikmediler. Çünkü her biri ondan çok daha muhteşem: Kliplerde depresif ve cool tavırlarıyla bizleri yansıtıyormuş gibi görünmekle birlikte gerçek hayatta tam bir saftirik olan biricik 2D (ayrıca hem saftirikliği, hem bahtsızlığı, hem de depresyonun şarkı hali olan müthiş Tomorrow Comes Today şarkısıyla gösterdiği depresifliği ve ağrıkesicilerine olan bağımlılığıyla kişisel bir düzeyde özdeşleştiğim grup üyesidir kendisi), çılgın pisliğin teki olsa da grubun babası olan Murdoc, yaratıcıları ne kadar arka plana itse o kadar ön plana çıkardığımız grubun tek normal üyesi Russel ve tabii ki aynı anda hem karizmatik hem de dünyalar tatlısı olmayı başarabilecek kadar muhteşem sevgili Noodle. Ayrıca bunlar gerçek insanlar olsaydı 2D dişlerini, Murdoc burnunu, Noodle da büyüyünce göğüslerini ve poposunu yaptırırdı, Russel kilo verirdi, 2D gözlerine güneş gözlüğü takardı, Murdoc ten rengini açtırırdı... Yani şu andaki muhteşem görünüşlerini sıradan görünmek için mahvederlerdi çünkü ünlüler böyle yapar. Ama kurgusal iseler hayır!


Ama sadece onlar değil, tabii ki yaratıcıları Damon ile Jamie'nin de kalbimdeki yerleri ayrıdır. Başta belirtmiştim, tekrar belirteceğim: Zira onlar ayaklı Gorillaz'dır. Gerçekten bir yapımcıda kendi eserini görebilmek kadar güzel bir şey yok. Jamie kendi karakterlerini taşıyabilen o özel insanlardan, ayrıca 2D'yi her ikisinin de tanıdıkları birinden esinlenerek yarattığını söylemiştir ki bana soracak olursanız o kişi de Damon'dan başkası olamaz. Yani ikisi arasındaki benzerliği rahatlıkla görebilirsiniz. İkisi de dişsiz saftirikler. Öte yandan bazen şarkılarda iki ayrı ses duyabilirsiniz, biri Damon'ın, diğeri 2D'nin. Bunu yapmayı başaracak kadar muhteşem bir şarkıcıdır çünkü. Ve fakat her iki ses de en çok sevdiğim ses olabilir, zira Damon'ı sesi melodiyi tatlının üstüne dökülen şerbet gibi tatlandırıyor resmen.




Bu resimler beni o kadar çok duygulandırdı ki asla koymadan geçemezdim. :,) 


İşte ben, müzik tarzı sorulunca "arkadaşlarımın/internette tanıştığım yabancıların önerdiği müzikler" yanıtını verebilecek kadar tarzdan yoksun ben, böylece en sevdiğim grub bulmuştum ki tam olarak da bu yüzden bulmuştum aslında. Çünkü Gorillaz'ın da belli bir türü yok. (Bu yüzden seviyorum zaten, sürekli aynı şeyi dinliyormuş gibi hissetmeden aylardır dinleyebiliyorum bu sayede.) Ne çizim, ne müzik tarzı bakımından kendini hiçbir kısıtlamaya tabii tutmayan bir grup. Hatta şarkı sözleri ve sanatçı bakımından da - Zira aynı şarkının her sitede farklı sözleri vardır ve bazı albümlerinde konuk şarkıcılar 2D'den daha fazla söyler.


Mesela son albümleri Humanz bu sebeple çok eleştirildi - neredeyse albümün tamamını konuk şarkıcılar söylediği için, ayrıca Gorillaz tarzında olmadığı için de. Ama Gorillaz'ın belli bir tarzı yoktu ki, hayır, zaten tarzı buydu: Değişkenlik. Tamam, grubun ilk dönemlerinden beri orada olan hayranlarından değilim belki ama tüm albümlerini dinledim ve belki de olaya onunla katılmış olduğum içindir ama şahsen Humanz'ı da çok beğendim. (Özellikle She's My Collar, Momentz, Busted & Blue...) Diğer albümler gibi onun da ayrı bir havası var ki Damon bu havayı şöyle mükemmel şekilde açıklıyor: "İnandığın her şeyin tepe taklak olduğu bir geceyi hayal et. Nasıl hissederdin? İşte Humanz bu gece hakkında, her ne idiyse ondan sonrası. Bu o geceyi öngören ve onu bir partiye çeviren bir albüm." Belki albümü bu kadar sevmemin sebebi de budur, hayatın şu anda benim için tam olarak o gece olması. Neyse, Gorillaz hakkında kabul edemeyeceğim bir başka şey de "benim tarzım değil". Grubu tanıştırdığım herkesin söylediği şey bu. Senin tarzın ne bilmiyorum ama Gorillaz'ın senin tarzında bir parçası olduğunu biliyorum. O yüzden bana bunu söylemeyin. Öte yandan, sevdiği şey hakkında eleştiri kabul etmeyenlerden değilim, mesela son çıkan müzik videoları Strobelite hakkındaki tüm eleştirilere katılıyorum. (O videonun tek güzel yanı Noodle ile 2D'yi mutlu, Russel'ı uyurken (çünkü bu onun da mutlu olduğu anlamına geliyor) ve Murdoc'u bir işler çevirirken görmekti çünkü bu hikayenin devam ettiğine işaret ediyor - AYRICA SIRADAKİ MÜZİK VİDEOSUNUN SEX MURDER & PARTY OLACAĞINA DAİR İPUÇLARI DA VAR Kİ BU HARİKA ÇÜNKÜ O BENİM ALBÜMDEKİ EN SEVDİĞİM PARÇALARDAN. Tabii gönül isterdi She's My Collar olsun ama Sex Murder & Party de iyidir!)

Ayrıca fandoma 4. dönemde dahil olduğum için çok şanslı olduğumu düşünüyorum. (Her ne kadar insanlar bunun son evre olduğunu düşünseler de - Damon'ın "Bunu daha fazla ne kadar sürdürebiliriz bilemiyorum, düşünsene, 20 yıl sonra gençler Gorillaz'ın ardında iki tane 70 yaşında dede olduğunu öğrenince ne tepki verir!" ve Jamie'nin "Artık onları çizmekten sıkıldım" gibi laflarına bakarak ama baktığınızda, diğer dönemlerde de hep buna benzer şeyler söylüyorlar ama grup asla dağılmadı. Burası belli bir tarz ve belli bir sanatçıya bağlı kalmama avantajının devreye girdiği yer işte, değişime açık olduğu için, her daim gündeme uyum sağlayabiliyor ve modası hiç geçmiyor.) Çünkü grupla önceden tanışmış olsam, yıllarca her şeyin bittiği korkusu içinde yeni bir ürün sunmalarını beklemek zorunda kalacak olmamın düşüncesi bile tüylerimi ürpertiyor. Neyse ki bu, grup için son derece hareketli bir dönem - beklenen müzik videoları, olasılıkla yeni parçalar (Çünkü Damon albüme konulmayan tam 30 tane parça olduğunu ve bunları zamanla yayınlayacaklarını söylemişti, hatta bir tanesini yayınladılar bile: Sleeping Powder ki berbat dans eden bir insomniacsanız bu şarkıyla ruhani bir bağ kuracaksınız ya da ölümüne 2D hayranıysanız, ben her ikisiyim de ve bu şarkıya TAPIYORUM. Sadece şarkı genel ruh halimi yansıttığı için değil, 2D tam olarak benim korkunç dans stilimi yansıttığı için de.) ve hepsinden iyisi de GRUBUN ANİMASYON SERİSİ var. Tabii son zamanlarda Jamie'nin kapıldığı 3D hevesi, fandoma bu animasyonun serisinin de klasik çizim stili yerine özürdilerimJamieama rezil 3D animasyon stiliyle (Aslında rezil olmak zorunda değildi?) yapılacağı korkusunu düşürmüştür. Biliyorum, böylesi çok daha kolay ama LÜTFEN KOLAYA KAÇMA JAMIE. SONUÇTA HAYRANLARIN SENELERDİR BEKLEDİĞİ ŞEY BU: ANİMASYON SERİSİ! AYRICA EĞER GÜZEL ŞEKİLDE HAZIRLANIRSA GRUBA ÇOK DAHA FAZLA HAYRAN TOPLAYABİLİR. O YÜZDEN... LÜTFEN!

Kısacası, sonunda en sevdiğim grubu keşfettim dostlar. Tabii bunun Gorillaz gibi kurgusal bir grup olması kimse için şaşırtıcı olmadı çünkü ben neredeyse kurgusal gerçeklikte yaşıyorum zaten. Ama Gorillaz'ı sevmemin tek nedeni kurgu olmaları değil. Aynı zamanda grubun verdiği farklı hissiyatı da seviyorum. Tamam, belli bir tarzı olmayabilir ama kesinliklikle verdiği belli bir hissiyat var. Anlamsız ama derin şarkı sözleri, rengarenk ve solgun müzik videolarıyla. Bu benim seçtiğim müzik.

Muhtemelen dünyada en çok sevdiğim gif. 


 Son olarak Do Ya Thing şarkısını bu bloğa atfediyorum, özellikle de şu kısmını:

Every time we try, we get nowhere

Wouldn't it be nice if we were just normal people? Yeah

Trying so hard to act like we don't care~ (I don't care)

But it's true, you do, nothing is left

So I guess I'm right!

İlgili resim

.
.
.

Kusura bakmayın, bu karma karışık yazıyı bitirmek bilmedim, bir an önce zihninizi derleyip toparlamak istiyorsunuz, biliyorum ama şu ultra sevimli ve Murdoc ile 2D'nin ilişkisini mükemmel şekilde yansıtan şu mükemmel kısa şeyi koymadan geçemeyeceğim:


Sanatçı: Kore-chan

28 Temmuz 2017 Cuma

Diğerleri Gibi Olmayan Yaoiler

Başlığı görünce ne düşündüğünüzü duyar gibiyim:

♂️: "Olamaz, yine mi? ಥ_ಥ"

♀️:  "Sonunda başlıyoruz! (o(*゚▽゚*)o)"

♂️ ya da ♀️ , şikayeti olanları lütfen bir kenara alalım. ÇÜNKÜ BU YILIN BAŞINDAN BERİ YAZMAYI BEKLEDİĞİM YAZI BU. Bir ukenin makatı kadar (Henüz yazının başındasın Alice, münasebetsizlik hakkını daha pis kısımlara saklasana! Daha Doumeki'nin penisinden bahsedeceğiz.) derin araştırmalar yaptım, tonlarca yaoi okudum ve en iyilerini derledim. Çünkü şu "Kızlar neden yaoi sever?" yazısını yayınladığımdan beri sürekli, sürekli, sürekli bu konuda mail ve yorumlar alıyorum: "Alice bana yaoi önersene ama diğerleri gibi olmasın". Artık öneri isteyen herkesi doğruca bu yazıya yönlendireceğim. Listeyi belli bir sıralamaya göre hazırlamadım ama baştakiyle sondaki mangaların kalbimde apayrı yerleri olduğunu inkar edemem. Elbette listedeki diğer mangalar da hem hikayelerinin hem de çizimlerinin farklılığı ve kalitesiyle diğerlerinden ayrılıyor. (Gerçi buna listedekileri okuduktan sonra siz karar verirsiniz.) Özellikle içinde eşcinsel karakterler olan mangaları seçmeye çalıştım, yani "gay değilim ama o beni çok etkiliyor..." saçmalığı çoğunda yok. Ne yazık ki hepsinde diyemiyorum. Ama olanların da muhakkak telafi edecek bir yanları olmalı ki bu listeye koymuşum. 

Uyarı: Bolca uygunsuz kelime kullanımı. Ayrıca sayacağım mangaların çoğu ağır cinsel öğeler içermekte. (Yeterince "reşit" bir dil kullanabildim mi? Peki kulağa yeterince sorumlu geldi mi? Güzel. Kimsenin travmatik deneyimlerinin üstüme kalmasını istemem.) Ha, bir de, mangaları anlatırken kendimi kaptırıp birkaç spoiler verebilirim. Eğer tamamen spoiler-free bir manga deneyimi yaşamak istiyorsanız muhtemelen yanlış listedesiniz. 

Saezuru Tori wa Habatakanai (Yoneda Kou)


Evet, bunu bilerek başa koydum, mangayı okumuş olanların gönlünü baştan fethetmek için. Ne kadar sinsiyim, değil mi ama? Hahaha. Fakat Saezuru bütün yaoi manga listelerinde ilk sıraya oturmayı sonuna dek hak eden bir manga gerçekten de. Yakuza yaoisi ama aklınıza şu zavallı ana karakterin karizmatik mafya liderine borcunu bedeniyle ödediği (öhhö, öhhö, Totally Captivated, öhhö, öhhö) yakuza yaoileri gelmesin. Saezuru'nun onlarla uzaktan yakından alakası yok. 

Baş karakterlerimiz Yashiro ile Doumeki.

Yashiro, "Doushinkai" adlı bir yakuza organizasyonunun alt gruplarından "Shinseikai'"nin genç lideri. Sapık mazoşist homoseksüel. Azgın kedi. Ve benim favorim olan lakabıyla "yönetim kurulunun umumi tuvaleti." Bu birbirinden müstehcen lakapları almasının nedeni kuşkusuz, zıvanadan çıkmış cinsel alışkanlıklarıdır. Zira mafyanın tüm ileri gelen ve gelmeyen üyeleriyle yatmıştır kendisi. Kendisi hakkında hiçbir şey bilmez Yashiro. Çünkü çelişkilerle doludur o. Yalnızdır. Kendini olduğu gibi kabullendiğini iddia eder. Yalnızlığından nefret eder. Yaralanmak, kırılmak, parçalanmak ister (Üstelik bu sapkın isteklerini sergilemekten de hiç çekinmez.), tek bildiği budur zira. Daha derinde ise tüm çarpık ya da çarpıtılmış ruhlar gibi tamir edilmek ister. Ve işte burası, Doumeki'nin devreye girdiği yer. 


"Tek duyabildiğim kendi kahkahalarımdı."

Doumeki, Yashiro'nun koruması. Tipinden tutun ismine dek hakkında her şey "mafya" diye haykıran bu genç, hapishaneden çıktıktan sonra yolu aslında yanlışlıkla mafyaya düşmüş bir eski polis. Karman çorman hikayesi bir yana, kendisi son derece düz biridir aslında. (Yashiro'nun aksine.) Sıradışı şekilde sıradan. (Böyle dedim diye sakın onu kötülediğimi sanmayın. Doumeki bir tanedir. Dünyanın en tatlı, en sadık, en mükemmel korumasıdır o.) Sanırım onunla ilgili en ilginç şey Yashiro'nun kimsenin, kendisinin bile (hatta en başta kendisinin) göremediğini yönlerini görebilmesi. Yashiro'nun dış güzelliği herkes için gözler önündedir ama Doumeki, iç güzelliğini görebilen biricik ve yegane kişidir. (Ayrıca sperminde gençleştirme güçleri bulunuyor olmalı çünkü son bölümde Yashiro'yu gördünüz mü? En az 15 yaş genç görünüyor.)


Bebeğim. 
Yashiro ile Doumeki birbirlerine ayan beyan aşıktır ancak "aşk" kelimesi asla geçmez mangada. "Sevgi" de. Yashiro ile Doumeki birbirlerine "seni seviyorum" ya da "sana aşığım" demezler, öyle insanlar değildir onlar. (Zaten 22. bölüme kadar hiç birbirlerine hislerinden bahsetmemişlerdi.) "Aptalın birisin" derler, "Çok güzelsin" derler, "Defol" derler, "Üzgünüm" derler, "Daha önce hiç kimseyi bu kadar arzuladım mı?" derler, "Tamam patron" derler, "Tıpkı baban gibisin", derler, "Çok sevimlisin", derler, "Senden korkuyorum" derler, "Aslında seni kaybetmenin bana yapacaklarından korkuyorum", derler ama ne derlerse desinler hiçbirinin önemi yoktur aslında çünkü ikisi de hislerini bilmez, biri fazla kirlidir, ötekiyse fazla temiz. Hayır, önemli olan sözleri değil, yaptıklarıdır. Çünkü cıvıldayan kuşlar asla uçmaz. İkisi arasındaki aşkı suskunluklarından, dokunuşlarından ve dokunamayışlarından anlarsınız. Anlamak bir yana, hissedersiniz. Bir okuyucu olarak ikili arasında bir favoriniz olamaz çünkü Yashiro'nun gözünden Doumeki'ye, Doumeki'nin gözünden de Yashiro'ya aşık olursunuz. Ve ilk defa bir yaoide seks sahnesini iple çekmek yerine korkuyla beklersiniz çünkü bunun her şeyin sonu olabileceğini anlayacak kadar tanımışsınızdır Yashiro'yu. Ve en kötüsü de, bunun için Yashiro'ya kızamazsınız bile. Çünkü onu anlarsınız. Yashiro, her ne kadar azgın kedinin (Bizim dilimizde bu "azgın teke" oluyor, biliyorum, bilmez miyim hiç ancak Japonca'da da "kedi" cinsel ilişkide pasif rol için kullanılan bir terim ve pasifliği, Yashiro'nun karakterinin önemli bir parçası - ne yapalım?¯\_(ツ)_/¯ ) teki olsa da son derece iyi birisidir aslında. (Bunlar iyi biri olmasına engel olduğu için söylemedim, sanki öyleymiş gibi yansıtıldığı için söyledim.) Her şeyden önce kirli mafya hayatından nefret eder ama görüşü kendisi için gidecek başka bir yol göremeyecek kadar kirlendiği için o hayatı yaşamaya devam eder. Ama bu yolda karşısına çıkanlara yardım etmeyi ne kadar riskli olursa olsun asla ihmal etmez: Lise arkadaşı ve aynı zamanda da Doumeki'ye kadarki ilk ve tek aşkı olan Kageyama (Bu herife gıcık oluyorum b.a.; aslında iyi bir karakter, Kuga'yla da pek tatlılar ancak yine de gıcık oluyorum.), sağ kolu Nanahara (Ki Yashiro ile Doumeki'den sonraki favorimdir kendisi), Hirata'nın adamlarına bile, en son Ryuuzaki (Bu da Nanahara'dan sonraki favorim oluyor, karakteri kesinlikle çok başarılı.) yaptığı ve tabii ki onu bu gittiği kirli yolda takip etmekten vazgeçirmeye çalıştığı Doumeki... Gelmiş geçmiş en iyi yaoi karakteridir Yashiro (Ana karakter olduğuna göre, en çok ondan bahsettiğim için suçluluk duymama gerek yok, değil mi?) ve elbette bu karakteri yaratan Yoneda Kou da, gelmiş geçmiş en iyi yaoi mangakasıdır. Muhteşem hikayeciliği yetmiyormuş gibi bir de olağanüstü çizim yeteneklerinin (Işıklandırma konusunda kimsecikler eline su dökemez.) eseri olan harikulade sahnelerle iki hayali karakterin aşkını ilmek ilmek işler içinize. Öyle ki yeni bölümün çıktığını görünce (Bunun ender rastlanan bir mucize olmasının da etkisi var tabii ÇÜNKÜ YENİ BÖLÜMLERİN ÇIKMASI AYLAR ALIYOR. Mesela yeni bölüm ne zaman gelecek biliyor musunuz? EYLÜL'de. Evet. EYLÜL.)  bölümü okumaya geçene dek bir saat boyunca sevinçten yatakta zıp zıp zıplatmışlığı vardır beni.  Bir yazar olarak, bu homoseksüel ilişkileri konu alan ergen kızlara yönelik türdeki mangaka kadar muhteşem bir aşk hikayesi yazmayı ancak hayal edebilirim, o da en çılgın rüyalarımda.

Bu ikisini seviyorum, bu ikisini acayip çok seviyorum.


Ah, tabii ya, hikaye! Yashiro ile Doumeki'den filan bahsederken onu unuttum gitti. Mangayı henüz okumamış olanlar için konuyu açıklayacağım. Sonra da spoiler uyarısının ardından mangayı okuyup bir şey anlamamış olanlar için şu ana kadar neler olduğunu anlatacağım çünkü birçok arkadaşım bana mangada neler döndüğünü anlamadıklarını söyleyip duruyor. Bunun sebebi büyük olasılıkla manganın güncellenmesinin çok uzun sürmesi ve birçoğunuzun benim gibi yapmayıp bu süreyi mangayı defalarca baştan sona dek okuyarak değerlendirmemesi. Ancak sorun yok! Şimdi her şeyi açıklayacağım.

Aslında konuyu özetlemek için şu diyalog yeter:

-"Kalbin çok hızlı atıyor." 
-"Seninki atmıyor mu sanki? Sertleşmişsin de." 
-"Sen sertleşmedin mi sanki?" 

Ama kısa kesmenin tarzım olmadığını biliyorsunuz. (Ya da öğrenmiş oldunuz. Merhaba yeni okuyucular. Cehenneme hoşgeldiniz. Burası o kadar da kötü değil, değil mi? En azından ortalık ateşli çocuklardan geçilmiyor. Hayali ateşli çocuklar. Gerçek çocuklar ateşlendiğinde, zaten bir süre sonra hayali oluyorlar.)



Konu: Yukarıdan çakmışsınızdır; manga, genel olarak Yashiro adlı "mafya lideri" deyince akla gelen imajdan epey farklı bir mafya lideri ile onun koruması olan Doumeki'nin ilişkisini konu alıyor. Ancak! Sadece buna odaklanırsanız hikayeyi tam olarak anlayamazsınız çünkü içinde bundan çok daha fazlası var. Şimdi: Yashiro, Shinseikai'nin aslında ikinci lideri. Birinci lider Hirata. Shinseikai, Doushinkai adlı büyük bir mafya organizasyonunun ana kolundaki alt gruplarından biri. (Eğer Saezuru kaynak olarak alacak olursak, yakuza epey karışık olmalı.) Doushinkai'nin lideri Kaichou. Kendisi ölüm döşeğinde olduğundan yerine ikinci lider Misumi geçmek üzeredir. Misumi, Yashiro'yla baba-oğul sakesi içmiştir, yani mafya statüsünde baba oğuldurlar, cinsel bir geçmişleri de olmakla birlikte aralarındaki gerçekten de tuhaf bir tür baba-oğul ilişkisi gibidir. Yashiro mafyayla yatan yersiz yurtsuz bir sürtükken onu sokaklardan kurtarmıştır (Bunu mafya yoluyla yapmıştır gerçi: Tehditle.) Yıldız Tilbe için İbrahim Tatlıses neyse Yashiro için de Misumi odur bir nevi. Bu yüzden Misumi Doushinkai'nin başına geçince, favorisi olan Yashiro'nun da onun yerini alacağı, yani ikinci kaptan olacağı dedikoduları etrafta dolaşmaktadır ve elbette bu dedikodular kimsenin hoşuna gitmez çünkü kimse bu yeterince deneyimi bile olmayan ibnenin emri altına girmek istemez. Özellikle de biri. (İleriki bölümlerde karşılaşacağınız Ryuuzaki de yine Doushinkai'nin alt gruplarından biri -ama Shinseikai'nin altında- olan Matsubara'nın lideridir. Yashiro'yla kardeş sakesi içmişlerdir, yani "aniki" -ağabey- konumundalardır ancak bana soracak olursanız aralarında bundan çok daha karmaşık şeyler var.)



Şu ana dek neler oldu?: (Bu kısmı mangayı okumuşsanız ya da okuduktan sonra okuyun.): Biliyorsunuz, Yashiro, manganın bir yerinde vurlmuştu, Nanahara da bunu yapanın peşine düşmüştü. Detaylıca açıklama zahmetine girmeyeceğim uğraşları sonucunda da Ryuuzaki'ye ulaşmıştı. Fakat aslında Yashiro'yu vurdurtan o değil. Hirata. Yashiro'dan kurtulup Misumi'nin yerini almayı amaçlıyor. Ama Yashiro'dan kurtulmak istemesinin sebebi yalnızca bu değil. Bu Hirata aynı zamanda da hain. Yashiro'nun kellesi ve para karşılığında, Doushinkai'nin düşmanı olan Sanwakai adlı başka bir mafya organizasyonunun alt grubu olan Gouda'nın lideriyle kardeş sakesi içti. Ama yaptıkları burada da bitmiyor! (Herif pislik çıktı Rıza Baba.) Aynı zamanda da Doushinkai'de yasak olmasına rağmen uyuşturucu kaçakçılığı da yapıyor bu herif. (Bunlar da nasıl mafyaysa artık... Uyuşturucu kaçakçılığı yasak? Kadın ticareti yapıyora da benzemiyorlar? Tek yaptıkları takım elbiseleri içinde karizmatik görünüp birbirleriyle çatışmak herhalde.) Ve hepsi yanına kar kaldı çünkü bahtsız Ryuuzaki'yi parayla kandırıp bunları ona yaptırttı. Ancak Ryuuzaki Yashiro'ya aşık olduğu için  Yashiro'yla bir geçmişi olduğu için onu öldürtemedi, sadece yaralattı. Hem değerli oğlunun yaralanmasından ötürü deliye dönen Misumi, hem de planlarının suya düşmesinden ötürü deliye dönen Hirata'nın, Ryuuzaki'nin peşine düşmeleri bu yüzdendi. Neyse ki son bölümde Yashiro yapılacak en akıllıca şeyi yapıp onu en güvenli olacağı yere, yani hapishaneye gönderdi. Tabii Ryuuzaki, Hirata'yı yaraladıktan sonra... Oh olsun. Ne yazık ki ölmedi. Ve ne yazık ki ölen büyük ihtimalle Ryuuzaki olacak, herifte tam ölecek karakter tipi var. Çok üzülüyorum bu Ryuuzaki'ye. Tıpkı Yashiro'ya üzüldüğüm gibi. İkisi de ne istediklerini bilmiyorlar. Ama Yashiro ana karakter olduğu için bilmese de istediği şeyi elde edecek. Ya da en azından ne istediğini anlayacak. Ryuuzaki ise büyük olasılıkla ölürken yanında yalnızca pişmanlıklarını götürecek. (Son bölüm beni çok duygulandırdı.) Bir kehanette daha bulunmam gerekirse, Hiratayı da Doumeki öldürecek. Yani öldürürse süper olur. Ama mangadan gerçekten tek isteğim, Yashiro ile Doumeki için mutlu bitmesi. Yoneda Kou'nun diğer işlerini okumuş değilim (Saezuru bittiğinde yaşayacağım büyük buhrana saklıyorum onları.), dolayısıyla hikayelerinin gidişatına aşinalığım yok, iyi sonlar mı yazar yoksa kötü sonlar mı bilemiyorum. Ama tüm kalbimle Yashiro ile Doumeki için mutlu bitmesini istiyorum. Siz de eğer mangayı okumuşsanız ya da okuduktan sonra lütfen benimle düşüncelerinizi, duygularınızı ve teorilerinizi paylaşmaktan sakın çekinmeyin. Saezuru, konuşmaktan asla sıkılmayacağım şeylerden biri. Birbirimize duygularımızı kusmaktan zevk alırım!

SONUNDA BİTTİ. Yani mangadan en sevdiğim birkaç kısmı paylaştıktan sonra... Diğer tanıtımlar bu kadar uzun olmayacak. 





-"Peki nefret ettiğiniz şeyler nelerdir?"




HAVE I EVER YEARNED FOR SOMEONE THIS MUCH BEFORE? 

Nanahara'yı evlat edinmek için nedenler vol.1: "Fascinating homo".

Nanahara'yı evlat edinmek için nedenler vol.2 (Ayrıca bu heteroseksüellerin gayleri nasıl gördüğünün tam olarak sembolü.) 

Ve son olarak muhtemelen en çok sevdiğim sahne...

Yashiro: *eternal screaming* (SAME YASHIRO, SAME. DUDE. ME TOO.)


Not: Üzgünüm, üzgünüm, biliyorum, gerçekten çok uzattım ama bunu paylaşmadan geçemezdim - Saezuru animesinin fan yapımı fragmanları: https://www.youtube.com/watch?v=QUzyz-Zv-jE & https://www.youtube.com/watch?v=vsUtMI9r5XQ Tabii ki animasyon pek bir şeye benzemiyor ama müzik seçimleri beni benden aldı. Burada fırsat bulmuşken anime yapımcılarına küçük bir isyanda bulunmak istiyorum: Neden, neden, NEDEN Super Lovers ya da Love Stage gibi dandik mangaları animeleştirirsiniz de Saezuru gibi mükemmel bir ilişkiyi mükemmel bir hikayede yansıtan bir mangayı animeleştirmezsiniz!? (Super Lovers ve Love Stage sevenler alınmasınlar lütfen, ben de bunları okudum, izledim filan ama bu, bu eserlerin boktanlığını değiştirmiyor. Bunu siz de görün diye bu listeyi hazırlıyorum zaten.) 

COYOTE (Zariya Ranmaru) 


Zaria'yı sevmek zorunda değilsiniz ama Zaria'yı mutlaka tanıyın. Zaria'yı sevmek zorunda değilsiniz çünkü... Zaria'nın iki tarz eseri var: İlki, uzun saçlı ana karakterin kısacık saçlı ana karaktere tüm çapkınlığıyla kur yaparak kalbini yavaşça, sizinkiniyse hızlıca çaldığı, okurken kafanızın içinde ya sıcak caz ya kıvrak latin müzikleri dönerken dudaklarınıza içmiyorsanız bile tatlı şarap tadının geldiği, sizi nazik bir esinti gibi okşayan hafif ve hoş eserler. Diğerleriyse okuduktan sonra kendinizi kirli hissettirecek vahşi tecavüz sahneleri içeren ağır eserler. [Bu önereceğim eser elbette (Elbette çünkü ben ahlaklı bir genç kadınım.) ilk tarzda.] Bu yüzden Zaria'yı sevmekte tereddüt edebilirsiniz, özellikle de böyle şeyler kırmızı çizgilerinizdense. ...Ama Zaria'yı tanıyın çünkü öte yandan kendisi olağanüstü bir çizerdir. Bakar mısınız şu çizime?


Hikaye bir yasak aşkı konu alıyor. Ve "yasak aşk" faktörü yalnızca aşıkların hemcins olması değil. Asıl mesele kurt adamların, cesetlerinin sihirli güçler taşıdığına dair olan batıl inançlar yüzünden insanlar tarafından avlandıkları için kendilerini gizleyerek yaşamak zorunda kaldıkları bir toplumda, birinin insan, diğerininse kurt adam olması. Bu tamamen farklı ikilinin yollarıysa bir kafede kesişir. Birbirlerinin gerçek adlarını bile bilmemekte, birbirlerine "Lili" (kurt adam) ve "Marlene" (insan) diye seslenirler çünkü ikisi de Marlene'in çaldığı "Lili Marlene" şarkısını çok severler. Marlene, şarkıyı çalarken kalabalığın içinden kendisine dikilmiş ela gözleri fark eder ve bu gözlerin sahibi olan Lili'ye ilgi duymaya başlar. Öte yandan merakını cezbeden o gözler aynı zamanda da daha fazla yaklaşmaması için uyarı ışıklarıdır. Zira birbirleri hakkında öğrendikleri her yeni şey, birbirlerinden uzak durmaları için yeni bir nedendir. Neyse ki Ne yazık ki aralarındaki cinsel çekim birbirlerinden uzak durmalarına  izin vermez.


Manganın ilk cildi tamamlandı ve asıl hikaye ikinci ciltte başlıyor gibi. İtiraf etmeliyim ki Zaria'nın hangi mangasını önereceğimi düşünürken aklıma gelen ilk eseri bu değil, Liquor & Cigarette idi. Neden bilmem, o mangayı çok daha fazla seviyorum. Ancak bunu seçtim çünkü daha sağlam bir hikayesi olacak gibi ve üstelik daha fazla bölümü var, bir de çoğunluk tarafından daha fazla sevileceğini tahmin ediyorum. Ancak haydi onu da bu mangayı sevmezseniz alternatifi olarak önereyim. Bonus: Liquor & Cigarette. Zaten karakterleri arasındaki dinamik tıpkı bu mangadakine benziyor. Tabii o mangada kurt adamlar yok, bir de karakterler Akdeniz ülkelerinden birinin küçük bir köyünde karşılıklı tekel ve tütün dükkanları olan çocukluk arkadaşları. Biri, cinsel yönelimleriyle barışık ve açık bir biseksüel, aynı zamanda da diğerine uzun zamandır aşık olan Camilo, diğeriyse cinsel yönelimlerini ve Camilo'ya karşı beslediği hisleri kabul etmekte sıkıntı çeken Teo. Camilo'nun, ironik şekilde tekel sahibi olan Teo'nun alkol toleransını yükseltmek için onunla birlikte içmeye başlamasıyla işler yavaş yavaş değişmeye başlıyor gerçi... Likör, sigara ve üzümlü şampuan gibi kokar bu manga.


Joou to Shitateya (Scarlet Beriko) 


Bu mangaya bayıldım ama nedense karakterlerin adlarını bir türlü hatırlayamıyorum. Daha tuhaf olan, mangayı gözden geçirdiğimde de bulamadım. Sanırım karakterler birbirlerinin adını çok az söylüyorlar ki bu, yaoide az görülen bir şeydir, karakterler, özellikle ateşli sahnelerde, birbirlerinin adlarını defalarca tekrar etmeyi severler. Gerçi bu mangada pek fazla ateşli sahne de yok (Ama olanlar çok güzel), belki de o yüzdendir. Neyse, yok ziyanı. Manganın adı "Kraliçe ve Terzi", biz de onlara öyle seslenelim. 


Kraliçemiz, bir tasarımcı. Patronu ona ilk sunumunda giyeceği takım elbiseyi diktirmek için, oradan giyinenlerin iş hayatında başarılı olduğuna dair söylentiler olan antik bir terzi dükkanına gönderiyor. Terzi ile burada tanışıyorlar. Ancak ilişkileri biraz çalkantılı başlıyor. Çünkü Terzi, siparişlerde sıra olduğunu ve beklemesi gerektiğini söylüyor ancak tabii ki şımarık Kraliçe'nin bunu kabul etmesi düşünülemez! Terzi'ye siparişi hazır olana dek her gün dükkana geleceği yanıtını veriyor ve böylece Terzi, bu baş belasından bir an önce kurtulmak için kolları sıvıyor. 


Bu mangaya bayıldım çünkü öyle ana karakterin bariz şekilde ortada olan hislerini kabul etmeye çalışmasıyla geçen sıkıcı yaoilerden değil. Hayır, Kraliçe Terzi'ye olan hislerini kabul etmekte hiç sıkıntı çekmiyor. İkisinin bir araya gelmesi için de öyle dramatik olaylar yaşanmıyor. Manganın devamında Kraliçe'nin özgüven sorunları üstünde duruluyor. (Özellikle yaşça daha büyük olanların bu mangayı daha çok seveceğini düşünüyorum, manga yetişkinler için olduğundan değil, sadece yaşça büyüklerin daha iyi anlayabileceği duygular işlendiğinden.) Zaten listedeki yaoilerin ortak özelliği bu: Duyguların  ön planda olması. Çünkü karakterlerin duyguları vardır ve "tipleme" değil, gerçekten "karakter" olan karakterlerle özdeşleşiriz ve de ancak böyle mangalar kalbimize dokunur. "Özgüven sorunu" hepimizin ya da hiç değilse çoğumuzun muzdarip olduğu bir durum ve Terzi'nin, verdiği yerinde tavsiyelerle Kraliçe'yi cesaretlendirip ona bu sorunlarını çözmesinde yardımcı olduğu sahneleri bu mangayı hepimiz ya da hiç değilse çoğumuz için özel yapıyor. Ayrıca Terzi'nin, tavsiyelerini verirken onun yaşındakilerden beklenecek ukalalığı göstermemesi de onu iyice mükemmel yapıyor. Ki mangayı okuyunca göreceksiniz ki onun sorunu da bu: Mükemmel olması. Kraliçe'nin tam tersi yani. Bu konuda ona yardım eden de Kraliçe oluyor. Bunun, "yaş farkı ilişkisi"nin mükemmel bir örneği olduğunu söylemeliyim. İki karakter de legal yaşta ve ikisi de yetişkin (Çünkü legal yaşta olmak ille de yetişkin olmak anlamına gelmez.), ikisi de birbirlerine bir şeyler katıyor ve ellerinden geldiğinde yardım ediyorlar. Yaşça büyük olanın yatakta üstte olması kuralını yıktığı için ne kadar memnun olduğumu da belirtmeden geçemeyeceğim.  

Itou-San (Kuraka Sui)

#itousan #my #pretty #and #sick #love

Bu manganın kalbimdeki yeri çok ayrı, bu listedeki birçok manganın ayrı gerçi ancak bununki apayrı. Zira bu manga, kalbime asla kapanmayacak bir delik açtı.



Bir deliyi severseniz siz de mi delirirsiniz? Yoksa sevgi sizi her halükarda delirtir mi? Ya da tam tersine, deliliğinizi iyileştirir mi?



Bir fahişeyle her Perşembe ona uğrayıp tüm gece saçma şeylerden bahseden gizemli müşterisi Itou-san'ın hikayesi size bu soruları soracak. Ama yanıtlarını bulamayacaksınız. Bu mangada değil. Belki farklı hayatlara sahip oldukları bir paralel evrende geçen alternatifinde bulabilirsiniz. Zaten mangaka onu adeta bu mangayı okuduktan sonra kalbinizde açılacak yaraları kapatsın diye yazmış ama tabii ki hiçbir işe yaramıyor. Hayatı boktan ana karakterin hayatı bombok diğer büyük karakter tarafından "kurtarıldığı", kısacası "Leon" temalı aşk hikayelerini hoşlanmadığım miktarda sevmişimdir hep. Bunlara "aşk hikayesi" demek doğru olmaz gerçi, onlar "sevgi öykülerid"ir çünkü. Boş bir kalbin aşk tarafından istila edilmesinin öyküleri. Aslında sizi okumaya ikna ettiğimden emin olana dek konuşmak isterdim ancak daha fazla konuşmayacağım çünkü Itou'san'ın sade mükemelliğini kirletmek istemiyorum. Lütfen bu mangayı okuyun. Evet, acıtacak. İğne acısı gibi, cız diye. Ama inanıyorum ki buna pişman olmayacaksınız. Bu acıyı unutmayı istemeyeceksiniz.


Eigyou Nika (Kanai Kei)


Bu manga, muhtemelen bu listede görmeyi bekleyeceğiniz bir manga değil. Çünkü tıpkı diğer yaoiler gibi; sadece ana karakter açık bir gay ve diğer karaktere olan hislerinin farkında. Bu mangayla ilgili tek klişe, "Sevişmek dışında her şeyi yaptık ama onun beni seviyor olamaz, ikimiz de erkeğiz o düz!" klişesi. Ama heteroseksüel olmayan herkes aşık olduğunda böyle düşünür, orası da bir gerçek. Çoğunluk düz olduğu için aşık olduğumuzda kendimizi direk hayal kırıklığına hazırlarız. Genelde aşktan bulduğumuz şey de gerçekten yalnızca bu olur. Ama olur ya, bazen mucizeler gerçekleşir! (Gerçekten. Böyle şeyler sadece mangalarda olmuyor. Sakın umudunuzu kaybetmeyin.) İş yerindeki üssüne aşık olan Sakisaka her ne kadar "Düz erkeklere aşık olan eşcinsel erkekler mutluluğu bulamazlar" diye düşünüp "Sadece onun yanında olabildiğim için mutluyum" diye kendini avutsa da onun için de bu mucize gerçekleşmek üzeredir. Kısacası "senpai notice me!" konseptinin gay bir karakterin samimi hisleriyle orijinal olarak yedirilmesi. Mutlaka okumalısınız demiyorum, ilginizi çekiyorsa okuyun. (Aslında bu mangayı listeye eklememin tek nedeni muhtemelen, diğer mangalar tarafından delik deşik edilen kalbinizdeki yaraların bir daha delik deşik edilmek üzere tamir olması için zaman kazandırmak. Rica ederim efendim, rica ederim.) Mangayı anlatmayı kendisine bırakıyorum:

No matter how painful it is, I enjoy this love. 

Neden yaoi sorusununn cevabı olan resim. 

Ore to Joushi no Kakushikoto (Kashima Chiaki) 


Sıarada mangamız çok eğlenceli. Baş karakteri Mikado Junichirou (27) bir idol hayranıdır ve şirketteki üssü Anezaki Misaki(29)'la başı derttedir. Her gün farklı kokması kaç farklı seks partneri olduğu sorusunu akıllara getiren Misaki, tüm işlerini zavallı Mikado'ya yaptırır; üstelik bu işler için tüm övgüleri kendisi toplar, bu da yetmiyormuş gibi bir de onun noodlelarını yer... Ofisçe içmeye gittikleri gece gelişen olaylar sonucu (Pssst: Gelişen olaylar = Misaki'nin Mikado'ya sakso çekerken kendini kayda aldırması çünkü daha zevkli oluyormuş. u_u) tüm dengeler alt üst olacaktır. İşte bu, işlerin eğlenceli olmaktan çıktığı kısım çünkü hikaye, süründüğü farklı kokulardan ötürü hakkında yayılan dedikodulardan farklı olarak aslında gay olan Misaki'ye yoğunlaşıyor. Ve burada hikaye o eğlenceli havasından sıyrılıp ciddileşiyor çünkü her gay gibi Misaki de kırgın ve umutsuz. (Neden yaoi sevdiğimiz hakkında uzun bir yazı yazmıştım fakat yaoi, yuri ve shoujo arasında tercih yapmak aslında basitçe angst, smut ve fluff arasında tercih yapmak. Fanfic okuyanlar anlar beni.)



Biliyorum, biliyorum, bu manga tıpkı Eigyou Nika'ya benziyor. Gene ofis ortamı, bir düz-bir gay filan... Farkı ise Sakisaka "Düz erkeklere aşık olan gayler mutlu olamaz" derken, Misaki direk "GAYLER MUTLU OLAMAZ" diyen gaylerden, gerçek hayatta da pek nadiren rastlanmayan geçmişteki üzücü deneyimlerine bağlı olarak. Bu deneyimler birçok gayin "bunu ben de yaşadım" diyebileceği deneyimler. Olmadığın bir şeye dönüşmek için çabalamak, kendini reddetmek, başarısızlığın ve kabul edilmemenin verdiği umutsuzluğa düşme... Aşık olmak her zaman berbat "karşılıksız aşk" riskini beraberinde getirir, o ya da şu sebeple. Ancak toplum tarafından onaylanmamış aşklar, çok daha fazlasını. Mangada bunlara değiniliyor ve onu güzel yapan da bu.



Bir de çizimleri. İlk bölümü okuduğumda aslında pek hoşlanmamıştım (o otel sahnesi benim tarzım değildi), mangaya devam etmemin tek sebebi çizimleriydi. Çizimler çok güzel. Kapaklarda ve ara resimlerde kullanılan renk paleti de öyle. Şirin şeylere aman aman düşkün değilimdir ama bu renk paletinin şirinliği beni bile cezbetti ve mangakanın diğer tüm eserlerini de okudum. Hatta içlerinden bir tanesini daha önermek istiyorum. Önemli bir mesajdan sonra...



Bonus: Hana to Usagi 

İlgili resim

Şirinlik dedik de bu mangayı önermeden geçemezdim çünkü çoook, çoook tatlı bir öyküsü var. Bir teslimatçıyla kafasına her zaman bir tavşan maskesi geçiren düzenli müşterisi hakkında. Acaba o maskenin altında ne var? Aranan bir suçlu mu? Yüzüne bakılmayacak derecede çirkin bir ucube mi? Yoksa sadece utangaç bir çiçek yapımcısı mı? Bu müthiş kafa karıştırıcı ve zor sorunun cevabını tahmin edebiliyor ve merak etmiyorsanız bile bu mangayı okuduğunuza pişman olmayacaksınız, söz veriyorum. Çünkü çoook şirin. Ve eğer bir şey beni parlayan gözlerle popo sallamaya itiyorsa gerçekten şirindir!

Lonely to Organdy (Ogeretsu Tanaka)


Hayalet teması anime/mangalarda sık işlenen bir konu ve şu sıralar yaoilerde de popüler. Sizi bilmem ancak ben hayaletli olduğunu öğrendiğim anime/mangalardan çabucak soğuyorum çünkü saçmalamaya müsait bir tema. Hele de türü romantizm ise... Ancak bu manga -listede olmasından çakmışsınızdır zaten- tüm önyargılarımı yıktı geçti.



Baş karakterimiz, Haruto, müzik yapmak için Tokyo'ya gelmiş ancak umduğunu bulamayıp müziği bırakmış bir genç. Bir gün koltuğunun altında porno dergileriyle eve dönerken bir kaza geçiriyor. Neyse ki ölümcül bir kaza değil, her ne kadar hayallerinden vazgeçtikten sonra yaşamak umurunda olmasa da. Birkaç gün içinde hastaneden taburcu oluyor ve eve döndüğünde bir de bakıyor ki artık yalnız değil... Evinde bir yabancı var: Akira. Gerçi hayalet olduğunu öğrendikten sonra anlıyor ki Akira aslında her zaman oradaymış, 16 yıl önce 17 yaşındayken bir kaza sonucu hayatını kaybettiğinden beri bu dairede tıkılıp kalmış. Her ne kadar Haruto'yla konuşamasa da daima şarkılarına eşlik ediyormuş. Ki bu fikir acayip hoşuma gitti. Düşününce, şarkı söylemek gerçekten de konuşamadığın biriyle konuşabilmenin yolu. (Zaten sanat da tam olarak bu: Kelimeleri kullanmadan konuşmak.) Şarkılar duyguların bir şeklidir ve şarkı söylerken iki insan, ayrı boyutlardan bile olsalar, aynı duyguya şekil verirler. Bu yüzden müzik, bu dünyayı öbür dünyayla kavuşturabilecek kadar güçlü olsa gerek.

Bu manganın herkesi derinden etkileyeceğine eminim. Ogeretsu Tanaka'nın işlerini pek sevmem. (Evet, meşhur Yarichin Bitch Club'ı bile.) Ancak müthiş bir hikaye anlatıcısı, orası bir gerçek. Zaten benim derdim hikayeleriyle değil, vücut sıvılarını çizmekteki hevesiyle. Yani karakterleri her iki panelde bir mutlaka ya tükürür, ya salya akıtır, ya kusar... Tabii bu sebeple ağlama sahnelerinin hakkını çok iyi veriyor, malum, salya sümük ağlama olayını bir Michelangelo gerçekçiliğiyle aktararak sizi de ağlatıyor, hakkını vermek gerek. Zaten benim sorunum daha çok seks sahnelerindeki vücut sıvılarıyla. Yani karakterlerin paylaştığı her bir sıvı zerreciğini çizmek zorunda mısın Tanaka-sensei? Neyse ki bu mangada pek fazla seks sahnesi yok. Ama bir sürü ağlama sahnesi var ve siz de bu sahnelerde kendinizi hüngür hüngür ağlamaktan alıkoyamıyorsunuz. Yani, ben her şeye ağlarım ama biri doğrulasın lütfen, Ogeretsu Tanaka'nınkilerden hüzün sızıyor resmen. Dediğim gibi, manganın hepinizi etkileyeceğinden eminim (Yorumları öyle gösteriyordu yani.) ancak şüphesiz, gerçek bir tutkuya sahip olmanın ve dahası, o tutkudan başka hiçbir şeye sahip olmamanın ne demek olduğunu bilenleri canevinden vuracak. Benim için böyle oldu. Daha Haruto'nun nasıl taşradaki ailesiyle evini geride bırakıp Tokyo'ya geldiğini, arkadaşları, sevgilisi ya da parası olmadığını ama sadece müziğiyle mutlu olduğunu anlattığı panellerde manga gönlümü kazanmıştı. Sonra, sokakta insanlara müzik yaparken işittiği hakaretler karşısında güçlü kalmaya çalışmasıyla daha fazla kazandı... "Bir dahaki sefere, bir dahaki sefere..." Aşağıdaki panelde ise ben de kendimi Haruto gibi yere kapanmış çığlık çığlığa ağlarken buldum, sırf kendi hayallerimin de dünya tarafından parçalanması riskini düşünerek...


Herkes benimle aynı fikirde değildir ama şahsen ben ters köşe sonu da çok sevdim. Bana göre, hikaye, daha mutlu bir sonla bitemezdi. 

Ten Count (Takarai Rihito)


Sigh... Aslında bunu listeye koymayı hiç istememiştim çünkü bu mangadan nefret ediyorum. Ama koydum çünkü çok popüler (ayrıca epey farklı)ve şu ana dek çıkmamışsa bir yerlerde karşınıza çıkacak ve orası burası olsun istiyorum ki okumaya başlamadan önce neyi okuyacağınızı bilin. Konuyu açıkladıktan sonra neden nefret ettiğimi de söyleyeceğim zaten.

Baş karakter Shirotani temizlik konusunda takıntılı bir obsesif kompülsif hastasıdır, başka bir deyişle bir mizofobiktir. (Ki Türkiye'de çok yaygındır bu, hepimizin mutlaka vardır böyle bir teyzesi.) Patronunun geçirdiği kazada tanıştığı Kurose de bunu şıp diye anlar çünkü kendisi bir psikiyatristtir. Shirotani'ye yardım etme teklifinde bulunur, görünüşe bakılırsa sadece iyiliğinden... Böylece Shirotani'ye üstesinden gelmek istediği 10 tane şey yazdırır, yapmaktan en az çekindiğinden en çok çekindiğine doğru. Shirotani boş bıraktığı 10. şeyi yapmayı başardığında, iyileşmiş olacaktır.

Sorun şurada ki (dikkat, hafif spoiler), Kurose'nin kendisi manyak. Manyağın önde gideni. Hatta psikopat. (Daha önce hiçbir yaoi karakterinden etmediğim kadar nefret ediyorum kendisinden, anlamışsınızdır.)  Yani nasıl olup da tüm yaoi aleminin bu mangaya ayılıp bayıldığını bir türlü anlamıyorum. Tumblr'da ne kadar problemli olduğuna dair sayfalarca yazı olmalıydı halbuki... Gerçi fujoshiler ahlaki değerleri pek sallayan bir topluluk değil. Neyse, kendimi toparlayıp daha iyi açıklamayı deneyeyim: Öncelikle, Kurose açıkça Shirotani'ye karşı romantik hisler besliyor ve doktor hastasına böyle hisler beslerken onu tedavi etmesi söz konusu olamaz/olmamalıdır çünkü: 1 - İster ya da istemez, hastalığını ona yakınlaşmak için kullanır ki Kurose de tam olarak bunu yapıyor. Hatta Shirotani'ye yakınlaşmayı onu iyileştirmekten daha çok umursadığı açıkça ortada. 2 - Bir ruh hastasının hislerini manipüle etmek çok kolaydır ki Kurose de yine tam olarak bunu yapıyor. Her hafta bu belli ki kendisinden başka kimseyle görüşmeyen obsesif kompülsif hastasıyla buluşup ona hislerini anlattırıyor, mesleki bir meraktan tamamen uzak hislerle. Bu davranışı istismar diye bağırmıyor ama fısıldıyor, ancak daha önce duymuş olanların işitebileceği bir sesle. Ayrıca ilerleyen bölümlerde ortaya çıkıyor ki Shirotani'yi tedavi etme hevesinin ardında çok daha çarpık nedenler yatıyor. (Bunlardan bahsetmeyeceğim çünkü büyük spoiler olur.) Kısacası böyle bir ilişkiyi romantik bulmam söz konusu bile olamaz. O yüzden mangadaki ~romantik sahneler~ midemi bulandırıyor.

Peki mangayı neden önerdim? Çünkü Shirotani bir OCD hastası ki böyle gerçek ruhani hastalıklar yaoilerde asla görülmez ve dahası Shirotani bir OCD hastasının mükemmel bir örneği. Gerçekten, hisleri o kadar güzel yansıtılmış ki okurken bazen ellerimin karıncalandığını hissettiğimi hatırlıyorum, hani elleriniz pislenince oluşan his vardır ya? Ayrıca, benimle tam olarak aynı travmayı geçirmiş olması da kendisine sempati duymama sebep oluyor. Sözün özü, sevme sebebim Shirotani, sevmeme sebebimse Kurose. (Bir de çizimleri. Çizimleri hiç benim tarzım değil.) Lakin!!! "Bu manga da böyle sorunlu bir ilişkiyi anlatıyor, seni bu kadar rahatsız ettiğine göre gayet de başarılı, ne atarlanıyorsun?" diye karşı çıkacak olursanız size hiçbir şey diyemem, haklısınız. "Ten Count çok romantik yaa, Kurose'ye ölürümmmm <3" diye tepemin tasını attırmayın, yeter. Sonuçta benim de çarpık duyguları başarılı şekilde yansıtmasından ötürü bayıldığım birçok manga var. Nii-chan, altta bahsedeceğim Tourou no Ori... (Aslında Harada ile Psyche Delico ikilisinin tüm eserleri? Bir de Tsukumo Gou var tabii... Eheheh.") Bu manga ise benim hassas noktama dokunuyor. O yüzden şekil B'deki gibi dolaşan tiplere rastlayınca gıcık oluyorum, ne yapayım. 

Focus (Nishi Noriko)



Sadece 3 kelime söyleyeceğim: Fotoğrafçılık, minimalizm ve shounen-ai. Eğer bu kelimeler sizi cezbettiyse bu mangayı seveceksiniz, cezbetmediyse seveceğinizi pek sanmıyorum. Zira mangada bu üçünden başka bir şey bulamayacaksınız. Fotoğrafçılık, minimalizm ve shounen-ai. Manganın konusunu anlatırdım fakat belli bir konusu yok aslında. Küçük bir adada sergi açan gay bir fotoğrafçı ile babasından kalma küçük fotoğraf stüdyosunu işleten bir ada sakini arasında geçiyor. Hayallerini gerçekleştirmek için harekete geçecek cesareti bulmak hakkında. Hatırladığım kadarıyla bir parça ağır ilerleyen bir manga ama öte yandan yavaş gelişen ilişkiler daha çok hoşunuza gidiyorsa tam size göre demektir. Bana göre fazla uzun olması için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Umm... İtiraf etmek gerekirse bu manga aklımda pek fazla yer etmemiş, hakkında yazacak daha fazla şey bulamıyorum zira. (Ve tekrar okumam için çok uzun, ikisi de dörder bölümden 2 ciltten oluşuyor.) Neyse ki! Yeri geldi mi aklımın yerini alan telefonumda kapladığı yerden bir şeyler paylaşabilirim:


Straight people can't sense gay intentions. 

HA BİR DE ÇİZİMLERİ ÇOK GÜZEL! SADE AMA GÜZEL!

Evet.

Gerçekten de başka söylenecek bir şey yok. 

Tourou no Ori (Psyche Delico) 



Açıkçası bu mangayı neden listeye koyduğumu bilmiyorum çünkü böyle çarpık hikayeler ancak benim gibi çarpık insanların hoşuna gider. (Harada önermediğime dua edin siz. Gerçi Harada'yı listede göremediği için hayal kırıklığına uğrayacak olanlar da var, biliyorum, onlardan tüm samimiyetimle özür diliyorum. Ancak kabul etmelisiniz ki "Nii-chan" herkese önerilecek bir eser değil ve en güzel eserinden başka bir eseri öneremezdim. Yani Harada'yı öneremezdim. Sonico'yu da önerdik ama, nasıl bahsedeceğimi hiç bilemiyorum. Neyse...) Ama belki aranızda benim gibiler vardır diye koydum. Bu da merakla takip ettiğim yaoilerden biri. Shouwa Dönemi'nde geçen hikaye, babasının ölümü üzerine Ikurou'nun Touma ailesinin başına geçmesiyle başlıyor. Aslında bu görev büyük kardeşi Ranzou'nun hakkı ama Ranzou zihinsel engelli ve bir kulübede saklanıyor. (Bunları kapakta okudunuz zaten...) Her halükarda, Ikurou babasının yerini alsa da ondan çok daha önce ölmüş olan annesinin yolundan gitmekten kendini alamıyor... Hayal edebileceğiniz en çarpık aile entrikasından daha çarpık bir aile entrikası düşünün. (Aşk-ı Memnu x Japonya x ensest x 1000) En önemli detay da, BU MANGADAKİ HERKES RUH HASTASI. Aralarında en az ruh hastası olan Ranzou. Hatta ruh hastasıyla deli arasındaki farkı ortaya koymak amacıyla yazıldığını bile söyleyebilirim. Ne yazık ki bunu yapmakta pek başarılı olmuyor. Nitekim bir  süre sonra deli mi yoksa ruh hastası mı olduğunuzu şaşırıyorsunuz. Eğer psikolojik çözümlemeler yapmaya müsait ağır ve çarpık eserleri seviyorsanız  (ve de yasak aşk seanslarını~) ve kolayca iğrenen biri değilseniz bu eser size göre. (Ayrıca Sonico'nun diğer eserleri de.) Diyeceklerim bu kadar.

Ham. 

J no Subete (Nakamura Asumiko)


Bu mangayı yıllaaar önce okudum, okuduğum ilk yaoilerden biriydi.  İlk yaoiniz olmak için iyi bir tercih olmadığını hemen söyleyeyim. Nakamura Asumiko'nun hiçbir eserinin iyi bir tercih olduğunu sanmıyorum. Doukyuusei'ye bakarsak olabilecek eserleri de olmalı ancak şahsen ben, hiç rastlamadım.

Hakkında çok fazla konuşmayacağım, doğal olarak, yıllar önce okuduğumu söyledim. Aklımda kalan yalnızca belli belirsiz kesitler. Yıllar boyu aklınızdan çıkmayacak sahneleri var gerçi, özellikle yeterince küçük ve yaoi alanında henüz yeniyseniz. (Eğer bunlar sizin özelliklerinize uyuyorsa OKUMAYIN, tekrar ediyorum, OKUMAYIN.) Transeksüelliği bir fetiş olarak yansıtmayan çok az yaoi vardır, bu da onlardan biri. Hatta translara ciddi şekilde saygı duymaya, bu mangayı okuduktan sonra başladığımı net bir şekilde hatırlıyorum. Dediğim gibi küçüktüm ve transların neler çektiklerinden tam olarak haberim yoktu. Dahası, kendi cinsel ve cinsi yönelimlerimden de haberim yoktu. Şu anda okusam bu mangayı çok daha fazla seveceğimden eminim. Zaten o zaman bitirdiğimde beğendiğimi sanmıyorum. İçimde, kendi yönelimlerimi keşfedene dek askıda kalan buruşuk hisler bırakmış olmalı.

Şunu da belirteyim; eğer yaoiden beklentiniz midenizde kelebekler uçuşturması ve gönlünüzü toz pembe hislerle doldurması ise, bu mangayı ve bu listedeki diğer pek çok mangayı da -ama özellikle bunu- size önermem.

Öte yandan diğerleri için yeterince ilginç bir manga olduğunu düşünüyorum. Nakamura Asumiko tamamen özgün çizimleriyle en basit hikayeyi bile ilgi çekici kılabilir zaten. 

Pornographer (Marukido Maki)

Pornographer Ch.1 page 1 at www.Mangago.me

Yazarlar ruh hastasıdır. Konu bu. Dağılabilirsiniz.

Pardon, pardon... Sadece, spoiler vermeden konuyu nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Imm... Kısacası, bir erotica yazarı ile üniversite öğrencisi arasındaki cinsel gerilim hakkında. Evet, evet, manganın asıl konusu bu aslında: Cinsel gerilim. Bir yazarın hikaye yazar gibi özenle kurduğu cinsel gerilim... Hakkında sadece bu kadarını söyleyeceğim, o çekici gizemini dağıtmak istemiyorum. Gerisini merak ediyorsanız okuyun. Pişman olmayacaksınız. Plaktan çalan bir caz parçası gibi klas bir havası var. Duygular incelikle işleniyor. Çizimler de şahane, her ne kadar Marukido Maki'nin bunun dışında sadece tek bir yaoi mangası varmış gibi görünse de manga alanında acemi olmadığı belli. (Hey, belki o da tıpkı yazdığı karakter gibi, diğer alanlardaki eserleri tutmadığı için erotik alana yönelmiş bir mangakadır? Çok klişe ama neden olmasın?) Ayrıca plot twisti sizi hayrete düşürecek. (Plot twistin kendisi düşürmese bile bir plot twist olması düşünmeli çünkü yaoi senaryoları genelde bir plot twist içerecek kadar incelikli değildir) Tek kötü yanı, çok kısa olması. Aslında 7 bölüm fakat bu 7 bölüm genellikle öğrencinin üstünde duruyor, hem de ilginç karakter yazar olmasına karşın. Ayrıca bazıları sonunun biraz acaleye getirilmiş bir son olduğunu düşünüyor ki buna da hak verilebilir. Yine de bütün olarak değişik ve çekici bir manga. Ayriyeten (Bir kez daha "ayrıca" dememek için kıçımı yırtıyorum resmen.) bir yazar olarak (pre-yazar, daha doğrusu) beni özellikle etkiledi, o yüzden özellikle yazarlar bu mangayı sevecektir. Eklemek istediğim birkaç hoş kare var:





Smells Like Green Spirit (Nagai Saburou)



Hello, hello, hello, how low~? Manganın adı şüphesiz hepimizin kafasında aynı şarkıyı başlatıyor fakat adını gerçekten de o şarkıdan mı alıyor, bilmiyorum. Bana soracak olursanız, evet. Çünkü manga aslında bir yaoi değil, gençlik mangası. Ama bir dakika, sizin gençliğiniz değil. Arkasından "ibne!" dediklerinizin gençliği, yürürken "top!" diye bağırdıklarınızın. Dışladıklarınızın. Alay ettiklerinizin. Tartakladıklarınızın. Saçlarını kestiklerinizin. Bırak gençliği, daha çocukken büyümek zorunda kalanların gençliği. Kalplerinin içinde pandora kutuları saklayanların. Yeşil ruhluların gençliği.




Hiçliğin ortasındaki bir kasabada yaşayan Mishima gay gibi göründüğü için sınıf arkadaşları tarafından zorbalığa uğramaktadır ve onlara karşı çıkmaz çünkü gerçekten de gaydir. Dahası, yalnızca annesinin makyaj malzemelerini kullanarak kadına dönüştüğü geceleri huzur bulmaktadır. Yani aynı zamanda crossdresser.



Sınıf arkadaşlarından özellikle ikisi üstüne gelir: Kirino ile Yumeno. Ancak Kirino'nun gözlerinde bir tuhaflık vardır... Tıpkı kendisininkiler gibi.


Mishima kaybettiği annesinin rujunu Kirino'da bulunca anlaşılır ki aslında o da tıpkı kendisi gibidir. Erkek bedeninde bir kadın. Böylece ikisi arkadaş olurlar. Bu benim en sevdiğim plot twisttir: Kurbanla zorbasının arkadaş olması. Ve bu plot twistin kullanılacağı daha uygun bir senaryo olamaz çünkü herkes bilir ki homofobikler aslında kendi hislerini bastırmak için eşcinsellerle ya da transeksüellerle uğraşırlar. (Bir de, Kirino ile Mishima'nın dostlukları müthiş tatlı. Gerçekten. Dünyanın en tatlı dostluğuna sahipler.) Kirino'nun Mishima'ya zorbalık etmesinin sebebi de aslında onun, kendi içindeki gizli hislerini açığa çıkarması, kendi deyişiyle pandora kutusunun kapağını açması. (Ve bir de kendisinden daha sevimli olması tabii. Çünkü Mishima, makyajsızken bile bir kadın kadar güzel.) Yumeno ise farklı. Onlar gibi değil o. Daha çok hoşlandığı kızla alay eden erkekler gibi. Ama hoşlandığı, ki bu elbette Mishima, en azından dışarıda kız değil... Ne var ki Yumeno bunu kavrayabilmek için henüz sadece bir çocuk.


Hepimizin gizli hisleri vardır. Bunları kalbimizin içindeki kutularda tutarız, ta ki açılacak birilerini bulana dek. Bazen bu hisler öyle utanç vericidir ki açılacak kimseyi bulamayız. Ya da açılırız ama etrafımızdakiler hislerimizi hor görürler. O zaman, bir daha asla hislerimizi kutudan çıkarmaya cesaret edemeyiz. Tüm hislerimizi kutunun içine tıkarız. Tıkar, tıkar, tıkarız. Kutu o kadar çok dolar ki sonunda patlar ve içinden fışkıran duygular kalbimizi esir alırlar. Canavarlar böyle oluşur işte.. Neyse ki manga bunu da gösteriyor, hem de tüm iğrençliğiyle. Tabii ki Mishima ya da Kirino aracılığıyla değil. (en azından şimdilik ve umarım sonuna dek?) Her ne kadar dar kafalı insanlarla dolu küçük bir köyde yaşasalar da onların duyguları hala saf, ruhları dünya tarafından kirletilmemiş. Makyaj malzemelerine ya da kıllı beden eğitimi öğretmenlerine duydukları ilgiyi paylaşırkenki heyecanları, kızlara karşı duydukları iğrenti, büyüyünce normal insanlar gibi evlenip çocuk yapmak konusundaki umutsuz ciddiyetleri, Shangri-La'ya gidip kendileri gibi olabilmeyi hayal etmeleri... Hepsi o kadar masum ki. Okurken çocukluğun verdiği bilinmeyen duygulara karşı duyulan o saf merakı mucizevi bir şekilde yeniden duyumsuyorsunuz. (Zaten çocukluğunuz kadar eskiden yazılmış hissi veriyor ki daha demin öğrendiğime göre gerçekten de öyle imiş, bu kadar beklememizin tek sebebi çevirmenin tembelliğiymiş...) Mishima ile Kirino'yu bağrınıza basmak, evlat edinmek istiyorsunuz. Öyle mükemmel karakterler ki. Hatta Yumeno da öyle. Her ne kadar yaptığı tipik bir berbat heteroseksüel davranışı olsa da duyguları yüzünden kafası karman çorman olmuş bir çocuk o da ve tam olarak bu yüzden mükemmel. Üçünü kendi çocuklarınız gibi benimsiyorsunuz. Mishima ile Yumeno halihazırda mükemmel annelere sahipler gerçi. Kirino ise, birçoğumuz gibi, ne yazık ki o kadar şanslı değil.

Bu sahnede göğsüm sıkışmıştı. 

Elimde olsa bu mangayı herkese okuturdum. Sınıf arkadaşlarını ve iş arkadaşlarını ve aile üyelerini daha iyi anlayabilsinler diye. Ama bilhassa LGBT bireylerine okuturdum. Çünkü manga, spektrumun neresinde yer alırsanız alın hepimizin yaşadığı hisleri öyle bir gerçekçilikle yansıtıyor ki okurken kendi çocukluğunuza gidiyorsunuz. Birebir yaşamış olduğunuz sahneleri gözünüzün önüne getirerek kalbinize saplanıp kalmış hisleri kısa yolan göz pınarlarınıza taşıyacak. Hislerinizin diğerlerinden farklı olduğunu keşfetmek. Günışığı altında bastırmak için umutsuzca çabaladığınız hislere karanlıkta kontrolü bırakmak. Beceriksiz ilk öpüşmeler. Ter kokusu. Aldatılmak. Hesap vermek. Nefessiz kalmak. Fısıldaşmalardan nefret etmek. Sadece kabul edilmeyi istemek. Hatta belki bunlar şu anda yaşadığınız şeylerdir ve mangada kendinizi bulursunuz. Ve hayır, bu, tamamen depresif bir manga olduğu anlamına gelmiyor - aslında, bunu yapmayı nasıl başarıyor bilmiyorum ama, depresif olduğu kadar komik de. En sevdiğim eserler hep böyle olanlardır zaten. Herhalde o yüzden en sevdiğim manga.

Gereksiz ek bilgi: Bu mangaya başlarken ne konusu ne de türü hakkında hiçbir fikrim yoktu. Kapağından bile anlamamış, gizem mangası sanmıştım. (Öyle bir havası da yok değil gerçi.) Keşke herkes, benim yaşamış olduğum kadar güzel bir şok yaşayabilse.
  
...

OH BE, SONUNDA BİTTİ! Umarım önerilerimi seversiniz! Bir daha yaoi önerisi isteyenleri direk bu yazıya yönlendireceğim dedim başta ama herkesin zevkleri farklı oluyor tabii. O yüzden bana hangilerini sevdiğinizi söylerseniz daha özel öneriler yapabilirim. Okuduktan sonra düşüncelerinizi yazmayı sakın unutmayın! Görüşmek üzere! Not: Omageverse mangalarını ve webcomicleri (Bu Killing Stalking'dir, Blood Bank'tir, Never Understand'dir... Bir Lezhin furyası çıktı ya?) dahil etmedim çünkü onları başka yazıda toplayacağım. (Ama 19 Days'i okumadıysanız ayıptır.)